
2.601 kelime · ~13 dk okuma
Selamlar. Bugün birçok kanayan yaramızdan birisi olan yalnızlıkla ilgili konuşmak istiyorum. Aslında daha önce konuşmuştuk. Dinleyenler hatırlayabilir. Yanlış yere koyduğumuzu yalnızlıklar diye bir ufak çapta ağladığım bir bölüm vardı. Dinlemeyen de lütfen dinlesin. Benim en çok sevdiğim bölümlerimden bir tanesidir. Hepsi bebeklerim gibi ama o beni çok vuran bir cümleydi. Yanlış yere koyulan yalnızlıklar.
Bugün de biraz daha farklı bir noktasından tutmak istiyorum yalnızlığı. Çünkü bence tutulabilecek milyon tane noktası var. Bu yalnızım demek sek ve tek başına çok kolay ama yalnız değilim ama yalnız hissediyorum demek biraz daha bu işin zor kısmı ve belki de anlamlandıramadığımız kısmı. Çünkü yalnızlık dediğimizde genelde bir şey olduğunda bizi Kimsenin aramaması, bir şey olduğunda birilerini arayamamak... ...ya da telefonun günü içinde çok az çalıyor olması... ...hiç kimsenin bizi merak etmemesi gibi gibi... ...daha farklı bir yalnızlık konsepti düşünülüyor olabilir. Ama bir de bunların hepsinin olağan akışta olduğu... ...gül bebek, el bebek birileri için değerli olduğumuz... ...yani yalnız olmadığımız ama yalnız hissettiğimiz durumlar, noktalar oluyor. Bence bu biraz daha zor ve biraz daha karmışık.
Bir film izlemiştim orada. Kadın, beni sevmek senin için çok kolay çünkü burada duruyorum, yanındayım, yakınındayım. Biraz uzağına gitsem, kaldırımın karşısına geçsem sen benim için oraya bile geçemez gibi bir şey söylemişti. Orada kafamda bir ışık yandı. Yakında olduğumuz için mi buradalar yoksa burada mı duruyor insanlar? Yani yakınında mısın yoksa burada mı duruyorsun?
Bu da bence yalnız hissettiren ve ayıramadığımız farklardan bir tanesi. Çünkü birinin yanında olmakla ona yakın olmak aynı şey değil galiba. Biriyle gününüzü geçirip hala görünmez hissedebilirsiniz. Ve duygusal yakınlık çoğu zaman fiziksel varlıktan bağımsız oluyor. Bundandır ki hiç göremediğimiz, yanında olamadığımız çok çok yakın arkadaşlarımız, okyanus aşırı arkadaşlarımız, sevdiklerimiz bize bir sözüyle daha az yalnız hissettirirken, her gün gördüğümüz, fiziken dokunabildiğimiz, yanında olabildiğimiz
insanlar bazen bize bu hissi veremiyor. Bu flörtlerle de görüyoruz. Birlikteyiz ama içi boş bir bağın içinde sıkışıyoruz sanki. O zaman en kalabalık anlarımızda bile, belki de en dolu hissetmemiz gereken anlarda bile yalnız hissediyorsak, yanımızdaki insanlar sadece yer mi kaplıyor? Yani yakınımızda oldukları için mi buradalar? Bilmiyorum, belki de öyleler. Belki de kendi seçtiğimiz kalabalıklarda değiliz. Öylesine yan yana gelmiş, bir şekilde ortak şeylerden birbirimize tutunmuş insanlarız ve bu yalnız hissetmemize engel olmuyor. O zaman dediğim gibi hissediyoruz belki. Yalnız değiliz ama yalnız hissediyoruz.
Bazen derdimizi hemen birilerine anlatabiliyoruz. Yanımızdalar ya bizi duyuyorlar. Duyuyorlar mı gerçekten bilmiyorum. Yani beni dinliyorsun ama beni duyuyor musun? En basitinden bu podcast, bu ihtiyacı olan alsın, konuşmalarımız. Karşı karşıya oturmuyoruz, yan yana değiliz. Sen beni sadece dinlemiyorsun, beni duyuyorsun da. Ya da sen bana bir şey söylediğinde ben sadece dinlemiyorum, duyuyorum. Demek ki bu yan yana olmakla, yakın olmakla, fiziksel olarak birbirine dokunmakla alakalı değil.
