
5.244 kelime · ~26 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 27 Mayıs 2025'te alıyoruz. Günden bizleri hızla yeni bir anayasa hazırlığına götürüyor. Henüz Bahçeli'nin rahmetli sırrı Süreyya'nın ifadesiyle çiviyi arşualaya çaktığı 22 Ekim 2024 tarihindeki o tarihi konuşması yapılmadan önce, En önemli gündemimiz neydi? Anayasaydı. Hatırlayın, o dönemde CHP ile Erdoğan arasında bir normalleşme süreci devam ediyordu, meclis başkanı Numan Kurtulmuş'un organize ettiği toplantılar yapılmaya başlanmış, AKP grubu partileri ziyaret etmeye başlamıştı. O dönemde de bu anayasa meselesi tam anlaşılamamış, konu dönüp dolaşıp ilk dört maddeye indirgenmişti. Halbuki ne Erdoğan'ın ne de MHP'nin ilk dört maddeyle ilgili bir sorunu olsa bile dertleri bu değildi yani. Anayasanın ilk dört maddesiyle ilgili bizim açımızdan herhangi bir tartışma yoktur. Cumhur İttifakı'nın böyle bir sıkıntısı, böyle bir derdi de yoktur.
Bu konuşma Eylül 2024'te yapıldı. Ekim ayının ortalarına dek anayasa tartışması da sürdü. Fakat ne CHP ne de Dem Parti bir anayasa hazırlama fikrine sıcak bakıyordu. Sadece AKP ve MHP'nin gücüyle de yeni bir anayasa yapılamazdı. Bu anayasa gündemi 2024 yılında aylarca gündemde kaldı. Ta ki Bahçeli'nin 22 Ekim 2024'te hepimizi dumura uğratan o grup toplantısına dek. Şayet terörist başının tecidi kaldırılırsa, gelsin dem parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün laf edildiğini haykırsın. Bu konuşmayla birlikte yeni anayasa tartışması bozulmasın diye olsa gerek buzdolabına kaldırıldı ve 7 aydır da buzdolabında bekliyor. Bahçeli'nin başlattığı süreç, 27 Şubat'ta Öcalan'ın mektubuyla yeni bir safhaya, 12 Mayıs'ta da PKK kongresini toplayarak örgütü laf ettiğini duyurmasıyla beraber bir başka safhaya evrildi.
Bahtiyel'in 22 Ekim'deki konuşmasından PKK'nın kendisini laf ettiğini açıkladığı 12 Mayıs'a kadar geçen 7 aylık süre boyunca anayasa gündemde yoktu. Fakat Mayıs 2025'i itibariyle artık şartlar değişti ve 7 ay önce buzdolabına kaldırılan anayasa tartışması yeniden önümüze kondu. 22 Mayıs'ta Macaristan'dan dönen Erdoğan uçakta bir takım açıklamalar yaptı ve bu açıklamalar içinde en çarpıcı kısım anayasaya ilişkin olandı ve kendi adaylık meselesiyle ilgiliydi. Ertesi gün tüm gazetelerin manşetlerinde aynı ifadeler yer alıyordu.
Sivillerin ortaya koyduğu bir anayasaya ihtiyacımız var. Bunun için de AK Parti olarak biz bir çalışma yapıyoruz. Bütün mesele, acaba Cumhuriyet Halk Partisi de bizlerle ortak, müşterek bir sivil anayasa yapma yolculuğuna çıkar mı? Önemli olan bu. Diyoruz ki, gelin el ele verelim. Beraber sivil anayasayı bir an önce oluşturalım ve biletimize takdim edelim. İlk 4 maddeyle ilgili herhangi bir sorun yok. Benim tekrar seçilme veya tekrar aday olma gibi bir derdim yok. Atacağımız adımlarla ülkemizin itibarını nasıl yükseltiriz, derdimiz bu.
Erdoğan, benim bir daha aday olmak gibi bir derdim yok dese de, yürürlükteki anayasaya göre önümüzdeki seçimlerde aday olabilmesi için meclisin erken seçim kararı alması gerekiyor. Herkesin beklentisi, hatta daha önce Mehmet Uçum'un da beyanı bu yöndeydi, anayasa değişikliği olmazsa Erdoğan 2027'nin sonunda ya da 2028'in başına kadar gider, meclis normal seçim tarihinden 3-5 ay önce erken seçim kararı alır ve Erdoğan aday olur. Fakat bu kararı da alınabilmesi için CHP'nin de erken seçime tamam demesi şart. AKP-MHP bloğunun sandalye sayısı 320, erken seçim için minimum 360 sandalye gerekiyor. Fakat Özgür Özel 2027 yılının sonunda hadi erken seçime gidelim derlerse avuçlarını yalarlar demekte.
2028'e kadar dayandı süreç. Erken seçim yapmadı. Birkaç ay önce 2028'den... Avcunu yalar. Avcunu yalar aday olmak için. Ne diyeceksin? Avcunu yalar. Beklerim üç ay daha. Aday olamaz. Tüm bu gelişmeler aslında yeni açılımın, çözüm sürecinin de arka planındaki olası ittifaklara ilişkinde bize fikir veriyor. Bu tip durumlarda Dem parti yardımcı olabilir vs. Haliyle Erdoğan her ne kadar benim aday olmak gibi bir derdim yok dese de
Bu adaylaşama mahali Erdoğan'ın canını en çok sıkan gelişmelerden biri. Şimdi ya erken seçim olacak ki olamıyor ya da anayasa değişecek ki böylece Erdoğan aday olabilsin. Doğrudan anayasa değişikliği için ise 400 vekil gerekiyor. Bunu artık yıllardır biliyoruz maalesef.
400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün. Fakat Cumhur İttifakı'nın 400 vekile ulaşabilmesi için 80 koltuğa daha ihtiyacı var. Deyin ki anayasa değişikliğine Dem parti de evet dedi, Dem'in koltuk sayısı 56. İşte 24 vekil evet lehine Cumhur İttifakı'na transfer edilebilir mi? Edilse dahi demin tam kadro evet diyeceği henüz belirsiz. Bu anayasa oylamaları kapalı yapılıyor üstelik. MHP ya da AKP içinde freler olabilir. Yani bir dehşet dengesiyle karşı karşıyayız. son derece riskli bir tablo var Erdoğan için. Doğrudan anayasa değişikliği olmasın da referandumlu bir değişiklik olsun diyelim ki bence bir anayasa değişikliği olacaksa hakkı budur, referandumsuz olmaz. Bunun için gereken sayı 400 değil, 360. Eğer 360 ile 400 arasında vekil anayasaya evet derse bu durumda yeni bir anayasa referandumuyla karşı karşıya kalırız. 2026 muhtemelen referandum yılı olur.
