Podcast

Sakin Bir Alışveriş Örneği

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ürünler çok büyük vaatlerle karşımıza çıkıyor. Fakat hiçbiri içimizdeki boşluğu doldurmuyor. İçimizdeki boşluğu, huzursuzluğu, mutsuzluğu, satın aldıklarımızla gideremeyeceğimizi anlamak belli ki hepimize zor geliyor.

Bu meseleye Büyük Seçim İster Miydiniz? bölümümüzde eni konu bakmıştık ama bu bölümümüzde bu kavramları ve sorgulanları yapabileceğimiz ilginç bir konuğumuz var. TAKK'ın kurucusu iş aktivisti Pınar Akıskalıoğlu.

Bölüm Transkripti

5.774 kelime · ~29 dk okuma

Elektrik dönüşümünün de etkisiyle kendilerine artık enerji istasyonu deseler de dilimize akaryakıt istasyonu olarak yerleşmiş zincirler var. Pek çoğunuz ana gelir kaynaklarının akaryakıt ya da enerji satışı olduğunu düşünebilirsiniz ama değil. Bu zincirlerin en büyük kazancı marketlerinde sattığı ürünler. Sıradan bir istasyonun marketinde ortalama 1500 ürün bulunuyor. Biraz daha hallicesine vardığınızda sayı 4000'i geçiyor. 4000! Akaryakıt istasyonlarında dahi binlerce ürünün satıldığı ve büyük bir ciroya sebep olduğu dönemde aşırı tüketimin zararlarından, dönüşümden, tasarruftan, tüketim bilincinden bahsetmek öyle kolay bir mesele değil.

Tüketici olarak hangi grupta ya da alırsak alalım hepimiz giderek artan sıklıkta tükettiklerimizden ötürü vicdani rahatsızlıklarla yüzleşiyoruz. Ürünler çok büyük vaatlerle karşımıza çıkıyor fakat hiçbiri içimizdeki boşluğu doldurmuyor. İçimizdeki boşluğu, huzursuzluğu, mutsuzluğu satın aldıklarımızla gideremeyeceğimizi anlamak belli ki hepimize zor geliyor. Bu meseleye Büyük Seçim İster Miydiniz başlıklı 56. bölümümüzde en ikonu baktığımızdan tekrar etmeyeceğim. Ama bu haftaki bölümde bu kavramları ve sorgulamaları yapabileceğimiz ilginç bir konuğumuz var. Üstelik kendisi bir üretici. Yani tüketim zincirinin bir parçası. Ama bu denklem içinde dahi bilinçli üretim ve tüketim yapılabileceğini iddia ediyor.

Dahası bunu hayata geçirmeyi başarmış durumdan. En azından görünen o hakikate ne kadar yansıdığını birazdan sorularımın yanıtlarında bulacağız. Kendisine dönmeden önce fakat gelenekleri bozmayarak haddini aşan yaşam rehberinin geleneksel kavramlar sözlüğüne bir bakalım. Kavramlarda tahmin edeceğiniz birkaç sözcüğü sizlerle paylaşayım. En başta tüketim geliyor tabii ki. Tüketimi daha önce işlemiştik ama hatırlatma adına bir kere daha tekrar edeyim. Öztürkçe bir kavram olan tüketten geliyor, tüketme fiilinden.

Transkriptin tamamını oku

Yani tamamlamak, bitirmek anlamına geliyor. Bir yanıyla olumlu, bir yanıyla olumsuz. Tamamlama adına baktığımızda güzel ama bitirmek anlamına baktığımızda değil. Yani tüketim aslında semantik olarak özünde daha önce de değindiğimiz gibi yani bir şeyin tükenmesi, bitmesi, yok olması anlamına geliyor. Yani özünde tüketimden yana beklentimizi düşürmekte fayda var. Tüketimin içinden çıkacak. Hayır, hani ne kadar mümkün o tartışılır. Zaten onu yapacağız bu programda.

Türk Dil Kurumu sözlüğü tüketme işi olarak tanımlıyor tüketimi. Yani üretilen veya yapılan şeylerin kullanıp harcanması. Bir de böyle hiç belki kulağınıza çalınmamış bazı tabirleri de paylaşıyor. Mesela yoğaltım diyor. İstihak. İstihakı duymuş olanlarınız olabilir. Özellikle ıhtiyar dinleyicilerimiz. Ama önemli de bir hatırlatma yapıyor tüketimle ilgili. Üretim karşıtı diyor. Demek ki böyle bir karşıtlık hali de var. Birileri üretiyor, birileri tüketiyor. Geri dönüşüm var. Belki değiniriz bu programda. Bir bahsedelim. Çok da duyuyoruz ama nedir geri dönüşüm? Kullanılmış ya da artık işe yaramayan atık malzemeler. fiziksel ya da kimyasal bazı işlemlerden geçirilip yeniden üretime dönecek şekilde ham maddeye ya da bizzat ürüne dönüştürme hali. Bir de yeni yeni duymaya başladığımız ileri dönüşüm var. Frankçesiyle upcycling dediğimiz. O da yine atık malzemeleri alıyor, değerini arttırarak

...başka bir şeye dönüştürüyor. Yani ham maddeye dönüştürmüyor da daha yaratıcı, daha böyle kullanışlı, işlevsel ya da bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Buna da ileri dönüşüm diyoruz. Aklınızda bulunsun yani hem işlevselliğini hem de estetik değerini büyüterek, geliştirerek yürütülen bir çaba. Ve tabii ki son olarak da sürdürülebilirlik kavramı var. Böyle insanın dilinin dönmesinde zorlandı. Sürdürülebilirlikte yine Türkçe kökende sürmekten geliyor. Sürmek, sürdürmek, sürdürülebilmek ve sürdürülebilir olma. Yani sürdürülebilir olma durumu. Yani ayrıntılarına gireceğiz programda burada tanımına değinmeyeceğim. Fakat bir noktayı hatırlatarak bu hem tabiri hem de sözlü kavramlar kısmını kapatmak istiyorum. Sürdürülebilirlikten bahsetmemiz ne tuhaf. Sanki aksini tartışmak mümkünmüş gibi. Yani sürdürülemezliği zaten ne hedefleyebiliriz, ne konuşabiliriz, ne arzulayabiliriz? Mecburen sürdürülebilir olmak zorundayız. Bir insanın nefes alabilirliğini tartışması gibi bir şey. İnsan hayatta kalmak için nefes almak zorunda, yaşam devam edebilmek için sürdürülebilir olmak durumunda.

