Podcast

Bunlar Hep Haset

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Küresel röntgencilik çağında kıskanmak ve imrenmek aynı şey midir?



Bölüm Notları

Kitap: Yeraltından Notlar / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Film: Yengeç Sepeti.

Film: Do the Right Thing (Koreli Bakkal) IMDB.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.766 kelime · ~19 dk okuma

Ben kötü bir adamım. Huysuz bir adamım ben. İçimde kim var? Sanırım ciğerlerim de hasta. Aslında neye kızdığımı bile bilmiyorum. Ama kızgınım. Bazı insanlar mutludur. Ben değilim. Ve onların mutluluğuna da dayanamıyorum. Bu mu kıskançlık? Bilmiyorum. Belki de evet.

Akıllı adam olmaktan utanıyorum. Bazen çok basit insanlar görüyorum. Kendilerinden memnunlar, gözleri parlıyor. İşte o zaman içimde bir şey sıkışıyor. Sanki onların yerinde olsam ben de mutlu olacaktım gibi geliyor.

Zeki olmak talihsizliktir. Ahmaklar gibi her şeyden memnun olamıyorsun. Onlar gülerken sen neden güldüklerini bile anlamazsın. Ama sonra, sonra onlara imrenmeye başlarsın. Evet, itiraf ediyorum. Bazen imreniyorum. Onların bana saygı duymasını isterdim. Hayır, hayran olmalarını. Her biri bana saygı duysun, önümde eğilsin isterdim.

Transkriptin tamamını oku

Ama hiçbir zaman öyle olmadı. İşte bu yüzden onları küçümsedim. Ben kimse olamadım. Onlar ise birer şey oldular. Ve ben, ben bu yüzden sadece içimden konuşurum. Çünkü başka türlü yüzleşmeye cesaretim yok.

Fyodor Mihaylovich Dostoyevski'nin yer altından notlar romanından kesitlerle başladım. Çünkü bu bölümde işeyeceğimiz ve sıklıkla birbirine karıştırdığımız imrenme ve kıskanma kavramlarını anlatan belki de edebiyat dünyasına dair en çarpıcı, en etkileyici metindim. Hayatı, mutsuz ilişkiler, sağlık sorunları, sürgünler, hapishaneler, kumar borçları ve o borçları ödeyebilmek için sürekli yazma mecburiyetiyle geçen Dostoyevski, 1864 yılında yayınladığı Yer Altından Notlar adlı bu kitabıyla psikolojik roman türünün de ilk örneğini bize kazandırdı. Çocuklu yaşlarında eski bir devlet memurunun bir türlü dikiş tutturamadığı hayata ve topluma yönelik iç sesini dinleyip durduğumuz bu muhteşem eserde, ismini hiç öğrenemediğimiz kahramanımızın zihninin kıvrımlarında dolaşıp dururuz. Kimi zaman ironik, kimi zaman akıl dışı, kimi zaman da gayet makul tespitleriyle hem kendinden hem de etrafındakilerden duyduğu iğrenmeyle karışık nefretin sebeplerini arar dururuz.

Kahramanımız sürekli düşünür, suçlar, hakaret eder, planlar kurar ama hiçbir şey yapamaz. İçten içe sevinmek ve anlaşılmak ister ama bir yandan da tavırlarıyla bunu imkansız hale getirir. Kendi kuyruğunu yakalayıp yiyen bir yılan, içinde durduğu küpü aşındıran keskin bir sirke gibidir. Olur da henüz aranızda okumamış olanlar vardır. Ayrıntılarına girip sihrini bozmak istemem. Fakat bu bölüm sona erdikten sonra bu eksiz eserle mutlaka tanışmanızı isterim. Bölüm notlarına da bağlantısını ekliyorum. Böyle güzel bir çevirisinin örneğini. Umarım onlara da bakma fırsatı bulursunuz.

İnsan doğası gereği politik bir hayvandır diyen Aristoteles'i anmak gerek. İki açıklama eşliğinde elbette. Biri politik olma üstüne, diğeri ise hayvanlık meselesi. Bahsi geçen politiklik bugün kullandığımız anlamdaki gibi siyasi olmanın ötesinde polis olarak anılan şehirleri, toplulukları temsil eder. Yani topluluklara ait olma halini tanımlar. Yani insan yalnız başına yaşayamaz. Topluluklara muhtaçtır.

orada anlam bulur, destek alır, ayakta kalır, yaşadığını hisseder, kendini başkalarının gözünden tartar, ötekilerle kıyaslayarak bir yere koyar. Hatta yine Aristoteles'e göre insan yalnızca toplum içinde erdemli olabilir. ahlak, eğitim, yasa gibi kavramlar sadece toplumsal yaşamda yaşanır. Hayvan olma meselesine gelince o da dinimize yerleşen yaygın şeklinin aksine sözlük anlamıyla Arapça'da tam olarak canlıyı tanımlıyor. Yaşayan her şey gibi insanda bir hayvan dolayısıyla. Yani öyle kimilerinin alınganlık gösterdiği gibi bir aşağılama, sıradanlaştırma kastı yok o sözcüğün o tanımın içinde.

