
4.853 kelime · ~24 dk okuma
Arkadaşlar, aslında ben şu an nöbetteyim. Ve evde temizlik var, podcast yaptığım yerde. Aynı zamanda evin yan tarafında güm güm inşaat var. Ve aynı zamanda bir anons yapılıyor. Peki ben şu an o zaman bu podcastı nasıl kaydediyorum? How I Ended Up Here hikayenin başına gidiyoruz. Hazırsanız başlıyoruz. Doktor
Gileç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Welcome back to your area. Sesim baya neşeli geliyor farkındayım. Şükürler olsun. Şimdi anlatacağım neler oldu. Ben normalde her şeyin yolunda gittiğini sanıyorum. Tamam mı? İdari ediyorum. Bir şekilde yuvarlanıp gidiyorum. Ve size yapmak istediğim konu da gerçekten bir sanat olan hem medeniyet hem bir sınır olan small talk. Yani ayaküstü sohbet. Gerçekten bu small talk'ı hakkıyla yapana hakkı verilir, verilsin, verilmeli.
Çünkü overshare yapmadan, sadece havadan sudan konuşmadan, biraz da kendi renginden katarak, morally correct olarak ama morally perfect olmaya çalışmadan smalltalk yapabilen insan, insandır arkadaşlar. Helal olsun. Bu konu hala çok güzel ve yapmak istiyorum ama no oldu. Biliyorsunuz ki catch-up bölümünden önce bir ay falan podcast yapmadım. Çünkü yapamıyordum aslında. Size de geçen bölümde niye yapamadığımı çok söylemedim ama motivasyonumu kaybetmiştim. Bu çok klasik oldu ama şöyle aslında. Şimdi kreatif işler öyle done diye yapılmıyor ya, belli bir enerji gerekiyor, düşünsel kapasite gerekiyor çünkü düşün işi haliyle.
Ve benim de aynı zamanda kitap yazmam gerekiyor. Nöbetlerim, işte oraya gidip falan gittim kongresine. Kitapla ilgili de gerçekten zorlanıyorum. Yani evet çok az zaman kaldı bitmesine. Az şeyler var. Ama zorlanıyorum ve hep deadline var. Babam sürekli, hadi Tuba, hadi Tuba. Tamam o zaman böyle çıksın. Tamam o zaman böyle. Ya diyorum böyle çıkamaz. Yani böyle çıkmasını istemiyorum. Benim peribacılarıma sözüm var. Şu olacak, bu olacak. İşte mesela sözlülüğü bir türlü bitirmedim, anladın mı? İşte fotoğrafları bir türlü gönderdim de çok uzun zamandır da gönderdim. Çünkü
Fotoğraflara girdikçe kayboluyordum. Sonra da işte şükürler olsun ki bazı fotoğrafları silmemin gerektiğini anladım bu arada. Ona sonra geliriz ama bazı eski detayların tamamen kapatılması için benim böyle bir lüksüm yok. Ben uğraşmıyorum da kalsın fotoğraf da benim hafızam kötü de. Anılarım onlar benim beynim, beynimi sil kardeşim. Madem böyle bir şansın var sil şu beynini. Her neyse whatever şimdi konumuza geri dönüyoruz.
Ben böyle fark etmeden yavaş yavaş, belki de fark ederek iyi değildim zaten de, zaten ara sıra söylemiştim size. Ha, antidepresan kullanmıyorum dedim, o zaman podcast ile ilaç kullanıyorum falan dediniz. Eee, tek ilaç antidepresan mı? Başka bir şey kullandım. Allah Allah. Antidepresanlar bana iyi değil. Hiç kullanmadım hayatımda. Neyse arkadaşlar.
Herkesin depresyonu, herkesin depresif hali kendine ve farklı. O yüzden psikiyatri var. Yoksa gidelim hepimizi eczaneden alalım. Türkiye'de maşallah her şey reçetesiz olduğu için alınıyor. Var ya halkın bilmediği bazı ilaçlar var, şok olursunuz yani. Ben diyorum ki ya bu nasıl reçetesiz ya, nasıl ya?
İngiltere'de bunu bilseler böyle olduğunu gelir burak'a yapıyorlardı onu zaten. Diyorlar böyle koluyla ilaç alıp gidiyorlar. Bu bence gerçekten düzenleme getirilmeli buna. Bazı ilaçlar cidden reçetesiz, pahalı işte. 1000-2000 lira. Belki o yüzden alınmıyor. Devlet de diyor ki aman neyse. Ama bilmiyorum buraya mı düzenleme getirilmeli. Ama konumuza dönersek. Benim small toilet buymuş ama. Ben birileri merhaba diyorum, ben bunları aldım. Biliyor musun geçen ne aldım ezanla reçetesiz?
Yaparım. Bilirsin. Neyse arkadaşlar. İşte deadline var. Bir ay kaldı. Onu yetiştirmeye çalışıyorum. Bir de nöbetliler az kaldı ama askerlik yapanlar bilir. Aramızda vardır. Şafak saymaya başlayınca hayat bir anda zorlaşmaya başlıyor arkadaşlar. Ben 11 nöbet saydım. Sonra tıpkı bayram geldi. Bayram gelince nöbet sayısı arttı falan. Böyle bir şeyler oldu. Hasta sayısı kalabalıklaştı. Ha bir de cümle şikayetleri, saçma sapan iştiralar. Böyle diyor ki mesela bir tanesi. İşte meydua okuyorlar sürekli bu arada.