İşte bütün bunları bu bölümdeki kıymetli konuğum Pınar Akıskaloğlu'yla konuşacağız az sonra. Hoş geldiniz Pınar Hanım. Hoş bulduk. Şimdi TAK kurucusu mu diyelim, CEO'su mu diyelim? Kurucusuyum. CEO olacak kadar büyük bir operasyonumuz yok. Ne güzel. Yani ben tek kişilik, şahıs şirketli CEO'lar tanıyorum da o yüzden ben bir baştan sorayım da sıramı savayım dedim. TAK dinleyicilerimiz tabii bu bir ses yayın. Ulaşmak, incelemek isterlerse 2K harfiyle yazılıyor. K harfi de çok riskli bir harf değil mi? K, bazen K diye okumak gerekir, bazen K. Neyse, tak iki K ile en başta tabii ki benim gibi herkesin aklına gelen o klasik ve eminim yanıtlamaktan sıkıldığınız soru. Ne bu tak? Sıkılmıyorum, çok seviyorum. Böyle mi? İsmimizi de çok seviyorum. Tak, teşekkür ederim demek İskandinav dillerinde. Tamam, ben onu tek K ile biliyorum sanki. Mesela Danimarka'da,

Danca'da tek K ile, İsveç'te iki K ile falan. Ama hepsi aynı şekilde ifade ediyorlar. Biz böyle İskandinavların sadeleştirilmiş yaşam felsefesinden ilham aldığımız için oraya bir gönderme olsun istedik. Aynı zamanda İngilizce'de de taken care of'un, yani biz senin adına bunları hallediyoruz'un kısaltılması olarak kullanılıyor.

Bir de ben bir şey hayalim vardı, yani bir fiil olsun markamızın, şirketimizin ismi. Hani böyle Googling, Ubering yapıyor ya insanlar, bir eylem biçimi. Bir eylem biçimini tarif etsin diye tak koyduk. Tak. Kaç yaşında bir şirketten bahsediyor?

6 yaşında. Yani kurumsal tarih adına aslında eşiği aşmaya bir senesi kalmış, öyle deniyor. Yani bir şirket ilk 7 yılında ayakta kalıyorsa sonrası kolay dönüyor. Tabii bu teknolojinin hızlanmasıyla birlikte belki bu frekans da kısalmış olabilir. Peki şimdi... Ayrıntılara gireceğiz. Tak nedir? Niye kurulmuştur? İddiası nedir? Bu İskandinav sadeleşmesine niye bu kadar kafayı takmıştır? Hepsine gireceğiz. Ama öncesinde bir sizin tarihçinizi alalım. Ben LinkedIn profilinizde bu felsefenin tamamen öte yanında... ...epey bir dirsek çürüttüğünüzü gördüm. İsterseniz o kısımla başlayalım. Karanlık taraftan gelelim. Hatta bir tane röportajım var. İnsanlar güzelleşsin, mutlu hissetsinler diye çalışıyoruz diye. Hala yüzüm kızarıyor. Ama geçenlerde şey okudum, Adam Grant söylemiş, 10 sene önceki halinizden utanmıyorsanız yeterince ilerlememişsiniz. Ya çok katılıyorum ve ben hep şeyden yana kendimi çok şanslı hissediyorum. Neyse ki YouTube yeni yeni popülerleşmeye başladı.

On yıl önceki fikirlerim şimdi karşıma çıksa, o ilgili related tavsiye edilen videolarda... ...yani hepimiz biraz boynu bükük kalırdık herhalde. Buyurun, ben kesmiş olayım. Evet, ben aslında kariyerime bir sivil toplum örgütünde başladım. Isaac diye. Dünya barışı için gençler, gençken birbirlerini tanısınlar... ...farklı kültürlerle iş yapmayı anlasınlar, liderlik potansiyellerini geliştirsinler diye... ...yedi sene çalıştım. Ama bir sivil toplum örgütünde çalışan bir insan olarak şunu anladım ki...

Para çok önemli. Yani parayı yaratan, değeri yaratan şirketlerin... ...dünyada önemli bir ağırlığı var. Bizim de Isaac'te var olmamız için onlara ihtiyacımız var. O yüzden şeyi anlamak istedim. Kurumsal hayat nedir? Bu çarklar nasıl dönüyor? Bu paralar nasıl kazanılıyor? Bunu anlamak istedim ve bir hızlı tüketim ürünü şirketine çalışmak. Dokuz yıl mıydı? Doğru mu hatırlıyorum? Isaac'ta yedi sene çalıştım, dokuz sene de Henkel'de çalıştım. Evet, evet. Sanıyorum öğrenmişsinizdir artık.

Öğrendim bir de böyle hani şey gece gündüz çalıştım. Yani bir tam bir kurumsal neferiyim. Yani havuç falan gösterin böyle sonsuza kadar koşayım peşinden. Peki bu konuya bir daha dönmeyeceğimiz için yani kariyerinizin bu kısmına dönmeyeceğimiz için merak ettim. Faydalı oldu mu? Yani o olmasaydı şimdiki girişimde bir boşluk olur muydu?

Evet, yani çünkü bildiğim işin doğrusunu kurmaya çalışıyorum şu anda. Hani böyle yaşça daha geç bir start-up kurucusuyum. Ama şeyin kıymetini biliyorum. Yani özellikle iklim hareketinde bunu çok konuşuyoruz. Yani böyle gençlere hep şey tavsiye ediliyor. Mutlaka iklim hareketinin içinde bulunun, doğru tarafında olun ekonominin diye. Ama bazen de önce bir kendimizi kurtarmamız gerektiği gerçeği oluyor. Yani bir ayaklarımızın üstünde durmak, dünyadaki sistem nasıl dönüyor? Bunu içinden anlamak. Oradaki insanların motivasyonu ne? Bu çarklar hangi varsayımlar üzerine kurulmuş? Hangi varsayımlar çok güçlü ve dokunulamaz? Hangilerini birazcık oynatmaya çalışabiliriz? İstemediğimiz sistemleri yıkmak için diye. Yani böyle bir perspektif, öyle bir tecrübem olmasa sahip olamazdım.

Ayrıca da mutlu da bir kariyerim oldu. Yani öyle mutlu işe giderdim. Geçtiğimiz hafta bir davetle üniversite öğrencileriyle bir araya geldim. Beş yüzden fazla üniversite öğrencisi. Bunlar girişimci adayıydım. Hepsine verdiğim tavsiye yani hangi konuda girişim kurmak istiyorsanız en azından birkaç sene gidin o sektörde çalışın. Hem üç beş kuruş cebinize üstüne para verirler.