Bu bilgiler ışığında Aristoteles'e tekrar dönersek, insan doğası gereği sosyal bir canlı. Sahip olduğu her tür nimet gibi, maruz kaldığı her tür musibetin de temel sebebi tam olarak bu. Belki toplum insanı bozar derken Jean-Jacques Rousseau haklıydı. Belki de insan sahiden yalnızca doğada, bir başınayken özgür, mutlu ve doğal olabilirdi.

Medeniyet ve onun mecbur kıldığı bir arada yaşama mecburiyeti hepimizi önce özümüzden sonra özgürlüğümüzden mahrum bırakmıştı. Kim bilir? Belki de öyledir. Sosyalleşmenin fiziki sınırlarıyla tanımlandığı çağlarda bile yeterince dert yaratan ötekiler sosyal ağlar sayesinde küresel bir boyuta ulaştı.

Artık sosyal çevremiz, tanıdıklarımız ya da tanımasak dahi mecburen aynı mekanları paylaştıklarımızdan ibaret değil. Nerede yaşadığını, hatta belki de tam olarak kim olduğunu bile bilmediğimiz yüzlerce, binlerce kişiden oluşan sosyal çevrelerimiz var. Dahası sosyal çevremizi oluşturan bu insanların bir kısmının bizim varlığımızdan dahi haberi yok. Ekranlardan birbirimizi dik izleyip duruyoruz, mutluluklarımızı yarıştırıyor, başarılarımızı kapıştırıyoruz.

Bu küresel röntgencilik çağının ateşi bazı hisleri haddinden fazla harlıyor. Kıskançlık gibi, haset gibi, imrenme gibi. Hepsini aynı sanıyoruz ama değil. Her biri ayrı hisler, ayrı dertler. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde birbirine en karıştırılan, dahası birbirine karışması en kolay iki kavrama ve onun kırılımlarına bakıyoruz. İmrenme ve kıskanma.

kavramlar sözlüğümüzle devam edelim programımızın demirbaşı malum benim de için için en keyif aldığım konulardan biri çünkü bir nevi böyle anahtar gibi şifre parola gibi bir işlev üstleniyor bu programda neden bahsediyoruz ne anlatmaya çalışıyoruz. Tabii ki öncelikle programımızın bölümünün başlıklarını oluşturan kavramlardan başlayalım. Kıskanmak. Kıskanmak Öztürkçe bir tabir. Bu cimrilik etme gibi bir anlamı da var. Çünkü esirgeme fiilinden evriliyor. Kıt vardır ya hani kıtla aynı kökten türediği düşünülüyor. Hani kıt olma, kıtkanma, kıskanma gibi.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktım, esirgemek, çok görmek, yerinde olmayı istemek ve imrenmek diyor. Oysa bunların arasındaki nüanslara, ince ince farklara bakacağız bu programda. Dolayısıyla Türk Dil Kurumu yine birazcık fazla genelleşici olmuş, bir torba kanunun içerisine hepsini doldurmuş. Biz onun arasındaki ayrıntılara bakacağız.

Türkiye Kurumu'nun bir diğer tanımı sevdiğini paylaşamama hal ediyor. Buna da bakacağız çünkü kıskanma sadece insanların böyle birbirine tanımadıklarına yönelik değil. Aslında daha da sık oranda sevenlerin birbirine karşı beslediği bir his. Onun da tabii belirleyicisi doz. Onların hepsine birazdan geleceğiz. İkinci tabirimiz, terimimiz imrenmek. İmrenmek de öz Türkçe bir terim. Arzulamak, sevmek fiilinden türüyor tahmin edeceğiniz üzere.