Diyor ki, ben hastaneye geldim, bana hiçbir şey yapılmadı. Kamuaklarımdan mahrum bırakıldım falan filan. Ya ben beş tane tomograf çekmişim. Beş tane ya. Beş yerine. Ayrı ayrı. Ay insaf, Allah aşkına ya. Hani bunları takmamak gerekiyor tabii ki. Takmıyorsun. Ama anlık diyorum ki, niye yalan söylüyorsun ki? Mesela benim kaşımdan memnun olmadığını söylüyorum. Niye bana böyle yalan söyleyip, iftira atıp? Çok ilginç. Neyse.
Bir de bunlarla roşuyorsun işte sürekli falan. Ha bir de bildiğiniz üzere nöbetten geldikten sonra tam uyuyacağım ayağında inşaat ve bunun pazar sabah sekizde de olması, devam etmesi falan. Onu şöyle çözdüm şu an. AirPod takıyorum. AirPod'lar zaten noise cancelling'i var. Bir de üzerine podcast dinlemiş oluyorum tüm gece. Feyyaz Yiğit falan dinliyorum. Ne varsa YouTube'da onu tüketiyorum. O benim iyi geliyor. Ayşe Balıbey falan dinliyorum. Anlatamadım podcast. Komedi. İyi geliyor.
Bazı podcastler uyutuyor, bazıları uyutmuyor. Ben artık konuma dönebilirim. Ve en önemlisi, babam gittikten sonra benim bu yavaş yavaş, gradually depresi olma halim bir anda blokaja dönüştü, tükenmişliğe dönüştü, burnout'a dönüştü. Çünkü niye? Sosyo-kültürel izolasyon. Arkadaşlar, benim burada bir tane arkadaşım yok. Bir tane.
Bir tane hanımefendi vardı, Eylül Hanım. Kendisiyle çok kısa bir süre tanışıklığımız oldu burada, beraber nöbet tuttuk. Ama bana o kadar iyi geldi ki, ya o kadar güzel sohbetlerimiz vardı ki, o kadar mutlu oldum ki kendimi açabildim. Ve en önemlisinde biliyor musunuz arkadaşlar, benim için, ben sonuçta yeni popüler olmaya başladım yani. İki yıldır popülerim ve bence bu yeni. Ve ben popüler olduğum süre içerisinde, bu süre zarfında, hep aslında izoleydim. Dışarıdayım yani.
İstanbul'da bir kere bile akşam çıkmadım. Beni böyle çok İstanbul'da eğlenirken görmediniz. Bilmiyorsunuz hayatım. Ben burada yaşıyorum zaten. Uzaktayım yani. Buradakiler de dışarı çıkmadığım için görmüyorlar. Maksimum işte pastane dermişim. Geçen biri Twitter'a yazmış ki, bu kız pastanede bizim önümüze geçti. Ya kardeşim ben pastaneye mi gidiyorum? Atın da böyle atmayın ya. Neyse. Şeye gidiyorum, hastaneye. O da arabayla gidiyorum. Bir de çöp attım geçen.
O kadar. Yine yaylaya gittim biliyorsunuz ki. Orada da insan yoktu şükür. Yılan var mıydı? O da yoktu. Ama yılandan değil. Ben insandan korkarım. Okey. Sosyokültüral izolasyon işte burada zaten sanat yok, sepet yok falan filan. Bunlar yok ya. Taşla defansa da var bir de. Hani bizim gelip düzenimizi bozuyorsun falan. Bize bunları söylüyorsun. Biz mutluyuz. Sus falan. Bu benim çok umuda değil ama umuda olan şey işte bir tane arkadaşım bile olmaması, anlaşılamamam, sosyalleşebileceğim alan olmaması. Hoşuma gidiyor bir yandan ama sonrasında gerçekten beni anlayan bir tane insan olunca ona böyle sarılmam falan böyle. Diyorum ki yoktu bayağı en azından. İstiyorsun da bulamadığın için de böyle kendini kandırıyorsun yalandan. O hanımefendiyle bu arada hala ara sıra konuşuyorum ve çok tatlı, kendisini çok seviyorum.
Şimdi neye gelecektim? Kendisinin yanında morally perfect olmadan rahat rahat konuşabiliyorum. Şimdi bakın, popüler olduğunuzda, özellikle benim gibi yeni popülerseniz tamam mı? Her şeyi doğru söyleyeyim, politically correct olayım. Çünkü abi mesela, çirkine çirkin diyemiyorsun. Çirkine çirkin deyince, ha sen işte şekilcisin, sen şöylesin, böylesin. Ya güzele güzel diyebilir miyim yani ben ya? Ya ben, şimdi bak, yine onu da diyemiyorum. Diyecekleri var, diyemiyorum. Çünkü diyemiyorum arkadaşlar.
Ve bu yüzden de rahat rahat politik doğurucu olmadan A'ya A, B'ye B, taş'a taş diyebildiğim insanlar ihtiyacı içerisindeyim ya. Anlatabiliyor muyum? In need of these people gerçekten. Ve bu kızla, yani bu hanımefendiyle gerçekten istediğimi söylüyordum düşünmeden.
Güvendim ya. Güvenecek insan arıyorum ya. Hani biliyorum ki ben bugün buna böyle dedim. Ertesi gün işte şuraya buraya iftira atmaz. Ya ama şunu demek lazım. Atarsa da atsın. Ben kimsenin ağzını bükemem. Ben en iyisi olsam da insanlar bunu anlamıyor. Yapmacık. Sen iyi ol... Sen bir şey yapıyorsun, ha yapmacık o zaman. Ya o zaman ne yapayım? İşte umursamamak gerekiyor.