Ancak Erdoğan'ın görev onayı tarihinin en düşük seviyelerindeyken, AKP oyları ilk kez %30 sınırını zorluyorken bir referandum da oldukça risklidir. Haliyle Erdoğan'ın CHP'yi de masaya çağırması tesadüf değil, yani Erdoğan'ın CHP'ye ihtiyacı olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. Bir muhtaçlık ilişkisi değil bu ama CHP'ye ihtiyacı var, o kesin. O kısmı tekrar vurgulayalım. Macaristan dönüş uçakta ne demişti Erdoğan? Bütün mesele, acaba Cumhuriyet Halk Partisi de bizlerle ortak, müşterek bir sivil anayasa yapma yolculuğuna çıkar mı? Önemli olan bu. Diyoruz ki, gelin el ele verelim.
Özgür Özel'in bu çağrıya cevabı, anayasaya uymayanlarla anayasa yapılmaz şeklinde oldu. Halbuki Erdoğan'ın bu ihtiyacı bir pazarlık için kullanılabilirdi de. Belki Özgür Özel'in de aklında bu vardır, bilinmez. Ama ben önümüzdeki haftalarda Erdoğan ile Özgür Özel'in yeniden görüşebileceğini, veya AKP ve CHP arasında bu bağlamıyla görüşmeler yürütülebileceğini düşünüyorum. O zamana dek, CHP ve İmamoğlu ve muhalif medya üzerindeki baskı şiddetlenerek arttırılacaktır. CHP'ye bir yandan havuç, bir yandan sopa gösterilerek süreç yürütülecektir.
Bu cendereden çıkmak için CHP'nin bir avantajı bir de dezavantajı var. Dezavantajından bahsedelim. CHP'nin ve İmamoğlu'nun siyaseti belirsiz. Yani bu belirsiz deyince ne dediğim tam anlaşılmıyor. Ne istemediklerini biliyoruz ama ne istediklerini bilmiyoruz.
Siyasete hangi çelişkiler üzerinden yaklaşıyorlar, hangi politik muktesebatla hareket ediyorlar, bilmiyoruz. Ne istemediklerini, neye itiraz ettiklerini biliyor ve itirazlarındaki haklılık payları üzerinden oylarını arttırıyorlar. İtiraz ettikleri şeylerin de hemen hepsi doğrudur. Yani doğru şeyleri itiraz ediyorlar. İtiraz etmedikleri kısımlarda da doğru şeyler olabilir, o ayrı.
Siyaset bilimci Prof. Mete Kağan Kaynar, Evrensel Gazetesi'nde ortak politik dil olarak asgari hukuk ve fikir özgürlüğü başlıklı bir yazı kaleme almış ve yazısını şöyle bitirmiş. Zamanı geriye döndürme hayali üzerine inşa edilen, Erdoğan karşıtlığını temel alan ve onun gitmesiyle her şeyin düzeleceği inancına yaslanan bir hareketin başarı şansı ne yazık ki yoktur. Özellikle Mayıs 2023 seçimlerinden sonra bu anti Erdoğancılık meselesini çok kez ele almıştık. Gerçekten zamanı geriye döndürme hayali üzerine inşa edilen, son 23 yıl hiç yaşanmamış gibi bir hayal kuran, böylesi bir politik anlatı gerçekten iyi bir şekilde sonuçlanmıyor. 2002 öncesi Türkiye'yi güzelleyerek, siyasi vizyonu Erdoğan'dan önceki düzene geri dönmek biçiminde olan ve Erdoğan giderse her şeyin bir anda düzüleceğini vaaz eden bir politik anlayışın kazanabilme şansı yok. Bu haliyle CHP'nin en önemli dezavantajı siyasetsizliğidir. Ama önemli bir avantajı da var. O da Erdoğan'ın dezavantajıdır. Nedir o? Türkiye'nin toplumsal yapısı.
Türkiye sosyolojisi değişiyor ve bu değişim Erdoğan aleyhine gelişiyor. Erdoğan'ın bu zamana dek anlattığı hikaye 2020'lerde Türkiye toplumunda karşılık bulamıyor. Bu bölümde Türkiye'nin değişen toplumsal yapısını neden çocuk yapmıyoruz sorusu üzerinden ele alacağız. Türkiye'nin azalan doğurganlık hızı bize ne gösteriyor ve bu durum neden Erdoğan'ın kaybettiği bir sosyal duruma işaret ediyor? E hadi öyleyse. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Altyazı Gündelik hayat akıp giderken olan bitenler üzerine derinlikli biçimde düşünecek zamanı bulamayız ve olan biteni büyük oranda algılarımızla kavrarız. M.K. Buna 20. asrın önemli düşünürlerinden İslam tarihçisi Muhammed Abülel Jabiri kognitif bilinç dışı diyor. Yani tam Türkçe'ye çevirsek benim de okuduğum kitapta bu şekildeydi. Bilişsel bilinç dışı gibi bir anlamı var.
Günlük yaşamamızda etkileşim içinde olduğumuz, zihnimizde yer eden birçok eşya, gelenek ve davranışın hem köklü bir tarihi var, hem de tüm bunları bu tarihin içinden süzülerek yorumlayan bir toplumsal kavrayışı var. Haliyle, bizler birey olarak, yani tek başımıza, Ne tarihten bağımsızız ne de yaşadığımız toplumdan bağımsızız. Dolayısıyla sizin tek başınıza aldığınız çocuk yapmama kararı örneğin aslında tek başınıza aldığınız bir karar değil. Dolayısıyla içinde yaşadığımız toplum ve bu toplumun kültürleriyle kavruyoruz olanı biteni. Mesele sadece bilmek meselesi değil. Hiçbir şey bilmesek dahi kültürsüz sayılmayız. Fransız tarihçi ve siyaset adamı Edward Heriot'ın kültüre dair şu meşhur tanımı işimizi kolaylaştırabilir.