E bunun kötü de bir açısı var. Demek ki her dinleyen de duymuyor olabilir. Konuşabiliyor olmamız anlaşıldığımız anlamına gelmiyor. İletişim bolluğu içinde yüzmek bağ kurduğumuz anlamına gelmiyor. Bazen en çok iletişim kurabildiğimiz yerlerde de bağ kıtlığı hissediyoruz. Bazen konuşuyoruz konuşuyoruz, çenemiz ağrıyana kadar konuşuyoruz ama duymuyoruz.
Anlatmaya çalışmak da bazen yorucu oluyor. Bazen yanlış insanlara anlatmaya çalışmak, yanlış insanlara soyunmak, bizi ileride doğru yapabileceğimiz hamlelerden de soğutuyor ve yoruyor. Çünkü dinleyen hazır değil. Çünkü kendini gösterdiğin hazır değil. Ve bu ne onun suçu, ne senin suçun. Bizi çok kişi dinler, emin olun buna. Çok kişi dinler ama çok hızlı duyar. Ve bunu bilmek bazen hem bizi yalnız hissettirir, hem de kurduğumuz bağların değerini anlamımızı sağlar galiba.
Çok konuşup bu kadar yalnız kalıyorsak, sessizlik o zaman gerçekten yalnızlık mı oluyor bilmiyorum. En sevdiğim şeylerden biri. Beraber sessizde olabiliriz. Konuşmak istemezsen yanındayım. Beraber hiçbir şey yapmak. Beraber sessizde olabilmek. Beraber sadece oturabilmek. Kendine kaldığında o küçük dairende seni rahatsız etmeyen insanlarla birlikte olabilmek. Tek bedenmiş gibi hissedebilmek. Bir insanın orada olduğunu hissetmemek. İyi anlamında aslında bir lüks.
Birinin yanında olduğunu hissetmemek, bazen onunla o kadar tek olmak ki, yanında bir fazlalıkmış gibi hissetmemek, onun uzun olması, bu sessizlikle kaynaşma işi, bu hiçbir şey yapmama işi, en çok dolu ve en çok anlaşılır hissettiğimiz anlardan biri galiba, benim için öyle. Benim için sessizlikleri doldurabilenler, çok kıymetli insanlar ve en az yalnız hissettiğim zamanlar. Yalnızlığımıza temas etmekten korkmayan insanlar bizi en çok anlayan insanlar. Bizi en az yalnız hissettiren insanlar. Başka bir açıdan da bakınca, bir yalnız hissettiğimi düşündüren şeyler nedir diyorum? Birilerini özleyememek mi acaba?
Duygusal bir tükenmişlikte olmak mı? İlişki yorgunluğu mu? Birini özlemek bir lüks mü? Birini, bir şeyleri özlemek. Çok şükür bununla ayağına çok bir derdim yok şimdilik. Birilerini özleyebiliyorum ama çevremde çok sevdiğim insanlardan duyuyorum bunu. Özleyemiyorum.
Özlemek benim için bir lüks oldu. Demek ki bağ kurmuyorum çevremdekilerle, yokluklarını da özlemiyorum dediği zaman bir durup düşünüyorum. O seviyeye ben de gelebilirim. O seviyeye gelmiş olanlarımız vardır. Gelmekten korkanlarımız vardır. İçsel bağlantıların kopması hepimizin korkulu rüyası galiba ama bazen de buna kaçmıyor muyuz? Daha az üzülmek için bunların hiçbirini hissetmediğimiz, hiç özlemiyorum ya, hiç aramıyorum ya, umurumda değil, ben kendime yetiyorum dediğimiz,
Bazen kendi kendimizi yalnızlaştırdığımız ve sonra kalabalığın içinde kendimizi göstermekten çekindiğimiz ve bunu unuttuğumuz zamanlar da oluyor. Bazen kendi yalnızlığımızı kendimiz getiriyoruz galiba. Çünkü susmakla konuşmamak, yalnız olmakla susmak aynı şey değil. Yan yana susmanın da bir dili var. Susan insanların, beraber susan insanların da bir dili var. Bazen iki insan aynı anda aynı şeyi hissedip bunu birbirine gösteremiyor olabilir. Bazen iki insan sessizliğin içinde çok beraber olabilir ve bunu birbirlerine gösteremiyor olabilir. Ama yanındayım, seni anlıyorum, seninle istediğim bir dilde konuşuyorum diyen insanların arasında bu kadar yalnız hissetmek çok ironik değil mi? Susmanın bile bir dili varken, iletişim kuralım diye bize öğretilen dilin bizi yalnız hissettirmesi çok ironik değil mi? Paylaşmanın içimize yankılanan bir yalnızlık oluşturması çok ironik değil mi?