Bu bence çok zor ve gerçekten başarıldığında büyük bir güç. O yüzden bunu yapacağım inşallah. Fakat şu an hala aman ağzımdan yanlış bir şey çıkmasınla yaşıyorum. Bu da beni çok geriyor, çok üzerimde baskı oluşturuyor. Mesela ben son zamanlarda... Adını söylesem yanlış olur o yüzden söylemeyeyim de.
Yine yanlış. Ya elektronik sigaranın küllü olmanın da var ya en son menasyonu T ile başlıyor. Tereyağı. Tereyağı içiyorum. Bilen bilir. Şu an bıraktım tekrar da bu kongre'ye falan gittiğimde bayağı içtim. Böyle hani kimse de demedi ki aa niye içiyorsun? Çok mutlu oldum gerçekten. Bu hastanede stres olduğum zamanlarda bazı nöbetlerde bir tane kağıt yakıyorum. Tamam mı? Anladınız ne olduğunu işte.
Bana her seferinde gören, aa hocam siz bunu mu içiyorsunuz? Ya kardeşim içiyorum işte görmüyor musun ya? İçiyorum, stres yaptım, içiyorum. Sana ne? Sana ne ya? Sana ne? Ben de insanım, benim de yanlış yapma hakkım var. Ben sağlıklı besleniyorum diye neden elime her çikolata aldığımda, aa hocam bunu mu yiyorsunuz diyorum? Yiyorum ya size ne? Yiyorum size ne? Vallahi çok sinirleniyorum. Neyse, bu baskılar falan filan toplaştı.
Burada bir şey söylemeyi unuttum. Bu cemaat şikayetlerinde ne yapıyorum biliyor musunuz? Dün doktorlara söylüyorum bunu. Beni dinleyen veya memur veya sürekli şikayet edilen falan. Diyorum ki ChatGPT'ye, sevgili ChatGPT diyorum. Bana dünyanın en iyi avukatı gibi tutanak tutacağımda da bunu yapıyorum. O yazıları alıyorum, atıyorum hatta fotoğrafını çekiyorum direkt. Atıyorum ChatGPT'ye. Diyorum ki...
Hatta diyorum hasta bana iftira attı. Benim şu anda beni demoralize etti. Şu an benim nöbetteyim ve benim işte zamandan alıyor falan filan. Hatta benim doktoruma karışıyor. Bunların hepsini diyorum Türk kanununa göre, TCK'ya göre beni savunurmuşsun falan diyorum. Ve bu sebeplerle karşı tarafı suçlu.
Ve ona tazminat davası açığımızı söyler misin? Ve muhteşem yazıyor. Diyorum ki biraz daha kut dilinde. Daha iyi bir avukat gibi. Ve daha fazla... Ve harika bir şey yapıyor. Ben tüm arkadaşlarıma yazıyorum bu arada avukat gibi. Hepsinin tutanakları ben yazıyorum hastanede. Atın bana, çok hoşuma gidiyor çünkü. Çünkü bir görseniz, bize böyle kaba kaba davranan insanlar, Cemre edeceği zaman şikayet, arz ederim, şöyle talebe böyle yaparım, devletimin şöyle doktoru. Hadi ya, dün neredeydin kardeşim? Her neyse.
Ben istifa edeceğim diye bana güç zehirlenmesi geldi. Farkında mısınız? Hala öğretmedim. Hala çalışıyorsunuz. Sus kızım. Neyse, çizelgem var. Daha bugün tık attım çizelgeye. Kaldı. Yine hala nöbet. Neyse, oraya geçtim. İşte bunlar böyle olurken falan, aynı zamanda da şimdi istifa süreci var. İstifadan sonra ne yapacağım? Birkaç planım var ama hala belirsiz ve şöyle yani. Yapacaklarım belirli de kariyerimin gideceği yer de belirlenmesin. Ne bileyim.
Ama tam düzenli değil. Sonuçta ben ne kadar da kreatif bir insan olsam da... ...aynı zamanda da böyle nöbet usulü çalışan, düzenli bir işe olan birisiyim. Şimdi düzenli işim gidecek elimden. Düzenli bir hayattan şu an kendim oluşturduğum bir hayatta geçeceğim. Yani kendim karar vereceğim çalışma saatlerime, yapacağım her şeyi. Kötü bir belirsizlik değil. Bu güzel bir şey. Ama yine de belirsizlik. Ve ben belirsizliklerle başa çıkmakla zorlanıyorum. Çoğu insan gibi. Bunların hepsi adsap yapınca birbirine ve ben gitmeye o kadar çok odaklanınca bana o kalan 11 nöbet bile zehir gibi gelince... Ne oldu arkadaşlar? Yine bana hüsran tükendim ben. Sonra hani o böyle inşaattan ötürü ağladığım story koyduğum gün var ya aynı zamanda ruhani duygularım daha da güçlendiği falan çünkü o kadar içten ağladım ki sonrasında biliyorsunuz ki
Taş yağdı. İnşaatın üzerine taş yağdı ve inşaat durdu falan. Hatta hava temizlendi falan böyle. Neyse ben de sonra uyuyabildim. Şükürler olsun. Ama o uykudan da kalkamadım. Kalkmak istemiyorum çünkü. İstiyorum ki kalan işte kaç gün kaldıysa atıyorum. X gün.
O x gün bir an önce ben uyuyayım bitsin. Ben uyuyarak geçireyim o x günü. Yaşamak istemiyorum o x günü. Tamam mı? Ben uyuyayım kalkayım. Çünkü biliyorsunuz güneşte yani başka çaresi yok. O yüzden ne yapsın? O da doğuyor bir şekilde. E güneş doğduğuna göre ben de hani uyuyup uyansam keşke. Ama neyse dedim uyuyayım.