Kültür her şey ama her şey unutulduktan sonra geriye kalanlardır. Yani bir toplumsal akıl var ve bu akıl oluşturulmuş akıldır. Siz onu bireysel olarak oluşturmazsınız. Tarihin ve toplumun dayattığını bilinç dışı biçimde kavrarsınız. Çıplak gezmezsiniz mesela ya da göçebe bir hayat yaşamazsınız. Evleriniz ahşap ya da keçi kılığından değil betonermedendir. Örnekler milyonlarca çoğaltılabilir.
Öyleyse diyebiliriz ki, ilkel toplumların kendilerine has bir aklı, tarım toplumlarının kendilerine has bir aklı ve sanayi toplumlarının da kendilerine has ayrı bir aklı vardır. Sadece böyle kategorize etmeyelim. Doğu toplumlarının kendisine has bir aklı, batı toplumlarının kendisine has bir aklı vardır. Türklerin ya da Arapların ya da Kürtlerin ya da Yunanlıların da farklılıklar arz edebilir. Bunları belirleyen de tarihsel serüvenlerdir.
bizlerin aklı yaşadığımız topluma ve bu toplumun tarihsel serüvenine göre şekillenir. Ve elbette annelik ve babalığa ait algılarımız da toplumsal ve tarihseldir. Bugün, özellikle son 5 yılda, pandemiden itibaren çocuk doğum sayısında çok ama çok sert bir düşüş gözlüyoruz. Erdoğan'ın da gündeminde şu sıralar, bu konu birinci dönemde. Türkiye'nin doğurganlık hızı tarihimizde ilk kez
1,48'e gerilemiş durumda. Bu bir felaket. Felaket dedi. Bir kez daha düşen doğurganlık hızına dikkat çekti. Alınan yeni kararları açıkladı. 2026-2035
dönemini aile ve nüfus 10 yılı ilan ediyoruz. Peki neden? Neden çocuk yapmıyoruz? Türkiye'de 2004'te 1 milyon 222 bin bebek dünyaya gelmiş. Yani 20 yıl önce 2004'te. Aradan geçen 20 yılda nüfusumuzdaki %30'luk artışa rağmen yeni doğan bebek sayısı 958 bile gerilemiş. Oranı geçtim. Sayı olarak bile 1990'dan itibaren yeni doğan çocuk sayısının 1 milyonun altına indiği olmamıştı.
Son 35 yılda daha az çocuk dünyaya getirdiğimiz bir yıl hiç olmadı. Vakaya basitçe ekonomi kötü o düzelsin çocuk da yaparız demek vasat bir yaklaşım olur. 2001 krizinde daha çok çocuk yapmışız mesela. 2001 yılında yeni doğan çocuk sayısı 1 milyon 323 binmiş.
Mesele ekonomiden ya deyip geçemeyeceğimiz kadar kolay değil. Evet, ekonomi etkilidir ama en önemli sebep midir zannetmiyorum. Mesele toplumsal bir mesele. O halde bizlerin çocuk yapmama kararının arkasında toplumumuzun dinamikleri ve bu dinamikleri etkileyen tarihsel faktörler olmalı. Öyleyse Türkiye'nin doğum hızına dair, demografisine dair olana biteni anlamak için yıllar içinde yaşadığımız toplumsal değişimi anlamak elzem hale geliyor.
Hangi dönemlerde çok çocuk yapıyorduk ve neden? Şimdi neden az çocuk yapıyoruz ve neden? 100 yıl geriye gidelim. Bugün 86 milyon olan Türkiye'nin 100 yıl önceki nüfusu sadece 13 milyondu. Bu 13 milyonun 10 milyonu köylerde yaşıyor. Bunların da önemli bir kısmı sayısına ilişkin tevatürler var, göçebe vaziyette yaşıyor. Yani yerleşik düzene bile geçmemiş.
Deyin ki 2 milyon kişi. Milyonları aşkın insan yerleşik düzende bile değil. 3 milyonumuz kentlerde yaşıyor da kent dediğiniz de bugünkü anlamıyla kent değil. Şöyle bir bakın Anadolu'ya. Bugün bile kentlerimizin ne kadarına kent diyebiliriz. Bir de 100 yıl geriye gidin.
Yani öyle ya da böyle 13 milyonluk nüfusun %10'u kadarı kentlidir. Geri kalanı köylüdür. Yüzyılların alışkanlıklarıyla kavrar hayatı köylüler. Bir kere merkezden uzakta yaşarlar. Merkezle ilişkileri kentli gibi değildir. Devlet namına bildikleri otoriteden ibarettir.
Toprağa bağımlı üretim medeniyle tabiatla ilişkisi daha kuvvetlidir köylünün. Toplumsal ilişkileri gelenekler belirler. Tabiat daha güçlü olduğu için dinsel inançlar daha belirgindir. Yağmur doğası mesela. Çok gelenekseldir bizde. Kimi zaman filmlerde falan gericilik diye kodlanır da, yüzyılların alışkanlığıdır. Çaresiz ne yapacaksın? Yağmur yağmıyor, yağmazsa aç kalacaksın. Allahım! Şüphe yok ki sen çok bağışlıyorsun. Artık bize gökyüzünden bol bol yağmur yağdır. Amin! Böyle bir toplumsallık içinde kolektif bir bilinç oluşacağını da tahmin edersiniz. Böyle bir toplumun parçasıysanız düşünceleriniz de bu toplumun maddi menfaatlerine göre şekillenir. En tepede Padişah Efendimiz. Onun da altında toprağa sahip çıksın diye gönderilmiş mültezimler. Tüm bu hikayede çemberin dışına çıkan eşkıyalar.
Siz de köyün birinde hayatta kalacaksınız. Mültezim aşarı abartsa, aşar vergisini yani, kendinize bir eşkıya bulur, mültezimin işini gördürürsünüz. Ama bu sefer de eşkıya şart koşar. Mültezim eşkıya oluverir. Bizdeki enteresan eşkıyalardan biri, mültezimliğe ağlağa tenezzül etmemiş İnce Mehmet'tir mesela, Yaşar Kemal'in o dört serilik romanı.
Böyle bir üretim ilişkisi hakimse aile bu ilişki içinde son derece önemli hale gelir. Bir kere kadın için aile demek yaşamak demektir. Başka türlü hayatta kalamaz kadın. Erkek içinse yeni çocuklar doğurmak, soyunu devam ettirmek ve gücünü arttırmak en azından hayatta kalmak demektir. Ne kadar kalabalıksanız o kadar güçlüsünüzdür bu üretim düzeyinde. Nihayetinde toprağa sahip çıkmak işi bilek işidir.