Hem de bedavadan tecrübe edinmiş olursunuz. Yani riski üstlenmeden, riski patronlar, yöneticiler üstlensin stresini, sizi o işi öğrenin diye. Dolayısıyla çok kıymetli buluyorum. Yani insanın bu içine atılacağı havuzdaki, çok dev küresel oyuncuların olduğu bir pazardan bahsediyoruz. Birazdan gireceğiz hani tak ne yapar, ne eder diye. Ama aslında tabii onu unutmayalım. Şimdi tak ne yapar? Biz kişisel bakım ürünleri, temel kişisel bakım ürünleri diyoruz. Ne demek temel kişisel bakım ürünü? Benim gibi böyle erkekler de anlasın. Yani herkesin, kadın erkek, herkesin kullandığını varsaydığımız. Ah keşke öyle bir küme olsa. Ben mesela hani hala görüyorum ekşi sözlükte falan her gün duş alan tip, deodoran kullanan tip falan diye tartışmalar görüyorum. O zaman nedir onlar? Sabun, şampuan. Evet, deodorant, diş ipi. Diş ipi mesela, bu diş ipi çok naif oldu. Özellikle söylemek istedim. Diş ipi, başka? Güneş kremi. Güneş kremi. Güneş kreminin kışın da sünmesi gerektiğini çok yeni öğrendim. Çok geç öğrendim. Ya bana soruyorlar mesela, temel ürün satıyoruz aslında. Hepsi, herkesin kullanmasını varsaydığımız ürünler. Ama en temel iki tane ürün soracak olsanız güneş kremi. İnanılmaz ya. Ve diş ipi. Bu hani melanom falan gibi, cid kanseri gibi risklere karşı değil mi? Dünyanın en yaygın kanser türü ve bir araştırmada denk gelmiştim. Gençler aradaki en ölümcül kanser türü. Ve çok yaygınmış, çok ilginç. Konumuz değil ama çok ilginç bir şey söyleyeyim. Bir güneş kremi markasının reklam ajansıyla bir projesiydi. Hatta Canlines'da büyük ödül kazandı. Şey yapmışlar, biliyorsunuz. Yani bilmeyenler için de gözünde canlandırın. Cilt kanseri gözümüzle teşhis edebildiğimiz dünyadaki tek kanser türü. Çünkü vücudumuzun dışında oluşuyor ve görebiliyoruz ve bazılarına ben diyoruz. İşte çeşitli isimler koyuyoruz. Ve Latin Amerika'da çok yaygın çünkü insanlar güneşlenmeyi bronzlaşmayı çok meraklılar. Latin Amerika'daki en büyük diğer bir ortak fayda da dövme yaptırma tutkusu. Dövmecilere eğitim vermişler.

Cilt kanseri, yani kanser riski taşıyan benleri nasıl tanırsınız diye bir yıl içerisinde 30 bine yakın erken teşhiste kurtarma yapmışlar. Ve orada da şeyden bahsediyorlar, güneş kremini kullanın falan gibisinden. Biz de buradan hatırlatmış olduk. Programımızda hiç hesapta olmayan bir ayrıntıydı ama kışın da güneşin etkilerine maruz kalıyoruz ve... Yani hayatta kalabildiğimiz sürece güneş var. Peki diş ipini nasıl açıklıyoruz bilmeyenlere? Şimdi diş ipi, diş fırçalamaktan bile daha önemli bir adım aslında. Çok ilginç. Hiç yapmadığım bir şey olduğunu şimdi siz söyleyince hatırladım. Kınadınız mı beni? Hayır kınamadım. O yüzden ben sürekli her yerde diş ipi diye araya sokmaya çalışıyorum. Çünkü herhangi bir diş hekimiyle konuşsanız, bir tane ürün kullanacağım, başka da bir şey kullanmayacağım deseniz ilk size diş ipini söylerler. Çok enteresan bir şey.

Yani ne kadar alakasız, ben çok başka şeylerden konuşacaktım ama şimdi merak ediyorum. Diş ipi dediğimiz özel bir ip mi? Herhangi bir iple de halledebilir miyiz o olayı? Yok yani herhalde bunun için yaratılmış olanlar daha verimli olur. Yani dişin dokusuna zarar vermemek açısından yani bazı diş tipi çok kuvvetli olabilir.

Diş ipinin popüler olmamasının nedeni hiç estetik bir ürün olmayışı ve reklamının yapılamıyor oluşu. Yani onu uygularken de insan insanlıktan çıkıyor ya böyle bir... İşte bu da kozmetiğin vaadine uymuyor. İyi hissedeceksin, güzel hissedeceksin vaadine. Uymadığı için yeterli değeri görmüyor.

Şimdi benim işim iletişim. İletişim olduğu için şirketlerin iletişim dillerine de çok ilgiliyim, meraklıyım, ipuçları verdiğini düşünüyorum. Ama tek sorun şu, şirketlerin çok azı, hatta şirketlerin temsilcilerinin, yöneticilerinin, kurucularının çok azı kendi cümleleriyle konuşuyor. Kendi ilkeleriyle, gerçekten içselleştirdiği kavramlarla, ilkelerle konuşuyor. Siz burada kurucu olduğunuzdan bütün konuştuklarınızın sizin kendi fikirleriniz olduğunu düşünüyorum. Ama bu programın fikri ortaya çıktıktan sonra sizin blogunuzda, sitenizin blogundaki bütün yazıları okudum baştan sona. Çok ilginç bir şey dikkatimi çekti, kurumsal dologlar ultra sıkıcıdır. Yani böyle boş, bomboş, laf ola beri yere, hatta arama motoru optimizasyonu için, işte Google'da arandığında bizim site çıksın diye boş boş üretilmiş, şimdi de böyle yapay zeka botlarıyla üretilmiş, sıkıcı ve yani benim gibi böyle işi sözcükler olan, kavramlar olan insanlar için... Çok böyle israf gibi gelen şeyler. Sizin blog öyle değil, girişimden anlamışsınızdır. Çok ilgimi çekti, çok enteresan kavramlar, çok enteresan yaklaşımlara maruz kaldım orada. Zaten sorularıma da yansıdı ister istemez.

İçinde hani bu programda girişte de konuştuğumuz konuyla bağlantılı olarak şey diyorsunuz, vaatler çok kolay ve zaten tüketici tarafından takibi de yapılmadığı için ve o cazibe yaratma adına çok da garantili bir metot olduğu için çok kolay. Hani böyle ultra vaatler vermek ama bilinçlendirmek zor bir şey. Niye böyle? Ne garip bir şey değil mi? Yani iyiye doğruya yönelik bilinçlenmemiz zor ama yanlışa yönelik cez bulmamız, meyletmemiz çok kolay.