Peki bu nasıl bir yalnızlık? Ben bu yalnız hissetmelere, yalnız olmadan yalnız olmalara alışacak mıyım? Bu geçecek mi? Biz yalnızlığımıza alıştık mı?
Geçici bir dönem diye düşündüğümüz ya da geçici bir faz diye düşündüğümüz her şey hayatımıza mı dönüştü? Bir ara ben de okuyunca çok gülmüştüm. Kötü bir dönemdeyim diyorum ama kötü bir dönem hayatım oldu. Mesela yalnız bir dönemdeyim. Yalnız bir dönem hayatım mı oldu? Dönem sandığımız şey, durum sandığımız şeyler acaba alıştığımız ve içinden çıkamadığımız hayatlarımız mı oldu?
Kalabalığın içinde yalnız kalmayı bir şekilde kabullendik, istedik ve buna yer açar mı olduk? Bu hisle barıştık mı? Bu hisse alıştık mı? Mutlulukta konuştuğumuz gibi yüklere çok mu alıştık da yüksüzlük bize zor geliyor? Yalnızlığa çok mu alıştık da bağ kurmak acaba bize çok zor geliyor da kalabalıkların içindeki yalnızlığı oynamaktan hoşlanıyoruz? Gerçekten yalnız mıyız? Ya da buna yer mi açıyoruz? Bunu ayırmak da gerekiyor galiba.
Diyeceksiniz ki bana her bölüm bir şeye ayır diyorsun. Razı olmakla kabul gelmeye ayır diyorsun. Şununla bunu ayır diyorsun. Evet. Hayat gerçekten birbirine benzeyen birçok şeyi birbirinden ayırmaktan ibaret bence. Sevgi sandığımız sevgi olmayan şeyler. Kabul sandığımız razı olmalar. Bize iyi geliyor zannettiğimiz zehirler. Belki de yalnızlık zannettiğimiz alışkanlıklar da vardır. Belki gerçekten yalnız değilizdir ama bir dönem yalnız olmaya o kadar alışmış ve kaptırmışızdır ki kendimizi. Belki yalnız değilizdir ve bunu da ayırmamız gerekiyordur. Çünkü insanlar alışır. İnsanlık alışmaktan ibaret. Alışmamaya da alışıyoruz. Her şeye alışıyoruz.
Ve en çok da yalnız hissetmeye alışıyoruz. En çok bununla imtihan ediliyoruz çünkü. En temelde, en corede bununla sınamıyoruz. Belki evet, fark ettiğinden daha fazla alışmışsındır ve bu senin tavrın olmuştur. Belki üstüne sinmiştir.
O yüzden evet, benimle birlikte bu sohbette yaptığın sürece, sonsuza kadar umarım, hep bir şeylerin arasındaki farkı ayırmanı söyleyeceğim sana. Çünkü ben güzelliklerin hepsini, doğruların hepsini, şimdilik doğrum olan şeyleri, bu farkların arasında buldum. Bu nüanslarda buldum. Bazen de kendi yalnızlığımızı bir hastalıkmış gibi üstümüze taşıyoruz. Ben bu kadar yalnız hissederken bir başkasının yalnızlığını alabilir miyim? Bir başkasının yalnızlıktan kurtarabilir miyim ki bağ kurayım?
İki yalnız birbirine iyi gelir mi yoksa iki boşluk birbirini yutar mı? Hasr'ın sorusu. Bence iki boşluk birbirini yutmaz. Susmanın da bir dili vardır, yalnızlığın da bir dili vardır dediğimizde. Eğer o dilleri tanıyorsak, hayır, iki yalnız birbirine iyi gelebilir, iki boşluk birbirini yutmaz bence.