Bizler tarihi siyasi gelişmeler üzerinden okuruz ama halkın tarihine pek odaklanmıyoruz. Halbuki devletlerin tarihi olduğu gibi bir de halkların tarihi var. Türkiye'nin kalkınması, sanayileşmesi işte 1930'lara, 40'lara hatta kimi bölgelerde 50'lere, 60'lara dek bu şartlarda yaşayan köylülerin işçileşmesiyle gerçekleşti. Köyden kentte işçi olarak göç eden, toprağını geride bırakan köylülerle, kentli sınıflar arasındaki çatışma, bizde siyasi hayatımızı da doğrudan etkiledi. Ne o, ne oluyorsunuz? Donuyoruz. Donuyoruz desene lan, hırt. Donuyoruz. Donuyoruz de be. Donuyoruz. Mahsus mu yapıyorsun? Donuyoruz. Donuyoruz. Ayı efendim, ayı. Donuyoruz. Diyemem Kadir Efendi, dilim alışmış bir sefer. Dönmüyor.
Kentli mühendis ustabaşı ile köylü işçi arasındaki ilişki, belki de bugünkü layık muhafazakar kamplaşmanın arka planını oluşturur. Yani bu layık muhafazakar kamplaşmasının arkasını köylü kentli çatışması olarak da gören yaklaşımlar var. Bütünüyle böyle okumak da zordur ama yine de böyle görmek mümkündür. Tabi sadece sınıfsal bir çatışmaya neden olmadı bu göç hikayeleri. Cinsiyetler arasındaki iş bölümü de çatışmalar da değişti bu yıllar içinde. Kadın erkek arasındaki toplumsal ilişkiler kente göçün ardından yeniden düzenlenmeye başladı.
İlk kitlesel göçler 1950'lerde başlıyor, 60'larda hızlanıyor, 70'lerde artık kent çeperleri gecekondulardan oluşuyor. Halkımız bu gecekondu mahallelerinde aslında köy hayatını şehre taşıyor. İnsanlar yıllarca buralarda barınmaya çalıştı. Kentler büyüdükçe, çeperlerdeki bu evlerin üzerine apartmanlar dikildi. Halbuki tek katlı bu evler, halkımızın yüzyıllardır yaşamaya alıştığı kendi evleriydi, kendi kültürüydü.
Bu tek katlı evler modern hayata uygun hale getirilseydi, belki daha müreffeh bir toplumsal yapı inşa edebilirdik. Onun yerine bu evler yıkılıp, yerine apartmanlar yapıldı, üst üste yaşamaya zorlandık. Bu da Türkiye'deki müteahhit düzeninin kurulmasıyla sonuçlandı. Gecekondu denen iğrençliklerin yerine yükselecek blok apartmanlara düşün. Ankara'dan iskan müsaadesi alma. Benim kıymetimi bil. Bilmesem seni kendim ortak alırım. Gecekondular 2000'li yıllarda kentsel dönüştü ama apartman çocukları ile Gecekondu çocukları arasındaki sınıfsal gerilim yıllar yılı sürdü.
Fakat bugün herkes apartman çocuğu değil mi? Şimdilerde site çocuklarıyla apartman çocukları görmeye başlıyoruz. Bizde yoksulluğu bir sistem sorunu olarak kavramak yerine yoksulu suçlamak gibi bir adet var. Yani yoksulun yoksulluğundan yoksulun kendisi sorumlu. Hiç düzenin falan bir kıymeti yok. Köyünden sürülmüş, yüzyılların alışkanlıklarını bir gecede geride bırakamayan, Ne maddi sermayesi ne de kültürel sermayesi bulunan milyonlarca insan kentin çeperlerindeki gece kondu mahallelerinde son derece iftidai şartlarda bol çocuklu hayatlarına devam ettiler. Sanki bu insanların suçuymuş gibi davanıldı yıllarca bu insanlara. Kapıcılar Kralı filmindeki şu sahne hem kentteki kadın erkek iş bölümünü hem de kırsaldaki alışkanlıkları gözler önüne seriyor. Gel bakalım Seyit Efendi.
Nasıl oldun kız? Hı? Müjde, üçüncü geliyor. Ne, üçüncü mü? Tam zamanını buldu. Kırklığa kadar borcun var. Üç aylık hem de. Vay anasını! Neden bana söylemedin kız? Aman! Yüzünü gördüğün mü var? Görmüyorsun da nereden oldu bu çocuk? Çarparım ha! Hay Allah cezanı versin! Karının üzerine ceketimizi assak hamile kalıyor ya! Beni dinle şimdi! Çok dikkatli olmanız gerek. Çocuk düşebilir. Allah korusun!
Çalıştırma karını. Ağır iş yapamaz. Sen ne diyorsun doktor bey? Çalışmazsa yandı. Münasebette yok ha. Ne? Sık dişini biraz ulan. Tehlikeli işte. Başına sıkarım. Kadının da emek gücünü kiralayarak çalışmak zorunda olduğu ve işçileştiği ama erkeğin evin reisi olduğu bir geçiş dönemi olarak düşünebilir bu dönem. Şimdi, bu dönemi geride bırakalım ve bugünümüze doğru ilerleyelim fakat önce kısa bir ara verelim.
Yıllar geçtikçe kent yaşamı içinde kadın ve erkeğin rolleri birbirine benzemeye başlayacak ve toplumsal iş bölümündeki değişimle beraber toplumsal cinsiyet rolleri de değişecektir. Bu toplumsal cinsiyet rollerindeki değişme erkeğin aleyhine, kadının lehinedir. Yani aslında aradaki toplumsal statü farkları birbirine yaklaşıyor, erkek statü biraz kaybederken kadının statüsü güçleniyor. Bu bir erkeklik krizine de neden oluyor tabii arka planda. İşte İnseller falan bölümlerinde bunları konuşmuştuk. Bir kere, kadının da ekonomik bağımsızlığının olması tek başına yetmiyor. Bir de bu bağımsızlığın yanı sıra, baskı altında olmadığı bir kent yaşamı da eskiden yoktuğu artık var. 50 yıl önce açık konuşalım. 30'lu 40'lu yaşlarında bekar bir kadının zorluklarıyla, bugünkü bir değil, 50 yıl önce daha zorluydu hayat.