Doğru biraz zor. Yani insanlar bu haz dünyasında şey istiyor, biraz daha kolay çözümler istiyoruz. Genç gözükmek istiyorum. O zaman parasını vereyim, bir krem alayım, süreyim, bittin. Ne yazık ki öyle bir şey değil o. Yani genetik faktör de var. Yani kabul etmemiz, değiştiremeyeceğimiz gereken gerçekler var. Üstüne iyi uyku uyuyabilmek, kaliteli bir hayat kurgulayabilmek, sağlıklı beslenebilmek. Yani bu uzun bir yolculuk ve çok ciddi bir disiplin gerekiyor. Bunu duymak... Niye istesin insanlar? Onu duymak istemiyorlar. Daha kolay çözümler duymak istiyorlar. Bir de yani bilinçlendirme konusu da şöyle zor bir konu. Herkes birbirine eğitme derdinde dünyada. O da birazcık yorucu. Yani hepimiz her şeyi bilecek miyiz? Hepimiz her konuda şey mi olacağız? Uzman mı olacağız? Biz kendi içimizde bu sorgulamaları yaptık açıkçası. Yani bilirkişi gibi sürekli insanlara eğitme vaadiyle çıkmak doğru bir yaklaşım olmayabilir. Şimdi doğruyu eğlenceli bir şekilde yapalım deseniz, doğru o kadar eğilip bükülmüyor. Yani yalanlar daha güzel. Bir de genelde eğlenceli de olmuyor, değil mi? Evet, evet. Eğlence faktörünü zayıflatmış oluyoruz. Bir de bazı şeyler kompleks. Yani çok kısa cümlelerle anlatılamıyor. Ben pazarlama yani, benim işim bu. Altın bileziğim bu, böyle paramı kazandım. Şeyi biliyorum yani, kısa, öz. Çok tekrar, aynı şey çok tekrar. Yani pazarlamanın özü budur. Şimdi biz anlatıyoruz bir saat. Yani bir saat insanlar dinleyecek, felsefesine ikna olacak. Kendi kişisel değerleriyle şirketin değerlerini eşleştirecek de... ...bizden satın alacak. Yani bu o kadar uzun bir yolculuk ki yani bu zorluğun farkındayız. Peki o pazarlamacı inbiğinden süzerek sorayım. Sizin vaadiniz ne? İnsana, doğaya, hayvana...

...saygılı üretim yaptığımızın ve her zaman kendimize... ...geliştirdiğimizin vaadini veriyoruz. Mümkün mü böyle bir şey? Yani bu bütün paylaşıları memnun etmek... Çünkü hepsinin özü aynı aslında. Saygı, yani insanları pazarlama hileleriyle kandırmamak... ...bir saygı göstergesidir bence. Bunu yaparken işte hayvanların varoluş hakkına... ...yani şimdi bir tavşan niye biz rimel süreceğiz diye acı çeksin... Nasıl oluyor? Rimen sürmediğim için bilmiyorum. Ne oluyor? Testler yapılıyor. Hayvan üstündeki testler. Şimdi tabii onları da böyle çip üzerinde yürütüyorlar, değil mi? Onların da dijital versiyonları çıkıyor. gelişti Çok teknolojiler, eskisi kadar değil. Ama hala bazı ülkelerde satabilmek için hayvan üzerine, bir canlı üzerine test yapmanız zorunlu kılınıyor. Ben onları hep komay fareleri biliyordum. Tavşanlar da mı kullanılıyor? Tabii, tabii. Başka şeysiz şeyler de var. Hayvanlar da var. Zaten hangi hayvan olduğunu fark etmez. Siz kullanmıyorsunuz o zaman, anladım. Zaten kullanmıyoruz. Birçok şirkette kullanmadığını iddia ediyor. Kullanmıyorlardı ama şöyle bir gerçek var. Mesela bazı ülkelerde satış yapabilmek için devlet artık çok baskı gördüğü için tamam diyor, hayvanlar üzerinde deney yapmayın. Ama ben istersem yapacaksınız diyor. Onu da kabul ediyorlar.

Yani düzenleme de bazen sizi mecbur bırakabiliyor. Mecbur bırakabiliyor. Hani hayvanlar üstünde test edilmiş midir diye. Evet. Ama mecbur, neye göre mecbur? Yani mesela hiçbirimiz satış yapmasak, o devlet de dönüp bir kendine bakar mesela değil mi? Ama tabii böyle bir dünyanın asla olmayacağını da biliyoruz. Bizim dünyamız öyle bir dünya ve işte bunun vaadini veriyoruz müşterilerimize. Eğer öyle bir ülke varsa biz o ülkeye satış yapmayacağız. Öyle büyümeyeceğiz. Yani işte vaadimizin aslında özü bu. Doğa dediğimiz doğadan aldıklarımız, bunların da bilançonun içerisine dahil olması. Bunun için çalışıyoruz. Ayrıca çalışanlarımızın mutluluğu, refahı. Hani fabrikadaki işçiden beraber çalıştığımız fabrikalardaki işçilerin mutluluğundan, kendi çalışma arkadaşlarımın mutluluğu. Ben böyle müşteri kraldır, ne isterse olur ona inanmıyorum. Benim önceliğim önce kendi çalışanlarım, doğa, hayvanlar. Bunlardan sonra çıkan üründe tabii ki müşterilerimize memnun etmeye çalışıyoruz. Yani yaptığımız iş bu, günlük hayatımız bu. Ama şuna inanıyorum yani kendi çalışma arkadaşına, vatandaşı olduğu dünyanın, doğanın, ekosistemin kıymetini ona saygısı olmayan insanın zaten müşterisine saygısı olmayacağına inanıyorum. Simon Sinek'in bir kitabı, hangisi olduğunu unuttum, onda bir cümle aklıma geldi siz de dinlerken. Diyor ki, önce çalışanlarınızı memnun edersiniz, sonra müşterileriniz, sonra paydaşlarınız, ortaklarınız memnun olur. Sıralama her zaman böyledir, diyor. Biz böyle bu müşteri odaklılık dinine fazla kendimizi kaptırıp, değil mi, iç çeperi unuttuk. Umutsuz çalışanlarla mutlu müşteriler yaratmaya çalışıyoruz. Sahiden çok önemli bir ayrıntı. Peki, anladığım kadarıyla siz çalışan kadronuzu da buna göre belirliyorsunuz. müşterilerinizi buna göre nasıl belirliyorsunuz?

Zaten isterseniz öyle geliyor. Hatta biz çok kendimizi ortaya koyduğumuz için bu düşüncelerimizle... ...zaten bizimle ortak evrensel değerleri paylaşan kişiler müşterimiz oluyor. Hatta biz de lanse ettik. İkinci müşterimiz yani bir tane müşterimiz oldu. İkinci müşteri adayımız bizden çevre raporumuzu istedi. Yani ESG raporumuzu istedi. Daha yani yeni kurulmuşuz. Bir tane müşterimiz var. İkincisi olacak olmayacak. Yani hani o şeydeyiz, o seviyedeyiz. Ben çok gurur duydum mesela. Dedim ki, doğru bir yerde geziyoruz galiba. Öyle bir hazırlığımız da vardı. Şey dedim, yani biz daha yeni kurulduk. Yeni hazırlıyoruz bu raporu. İstiyorsanız şu haliyle göndereyim hazır olmadan. Tamam dedi, gönderin. Gönderdik. Ertesi gün kayıt oldu. Abonemiz oldu. Hâlâ da abonemiz. Yani ister istemez biraz organik olarak böyle gerçekleşiyor.