Birinin seni yalnızlığında anlaması belki onun da yalnız hissettiğini gösterir. Anlaşılmak çünkü yalnızlığın panzehiriyse ve seninle aynı dersten muzdaripsin. Evet, sen yalnızlığınla birine iyi gelebilirsin ve ona yalnız olmadığını ve anlaşıldığını gösterebilirsin. Sesini duydum, sesini duyuyorum ve bu da bir bağdır ve en değerli bağlardan bir tanesidir. Bazen bunu dile getirmekten de korkuyoruz mesela.
Ben buradayım demek için, ya da bakar mısınız, ben bunu yapamıyorum demek için ne kadar yalnız hissetmen gerekiyor? Birinin yalnızlığını fark etmesi için ne kadar susmalısın? Bazen görünmek için susuyoruz ya, çünkü bu da çok iyi bir destürdür. Yani duyulmak istiyorsan ilk önce susmayı bil. Konuşmamayı öğren. Ama bunu bazen çok kaptırıyoruz galiba kendimizi. Bazen görünmek için susuyoruz ama bu çok susmaya, çok geri çekilmeye dönüyor. Her şey yerinde makbuldür. Her ilaç, her hastalığın devası değil ya, her susma da her görülmenin devası değil.
Doğru yerde susmalı, doğru yerde geri çekilmeli. Doğru yerde de ben buradayım demeliyiz. Yani pasif sinyallerle ben buradayım demenin çok acemice halleri var ve bazen insanlar bunu görmek istemiyor. Çünkü bunu görmeye çalışmak da bazen karşıdaki insanları yalnızlaştırıyor. Herkes kendi derdinde kalıyor. Kimse senin suskunluğunun alt yazısını yazmak istemiyor çünkü onun da suskunlukları oluyor. Nerede sustuğuna, nerede anlaşılmak için sustuğuna ve bunu düstur edindiğine dikkat etmelisin.
Ama şöyle de bir gerçek var ki ben bunu hala inanıyorum içimde ve bir yerlerde taşıyorum. Ne zaman anlatmaya çalışsam, ne zaman yalnızlığımdan kurtulmak için kendime birilerini anlatmaya ve açmaya çalışsam maalesef ki kendimden uzaklaşıyorum. Kendimi anlatmaya çalışırken bazen daha yanlış hissediyorum. Sürekli kendimi açıklamak, bir bağ kurmaya çalışmak bir çırpınışa benziyor.
Eğer kendimi birine göstermeye çalışıyorsam, zaten görünmediğimi başta kabul etmişim gibi düşünüyorum. Yani birine haklı olduğunu anlatmaya çalışmak, zaten haksız olduğunu baştan kabullenmektir derler ya, birine bir şeyi anlatmaya çalışmak, zaten onun olmadığını kabul etmektir. Hantitezi zaten kabul etmektir ya, beni gör diye, benimle bağ kur diye birine çırpınmak, zaten görünmezliği kabul etmek gibi geliyor bazen. Ve bazen biri beni çok anladığında kendimi unuttuğumu hissediyorum.
Bu da bir mutlulukla bir bağla ne yapacağımı bilmediğim o, elimi kolumu nereye koymayı bilmediğim anlardan kaynaklanıyor. Kendimi bazen anlatmaya çalışırken kaybediyorum. Ama bunun hem kötü hem de çok iyi bir şey olduğunu şöyle anladım. Senden çıkan artık sana ait değildir derler ya, bu sanatçıların genelde eserleriyle kurdukları bağı anlatır. Bir şey içinden çıkarırsın, bir şey icra edersin, bir yere emanet edersin, bir yere bırakırsın, gösterirsin, o artık senin bir parçan değildir. Sen onu bir şekilde dışarı bırakmışsındır, onunla bağını kesmişsindir.