Bugün kolay demiyorum ama daha fazla olanak var bugün. Kadın ve erkeğin rollerindeki değişimle çocuk sahibi olmak arasında da doğrudan bir ilişki var. Fakat toprağa bağlı üretimden sanayiye bağlı üretime geçince bunca çocuk bir sorun yaratıyor, işsizlik. Yani sanayi toplumu, tarım toplumu kadar çok çocuk sahibi olmak istemiyor. Bir, işsizlik sorunu var. İki, devlet de bu kadar çok çocuk yapılmasını istemiyor. Böylece 1980'lerden itibaren doğum kontrol politikaları uygulanmaya başlıyor. Hatta Güneydoğu'da kadınlara spiral falan takılıyor.
mesela doğuda bir ara bir vali doğum kontrol uygulaması için üç çocuktan yukarı olan kadınları salık ocağına çağırıp spiral taktırıyor. ve bunlar köye döndüklerinde kocalarına anlatıyorlar. biz gittik işte devlet işte böyle bunu böyle yaptık. ve kocaları diyor ki bu devlet bizi dinlemek için burada cihaz yerleştiriyor. ve her akşam hanımlarına diyorlarmış ki vatan sana canın feda. komutanım biz emrindeyiz.
Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusu arttırmak gerekiyor. Hatta 10. yıl marşında hatırlayın 10 yılda 15 milyon genç yarattık diyor her yaştan. Ama 70'lerden itibaren bunun yerine nüfusu kontrol altına almak gerekmeye başlıyor. Buradaki temel amaç işsizlik sorunun çözümü. O zamanlarda bir işsizlik sorunu yok ama böyle giderse olacak. Bunu görüyorlar ve bir nüfus politikası organize ediyorlar.
Zira her işçi ailesi 5 çocuk yaparsa aynı hızda istihdamı da arttırmak mümkün olmayacağı için büyük bir işsizlik sorunuyla karşılaşabiliyoruz. Fakat daha önemli neden, hane halkı çok çocuklu olduğu için tasarruf yapamıyor. Yani, geleneksel Türk ailesinde tasarruf yok. Bu da tasarruf oranlarının düşmesi ve yatırımların finansmanı sorunu doğuruyor. Mecburen doğum hızının azalmasını istiyor, başta sermayedarlar. Vehbi Koç falan da bu iş için öneyak oluyor, aman çocuk sayısını azaltalım diyorlar. Aslında haklılar da bu üretim düzeyi içinde bu kadar çok çocukla gitseydik korkunç sosyal sorunlar çıkardı. Fakat Erdoğan da buna eski Türkiye ile didişmek için çok sık vurguluyor.
Nüfus planlamasıymış Doğum kontrolüymüş Hiçbir Müslüman aile Böyle bir anlayışın içerisinde olamaz Rabbim ne diyorsa Sevgili Peygamberi ne diyorsa Biz o yolda gideceğiz Anne başına düşen çocuğun ortalama 5,5 olduğu 1930'lardan 40'lardan bugüne geliyoruz. Yani ortalama bir aile bundan 80-90 yıl önce 7-8 kişiden oluşuyor bakın. Anne, baba ve 5 çocuk. Ortalamadan bahsediyorum bu arada. 10 çocuk da olabilir yani. Peki bugün neden çocuk yapmıyoruz?
Mesele sadece ekonomik gerekçelerle açıklanamaz. Yani hayat pahalılığı bitse, refaha kavuşsak, eskisi gibi 7 kişilik ailelerden ulaşacak değiliz. Bir kere bizim evlerimiz 2 artı 1, 7 kişinin nasıl sığdırıyoruz oraya? Durumunuz iyi olsa bile 5 çocuk yapar mısınız Allah aşkına? Durumunuz iyi olsa bile.
Ekonomi elbette son yıllarda belirleyen temel değişkenlerden biri ama kısa vadeli ve konjonktüreldir etkisi. Denebilir ki gelecek bekleyişleri de çocuk sahibi olma kararında etkilidir ve halkımız karamsardır, karamsar olmakta da haklıdır. Karamsar, geleceği göremeyen bir toplum neden çocuk yapsın ki? Elbette. Bu da etkilidir.
Fakat her şeyin ötesinde bu konjonktürel vaziyeti geride bırakalım. Vaka sosyolojiktir. Daha önce Türkiye toplumunun sekülerleştiğini dile getirmiştik. Yani bir toplumsal dönüşüm yaşıyordu ve sekülerleşiyordu. Bu da tuhaftır. Devlet, siyasal iktidar, İslamcılarda, tırnak içinde, İslamcı olduklarını düşünmüyorum ben artık onlara Erdoğancı da, işte muhafazakarlarda diyelim ama toplum sekülerleşiyor. Çünkü kapitalist üretim ilişkileri buna zorluyor insanları.
Sekülerleşme ile çocuk sahibi olmama arasında bir nedensellik ilişkisi kurulabilir. Kötü Emeller YouTube kanalında Neden Kimse Çocuk Yapmıyor başlıklı bölümde bu meseleye de değinilmiş. Paul Moreland isimli ülkelerin nüfus artış hızlarını vs. vs. bunları araştırıyor. Bir kitabını okudum. Orada şeyden bahsediyordu, yani bütün dünyada global bir trend var zaten doğurganlık oranlarının düşüşüne dair ama birkaç istisna hariç dediğim gibi ama Abrahamic dinlere mensup olan ülkelerde bu düşüş hızı biraz daha az yani. Nüfus daha yavaş azalıyor, doğrudanlık daha yavaş azalıyor. Bir koruyucu faktör olduğunu söylüyor. Dindarlık da bir koruyucu faktör olduğunu belirtiyor ama özellikle İslam, Yahudilik ve Hristiyanlığın bir koruyucu kalkan görevi gördüğünü yani azalış hızını yavaşlattığını belirtiyor ama Asya ülkelerinde bu da yok. İbrahimi dinler annelik, babalık ve aileyi kutsarken örneğin Hinduizm ve Budizm gibi Asya dinlerinde bu kutsallığı görmüyoruz.
Sekülerleşme, dinsizleşme de benzer bir etki yaratıyor. Örneğin cinsel birliktelik sırasında korunmak bile çeşitli dini düşüncelerde kıslanabiliyor. İşte prezervatif caiz değildir dışarı boşalım falan diyen vaazlar var. Seküler çiftler için buna benzer kutsallık anlatıları yok. Dindarlık, aileyi koruyan bir kalkan. Fakat Türkiye'deki seküler kesimler sadece bu kalkan ortadan kalktığı için değil, bir de çocuklarını kendi kültürel normlarına göre büyütemeyecekleri için ya da bundan endişe ettikleri için de çocuk sahibi olmaktan çekiliyor. Mesela devlet okuluna vermiyor, özel okula veriyor. Eğer durumu iyiyse tabii. Neden? Çünkü devlet okulundaki eğitime güvenmiyor. Bu hafta bir ilkokul öğretmeni sosyal medyada viral oldu mesela.