Çok taze yurt dışından döndüm. Kaldığımız yerin altında bir kozmetik dükkanı, ne derler, butik mi derler, bir şey işte. Ondan açıldı. Pes pembe bir dükkan. Önünde sıra var. Dayanamayıp sordum. İki gün, hani bayağı bir önünde insanlar kuyruk oldu, bu nedir falan diye. ...bir o ülkenin influencerı dediğimiz bir sosyal medya ünlüsünün zincir mağazasıymış falan. Bizde de emsalleri var ya. Ve hani ne sattığına, ne sunduğuna, ne vadettiğine baktım. Hani hep bildiğimiz şeyler falan. O sırada konuşurken şeye baktım. Reklamlara, elektronik ekranlarda bir tanıtımlar dönüyor. Bildiğimiz o klasik pürüzsüz cilt, bebeksi görünüm falan filan. Reklamlardaki kadınlar da zaten 20'li yaşlarındaydı. Yani zaten onu kullanmaya ihtiyacı olmayacak kadar erken bir dönemde. Şimdi blogunuzda, kurumsal blogda dolanırken enteresan bir tabire denk geldim. Bu söylediklerinizle bu hatıram onu çağrıştırdı. Pembe vergi diye bir şeyden bahsediyorsunuz. İlk defa duydum. Çok da hoşuma gitti. Kavram olarak ileride mutlaka kullanacağım. Nedir bu pembe vergi ve neden sadece kadınlardan alınmaktadır?

Kadınların güzellik iştahının daha yüksek olduğu varsayımıyla yaşıyoruz. Ve bunu üretici şirketler de biliyor. O yüzden mesela aynı ürünü iki farklı şekilde paketliyorsunuz. Biri erkeğe, biri kadına. Erkeklerin daha pragmatik yaklaşacağını düşünerek... ...fiyat dengesini doğru konumlamaya çalışıyorsunuz. Kadınların ise daha bir dürtüyle bu alışverişi yapacağını düşünerek... ...iyi hissetme gücüsüyle alışveriş yapacağını düşünerek... ...onu fiyata da biraz daha yüksek koyuyorsunuz. Bu oradaki görünmez, görünemeyen farkı da pembe vergi...

Ya ben bir kadın olarak, bütün kadınların böyle sürekli güzellik arzusu peşinde koştuğu gerçeğine katılmıyorum. Bizim de böyle web sitemize giren, anlattıklarımızı dinleyen kişiler genelde bizim daha fazla erkek müşterimiz olacağını varsayıyorlar. Hiç öyle değil. Yani ilk müşterimizin de biri erkek, biri kadındı.

Yıllar içerisinde bir ara tıraş bıçağını çok reklam yaptığımız dönemde erkek oranı biraz arttı... ...ama onu da dengeledik. Yani şu anda da, günümüzde de, İngiltere'de de, Türkiye'de de yüzde elli kadın, yüzde elli erkek. Doğru mu? Tıraş bıçağı mı yoksa köpüğü mü?

Tıraş bıçaklarımız da var. Çok ilginçmiş. Ben o tarafı kaçırmışım demek ki. Şöyle kadın ve erkek arasındaki bu fark... Şimdi dinleyicilerimiz de şöyle bir Google araması yaparsa, bir görsel araması yaparsa... ...eski özellikle tablolardaki, tabii o dönemler hep soylular, aristokratlar resmedilmiş. Erkeklerin ne kadar süslü püslü olduğunu görürsünüz. Yani bugün kadınlara ait ne varsa aslında yüksek topuklu ayakkabı, kilotlu çoraplar, fırfırlı, pileli pantolonlar, işte ne bileyim böyle perukalar vesaire. Sonrasında endüstri devrimiyle birlikte... Erkekler fabrikalarda üniformalarla çalışmaya başladıktan sonra, o döneme yakın buna bir tabir vardı. Şu anda tam aklıma gelmiyor da. Böyle bir feragat, erkeklerin feragatı ve şıklığın, modanın, güzelliğin kadınlara devredilme hali. Biz artık çalışacağız, siz de süslü püslü olun, güzel olun gibi bir baskı.

Güzel olmayla sağlıklı olma arasındaki dengeyi de sanıyorum kopardık. Yani artık sanki birinden feragat etmek zorundaymışız gibi güzel olmak için hani sağlıktan feragat edeceğiz ya da sağlıklı olmak istediğimizde sanki güzellikten hani bu dengeli beslenme klişelerinde şey vardır ya tatsız tuzsuz böyle saman gibi şeyler yeme mecburiyeti varmışçasına sanırım sizin sektörde de böyle bir algı var değil mi? Evet, özellikle ruhsat sağlık bence. Yani insanların sürekli daha güzel olması gerektiği gibi... ...bir algı yaratılıyor ve güzel ne zaten yani o da... Değil mi? Bir de hani sahiden bu ne kadar reddediliyor olsa da yeni kuşaklarda değişti falan... ...dense de hiç inanmıyorum. Bu tamamen kadınların üstüne yüklenmiş bir sorumluluk. Yani erkeğin illaki bir gideri oluyor, saçı dökülüyor, kel kalıyor. Karizmatik kel erkek. Karizmatik göbekli erkek, kıllı erkek, ayı erkek. Yani her şeyin bir şeyi var. Müşterisi var ama kadınlar hep fit olmak zorunda, değil mi? Kırışıksız, pürüzsüz falan. Çok zor bir dünya. Peki, şimdi birçok yanıtınızın içinde de aslında kırıntılarına denk geldim. Bir seçenek paradoksu içerisindeyiz. Biz haddini aşan yaşam rehberinde arşivimize de değindiğimiz konulardan biriydi. Karşımıza binlerce ürün çıkıyor. Fakat aslında çok azımızın bildiği şey...

Binlerce ürün, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az şirketin ürünü. Yani toplamda 5-6 tane küresel şirket var. Bunların binlerce markası var. Siz de birinde zaten yıllarca bulunmuşsunuz. Gayet konuya hakimsiniz. Bu süreç bu kadar uzun zamandır bu kadar kusursuz nasıl işliyor? Yani hangi duygumuzu, zaafımızı kullanıyor sizce?

Hikaye anlatma becerisi, yani bu şirketlerin hikaye anlatma becerisi. Yani soruya cevap olarak bunu söyleyeyim. Ama bunun bu kadar uzun süre dokunulmamış olması bana çok enteresan geliyor. Şimdi mesela ben şirket fikrimle ilgili insanlar, ya işte global devler var orada, sen ne yapacaksın? Ama yani aslında bir taraftan da yani çok... Böyle konsolide olmuş, çok rahat. Biri bir sene TopLine'ini büyütüyor, ertesi sene diğeri Carly'ı da büyütüyor. Böyle al gülüm, ver gülüm bir piyasa kurulmuş. Bu kadar da rahat, hiç kimseye dokunmuyoruz. Orada bir piyasa oluşmuş kendi kendine. Bu çok enteresan. Çünkü aslında dışarıdan bakıldığı zaman çok güzel, çok renkli ve masum bir dünya gibi gözüküyor. Güzel kızlar, güzel erkekler, herkes mutlu, reklamlarda. Sürekli bilinciler çalışıyor, laboratuvarda yeni formüller geliştiriyor. Evet ve o yani ben pazarlamacıyım ya bu şirketleri arkadaşlar pazarlamacılar yönetiyor ve benim işi bırakmamın en büyük nedeni bu aslında. Yani ben bir pazarlamacı olarak gidiyorum diyorum ki formül geliştirici arkadaşlarımıza çiçek özü koyalım. Neye göre söylüyorum bunu? İşte bodo şovlarında işte çiçekler gördük bu sene. İnsanlar çiçekli ürünleri daha çok sevecekler. Çiçek özü koyalım.