Türk Dil Kurumu sözlüğü beğenilen, hoşlanılan bir şeyi edinme veya bir yiyeceği yeme isteği duymak diye tanımlıyor değil mi? İmrenme sadece bu hani kişilere, olaylara değil, yemeklere imrenme gibi de oluyor. Ben mesela bu tabiri düşündükçe Kemal Sunal'ın meşhur o tavuk çevirme, piliç çevirme camına, tezgahına ekmek bamba sahnesini hatırlıyorum. İmran Bey'in bir de öyle bir boyutu var. Bir diğer tabirinde tanımında beğenilen bir kişi veya bir şeye benzemeyi istemek. Yani gıpta etmek diyor. Oysa ki gıpta etmek de birazcık zorlama bir birleştirme bence bu tabir için. Gıpta Arapça kökenli.

Haset ederek kıskanma anlamına geliyor esasen. Haset etmek nedir? Haset nedir? Yani aslında biraz harese bölümünde de değinmiştik. Hırs, harese tanımında. O da Arapça. O da kıskanma. Kök tanımında ise kıskanan kişi. Yani haset insan demek ne demek? Kıskanç insan demek. Haset etmek, kıskanmak. İşte buradaki belirleyici ve ayrıştırıcı olan parametre değişken tabii ki her konuda olduğu gibi niyet.

Yani ne niyetle, hangi niyetle, hangi amaçla, hangi düşünceyle bu hislere kapıldığımız bütün bu hislerin tanımlarının belirleyicisi durumunda. Yani kıskanma ve gıpta etme kimi zaman masumiyet içerebilir. Haset etme ise daha kötücül bir eylem gibi. İmrenmek ise alabildiğine iyi niyetli gibi görünüyor. En azından benim zihnimde öyle çınlıyor. Peki aradaki farkı ne belirliyor? Kıskanmak her zaman kötü de imrenmek her zaman iyi mi?

Yine zorlu sorular yine bereketli bir konu. Adli Naşan Yaşam Rehberi konunun özüne yolculuğa başlıyor. Fransız yazar ve düşünür Jean-Paul Sartre'nın 1944 yılında sahnelenen Kapalı Oturum adlı tiyatro oyununda ilginç bir replik geçer. Cehennem başkalarıdır. Ya da başka bir deyişle cehennem diğer insanlardır. Bu temsildeki cehennemin dini referanslardakinin aksine ne bir zebanisi ne de ızdırabı vardır.

Cehennemin azabı üç kişinin sade bir şekilde döşenmiş bir odaya hapsolmasından ibarettir. Cezaları ise sonsuza dek o odada birbirlerinin bakışlarına ve fikirlerine maruz kalmaktır. Ötekinin yargılayıcı tavrına maruz kalmamak için kendilerini sürekli bir gayret içinde hissedecek ve nihayetinde bambaşka insanlara dönüşeceklerdir. Bu mantıkla bakınca yaşadığımız ev, okuduğumuz okul, çalıştığımız iş yeri, arkadaşlarımızla paylaştığımız sosyal ağlarımız, hatta bizzat yaşamın kendisi, cehennemin ta kendisi. Çünkü başkalarıyla paylaşmak durumundayız. Üstelik neredeyse her an. Hepimiz içten içe başkalarının onayıyla tatmin oluyor, başarı ve başarısızlıklarımızı ötekilerin yorumlarıyla tartıyoruz. Kim olduğumuzu anlamak için diğerlerine ihtiyacımız var. Elbette bu tek taraflı bir etkilenme değil. Bu acıyı çekenler olarak biz de ister istemez etrafımızı gözlemlemeye, ölçüp biçmeye, yermeye, yargılamaya başlıyoruz.

Madem herkes bizi çekiştirip duruyor, biz niye eksik kalalım değil mi? Hoş geldin haset, hoş geldin kıskançlık. Oysa çocukken dinlediğimiz masalların bile en yaygın temasıydı kıskanmanın kötülüğü. Rapunzen'in güzelliğini kıskanan cadı onu kuleye hapsetmişti. Cinderella'ın güzelliği ise üvey kardeşlerini çıldırtmış, onlara olmayacak işler yaptırmıştı. Pamuk Prenses öylesine kusursuzdu ki, üvey annesi dayanamayıp onu öldürmeye karar vermişti.

Hepsinde de kaybeden o haset karakterler olmuştu fakat bu dersler dahi hiçbirimizi kıskanmaktan alıkoyamamıştı işte. Hikayelerden bahsedince onların gerçek anlatıları aklıma geldi. Ona da söz başka bir bölümde mutlaka bakacağız. Yoksa bilesiniz ki ne Cinderella o kadar masumdu ne de Beyaz atlı prens.

Aklıma başka bir meşhur temsil geldi. Shakespeare'in Othello oyununda şöyle bir tirat vardır. Kıskançlık. Kıskançlık dikkatli olmanız gereken bir şeydir efendim. Yeşil gözlü bir canavardır o. Kurbanını beslerken onunla alay eder.