Dört gün boyunca böyle minimum eforla, işte tuvalete falan kalkıyorum arada. Ama çok su içmişim şükür, böyle yatağın yanında bayağı su vardı. Güzel yandan bakıyorum. Tüylü çişe gittim o yüzden. Minimum eforla duş almadan, tamam ama kokmamıştım, valla kokmamıştım. Diye de rantıma sağlık, iyiymiş. Valla abi hiç düşünmezdim, biliyor musunuz? Bir gün bunları böyle anlatacağımı. İnsanın başına gelmeden bilmiyor. Bazen dinlerdim eskiden böyle işte depresyon, depresyon demeyeceğim ona. Onlar psikolojik tanılar. Depresyon bir tanıdır arkadaşlar ve bu tanıdık kriterleri var o yüzden.
Tepmesip dönem okey. Okey. Burn out'um. İnsanlara şaşırdım nasıl anlatıyor falan. Ne yapayım? Olmuyor mu size de yani? Dört gün düşenmemişim. Eee ne var? Sanki yanımda biri vardı. Sevgilim yok, bir şeyim yok. Yanımda başka insan yok. Ailem yok. Almadım kardeşim. Var mı? Neyse. Alamadım zaten. Ya bir de kalkamıyorsun. Bilen biliyor bunları. Yemeği de nasıl yaptım biliyor musunuz? Burada bir tane marketin restoranı var. O marketin restoranından çoban salata, geburda ve sosuz mevsimi salatası yedim. Hepsini karıştırdım.
Onları karıştırıp karıştırıp yedim. Yanında tombalığı açtım, yedim. Böyle. Hiçbir şey yapmadım ama salataymış oldu. Bir kere ne yaptım? Uyandıktan sonra bana bir binç geldi. Bu arada bunu da söylemek istedim. Ben binç yaptım dediğimde aşağıya demişler ki binç ne? Bir de yazmış ki aşırı yeme bozukluğu. Yanlış. Bakın şimdi. Skeltideki altın kural. Bir semptomun bozukluk olması için bayağı bir tanık kriterinin karşılanması gerekiyor. Yani benim binç yapıyor olmam demek benim binç eating disorder yani binç aşırı yeme, tıkanıcasına yemek yeme bozukluğuna sahip olmam anlamına gelmiyor. Herkes binç yapabilir, herkes tıkanıcasına yemek yiyebilir günün birinde.
Fakat bu demek değildir ki bunu yapan herkes tıkanıncasına yemek yeme bozukluğuna sahip. Tamam mı? Bunları karıştırmayın. Bunları karıştırırsak ve bunları böyle insanlara stigmatize edersek, etiketlersek o zaman ne olur? İnsanlar da bunu yaptığını söyleyemez ve bunu yapan kişiler de bunu saklar. O yüzden zaten kimse genelde milletin yanında binç yapmaz gider evde yapar. Ben ama insanın yanında da yaparım. Çünkü bundan çekinmiyorum. Çünkü yapabilirim. Ne var bunda?
Ben böyle İstanbul'da böyle binç kurallarım var kendimin. Şey yapıyorum işte tatlı tuzu, tatlı tuzu bunun kuralı var tamam mı? Bir günde binç özel podcast yapıyorum. Böyle belli başçeler, belli başçelerle uyumlu birbirine ahenk devam ediyor. Ama burada, hem de şunu söyleyeyim, binç anlık geldiği için mesela binç için dolapta hazır şeyler tutmuyorum genelde.
Çünkü binç o an gelir ve gidersin, bulduklarını alırsın, eve gelirsin, tüketirsin, bir daha da onların üzerine bakmazsın. Budur. Zaten normalde yiyebiliyor olduğun şeyleri ben binç yapmıyorum zaten. Normalde yemeyeceğim pis şeyleri binç yapasım geliyor. Çünkü herkes öyle olur. Normalde yiyorsam zaten niye binç yapayım yani? Açımdır, yemek yemişimdir. Onun adı binç değildir. Neyse bunlar kural değil arkadaşlar, bunlar benim düşüncelerim. Tamam mı?
That's just my thoughts, baby girl. Neyse, gittim burada binç yapacağım, tamam mı? Kardeşim, kola bile bulamadım ya. Şekersiz kola bile bulamadım. Abla abartma, ya bulamadım. Bitmiş, yok. Enormalde vardı, yok. Neyse, ne aldım arkadaşlar? Ekler, dandik bir çips. Bayağı da kötüydü. Sonra, neydim ya o gün? Hatırlamıyorum bile, o kadar kötülerdi ki. Neyse. Ama işe yaradı mı, işe yaramadı. Bence kötü olduğu için yaramadı. Yeterli dopamini alamadım oradan. Serotonini alamadım yeterince, anladın mı?
Ben dedim ki, bu da işe yaramadı, ben ne yapacağım, kaldım burada. Çünkü herhalde o şekilde çıkardım. Bir de burada sporda yok ya, çok etkiliyor beni. Yani yürüyüş bile çok yapamıyorum, gidemiyorum. Çünkü arkadaşlar ya, mekansal sıkıntılarım var, tamam mı? O yüzden geçtim onları. Tam Burnout'tayız, tamam, yediğim her şeyi atıyorum bir yana. Ev çöp ev oldu, okey. Kabul. Ben pislik oldum, yıkanmadım. Yemekle bok gibi yemekler yedim. Tamam, sonra nasıl çıktık peki? Bugün nasıl böyle gülüyorum?