Yoksa Allah'ın bizden ne istediğimi. Muhafazakar aileler bu duruma bayılıyor. Çok seviniyor olabilir. Ama ya muhafazakar olmayanlar? Şort giyersen cehenneme gidersin diye anlatılsa benim 7-8 yaşındaki çocuğuma. Zaten daha soyut düşünmeyi bilmiyor. Ne yaparım? Öğretmenin saçmalamış evladım derim. İyi de ben niye öğretmenin itibarını sarsıyorum çocuğumun gözünde? E ben şort giyiyorum.
Öğretmeniyle benim arasında kalan çocuk neler yaşayacak? Öğretmen böyle apır sapır konuşuyor diye ben şort giymekten mi vazgeçeyim ya da? Ne yapıyoruz? Mecbur özel okullara koşuyoruz. E o halde çocuk sahibi olmanın masrafı artıyor. Hele ki Türkiye'de. Bir baba Türkiye'deki okullarla batıdaki okulların fiyatlarını karşılaştırmış. Oğlum önümüzdeki yıl ilkokula başlıyor. Ben de şimdiden okul aramaya başladım. Hazır bakmışken de çevredeki özel kolejlerin fiyatlarını taramaya başladım.
Ve büyük bir şok yaşadım çünkü fiyatlar 400 binden başlayıp milyonlara kadar uzanıyordu. Özel okul fiyatları tam anlamıyla kafayı yemiş. Tabi o esnada bazı haklı serzenişlerde de bulundum ister istemez. O anda akma bir fikir geldi. Bu kadar büyük paraları İstanbul'da vasat bir okula vereceğime acaba çocuğumun yurt dışında şansı ne olurdu? İnternete açıp baktığımdaysa başka bir şok yaşadım.
İstanbul'daki vasat bir koleje vereceğim parayla oğlumu Almanya'da bir international school'da okutabilirdim. Hatta farklı Avrupa şehirlerinde çok daha makul fiyatlar vardı. Hatta biraz daha zorlasam oğlumu sıradan bir kolejenle Amerika'da master'a bile gönderebiliyordum. Türkiye'deki seküler kesimler gerçekten esir alınmış gibi. Türkiye'deki muhafazakar siyaset bunu anlamakta zorlanıyor ve buna direniyor. Ama geleneksel toplumsal işleyiş çözülüyor. Türkiye muhafazakarlaşmıyor. Tam tersine sekülerleşiyor. Çünkü kentleşiyor. Modernleşme sürecinin son halkasını yaşıyoruz artık.
Bir kere kadın ve erkek arasındaki toplumsal iş bölümünün değişmesiyle toplumun aileye verdiği önem azalıyor. Yani sen ne kadar bağırırsan bağır, vay aile, vay kutsal aile, vay şöyle aile, vay böyle aile diye ama ailenin önemi azalıyor. Yani aile kurmak ve bir ailenin parçası olmak geçmiştekinden çok daha önemsiz halde. Değersiz demiyorum, önemsiz halde. Birkaç veri sunayım size.
2004'te 91 bin 22 evli çift boşanmış. 91 bin, düz hesap. 2014'te bu soyu 130 bine çıkmış. 2024'te ise resmi boşanma sayısı 187 bin 343. Bu gelişmeyi salt ekonomiyle açıklayamayız. Demek ki boşanmak eskisinden daha normal hale gelmiş.
Yani demiş ki ben bu evlilik kurumunu daha fazla devam ettirmek için bir neden göremiyorum. Eskiden olsa vay evlilik kurumu vay şöyle vay böyle olurdu ama şu anda daha normal boşanmak. Hakeza bekar yaşamak da eskisi kadar anormal değil. Zira boşanma sayıları artarken evlenme sayıları da düşüyor. Yani insanımız bizim bekar takılıyor artık. 2004'te 615.357 evlilik gerçekleşmiş.
2024'te nüfus %30 oranında artmasına rağmen evlilik sayısı 568.395'e düşüyor. Evlenme ve boşanma istatistikleri aile mevhumunun öneminin azaldığını ortaya koyuyor. Nitekim evlenme yaşı da artıyor. Yani insanlar gençlik yıllarını bekar yaşamayı tercih ediyorlar veya zorunda kalıyorlar.
2004'te kadınlarda evlilik yaşı, ilk evlilik yaşı 23. Tabii ortalamadan bahsediyorum. 2024'te bu rakam 25.8'e çıkıyor. Erkeklerde de ilk evlenme yaşı aynı dönemde 26'dan 28.3'e çıkıyor.
Demek ki yetişkinlik yıllarında daha uzun süre bekar bir hayat sürülebiliyor. Bunun ekonomik gerekçeleri var, sosyal gerekçeleri var ama hakikat yani bu. Daha geç evleniyoruz artık. Demek ki genç yaşlardaki bekarlık daha yaygın. Eskiden bu ayıp sayılırdı fakat bekarlık da normalleşiyor.
Dini bir çerçeveden bunun yorumlanması neredeyse imkansız. Halka kızıyorlar bu noktada din insanları. Ya işte niye evlenmiyorsunuz? Mekruhtur. Evlenmezseniz harama düşersiniz falan. Etmeyin, yapmayın. Ya kardeşim, siz flört uygulamalarını görseniz kafayı yersiniz. Belki siz de kullanıyorsunuz, belli olmaz.
Halka kızılmaz. Halk hakikatin kendisidir. Tarihin içinden süzülerek gelir. Maddi şartların dayattığını yaşar halk. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Resulullah aleyhissalatu vesselam kardeşlerim evlenmiş. Evlenmeyen insan kız olsun erkek olsun eğer kendini harama bulaştırmıyorsa zina ederek veyahut işte bir harama günaha yönelmiyorsa
Bundan dolayı evlenmediği için mekruhtur, haram diyemeyiz. 7. yüzyıl Arabistan çöllerindeki yaşayışı örnek olarak 21. yüzyıl Türkiye'sine dayatmak havanda su dövmek gibidir. Bırakın 7. yüzyılı, son 50 yılda bile önemli değişiklikler yaşandı. Bir kere görücü usulü evlilik gençlerde neredeyse bitti. Hemen her çift flörtleşerek evleniyor. Önce birbirlerini tanıma ihtiyacı duyuyorlar.