Bu sözlerin gerekçesi aşıkların arasını açma amaçlı bir çaba ama kurbanlarını beslerken eğlenen yeşil gözlü canavar tabiri kıskançlığın her türü için geçerli olacak kusursuz bir tanımlama sanıyorum. Tam bu noktada kıskançlığın en çok yaşandığı, dolayısıyla bazen kaçınılmaz sanıldığı romantik aşk ilişkilerine bakmalı. Seven kıskanır sözü hiçbirinize yabancı değildir. Kulağa ilk başta gayet de hoş geliyor, cezbedici geliyor. Arzulanmak gibi, kıskanılmak da kimilerinin hoşuna gidebilir. Hatta belki hepimizin bir parça hoşuna gidebilir.

Çevremde kıskanılmadığını düşündüğü için ayrılan çiftlere bile şahit olmuşluğum var. Fakat kabul etmesi zor gelse de, aynen sevinmek ve arzulanmak gibi kıskanılmanın da belirleyicisi, hemen her konuda olduğu gibi, dos. Kıskanılmak istenen bir kişinin gerçek anlamıyla kıskanç bir eş ile yaşayacağı ilişkinin cehennemin bir başka odası olduğunu anlaması pek de uzun sürmeyecektir sanırım. Saplantılı derecede kıskanç bir eşin cazip geldiği hiçbir ilişkiye denk gelmedim. Belki de benim talihsizliğimdir. Bilemiyorum.

Ara formlara, tonlara ve mertebelere dalmadan önce belki de en başta neden kıskanıyoruz sorusunun yanıtını aramalı. Bunun için sonsuza uzayan bir gerekçeler listesi hazırlamak mümkün. Ben aklıma gelen en yaygın birkaçını sıralayacağım bu programda. Sebeplerin başında hepimizin mukayese, kıyas yapma, yani karşılaştırma dürtümüz geliyor. Evet, bu bir dürtü. Beynimizin çalışma mantığı böyle. Diğer canlılardaki benzer yansımaları belgesellerde izlemişsinizdir mutlaka. Özellikle memelilerde, özellikle maymun trailerinde bunun çok yansımalarına rastlamışsınızdır. Fakat insan evladının diğerlerinle kendini sürekli karşılaştırma hali onlara kıyasla çok daha karmaşık özelliklerle bezeli. ''O öyle de ben neden böyleyim?'' ''Onun var da benim niye yok?'' ''Onun oldu da benim niye olmadı?'' gibi sorular günün her anında karşılaştığımız her kişi ve durumda zihnimizde sinsice döner durur.

Uzmanlara göre bunun altında yatan sebep yetersizlik hissi. Başkalarında gözlemlediklerimiz bizde otomatik olarak bir eksiklik hissi yaratıyor. Bazen de saplantı haline getirdiğimiz ayrıntılar seçici algımızla gözümüze daha çok çarpıyor. Burnundan mesela memnun olmayan birini düşünün, belki siz de onlardan birisiniz. Mutlaka ilk olarak karşılaştığı insanların burnuna bakarlar. Yani işte bir yerinde kusur görenler, sürekli etrafındaki insanlar da o kusuru ararlar. Bulurlarsa belki rahatlarlar, kıyaslarlar. Bulamazlarsa üzülürler. Bu çok doğal bir ruh, düşünce, beyin halimiz.

Bu karşılaştırma refleksi her zaman olumsuz olmak zorunda değil. Hatta aksine insanın kendini değerlendirmesi, konumlaması bir anlamda emsal alması kendisi için bir hareket planı çıkarmak için de faydalı olabilir. Fakat o meşhur doz meselesi var ya işte her şeyi o bozuyor. Bu konuya birazdan tekrar döneceğiz. Kıskanmanın ikinci gerekçesi sevilmeme korkusu. Kardeşli çocukların beni mi çok seviyorsun yoksa kardeşim mi gibi sorularla sürekli anne babasını darlaması ya da her kardeşin eşit sevildiği yanıtına asla inanmaması da bu yüzden kendinizden daha çok sevilen ya da tercih edilen kişilerin varlığını kabullenmek çoğumuzun

ancak çok ileri yaşlarda edinebildiği türden bir meziyet. Çoğumuzun dediğim de lafın gelişi. Çoğumuzda böyle bir meziyet yok çünkü. İlişkiler eksenindeki romantik kıskançlığın temel sebebi ise en kaba tanımıyla üreme odaklı yaşamın kendini koruma refleksi. Yani bir anlamda kendini, bir anlamda kaynakları tırnak içinde. Kimi bilimciler bunun evrimsel bir hayatta kalma mekanizması olduğunu düşünüyor. Eşin esirgersen ailenin ve topluluğunun devamlılığını da sağlamış olursun. Basit bir mantık. Ve bu açıdan bakınca biraz anlaşılabilir de geliyor insana.