Bugün nasıl böyle yanda inşaat? Ben bugün şu an nöbet olmam gerekirken burada podcast yapıyorum. Nasıl bunlar oluyor böyle şeyler? İşte anlatacağım. Ne zaman? Reklamlardan sonra. I'll be back soon!
Girl, hello. Şimdi anlatıyorum. Dinleyin. Şimdi ben bu süreçteyken tabii merak ettiğiniz bir soru var. Annem baban görmüyor mu? Böyle üzülmüyorlar mı falan? Bayağı ben bunu çünkü filtresiz koyuyorum ya. Ha bu arada koyup koymamak arasında ben de gidip geliyorum bu arada. Yani insanım yani ben böyle şey değilim. Oo haydi bakalım her şeyi paylaş. Çünkü niye biliyor musunuz? Bazen datelerimi falan düşünüyorum mesela. Yarım kalmış dateler var ya. Değil mi?
Ben acaba için anlamda bu kız delirmiş. İyi ki bununla görüşmedim diyor bunu. Diyordur belki de. Yapacak bir şey yok. Sonra şeyi düşünüyorum mesela. Tetiklemek istemiyorum bazı insanları. Çünkü ben kendim bildiğim gibi zaten bunlarla debeleniyorum, uğraşıyorum. Benim hayatımın bir parçası. Düşmek kalkmak. Anlatabiliyor muyum? Ailem de alışkın buna. Ama insanlar alışkın değil ki bunlara. Şey gibi bana, karın ağrısı. Nasıl birinin karını ağrır, bunu yazar ya da serum takıyorlar. Serum yine daha şey...
Aynı şey. Gerçi ağlamakla neyse. O da bir ilgiyi istiyor aynı zamanda. Hani gösteriyor. Çünkü hoşuma gidiyor. Birine bir şey söyleyince kendimi iyi hissediyorum. Ve böyle kümülatif toplu bir enerji geliyor. Anlatabiliyor muyum? Ben buna inanıyorum. Neyse. Ama sonra işin içindeki sublimasyonu düşünüyorum. Yani kendi yaşadığım sıkıntıları paylaşarak bunu nasıl aştığımı da bir yerde aşacağım çünkü. Her düşüncenin kalkışı var.
göstererek insanların da bunun normal olduğunu ve aşabileceklerini ve bununla nasıl başa çıktığımı göstermek falan filan bana da iyi geleceği için win-win olacağını düşünüyorum. Tamam diyorum paylaş sen böyle bir resim boşver. Onun dışında düşündüğüm diğer şey ailem. Şimdi annem çok üzülüyor bunları görünce tamam mı? Ben onu biliyorum çok üzüldüğünü. Çatırmamaya çalışıyor. Çünkü ne yapıyor biliyor musunuz? Anne çünkü anne. Düşünemiyor böyle mantıklı.
Böyle üzülüyor, storylerimi beğeniyor falan. Yani diyor ki ben senin yanındayım falan diyor, tamam mı? Sonra şey yapıyor, bir yerde böyle bir tık beni iyi görürsün hemen arıyor, Tuba'cığım nasılsın falan filan. Çünkü böyle durumlarda konular çok hassas ya. Herhangi bir söylediği bir şey, bir de ben de sınır ihlaliyle karşı çok takığım ya. Nasıl böyle söylersin diye sinirleniyorum. O yüzden de annem aman diyor sinirlenmesin yeter ki ben uzaktan storylerini beğeneyim. Çünkü söylemek istiyor. Evet geçecek. Bunlar hepimizin başına gelebilir falan deyince ben delileniyorum yani. Delileniyorum arkadaş.
Çünkü hepimizin başına böyle gelmiyor bunlar. Hepimiz aynı değiliz çünkü. Böyle olunca benim yaşadığım acının küçümsendiğini hissediyorum. Tamam mı? Ve bunu elli kere defaatle söyledim. Benim kelime. Ekşisariyetle ve defaatle söyledim arkadaş. Ama biliyorum iyi niyetli. O yüzden kapatalım manyağı diyorum. Dalatamam falan. Sonra hemen böyle yemek yapabildiğimde veya kalktığımda
Bu arada babamı da arıyorum. Ben kendim babamı arıyorum. Bana bir şeyler söylesin diye. Babama ben böyle yapıyorum. Evden çıkacaksın, kalkacaksın. Sana şu an ne zor geliyorsa onu yapacaksın. Senem'de hep böyle oldu. Sıkıntı yok. Tamam, olur böyle falan diyeyim. Tamam mı? Böyle beni gıcık eder gibi konuşuyor ama o gıcık ederken konuşması iyi geliyor.
Ablamı arıyorum. Ablam da diyor ki, bu sefer onun etkisi çok fazla oldu kalkmamda. Bana dedi ki, Tuba, haklısın. Bunu almakta, hepsinde haklısın. Hani fazla baskı üzerinde. Bence ama dedi, şu anda perspektifini şöyle değiştirebilirsin. Böyle hastanede çalışacağın, yani kendi yerin olmaya falan, hayatının son zamanları, böyle bir taşla da yaşayacağın, en azından bu ülkede, ya da böyle, burada yani, hep başka taşlar var, burada, hayatının son günleri, bunun keyfini mi çıkarsan dedi. Ben dedim, hiç, ya az çok basit bir cümle ama hiç böyle bakmamıştım yani. Ben derim ki evet ya ağlamak yerine bu odada çürümek ve günlerimin geçmesini beklemek yerine ben acaba kalkıp bunun keyfini mi sürsem? Hani acaba? Ve bu beni böyle ateşledi tamam mı? Kalktım arkadaşlar. Kalktım önce yatağımın yanındaki kıyafetlerle çöpleri ayırdım. Allah'ım tesadüfen. Ayırdım tamam mı bunları? Ondan sonra annemi aradım. Dedim ki anne yarın temizlik olsun. Evde annem ayarlıyor onları. Diyeceksiniz ki 30 yaşında kadınsın.