Yani şimdi bir kimyageri hayal edin. Gelmiş pazarlamacının biri, ne formülden haberi var, ne bir şey, çiçek özü ne, toz mu, sıvı mı, nasıl oluyor, nasıl... Hiçbir fikri yok. Böyle olmayacak piyasadaki trendleri toplayıp kimyagerlerimizi, asıl işlerini yapmasına engel oluyoruz. Bunu yeni sizin sayenizde öğrendim. Çok enteresan. Yani bunu gerçekten hayal etmezdim. Yani şeyi biliyordum.

Deterjan örneğinden gidelim. Renkliler için deterjan, beyazlar için deterjan büyük palavra. İkisi de aslında aynı şey de öyle yapınca satması daha kolay oluyor. Hatta şeyi öğrenmiştim, bahsettiğimiz büyük zincirlerden birinin ekibinden biri sayesinde. Deterjanlarımızın en az yarısı, en az yarısı dolgu malzemesi. Çünkü bol bol koymayı, bardak bardak koymayı seviyoruz. O yüzden böyle hiç aslında bir işlevi olmayan fuzuli şeylerle para veriyoruz, taşıyoruz. Onları bir kamyonlar taşıyor, mazot yakıyor, karbon salıyor, bir ton zincirleme. Mevzu işte hepsi bizim zaaflarımızdan besleniyor. Yani bol deterjan koyalım daha iyi temizler mantığı ve o silsile içerisinde büyük bir zinciri tamamlıyor. Peki biraz önce bahsettiğiniz konu benim de sorularımın içinde yer alıyordu. Şimdi sorayım.

Bu kadar büyük, küresel, milyarlarca dolarlık devlerin olduğu bir pazarda sizin var olabilmeniz, sizin sıra dışı bir becerinizden mi kaynaklanıyor? Onların beceriksizliğinden mi? Meğer burada bir tuhaflık yok mu? Nasıl oluyor?

Ben gerçeğin bir gücü olduğuna inanıyorum ve insanların ortak aklına yatırım yapıyorum. Yani hem finansal olarak hem iş gücüm olarak çalışma arkadaşlarımla beraber böyle bir işin içine girdik. Yani doğrunun bir gücü olduğuna inanıyorum çünkü biz işte sektörümüzün doğrularını anlatıyoruz. Bu tabii ki uzun bir yolculuk. Ama ben burada şuna inanıyorum. Bence bu işin zorluğu, doğru bildiğimiz bir şeyi yapmaya çalışmak, çalışmanın önünde bir engel olmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü benim verdiğim mesaj sadece kitleler tarafından değil, şirketler tarafından da duyuluyor. Orada çalışan insanlar tarafından da duyuluyor. Belki onların sistemlerini iyileştirecek ve adımlar atılmasındaki karar mekanizmalarına da etkili oluyor.

O yüzden ben doğru yolda atılan adımların her herkeste bir... ...insanlığa katkısının olduğunu düşünüyorum şirketin performansının da ötesinde. Ama yani şimdi düşününce, madem öyle, hani ben tamamen sizin adınıza konuşarak... ...biraz da farazi konuşuyorum. İşte diyorsunuz ki, efendim bizim ürünlerimiz doğaya saygılı, senin bedenine saygılı... ...çalışanlarına saygılı falan. E tamam, bunu kimse reddetmez ki. Ama bir reddediş de var değil mi? Yani bir mücadele de var. Hiçbir şey bu kadar kolay olmuyor. Oradaki problem ne? Yani buna ikna olmamak mı, yoksa bunu yeterli bulmamak mı? Önceliklerin farklı olması mı? Tamam, sen doğaya saygılı olabilirsin ama ben şu sebepten dolayı bu doğaya saygısız olanı tercih ediyorum mu diyorlar? Ne oluyor? Yani öncelikle kolaylık durumu var. Ne demek yani kolaylık? Kolay ulaşılabilir olmak mı? Kolay ulaşılabilirlik, evet. Her yerde bulmak, her yerde görmek. Bir de sürekli bir propaganda var. Yani aslında reklam dediğimiz şey, bu şirketlerin yaptığı propaganda. Şüphesiz. Edward Bernays'den beri. Evet, yani bir bu kremi kullanırsan işte yaşlanmayacaksın vaadi var. Yani böyle bir şey yok. En yaşlanma karşıtı krem, en fazla güneş kremi olabilir. Yani güneşin etkilerinden kurtulduğunuz için yani anti-age dediğiniz şey içerisinde A, C, E, vitamin. Bizim kremde de var mesela yani ama ona anti-age, yaşlanma karşıtı demek istemiyoruz. Çünkü böyle bir gerçeklik yok. Şimdi biz de tak olarak bununla mücadele etmeye çalışıyoruz. Bir yerde gençleşme vaadi, bir yerde bunun gerçek olmadığını söyleyen bir şirket. Bu tabii ki zor bir denklem. Hatta benim bir kitap yazma çabam var. Edüterürüm, yani sürekli bu konuları konuşuyoruz. Pınar eminsin değil mi? Hiçbir şey yok. Bak şimdi burada on sene geçeceğiz, biz yaşlı kalacağız, herkes gençleşecek. Eminsin değil mi bu söylediklerinden? Eminim diyorum yani, bu kremli olmuyor mu bu işler?

Bir de yaşlanmayı neredeyse bir hastalık kategorisine soktular ya, sanki hani çok sıra dışı bir şey. Bazıları yaşlanıyor, oysa isteseler yaşlanmayacak gibi. Ne tuhaf, ne kadar ilginç yani. Oysa kendi çağıyla, yaşıyla barışık olmanın verdiği huzur. Yani o mücadele kimsenin kazanabildiği bir mücadele değil ya, bir örneği de yok. Bir tane milyarder var biliyorsunuz. Ömrümün buna adadığı olmadı mesela. Aynen öyle yani. Yani milyarlar akıttı. Hatta Ray Croswell var. O da işte bahsettiğimiz kişi gibi öyle 120-130 hap alıyor her gün. Gıda takviyesi bilmem ne. Onun da derdi şey, bir 50-60 sene daha ölmeyeyim, sonra ölümsüzlüğün formülü bulunacak falan. Yani bu ne kadar bir yaşama aşkı, nasıl bir arzu? Ne yaşıyorlar da sonsuz olmasını istiyorlar? O da enteresan. Peki şimdi... Son olarak da hani bu kurumsal mevzuyu böyle kapatalım, sonra daha soyut bir mevzuyla toparlayalım istiyorum. Çok sevdiğim, kullandığım, takip ettiğim markalar var. Bir süre sonra o küçük, çevik, ne diyeyim, hevesli, enerjik balıklar, büyük... Avcı balıklar tarafından yutuluyor. Mesela Türkiye'de olmadığı için rahatça konuşabiliriz sanırım. Innocent diye bir marka vardı. Bir Britanya kökenli bir girişim. Çok da ilgiyle takip ediyordum. Kurucusunun felsefesi falan çok hoşuma gitmişti. Belgeselleri izledim hakkında bir sürü şey. Coca-Cola satın aldı.