Flörtleşme de muhafazakar erkekle muhafazakar kadın arasında türlü gelirimler söz konusu. Muhafazakar kadınla muhafazakar erkeklerin seküler kadınlarla flörtleşip muhafazakar kadınlarla evlenmek istemelerinden şikayetçi. Yani bu bizim muhafazakar erkeklerin hatası şu. Flört ederken seküler istiyor. Evlenirken dindar olsun istiyor. Neden? Nedenini artık siz tahmin edersiniz.
Muhafazakar kadınlar da diyorlar ki, bizle flört etmek istemiyorsunuz da biz nasıl evleneceğiz? Öpüşsek kötü kadın oluyoruz. Öpüşmesek bu sefer de kezban diyorsunuz, sekülerlere gidiyorsunuz. Doğu dizisinde bu muhafazakar kadın vergi ilişkisi güzel anlatılmış.
Ya ben böyle aşık olacak gibi falan hissediyorum. Ya estağfurullah. Ben de. Pardon, pardon. Ne yapıyoruz ya? Ne? Haram ya. Çok haram, çok haram. Normalde normal haram. Kapalı olunca çok haram mı oluyor? Çok haram demedim. Çok haram dedin. Çok dedim. Haram gibi oluyor dedim. Beni ötekileştiriyorsun şu an. Şu anda ben seni mi ötekileştiriyorum? Evet. Ne gibi ötekileştiriyorsun? Ben kapalıyım diye, çünkü itiraf et. O yüzden bunu söylüyorsun, bu şekilde söylüyorsun. Bir vicdan azabı oluyor. Niye oluyor? Sen niye anlıyorsun vicdan azabı? Ne demek niye oluyor? Seni günaha sokuyormuş gibi hissediyorum kızım. Ben buna vesile oluyormuşum. Benim günaha girme... Şimdi muhafazakar mahallede flört ve evlilik bir bunalama dönüşmüş durumda. Mutsuz evlilikler boşanmayla sonuçlanıyor. Boşanma da ayrı travma tabii. Dini inançları güçlü kimseler için özellikle. Ortalama 19-20 yaşında evlenilen 1950'lerden ilk evlilik yaşının 25-30'a çıktığı günümüze geliyoruz. Bunda eğitim seviyesinin artması, 23-24 yaşına dek eğitim görülmesi gibi nedenler mutlaka etkili. Eskiden ortaokuldan sonra hayat başlıyordu, şimdi üniversitede bitirmek durumundayız.
Ama bir norm olarak bekarlığın normalleşmesi de etkilidir. Evlilik yaşının artmasıyla ilk annelik yaşı da yükseliyor. Artık daha geç yaşlarda anne baba oluyoruz. Mesela abim doğduğunda annem 21 yaşındaymış. Şimdilerde 21 yaş anne olmak için oldukça erken kabul ediliyor. Yani bir sosyolojik dönüşüm var. Verilere göre ilk annelik yaşı 2024'te ortalama 27.8.
Evlilik ve annelik yaşının artmasında kadının eğitim ve iş hayatına katılması da etkili. Bunu söyleyince yanlış anlaşılabiliyor. Yani sanki kadının asli görevi annelikmiş de görevini yerine getirmiyor dediğim zannedilebiliyor. Ama şu çok açık. Kadının eğitim seviyesindeki artış ve iş hayatındaki aktif durumu doğurganlık oranını düşürüyor. Eğitimle kadın anne olmak istemiyor demiyorum. İş hayatı vs. Ya karmaşık bir şey bu.
Annelik çoğu zaman kadının iş yaşamıyla uyumsuz da değil. Bu sorumluluğun tüm yükünü tek başına taşımak zorunda kalması nedeniyle annelik vazifeleri, diyeyim tırnak içinde, sürdürülemez hale geliyor. Türkiye'deki bakım emeği, çocuk, yaşlı ve ev içi görünmeyen tüm işlerden bahsediyorum, hala büyük oranda kadınların omzunda ve ücretsiz biçimiyle yükleniliyor. Kadınların hem kamusal alanda üretgen olmaları hem de ev içinde görünmeyen emeği aksatmamaları beklenirken, erkeklerin bu alandaki katılımı hala istisna düzeyinde ya da şöyle diyelim, anneye yardımcı oluyor, kadına yardımcı oluyor gibi anlaşılıyor.
Üstelik bakım hizmetlerine erişim de eşit değil. Ne demeye çalışıyorum? Örneğin, büyük şehirlerde özel kreş ve bakıcı desteğine ulaşabilen kadınlarla, devlet desteği olmadan çocuk büyütmek zorunda kalan kadınların imkanları arasında derin bir sınıfsal uçurum var. Yani çocuk yaptıktan sonra bunlara bakıcılara emanet etmek de mümkün, aynı anda hem bir tekstil atölyesinde çalışıp hem de çocuğunuza bakmak da mümkün ama iki mümkünlük arasında dev bir uçurum var. Ne yaygın ve ücretsiz kıra işler, ne eşit ve uzun süreli babalık izinleri, ne de ev içi emeği kamusal olarak destekleyen sosyal politikalar var.