Arkadaşlar ben temizlik düzen tertip bundan çok yok. Temizim de ya evde işte anladınız. Çok temizim Allah'tan. Dedim ki yani gitmeye o kadar odaklanmak yerine şu an zevkin çıkar kalk şuradan evet ne yaptım dedim. Çöplüğe topladım arkadaşlar kocaman çöp poşetleri oldu ve yani babam kaç gün önce gitti bilmiyorum. Ne yaptım ben o kadar çöpü nasıl yaptım işte yedim. Afiyet olsun.
Sonra böyle bir bezle masayı sildim. Ve bir bezle mutfağın yerini sildim. Şey diyorum çünkü çöpün suları akıyor. O kadar değil ya o kadar değil şaka. Ha bu arada bir şeyler söyleyeceğim. Ben bunları yaşarken bir ara bir enerji geldi gittim böyle duvarda yoga moga es dedim bir şeyler yaptım ve bunu koydum. Ve orada nasıl enerji falan tamam mı? Biri altına yazar ki, hocam bu nasıl enayi? İşte hayat böyle arkadaşlar, kimin yaşadığını bilemiyorsunuz ve her şey maskeli olabiliyor. Bir de böyle bir durumdayken, asıl ne diyecektim size, benim o gün tama Burnout'un böyle cızır cızır ettiği gün podcast yapmam gerekiyor. Çünkü zaten ne zamandır yapmadım artık düzenli bir şekilde podcast yapmam gerekiyor. Ve dediğim gibi yani kredi suçları öyle yapalım olmuyor. Yani ben öyle oturup ağlayıp tavana bakıyorken ve hani daha kaç gündür duş alamamışken oturup
böyle herhangi bir konuda bir small talk konusunda yapamıyorsun, yapamıyorum yani. İnsanın yapamıyorum. Dedim Kevser, Kevser ben yapamıyorum dedim. Ben oturup yine serbest çağrışımı yapacağım. Ağlayacağım yani falan dedim. Onlar da yani tamam dediler. Çünkü ben ağlamak da istemiyorum. Çünkü bir konudansa gerçekten duygularını aktarmak daha zor arkadaşlar.
Bir konu anlatmak daha kolay ağlamaktan yani. Çünkü bir de ne kadar aşacağım, ne kadar açmayacağım, ne kadar okey bunun falan. Sonra da pişman mı olacağım? Ya oluyorsun. O kadar kolay değil. Bakmayın bir yaptığım şeye. Yani ben bunu kolaymış gibi yapıyorum da insan bazen düşünüyor bunlar. Kayıtlı kalıyor her yerde sonuçta.
Neyse, sonra ben tam böyle bu anları yaşarken çöpleri topladım, işte böyle gittim, elimi yüzümü yıkadım, duşa girdim, çok güzel bir duş aldım. Böyle şarkı söyleye söyleye duş aldım. Çünkü bakış açımı değiştirdim ya, perspektifim, hayat değişti bir anda ya. Ve sonra dedim ki ben ne yapsam, ne etsem, şu o saatte de hala inşaat falan var, güm güm güm. İnşaatın geçmesini bekleyeceğim zaten saat 6'ya kadar ki podcastı kaydedeyim. Bir de öyle bir sıkıntı da var. Podcast kaydedebileceğim o kadar az zaman var ki. Nöbet günleri kaydedemem normalde. Nöbet ertesi günleri de çok yorgun oluyorum. Kaydedemiyorum. Sadece bir gün kalıyor geriye. O da saat 6'dan sonra çünkü 6'ya kadar inşaat var. Yani ben sadece bir gün o da 4 saat aralığında podcast kaydetmem gerekiyor. Haftada bir gün onu da ayarlamam gerekiyor falan filan. Yani ölme işim, ölme bir günde zaten terapi var falan derken kaldı geriye bir gün herhalde. Haftada bir gün yapabilirsem yapabilirim. O an hazır olmam gerekiyor. Dün o günde hazır değildim. Kötüydüm işte. Derken bu enerjiyle falan dedim ki
Ben yaylaya gideyim. Daha önce bir kere gitmiştim yaylaya. Bizim köyümüz de yok. Malatyalıyız da ama hiç köyümüz yok. Gitmedim de oralara. Gideceğim zaten inşallah biliyorsunuz. Neyse. Yayla sordum hemen size. İnstagramda biliyorsunuz. Böyle birkaç yayla vardı. Baktım. Babam diyor ki sakın gideceğin yaylayı önceden paylaşma. Dedim haklı ya. Ben bunu düşünmemiştim. Annen diyor sakın tek itine falan. Dedim gideceğim. Özlemişim impulsif olmayı biraz. Dürtüselliği de özlemişim. Çılgın çılgın şeyler yapmayı da yapmam. O yaptığım çılgın şey. Sonra yaylaya gitmek. Kendimi kaptırıp böyle kendim karar vererek istediğim şeyi yapmayı çok özlemişim.