Hayda! Ya kardeşim sen tamamen bu tam tersi bir noktadaydın. Mesela bir çasen kullandığın bir duş yeri vardı. Onu da yine bu malum büyük hızlı tüketim zincirlerinden biri aldı. Hala aynı iddiaları korumakla birlikte içime de bir kurt düşmedi desem yalan olur. Şimdi siz de nihayetinde bir ticari gelişimsiniz. İdealleriniz var, felsefeniz var da. Yani getirseler masaya, Pınar Hanım buyurun teklifimiz bu, düşünür müydünüz deseler? Şimdi kayda geçecek cevabı alalım, sonradan belge olarak yüzünüze vurmak üzere. Lütfen vursunlar. Yani çıkış planımız, exit planımız global devlerden değil. Yani amaç olsaydı çok daha başka bir iş yapmamız, çok daha başka bir marka kurmamız... Ama niye? Onlar için de çok güzel değil mi? Yani böyle bu iddiaya sahip, rüştünü ispatlamış bir markayı da portföyüne katma, bu pastadan da ekmek yeme bence çok stratejik bir karar. Onlar isterler, onlar da. Onlar tarafından problem yok. İsteyelim bir yüzü diyorsunuz. Bu arada şey de söylemek isterim. Daha yıllar önce biz global... ...şirketlerin yatırım tarafında çalışan kişiler bize ulaştı zaten. İki büyük global şirket bizimle tanışmak, girişimi... ...bizi kendi çıtaları altında yönetmemiz gerektiğiyle ilgili konuştular. Bu teklif o kadar beklemiyor zaten o yolculuk. Bu şirketler böyle çok büyük hale geldikten sonra olmuyor. Öncesinde de oluyor. Zaten bizim sektörümüz de böyle, yani böyle inovasyonu outsource etmiş gibiler. Yani böyle denesin bu şeyler, şirketler iyi olursa satın alırız. Ünlü Ömer daha yeni satın aldı. Wild diye bir deodorant markasını, hatta onun rakibi vardı Fasih, onu da şey yaptılar, aldılar. Çeyrek milyar pound'a satın aldılar. Şimdi bir deodorant markası, çeyrek markası yani sadece, marka değerini alıyorlar çünkü.

Çeyrek milyar dolar eder mi sizce? Yani bence etmez ama sanıyorum benden daha akıllı... ...kişiler olduğunu varsaymak istiyorum orada. Şimdi akıl, aklı nasıl tanımladığınızla ilgili bence o ama... ...Ünilever şu nedenle aldı, bir sene önce sürdürülebilirlik... ...hedeflerinden geri çekildiklerini. Evet, evet, evet. İlk... O yola başlayan markaydı aslında, değil mi? Uçtan uca. Evet, Pol Pol Mu'nun hafif böyle emeklilik projesi olarak çok güzel bir plan çıkarttılar. 2050 hedeflerini açıkladılar, 2030 hedeflerini açıkladılar. Sonra dediler ki bu 2030 hedeflerine ulaşılmıyormuş. Biz bunlardan geri çekiliyoruz dediler. Büyük bir tepki gördüler özellikle Avrupa pazarında. İşte Saşeler'in denizlerde bulunmasıyla ilgili zaten çok ciddi bir kampanyalar organize ediliyor dünyanın her tarafında. Bir itibar yönetimi olarak satın aldılar bu markayı ve bu marka da yani ne yazık ki bunun aracı oldu. Şimdi bakalım geleceğini göreceğiz çünkü bu markaları da bazen büyük şirketler öldürmek için de alıyorlar. Sessizce yok etmek için de satın alıyorlar. Yani mesela örnek direkt bunun üstünden koyalım ki o sadece bir deodorant markası değil. Biz çok çeşitli şeylerimiz var, ürünlerimiz var. Yani onlara rakip olarak yani portföyleri kadar çeşitli ürün sunuyoruz kendi müşterilerimize. Çeyrek milyar dolar kazanmak için bu şirketi verir misiniz? Bunun için çalışmıyoruz. Yani bununla ilgili nasıl bir vaatte bulunmam gerektiğini gerçekten bilemiyorum. Haklı olarak insanlar bu soruyu soruyorlar. Araştırıyoruz da bu arada. Dünyada bununla ilgili çalışmayı yapan kuruluşlar var. Değerleme adına mı yoksa aracılık adına mı? Bugünkü vaatlerinizi gelecekte yerine getireceğinize dair sistemler kurmak üzere. Mesela Stewardship modeli var. Yani ben diyorum ki şirket 10 sene sonra şu kar seviyesine geldiği zaman işte karı şeylere yönlendirilecek. ...iklimle mücadele eden şirketlere yönlendirecek. Gerçekten bunları araştırıyorum ki bu sadece benim lafımın ötesine geçsin. Belki bazı markaların hani böyle vakıf oluşumları oluyor yan şekilde. Hani belli o vakıf senetlerine yazılıyor. Belki öyle şeyler olabilir. Tabii enteresan.

Peki hani bu toparlama adına yani şimdi haddini aşan yaşam rehberinde bazen işliyoruz, cümlelerimin arasına sızıyor. İşte bir bitki mesela geceleri karbondioksidi, oksijene çeviriyor. İşte falanca böcek ölüyor, toprağa azot oluyor falan. İnsan doğayla uyumsuz ve doğaya hiçbir hayrı olmayan Artı, her nefes alıp verişinde doğaya zarar veren tek canlı türü. Yani şu gezegende insan dışında doğaya aykırı hiçbir canlı yok. Hepsi birbiriyle bir şekilde bir zincir içinde ilişkili. Bu yüzden zaten sürdürülebilirlik meselelerinden bahsediyoruz. Şimdi biz olmayacak bir şeyi oldurmaya çalışıyoruz. Daha doğrusu biz dediğim siz. Yani olmayacak bir şeyin olma hayalini kuruyorsunuz.

Yüzde yüz belki mümkün olmayabilir ama bunun karşılığında çok mu beklenti içindesiniz? Yani bu yolda sizinle birlikte yürümek isteyen insanlar çok mu büyük fedakarlıklar, feragatler yapmak zorunda? Hiç fedakarlık gibi kalmıyor. Paha adına, yani pahası adına, bedeli adına ya da yaşam tarzı adına. Ya şöyle, bu işlere kafa yorabilmek, yatırım yapabilmek de aslında bir ayrıcalık. Yani ayrıcalıklı bir durum. Yani düşünün, siz bir kendinize yeter diyebileceğiniz... ...bir finansal rahatlığa kavuşmuşsunuz. Bunun yeteri var yani bu arada.