Yaşamın genelinde karşımıza çıkan türden kıskançlığın bir diğer gerekçesi özgüven eksikliği. İkna olması zor gelse de kendine güven ile kıskançlık arasında ters bir orantı var. Birisi çoğaldığında diğeri azalıyor, tersi de geçerli. Özgüvenin getirdiği ben de iyiyim ya da istersen ben de olabilirim, ben de yapabilirim hissi enerjiyi kıskançlık yerine daha yapıcı eylemlere dönüştürebiliyor. Yani bu kıskanma halimizin üç temel motivasyonu var. Yetersizlik hissi, sevinmeme korkusu ve özgüven eksikliği.

Bu çağa özel en büyük ve son gerekçe ise biraz önce andığım, bu programda da çok bahsetmek istemediğim teknolojiyle çok bağlantılı bir ayrıntı, sosyal ağlar. Hepimiz sosyal medya hesaplarımızda en güzel anlarımızı, en harika hallerimizi, en görkemli tecrübelerimizi paylaşma yarışındayız. Dahası hepimiz bu yarışın gerçekleştiği o alarda her geçen gün biraz daha fazla zaman harcıyoruz. Ekranımızdan kayıp giden her paylaşım bizi önce takip ettiklerimize yönelik hasede ardından kendi sefil hayatımıza küsmeye itiyor. Bunun basit bir çözümü var. Siz de o çözümü gayet iyi biliyorsunuz. Fakat işimize de gelmiyor işte. Çünkü o röntgenciliğin, hasedin, gıybetin ve öfkenin baldan tatlı bir yapısı var.

kırbaçlandıkça şehveti artan, şehveti körüklendikçe şiddeti arttıran sadomazobi düzenin kendi kuyruğunu yakalamış yılanlarıyız hepimiz. İşte bu düşüncelerin zirve anında isterseniz kısa bir ara verelim, ondan sonra bu kıskanmayı doğuran gözlem ve karşılaştırma hissiyle nasıl baş edebileceğimize bakalım. Kıskanmayı doğuran gözlem ve karşılaştırma hissi bu kadar kaçınılmazsa, bunu daha yapıcı bir şekli sokmak mümkün müdür? Elbette mümkündür. Hatta kimin elinde doğal bir dürtü olarak kendini gösterir. Kimin elindeyse ortaya çıkmak için biraz üstüne düşmeyi, biraz emek vermeyi gerektirir. Dahası, kıskançlığın kimi durumlarda kültürel bir sonuç, hatta öğrenilen bir tavır olduğunu da unutmamak gerekir.

kişilere ve olaylara bakış açımızı kodlayan çoğu zaman yetiştiğimiz çevre. Bize bunları aktaran ilk çeperdeki ailemiz dahi çoğu zaman kendi çevresinin kültürel kodlarından beslenir. Genetik bir maraz gibi kuşaktan kuşağa yayılır durur bu huylarda dolayısıyla. Ne demek istediğimi şöyle bir örnekle açıklayayım. Biraz önce gerekçelerden bahsederken misal olsun diye bazı sorular sormuştum. İşte o öyle de ben niye böyleyim, onun var da benim niye yok, onun oldu da benim niye olmadı falan gibi.

Kültür kodları bu soruları bazı topluluklarda başka türlü şekillendirir. Örneğin, o öyle de ben neden böyleyim sorusu kimilerinde hiçbir zorlama olmadan doğal yollarla o öyleyse ben de öyle olabilirim ya da daha işlevsel haliyle ben nasıl öyle olabilirim şeklinde zihinde belirir. Onun var da benim niye yok yerine, onun varsa benim de olabilir kalıbına dönüşür. İşte kıskançlık ya da hasetle imrenme arasındaki fark tam olarak bu.

Kıskançlık benim yoksa onun da olmasın diye düşündürür. İmrenme ise onun varsa benim de olabilir der. Kendinde her şeyin var olmasını arzulamanın anlamsızlığı, hatta bir bakıma imkansızlığından bahsetmeye gerek bile yok sanıyorum değil mi? İmrenmenin içindeki yapıcı gücü de görmemek imkansız. Ama nedense ilk tarafı, karanlık taraf daha mı keyif verici geliyor bilmiyorum. Genellikle imrenmiyor, kıskanıyoruz.