Ve sonra aldım başımı yaylaya gittim. Evden sıcak suyumu, maçamı götürdüm, buzlarımı götürdüm, her şeyimi götürdüm. İşte meyve falan filan, hoparlörüm, yoga matım, kitabım, valizimle gittim biliyorsunuz. Valizimle gittim ama valiz valiz. Arkadaşlar ben neden bunların hepsini ayrı ayrı poşetlere veya çantalara koyup ağır ağır taşıyayım da kolumu ağrıtayım?
Düzenli, mis gibi valizime koyarım, giderim. Harika. Ayrıca da yayla yolunda yürürken bile o yokuşa çıkabilirim yani. Bu çok muhteşem bir icat, valiz. Valizin bir tek üstü tekerlekli valiz. Yani şu üzerine binebildiğin. O da çok güzel mesela. O da olabilir. Bundan sonra onunla giderim.
En son oradan çıktım, dedim ki ben bir çoruma gideyim. Boya Batı'nın yaylasından gittim çoruma. Pizza yedim. Pizza çok iyiydi. Pizzacığım Musti Bey normalde orayı açmıyordu, kapalıydı falan. Ben de kendim olduğumu söylemedim. Normal biri, normal biri. Halktan biri. Ya tanıyor ya. Normal dışarıdan müşteri gibi. Aradım, açtı ona rağmen. Denedim onu aslında. Sırf ben olduğum için açsaydım gitmeyecektim. Sevmiyorum öyle şeyleri. Değermişim.
Ya merak ettim, neyse. Biraz da ben insanları böyle deneyeyim, zorlayayım, değil mi? Kızı yerken tam beni hastaneden aradılar, tamam mı? İcabına gelmen gerekiyor falan filan.
Bizim icabımız da var. Predsienk'te icap olmaz normalde. Bizim var arkadaşlar, o da var. Nöbetçi olmadığımız gün icapçıyız. Herhangi bir şey olduğunda, ölü muayenesi falan. Biz gidiyoruz, yapıyoruz. Ben de gittim dün koştura koştura hastaneye. I almost forgot this is the whole point. Hastanede ben. Sonra, dün hastanedeydim ve bugün de nöbetçiyim normalde. Ve arkadaşlar, biraz sonra ne zaman podcast çekeceğim? Çünkü başlı gün yok yani. Cuma'ya geldik, Cuma'ya. O yüzden ben de dedim ki, bir doktor arkadaşıma rica ettim. Bir saatçik dedim, benim yerime bakar mısın lütfen, ne olur. O dedi ki, tabii ki bakarım dedi.
Sonra bir saat o benim yerime bakıyor. Ben de evdeki hanımefendilere dedim ki, lütfen bir saat evden uzaklaşabilir misin? Lütfen bir saat. Onlar da kendilerine gittiler, gelecekler. Yanımdaki inşaata dedim ki, ne zaman mola veriyorsunuz? Lütfen dedim, bir saat var mı? Dediler ki, hocam, saat işte bir ile iki arasında dediler. İşte mola vereceğiz. Dedim, tamam. Ne olur dedim, hiç ses yapmayın, tamam mı? Anlaştık herkesle arkadaşlar. Sadece anonsçuyu ayarlayamadım. Baybat Belediyesi anons geçiyor ama geçmedi şükürler olsun. Makinelere söyledim, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi. Onlar da birazdan çalışmaya başlayacaklar. Ben de bu süre zayıfında podcastimi yapmış oldum. O kadar mutluyum ki. Hayat,
Gerçekten siz perspektif değiştirince değişiyor. Şu anda kitabı dert etmiyorum, yaparım. Yapamazsam da canım sağ olsun. Mehmetler bir şekilde bitecek. Popkestler de böyle yapılır. Ve ben bu baskıyı azaltmak için deadline'dan önce yapmayı planlıyordum. Ama şu anda mümkün değil. Yapamıyorum. Deneyeceğim yine elimden geleni. Kendimi çok zorlamadan.
Ve bugünü bitirirken şunu söylemek istiyorum. Aslında bu 1-2 aydır devam eden depresif mood ve gönül sonunda yaşadığım burnout, tükenmişlik sürecinden beni çıkaran şey, hadi bakalım kalkıyorum, gulabap falan olmadı arkadaşlar. En kötüyken yaptığım kendim için çok küçük şeyler. Birkaç şey. Buna ne deniyor? Yani tükenmişlik anlarında yapılan, kendimiz için yaptığımız mikro öz şefkat eylemleri. Bunlar niye önemli? İnstagrama çok güzel bir Reels yaptım. Bunun altında anlattım. Reel yaptım. Reels mi yaptım, reel mi yaptım? Bunu hep düşünüyorum. Neyse arkadaşlar.
Şimdi Bernad, yani bu tükenmiştik arkadaşlar. Beynimizin frontal ile bunun devre dışı kalması değil sadece. Yani ben artık karar veremiyorum, düşünemiyorum, ne yapacağım, tükendiğim değil sadece, tamam mı? Aynı zamanda burada ne oluyor biliyor musunuz arkadaşlar? Benlik hissinin, eylem düşününün, eyleme geçmenin ve çevreyle anlamlı bağ kurma kapasitemizin de...
geçici olarak çöktü, nöropiskeletik bir kriz diyebiliriz, tamam mı? Ve böyle anlarda böyle büyük değişiklikler yapmak, karar almak, işte hadi bakalım, 75 heart challenge yapacağım, cırt cırt falan, büyük motivasyonlar, bunlar bizim bedenimiz tarafından tehdit olarak algılanıyor. Yani beynimiz bu sürede büyük değişiklikleri kaldıramıyor. Çünkü burnout halindeyken karar verme mekanizmalarımız yavaşlıyor, yani prefrontal korteksimiz yorgun.