Patronlar dinliyorsa bilsinler. Yeter diye bir şey var yani. İnsanın mutlu olmasını sağlayabilecek ve bunları da şeye bağlamamak, işte parkta yürümek... ...iyi tercih etmek, uçak kendi özel uçağıyla gezmek yerine falan gibi. Yani bunlara bir sınır koyabilmek insanı rahatlatan bir şey. Çünkü aslında sonu yok diğerinin. Yani işte...

Şey, hikayeleri gerçek yani. Onun yatı benimkinden büyük, onun uçağı benimkinden... Aynı şeyi şimdi ayarlıyordum, düşünüyorum. Yani bu çok... Yani kaybetmeye mahkum oyunlara zaten girmeme durumu var. O yüzden bunu bir kayıp olarak görmüyorum ben açıkçası. Finansal açıdan yani bu işlere kafa yorabilmeyi. Bir de yani insanın doğası, insan topluma katkı sağlayabildiği sürece... ...kendini değerli hissedebilir. Yani öz değer dediğimiz şey böyle beslenir. Ve bunun karşılığında da illa bir bedel beklemeye gerek yok. Yani bedel olursa çok güzel, yani tak çok büyük bir marka olursa... ...gerçekten mesajımız yüz binlerce, milyonlarca insana ulaştıysa, onlar bize inandıysa... ...bu beni çok mutlu eder. Ama sonuç böyle olmasa da bu yolda yürümeye devam etmek istiyoruz. Çünkü bize kendimizi değerli hissettiren şey... ...bildiklerimizi, ayrıcalıklarımızı bir sorumluluğa dönüştürebilmiş olmak. Birisini almak istiyorum, alabilir miyim? Lütfen. Nihat Gökgit'i bilir misiniz? Tekven Holding'in kurucularından. Tabii ki. Teme Vakfı'nın kurucusu. Bizim de Isaac'te danışmanlar kuruldu, başkanımız da.

Hep bize arıları anlatırdı. Macahel bölgesinde bir projeleri vardı. Hep arıların ne kadar kıymetli olduğunu anlatırdı bize. Biz de o dönem yani işte böyle şirketlere stajyer bulacağız, projeler yapacağız. Birleşmiş Milletler böyle küçülmüşte büyümüş havalı insanlarız. Yani diyoruz Nihat Bey'in de yaşı vardı o zaman da. Yani adam da geliyor bize sürekli, çok da seviyoruz ama sürekli arı anlatıyor her toplumda. Ne alakası var şimdi arıların diye düşünürdük.

Sonra ben Ayza'yı bırakırken bana dedi ki, Pınarcım sen iş hayatında zaten başarılı olursun dedi. Sadece doğayı unutma dedi o zaman bana. Bu kadar yani, veda cümlesi buydu. Ben o zaman buna çok anlam veremedim. Yirmi sene sonra biz bir ban çıkarttık. Yani her işe yarayan ve bu vegan bir ban. Banlar da çünkü arı ürünleri kullanıyor. Ben böyle ekibe şey anlatıyorum. Arıların ne kadar kıymetli olduğunu, arıları bırakalım onların işlerini yapsın. Bizim yüzümüze krem olmak için çalışmasın bu arılar. Onların daha önemli işleri var. Böyle şeyler anlatıyorum.

Bir anda Nihat Bey'e geldi aklıma arı yani döndüm dalaştım. Yirmi üç sene sonra yani Nihat Bey'in vizyonuna ulaşabilmem yirmi üç senemi almış. Ama yirmi üç sene sonra ben de kendimi arılardan bahsederken buldum. Yani bu şey gibi değil bu arada. Ben böyle şeyler anlatınca bazen eski çalışma arkadaşlarım bana işte iş hayatındaki başarılı olmuşlar, terfi etmişler. Ya anlatmaya çekiniyorsan işte sen böyle şeyler yapıyorsun, sürdürebilirlik falan böyle şeyler. Öyle bir şey yok yani bu bir yolculuk. Yani nerede olduğunuzun önemi yok yani. Bazen birikiyor. Bazen o an duymaya hazır olmuyorsunuz da beş sene sonra işte ben de bununla ilgili bir şey yapabilirim diyorsunuz. Yani böyle sürekli kendimizi kötü hissetmemizde de gerek yok yani.

Katılıyorum. Ayrıca birilerinin bu tip hassasiyetler geliştirmesi, aynı böyle yeni öğrendiğimiz bir sözcüğün hayatımıza girmesi gibi bir anda o tanım oluşuyor. Zihnimizde bir yer ediniyor. Ona yönelik bir bilinç, bir hassasiyet, bir algı, bir algıda seçicilik gelişiyor. ve bir süre sonra norma dönüşüyor. Yani sizin gibi şirketlerin varlığı hem rekabet ettiğiniz küresel devlere bazı şeyleri hatırlatma adına hem de sizin dışınızda belki hiç bilmediğiniz bambaşka sektörlerdeki hassasiyetleri tetikleme adına da kıymetli. Yani bu tip bir denge mekanizması şüphesiz gerekiyor. Yoksa hani tüketim sizin de bahsettiğiniz bizzat tecrübe ettiğiniz üzere büyük

büyük vaatlerle, büyük bütçelerle, büyük tekliflerle, büyük ulaşılabilirlik imkanlarıyla her taraftan üstümüze kusuyor. Ama bir de hayat denen bir şey var ve bu hayatın içerisinde de herhalde o tüketimle doldurmaya çalıştığımız boşluğu doldurabileceğimiz çok daha düşünsel bazda, daha kıymetli, sürdürülebilirliğe daha uyumlu ürünler, fikirler, felsefeler var. Çok teşekkür ediyorum. konuk olduğunuz için benim için çok ilginç bir keşif oldu. Dediğim gibi ben sizin şirketinizi bilmiyordum. Burada dinleyicilerimiz için de küçük bir hatırlatma yapayım. Daha doğrusu bilgilendirme yapayım. Çok enteresan olacak ama burada Pod B stüdyolarında ...ellerimizi sizlerin ürünleriyle yıkıyoruz. Oradan bir aşinalığımız var. Ve onun dışındaki ürün setiyle de bundan sonra denk geldikçe tecrübe etmeye çalışacağım. Çok teşekkür ediyorum hem konuk olduğunuz için hem bütün bu çabalarınız için. Ben çok teşekkür ederim. Tabii hani lisanı münasiple teşekkür etmek lazım Pınar Hanım'a. Tak. Tak.

Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nde bu rengarenk soruların muhatabı Tak Kurucusu Pınar Akıskalıoğlu ve Haddini Aşan Yaşam Rehberi her hafta olduğu gibi tüm podcast plafonlarında.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)