Aklıma 1994 senesinde sinemada izlediğim Yavuz Özkan'ın yönettiği yengeç sepeti filmi geldi. İsminin hikayesi çok ilginçti. Balıkçılar yakaladıkları yengeçleri doldurduğu sepetlerin ağzını hiç kapatmazmış. Çünkü biri tırmanarak sepetten çıkacak gibi olursa, onu çekiştirerek ondan önce çıkmak isteyen diğer bir yengeç yüzünden dengeleri bozulur, hep birlikte yeniden sepetin dibine düşerlermiş.

Bu yüzden hiçbir yengeç hiçbir zaman sepetten çıkamaz, sonunda soframıza meze olurmuş. Sosyal psikolojide de aynı adla anılan bu sendrom, insanlar arasında kıskançlığın en sağlıksız durumunu tanımlar. Kendi başarısızlığı ya da hareketsizliğiyle yüzleşemeyen birey, başkasının hareketini kendine bir tehdit olarak algılar. Birisinin başarması kendi başarısızlığını belirgin hale getireceği için onun için bir tehdide dönüşür.

Kimileri bunu eşitlik arayışı ya da eşitlenme çabası diye tanımlayıp sevimli hale getirmeye çalışsa da bence en iyi niyetle bu tür kıskançlık en fazla statikonun korunma gayreti olarak tanımlanabilir. Aklıma başka da bir şey gelmiyor. Bu yüzden yengeç sepeti sendromu kendini en çok hiyerarşik ya da tam tersine fırsat eşitliği olmayan kültürlerde gösterir ki bu ayrıntıyı meritokrasi başlıklı bölümümüzde de işlemiştik hatırlayanlar olacaktır. Kimseye zerre miskal faydası yoktur ama benim yoksa onun da olmasın mantığının yaratabileceği başka da bir sonuç yoktur.

Kıskanma ve imrenme arasındaki farkları biraz daha netleştirelim isterseniz. İmrenmenin temelinde karşı taraftan bir talep yoktur. Belki onu kıskanmadan ayıran en büyük özellik de bu, demin de bahsettiğim gibi. İmrenme, kişide başkasında görünen eksikliği hissedilen ve talep edilen şeye yönelik harekete geçme, bir şeyler yapma arzusu doğurur.

Bir başka deyiş de kıskançlık en pasif haliyle için için kendini kemirme hali iken imrenme, bireyi imrenilene ulaşmak için bir şeyler yapma, harekete geçirme özelliği taşır. Bu yüzden kıskanma ile çekememe hali de birbirine çok benzer değil mi? Hani aynı şeyler gibi düşünürüz ama o da değildir. Kıskanç kişi ötekiyle sürekli bir rekabet halindedir. Onu küçümser, aynen Dostoyevski'nin yer altından notlarının kahramanının yaptığı gibi, mümkünse dışlar. İmrenen kişi ise rol modellerine sahiptir. Çok önemli bir ayrıntı işte bu rol modeli. Özendiği kişi ya da tavır onun için bir yol haritasına, şablona, nihai hedefe dönüşür.

Haset içermez yani. İmrenir, onun gibi olmak ister, onun gibi olmaya çabalar, onun gibi giyinir, onun gibi konuşur, onun gibi ilerler. Motive edici imrenmenin aksine, kıskanma motivasyonun köküne kibrit suyu eker. Ataleti iten bir ruh hali doğurur. Kıskanmanın başaracağı tek şey statikonun yani mevcut durumun korunması. Herkesin kıskanan kişinin seviyesinde eşitlenmesidir.

İmrenme ise her iki taraf için de yapıcı olabilecek bir rekabeti, hareketi ve gelişimi tetikler. Kıskanan kişi hayatta her şeyin kısıtlı ve kıt olduğuna inanır. Örneğin diğerlerinin mutluluğunu kendi mutluluğundan koparılmış bir parça olarak görür. Herkesin aynı anda mutlu olabilme ihtimalini baştan reddetmiştir çünkü. Kendisinin de mutlu olabilme olasılığını bir kenara bırakıp herkesin onun gibi mutsuz olmasını ister.