Motivasyonumuz düşüyor. Küçük işler bile ve roket bilimi yani mesela duş almak değil mi? Roket bilimi gibiydi benim için o sırada. Çünkü kortizol o sırada böyle hayatta kalmaya odaklanıyor. Sitesi de arttı ya. Ama küçük adımlar yani bunlara low threat actions deniyor. Küçük tehdit etmeyen tamam mı? Mesela şimdi kalkacağım. Sadece kalkacağım. Sadece su içeceğim. Bir bardak ya. Ya sadece iki sayfa iki sayfa okuyacağım falan. Yani bu bile fazla ya. O an ben tahmin edebiliyorum nasıl bir şey. Babam dedi bana. Dedi ki, kızım sadece kapıdan çık. Kapıdan çık geri girersin. Ve arkadaşlar bu mikro eylemler yalnızca birer davranış değil. Bizim sinir sistemimize yeniden şunu diyoruz yani. Güvendeyiz. Güvenlik sinyali. Bu beden hala yaşıyor. Bu organizma buradan çıkmak istiyor ya. Let me. diyoruz yani beynimizde biz bir şekilde. Ve aynı zamanda biz bu küçük, small acts'leri yaparak ödül sistemimizi yeniden uyarıyoruz. Çünkü bizim yaşadığımız bu burnout dopamin devrelerini çökertebiliyor. Psikiyatri de yani tıpçası nöral ödül sisteminin çökmesiyle ne oluyor arkadaşlar? Anhedoni. Anhedonine zevk alamama. Hedonist var ya bu da anhedoni. Hiçbir şekilde keyifli gelmiyor yani. Ancak bu demek değildir ki. Hayat böyle devam edecek.
Sadece bir süre erişilemez, tamam mı? Dokunamıyoruz bir süre dopamine. O zaman ne yapıyoruz arkadaşlar? Mikrodopamini salgılatan davranışlara kaçıyoruz. Mesela benim dün yaptığım yeşillik, güneş, rüzgar, müzik, matcha. Dirty ice matcha latte. Gerçi dirty'si yoktu ama ice matcha latteydi o.
Yaylaya çıkmak, tırımda pizza yemek falan. Sevdiğin kokuyu duymak, bir yudum sıcak çay. Kendini battaniyeye sarmak falan. İstediğin diziyi izlemek. Ha, bu arada bana çok iyi geldi. Patrick Melrose. Bence süper bir dizi. Min dizileri bayılıyorum çünkü uzun dizileri bitiremiyorum. Min dizi çok iyi. Bu beş bölümdü falan da herhalde. Ben ikinci bölümdeyim. Ondan ama çok iyi geldi bana. Bence estetik olarak da çok güzel. Düşünsel, psikolojik filmleri sevenler, psikolojik gerilim de olur. Ama trigger warning vereyim. Bağımlılık falan veya cinsel saldırıyla ilgili travmatize olabilecek kişiler izlemesin.
İzlemesini değil, bilsin bunu. Ne diyordum arkadaşlar? Böyle bunlar işte, küçük küçük şeyler, beynimizin ödül sistemine yeniden uyanma çaresi yapıyor, tamam mı? Diyoruz ki yani, bak hâlâ dopamin alabiliyorsun. Dünya sana hâlâ cevap veriyor. Aradığınız abone şu anda değil ama birazdan ulaşılabilir, diyor. En garibi de tükenmişlik, kontrol kaybı algısıyla karakterize oluyor. Yani bu burnout'u diyoruz ki, artık ben yönetmiyorum hayatımı. Ben ne oldu? Kontrolden çıktım. Bunda bir adı var arkadaşlar. Otonominin çökmesi. Yani anlamsızlaştırıyor hayatı.
Ama buralarda böyle yine bu en küçük öz bakım eylemleri, mikro eylemler ne yapar arkadaşlar? Dişini fırçalamak bile mesela. O kişiye tekrar agency hissi verir. Agency hissi ne? Öz olma hissi. Eylem başlatma yetisi. Böyle bir şeyi ben yönettim hissi. Kontrol bende hissi. Tamam mı? Bu da çok büyük bir güç psikolojik olarak.
Yani güzelim bir tanem peri bacası bebeğim. Arkadaşlar Aliye'nin kızı var ya. Aliye'nin bir kızı var. Doktor Aliye, canım arkadaşımın. Geçen bana böyle yapıyor. Kız küçücük küçücük. O kadar zeki ki. Böyle yapıyor. Tuğba, Tuğba geçen peri bacaları demedin mi? Öyle konuşmuyordu. Yapamadım da neyse. Tuğba geçen peri bacaları demedi diyor. Küçücük ya, kız küçücük ya. Daha yürüyemiyor ya. Ona diyorum. Asya, peri bacam, bir tanem. Yani ne diyorum ki? Bu mikro eylemler hayatta kalma planı değil. Aslında sadece nedir?
hayatta kalma niyetidir. Tamam mı? Soft bir survival'dır. E bu da nedir? Konuştuklarımın hepsi de bizim prenses perilerin soft survival guide'dır. Ve arkadaşlar, tükenmişlikte iyileşme niyetle başlar. İyileşme, unutma prenses perim, peri bacağım bir tanem güzelim, hiçbir zaman büyük olmak zorunda değilsin. Küçük ve soft başlayabilir ve böyle de devam edebilir.
Sizi çok seviyorum. İyi ki varsınız. Siz olmasanız ben böyle kalkamam. I love you. Şimdi gideyim de hastalarıma güzelce bakayım. Vay be! Çalış köle! Hadi bye bye.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.