Belki bizi yaralayan ya da bizi çok temelden biz yapan şeyleri anlatırken, birilerine bırakırken, evet, onu kendimizden çıkarıyoruz. Bir yandan hem şifalanıyoruz, bir yandan hem eksiliyoruz. Ama bunun iyi bir şey olduğunu ve bunun içimizdeki devinime, dönüşüme yer açtığını bilmemiz gerekiyor. Benden çıkan artık bana ait değildir. Bir şey yazdığında, bir şey konuştuğunda, mesela ben sizinle her hafta konuştuğumda, o şey daha az bana ait. Şu an bu yalnızlığı konuştum da bu yalnızlık daha az bana ait.
Ve siz belki bunu biriyle konuştuğunuzda, birine anlattığınızda o daha az size ait. Ama bu demek değil ki siz kendinizden kopuyorsunuz ya da kendinizi kaybediyorsunuz. Ben kimim diye sorduğumuzda bile, orada bile değişiyoruz. Kim olduğuna bakarken bile değişiyorsun. Yani ağzından çıkan her cümle, kendini anlatmak için harcadığın her saniye, kendini kaybetmiyorsun, değişiyorsun. Değiştiğini hesaba katmak zorundasın. Evet, belki gerçekten kendini anlatmaya çalışırken kaybediyorsun. Ama başka bir şeyler de kazanıyorsun. Başka bir sen de kazanıyorsun.
Ve biz bu devinimi dönüşümü yaşarken yanımızda bazen kimse yok değil ama içimizde kimse yok gibi oluyor. İşte bu bahsetmeye çalıştığım yalnızlık bu. Parça parça bana yalnız hissettiren her şeyden bahsediyorum. Daldan dala gibi geliyor belki dinlerken ama. Ha şundan da var, bundan da var. Çünkü bunların hepsi beni kalabalıkta yalnız hissettiren şeyler. Yanımda kimse yok değil ama bazen içimde kimse kalmamış oluyor.
İnsanlarla çevriliyken bazen içimdeki boşluk daha çok yüzüme çarpıyor. Bazı zamanlarda ne kadar çok insanla iletişim kurarsam o kadar yalnız hissediyorum. Dışarıda ne kadar çok insan varsa içimde o kadar çok yankı oluyor. Sosyal hissetmekle sosyal olmak arasında bir fark oluyor. En tehlikeli yalnızlıklara, bu biraz birazlara gidiyor gibi hissediyorum kendimi. Başkalarının yanında içimde kayboluyorum.
Ve bu beni korkutuyor. Böyle hissettiğim zaman da diyorum ki, o zaman susmanın dilini bilen biriyle belki vakit geçirmelisin. O zaman belki biraz daha dingin, biraz daha dışarıda, ne kadar bir şeyin olmadığını görmek için çabalarsan, o kadar kabul edip kayboluyorsun ya, biraz sakin olmalısın belki. Yanımızda çok insan oluyor ama biz kimseyle olmuyoruz. Bu flörtte de, geçerli ikili ilişkilerde, aşkta, meşkte, evlilikte, ailede, dostlukta... Yanındaki insanlarla mısın, değil misin? Bunu bir bilmek gerekiyor ve bazen kendimizi buna uzaklaştırmak gerekiyor. Çünkü bizi şarj edecek sandığımız bu bağlar bizim bütün enerjimizi alıyor. Tam olarak ait olmadığın, tam olarak uyumadığın bir yerin... Puzzle bile kendine ait olan boşluğa gidiyor ya... Sen eğer oraya uyumuyorsan, oraya uyumaya zorlamamalısın kendini bir süre.
Çünkü ne hissettiğini bile unutuyorsun. Bu daha büyük bir yalnızlığa sebep oluyor. Ne hissettiğini bilmemek çok büyük bir yalnızlık. Yalnız hissetmenin bir seviyesi var. İşte uyuşmama, o gün orada olmak istememe enerjin olmaması, bir de ne hissettiğini bilmeme var. İçsel kopuş var.
Bazen çok zorlamak, bazen orayı çok çevirmeye çalışmak bunlara sebep oluyor ve gerçekten değmez. Kendimizi o kadar uzun süre bastırıyoruz ki sonunda sessiz kalıyoruz. Bu sessizlik o ''haz ve öz konuşuyorum'' bilgeliği değil işte. Yine bir şeyleri ayırmaya, bir şeyleri anlamaya geliyoruz. Ve en çok da sevilmeye çalışırken yalancı hissediyoruz.