Bu örnek aklıma çok sevdiğim bir başka filmi getirdi. Yönetmen Spike Lee'nin 1989 yapımı, muhteşem, kim bilir kaç defa izlediğim, üstelik notlarıma eklerken bir kere daha izlediğim Do The Right Thing filminden bahsedeceğim size. Bilmiyorum izleyenleriniz var mı yoksa kesinlikle tavsiye ediyorum. Bağlantısında bölüm notlarını ekledim. Burada bahsedeceğim fragmanı da oradan izleyebilirsiniz. Şimdi bu yapımdan biraz bahsetmek lazım. Do the right thing New York'un Brooklyn bölgesindeki bir mahallenin

birbirinden ilginç karakterlerini işler. İşte siyahı, beyazı, hispaniği, efendim uzak doğulusu, asyalısı, her türünden insanlar tam anlamıyla hani o Amerika'nın bir dönem çok böbürlendiği bu erime kazanı mı derler melting pot denen o durumu, o nüfus halini çok güzel yansıtan bir atmosferdir. Zaten Spike Lee filmlerinde de pek çok örneğini, emserini görürüz. Şimdi filme dönersek, sokağa çektikleri sandalyelerin tepesinde kavurucu güneşin altında gün boyu hiçbir şey yapmadan pinekleyen mahallenin aylakları sokaklarındaki bakkalı işleten Koreli karı kocaya müthiş bir haset duyar. Sürekli olarak onları izler haset içinde, karınca gibi çalışırlar gece gündüz. İşte rafları düzeltirler, dükkanın önünü temizlerler, süpürürler ve karşı kaldırımda

açtıkları o sandalyelerde onları seyreden ikili de büyük bir nefretle onları izler, onlar hakkında konuşur. O arı gibi çalışan karı koca, o ipsiz sapsızların tam bir antitezi gibidir. O haset aylaklar kendileri için uzun sayılabilecek bir düşünce seansının ardından çılgınlar gibi çalışan bu Koreli göçmenler yüzünden kendilerine yapacak iş kalmadığına, O yüzden böyle avare kaldıklarına kanaat getirir. İşte sorunlu sorun bulunmuştur. Bu durumun sebebi hiçbir şey yapmadan laklakla gün geçirenler değil, canını dişine takarak hayata tutunmaya çalışan Koreli göçmenlerdir. Sorunun tespitinin ardından çözüm de kısa sürede bulunur. Toplanıp bir gece bakkalı kundaklarlar, yakıp yağmalarlar.

Bu avartılı örnek ve anlatımlar sizlere dinlerken tuhaf geliyor olabilir ama coğrafyamızın temel kültürü ortak faydalarından biri olan kıskanmanın yansımaları aşağı yukarı böyle şeylerdir işte. Bu enerjiyi anlamlı hale getirecek imrenme ise bir parça daha çaba gerektiriyor. Neyse ki öyle zorlu bir çaba değil. Sadece özünde basit bir zihinsel dönüşüm, başka bir şekilde düşünme, aynı enerjiyi başka bir kanalda harcama gibi. Peki nedir onlar? Gelin onlara da kapanış bölümünde bakalım.

Mevlana Celaleddin Rumi, ''İmrenmek güzeldir, yeter ki hasetle zehirlenmesin.'' demiş. Olayın özü bu kadar basit esasında. Madem ki karşılaştırmak, mukayese etmek önüne geçinemez bir dürtümüz, bunu kıskanma yerine imrenmeye çevirme adına yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. Ben aklıma gelen üç tanesini not ettim. Geri kalanını siz kendi zihninizde düşünün bakalım.

İlk ve en zorlu adım pek çok ve başka vesileyle de tekrarladığımız kendimizle barışmak. Bunu zorlaştıran şey ne? O da dış etkenler işte. Etrafımızdaki her uyaran bizi kendimizle mücadeleye zorluyor. Eğitim sistemi sınavlarla yarıştırıyor, kariyer dünyası doymak bilmez başarı işçisiyle zehirliyor, sosyal ağlar kusursuz bir güzelliğe zorluyor, reklamlar sürekli kendimizde kusurlar bulmamız için çabalıyor.

Mutsuzluk piyasanın en büyük gelir kaynağı. Yetersizlik hissi zihnimize öylesine işlemiş ki kendimizle barışık olmak için çaba göstermemiz gerekiyor. Bu bile yeterince dehşet verici değil mi ya? Hani kendimizle barışık olmamız lazım sözü eğer kulağımızda tuhaf, garip, komik, klişe gibi canlanıyorsa tam tersini nasıl bu kadar kolay normalleştirdik, buna ikna aldık? Bunu bir düşünmekte fayda var sanıyorum.

Mevcut halinizde de pekala yeterli olduğunuzu kabullenmek bu kadar zor geliyorsa size de, yani kimi zaman bana da oluyor hiç şüphesiz, bunun sorumlusu kesinlikle biz değiliz. Yani buradaki suçlu biz değiliz, siz değilsiniz. Buna emin olun. Mevcut halinizi yeterli gördüğünüzde çarkları tamamen duracak sistem buna asla izin vermez. Bu dünya huzursuzluk, yetersizlik, açgözlülük üstüne kurulu çünkü.