Erkekliğin dönüşmediği, devletin sorumluluk almadığı bir düzende kadınlar çocuk sahibi olma kararını yalnızca duygularıyla değil, yaşam koşullarını, eşitsizliklerini ve üzerindeki yükü düşünerek veriyor. Yani, ya anne olsam mı, olmasam mı değil. Maddi koşullar zaten bu kararınızı belirliyor. Bu karar bir mecburiyet değil, kadınlara dayatılan, adaletsiz seçenekler arasında yapılan bilinçli bir tercih. Kadınların kararı mecburi ama kadınlara dayatılan kararlar bir tercih, politik bir tercih. Tüm bu sosyolojik gelişmeler ve Türkiye'nin ekonomik-politik konjonktürel durumu bizleri anne-baba olmaktan alıkoyuyor. 2000'li yılların başında ortalama hane büyüklüğü 4 iken, Yani ortalama iki çocuklu ailelerden oluşurken artık tek çocukluluk daha yaygın hale geldi. Artık ortalama hane büyüklüğümüz 3. İki çocuklu yapanların bile çayısı azaldı. Erdoğan 5 istiyor bu arada. Çocuk yok. Bir tane çocuk iflas. İki çocuk iflas. Üç çocuk ancak yerinde saymak. Ve gelecekte, gelecekte yaşlı bir nüfus getiriyorum. Yaşlı bir nüfus. Bu bir incelemenin neticesidir. Erdoğan bu konuda haklı. Muhalefet burada hiç söz geliştirmedi. Erdoğan haklı da baktığı yer yanlış. Evet, yaşlı bir nüfus dayatıyor bize yeni toplumsal durum. Peki ne yapmalı? Bunu tersine çevirmek için, gençleşmek için, çok çocuk yaptırmak için türlü türlü önlemler alınabilir ama tersine çevirmek imkansızdır. Halk hakikattir. İki yolumuz var. Ya halkı azarlayıp onları daha çok çocuk yapmak için teşvik edeceğiz, ki bu mümkün ve kısmen akılcıdır, evet çocuk yapmanın teşvik edilmesi gerektiği bir demografideyiz, ya da halkı azarlamanın bir faydası olmadığının idrakine varacağız, ki bu da akılcıdır. Bakın, biz mümkün olduğunu çocuk yapmayı teşvik eden bir sistem kurmalıyız ama
Sosyoloji ile didişilmez, halkla didişilmez. Ne kadar teşvik ederseniz edin, gençleşecek kadar çok çocuk yapmayacağız. 2 artı 1 evlerin içinde 6 çocuklu yaşamayacağız yani. Öyle ya da böyle yaşlanacağız. Bu süreci tersine çevirmek, bölüm boyunca anlattığı medenlerle imkansızdır. Hayatın kendisi geleneksel kalıpları kırıp geçiyor. 20. yüzyılda doğan ve bugün yaşayan her 10 çocuğun 6'sı köylerde doğmuştu. 21. yüzyılda ise onda biri köylerde doğdu. Bugün nüfusumuzun %6'sı köylerde yaşıyor, %6 ya. Onun da büyük kısmı yaşlılardan oluşuyor. İktidar halkı kendi ideolojisine göre karmak, halka bu ideolojiye göre şekil vermek istiyor.
Bölüm boyunca anlattığım sosyolojik değişimleri görmezden gelmek zorunda kalan, halkın hakikatiyle yüzleşme cesareti olmayan muhafazakar bir akıl, gerçeği reddediyor ve doğum hızındaki yavaşlamayı kendi yalanlar evreninden görüyor. Erdoğan'a göre mesela kürtacın normalleşmesi esas sorunlardan biri. Bakın, bölüm boyunca sizi düşünmeye teşvik eden onlarca şey anlattım. Erdoğan için buna gerek yok, kürtac olduğu için diyor. 24 Mayıs'taki konuşması öyle.
Özünde bir cinayet olan Kürtaj yine aynı çevreler tarafından masumlaştırıldı, sıradan hale getirildi. Neticede demografik dengemiz maalesef altüst oldu. Ve elbette LGBT'yi hakları da bu kapsamda saldırıya vuracaktır. Zaten buna benzer hazırlıklar olduğunu duyuyoruz. Tüm bunları muhalefeti bir kültür savaşı minderine çıkarmak için yaptığını da artık anlıyoruz. Buradan didişmek istiyor muhalefetle.
Ama şunu bilelim, halk hakikattir ve doğum hızındaki yavaşlama ancak yumuşatılabilir. Tersine çevrilemez. Çocuk sayısını arttırmak için elimizden geleni yapmalıyız, aksi takdirde göçmen nüfus transfer etmek durumundayız tıpkı Avrupa'nın yaptığı gibi. Ama böyle, ama böyle nüfusumuzun yaşlanma hızını sadece yavaşlatabiliriz. Dünya nüfusu bugün 8 milyar. Projeksiyonlar gösteriyor ki hiçbir zaman 10 milyar olmayacak.
Türkiye nüfusu 86 milyon. Muhtemelen 100 milyonu hiç görmeyeceğiz. 2070'lerde, 2080'lerde 55-60 milyona düşeceğiz. Öyleyse nüfus hızımız artmayacak. Bu ne demek? Bakın düşünün. Daha fazla yola, daha fazla okula, daha fazla camiye, daha fazla karakola, daha fazla konuta ihtiyacımız olmayacak. Başta konut ve gıda olmak üzere pek çok sektör bu demografik gelişimden etkilenecek.
teknoloji yoğun üretime geçmezsek, kol gücüne dayalı üretim bizleri genç nüfusa muhtaç bırakacak. Yaşlanan nüfus SGK'daki sitesi arttıracak. Genç nüfusa muhtaçlığımız göçmen işçi transferleriyle sonuçlanacak. Belki de emeklilik hakkımız elimizden alınacak. Tüm bu gelişmelere hazırlık yapmayıp, çocuk yapın, kürtaj yaptırmayın, eşcinsellik yüzünden oluyor hep bunlar tarzı bir siyaset,
Soruna çare değildir. Zaten bu siyasetin neden yapıldığını da biliyorsunuz. Koltuk uğranadır. Milleti birbirine bölüp didiştirmek. Tüm bunları halk düşmanı politikalarla karşılamak da mümkün, halkçı politikalarla karşılamak da. Ve elbette konu çocuk doğurmaksa ve halka kızıyorsanız, günün sonunda kadın düşmanı olmak zorundasınız. Kadınlar da doğurmuyor işte. Zorla mı kardeşim? Doğurmuyorlar.
Ev işlerini Marslılar yapsın, yapsın Cadıysam süpürge bana kalsın, kalsın Olursa çocuk yaparım olsun, olsun İstemezsem soları kurusun Erdoğan çok açık ki halkla inatlaşıyor ama sayın Erdoğan. Hep ben burada sekülerlere, solculara, muhaliflere bunu diyordum. Bugün size diyeyim. Halka kızılmaz. Halk hakikattir. Siz değişeceksiniz. Halk kalacak. Trantopi'yi podi medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar bu mesele üzerine daha fazla düşünmenizi dilerim. Türkiye yaşlanıyor ve bu sandığımızdan daha büyük bir değişime gebedir. Hoşçakalın.
Dönsün, dönsün, seni dövemem kız beni Dönsün, dönsün, kız kardeşlerin sesini Duysun, duysun, kadınlar sokaklarda dökülsün Bundan böyle vuramam her nefes, zorla özgürleşmeyle Bundan böyle ne başı ne bayağı, hayatta olmam ben
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.