Sevilme arzusu yalnızlığımızı büyütüyor. Birinin bizi sevmesini istemek en kırılgan hal haline geliyor. Aldığımız sonuçlar bizi daha yalnız yapıyor. Ne kadar çok ona yararsak, ne kadar kalabalıkta kendimizi, göster amcalara bakalım, oynarken daha çok uzaklaşıyoruz kendimizden. Çünkü bunların hepsi aslında bir performans. Bunların hepsi beni gör. İnsan doğal halinde kendini sergiliyor mu? Sen bir otururken, koltukta kendinle kafanın içinde kalmaya çalışırken ya da seni çoktan çözmüş ve yanında yalnız hissetmediğin insanlardayken göster amcaya diye kendi performansını yapıyor musun? Yapmıyorsun. Ve bunları yaparken bazen yalnız hissediyoruz. Bu da kalabalıkta yalnız olmaya sebep oluyor. Ya ben niye kendimi sana satmak zorundayım sen beni gör diye?
Ben kendimi kabul ettikten sonra ben niye sana kendimi göstermeye çalışmalıyım? Siz bendeki şovu kendiniz görmelisiniz, yoksa ben tam olarak zaten sevemem ve sevilemem. Kurtarılmaya, yalnız hissettirilmemeye neden bu kadar muhtaç oluyoruz? Belki de düşerken biriyle düşmek istiyoruz. Yalnız düşmek istemiyoruz. Belki bir kurtarılma fantezimiz var, bilmiyorum.
En çok kendine yeten insanlar bile, mesela kız arkadaşlarım, her şeyi kendim yapayım derken Seyit Onbaşı oldum diyor ya, bu da olmamalı. Evet, bazen tamam ben düşersem kalkarım, ben yalnızlığımla baş ederim ama ben Seyit Onbaşı olmak istemiyorum. Bir kurtarılmak istiyorum, bir yalnız düşmek istemiyorum. Ben kendimle kalkarım ama sen beni bir kaldır istiyorum. Bu güçsüzce kurtarıcı beklemek değil ama bazen bu beklentinin karşılanmaması da bizi çok kırıyor.
Bazen yardım isteyen insanlar ya da bazen destek görmek isteyenler, bazen yalnız hissettirilmek istemeyen insanlar, bunun için de başarılı olamadığı için değil. Ama bir kez olsun, ihtiyacı olmasa da, istemese de, birilerinin onunla birlikte düştüğünü görmek istiyor. Kimse beni kurtarmak zorunda değil elbette ama biri elimi tutabilir. Düşerken beni tutabilir ve bu bazen bana yeter bile.
Artık bizi tanıyan insanların arasında yalnız olmak istemiyoruz. Kendi başımıza seytonbaşı gibi düşmek istemiyoruz. Kalabalıkların içinde bak bana bak, bana bak, beni gör demek istemiyoruz. Bazen zaten en çok bizi tanıyan, çok tanıdığımı düşündüğümüz, her günümüzü gördüğümüz, daha önce de dediğim gibi fiziksel olarak 7-24 yan yan olduğumuz insanlar bize hiç dokunmuyor. Bu zaten en büyük yalnızlıkları tetikliyor.
Güvendiğin birinin seni anlamaması, bazen belki seni doğuran, seninle aynı evi paylaşan, insanların seni anlamaması. Tanınmak başka, yanında tutulmak başka. Birinin sana alışması, senin birine alışman birbirinizi anladığınız anlamına gelmiyor maalesef. Ve bu da yalnız değilim ama yalnız hissediyorumun en temelinde yatan şeylerden bir tanesi. Bir sürü yalnız değilim ama yalnız hissediyorum verdim sana. Karışık karışık, oradan oraya belki daldan dala.
Umarım sana ışık olabilmişimdir, umarım sana sarılabilmişimdir. Umarım seni düşerken biraz tutabilmişimdir, seytonbaş olmak zorunda kalmamışsındır. Umarım yalnızlığında tanıdığım bir dili olabilmişimdir sana. İhtiyacı olan ansın, çok sarıldım.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.