Yoksa ortada ne podcast dinleyen kalırdı, ne kişisel gelişim kitapları, ne kırışıklık giderici kremler kalırdı, ne de yeni sezon kıyafetler. Bu yapıyı elbette bizim değiştirme şansımız yok. Böyle fantezilere girmeyelim ama buna teslim olmak dışında bunların farkına varabilmek gibi bir seçeneğimiz de her zaman var değil mi? En azından bunu yapabiliriz.

İkinci yöntem, kıskandığımız şeyler ve kişilere yönelik harcadığımız enerjinin en azından bir kısmını kendimize sorular sormaya harcamak. Bazı dinleyici mesajları alıyorum. Diyor ki, ne kadar çok soru soruyorsunuz, biz yanıtları bulmak için sizi dinliyoruz. Ben de diyorum ki, hayır efendim. Mevzu zaten soru sormak benim derdim. Sizlerin kendine sorular sorması ben burada hani yanıtlardan öte soruların daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. İşte bu açıdan bu enerjimizi de bu anlamda kendimize sorular sormayı harcamalıyız. Mesela onun gibi olmayı niye arzuluyorsun? Bizzat kişiselleştirelim. O kişiye yönelik gözlemlerin sence yeterince sağlıklı mı?

Yani o imrendiğin kişiyle ilgili her ayrıntıya vakıf olduğundan emin misin? Belki de hiç istemeyeceğin ayrıntılar da var onun hayatında. Yoksa sadece bir kısmına odaklanıp öyle küçük bir kesitten tamamlamalar mı yapıyorsun? Genellikle yaptığımız budur. Çünkü genellikle insanları dışarıdan gözlemleriz. Genellikle onların en güzel hallerine, en imrenilesi taraflarına maruz kalırız. Dolayısıyla herkes bize imrenilesi kıskanılası gelir uzaktan seyredince. Eminim sizler de o. Belki de hiç memnun olmadığınız hayatınızda başka birçok kişi için imrenilesi günler sürüyorsunuz.

Ya da daha sihirli bir soruya odaklanalım. Onda sende olmayan ne var? En önemli soru da bu belki de. Çünkü bu sorunun yanıtı kendini dönüştürmek adına bir eylem planına dönüşecek. Hedeflerini oluşturacak. Onda sende olmayan ne var?

Ve son tavsiye, harekete geç. Pasif, haset dolu bir kıskanç olmak yerine aktif bir imrenen olmak bence çok daha hayırlı. Yani elbette kendimizi, şartlarımızı, imkanlarımızı başkalarıyla kıyaslayacağız, mukayese edeceğiz, tartacağız, ölçeceğiz, biçeceğiz. Yani bir şeyi ölçmek için bir referansa ihtiyacımız var. Değil mi? Kilomuzu ölçmek için kilogram diye bir birime, onu temsil eden bir tartıya kantara ihtiyacımız olduğu gibi yaşamımızı da değerlendirmek için başkalarına, ötekilerine ihtiyacımız var. Ama bunu da pasif bir şekilde gözlemlemek yerine aktif bir şekilde, harekete geçerek bir imrenmeye çevirebiliriz hiç şüphesiz.

kendine mesela bir rol modeli belirle ya da kendine hayali ve havalı, seni memnun edecek bir hayali benlik yarat ve o kişiye dönüşmek için yaşa. Ben, burada tabii böyle tuhaf gelebilir çünkü anlatması çok zor ama yani çocukken hayal ettiğim bir yetişkin Serdar Kuzuloğlu vardı ve aynaya baktığımda ben o kişiyi görüyorum ya. Yani o kadar benziyor ki hayalimdeki, çocukluk hayalimdeki Serdar Kuzuloğlu ile şimdiki Serdar. Dolayısıyla yani bunu söylemeden edemedim. Bu çok kişisel bir tabii çıkarım. Herkes için geçerli olmayabilir ama neden olmasın? Hani nihayetinde bir zihin halinden belirliyoruz.

Ve nihayetinde sakın unutma her şeyin bir temsile dönüştüğü bu hayatta herkes adına dünya denen büyük bir olanın içinde kendi cehennemimizi yaşıyoruz. Ağzı açık bir sepette birbirimizi çekiştirip duran yengeçleriz. Kıskançlık, kıskançlık dikkatli olmanız gereken bir şeydir efendim. Yeşil gözlü bir canavardır o. Kurbanını beslerken onunla alay eder.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)