Podcast

Kelebek Etkisi ve Osimhen'in Galatasaray'a Gelişi

Bakıcaz

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir teknik direktör gelmedi, bir forvet geldi… ve kaderin yönü değişti. Bu bölümde futboldan yola çıkıp tercihlerimizi, keşkelerimizi, pişmanlıklarımızı konuşuyoruz. Conte’nin Fener’e gelmeyişinden, Osimhen’in Galatasaray’a gelişine; kelebek etkisinden özgür iradeye uzanan bir muhabbet.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.868 kelime · ~19 dk okuma

Hobby Medya'nın sunduğu Bakıcaz'dan herkese yeniden merhabalar efendim. Bize gösterdiğiniz ilgi alakadan dolayı çok teşekkür ediyoruz. Patronumuz Candos Bayraktar Bey'in söylediğine göre bayağı iyi dinlenme oranlarımız varmış. Bize tam rakam vermese de öyle söylüyor. Sağ olun, var olun. Bütün ilginiz, alakanız için. Ne haber Korhan, nasılsın? İyiyim abi, sağ ol. Sen nasılsın? Ben de iyiyim, sağ olasın. Bu arada tebrik ederim. NBA'den sonra dünyanın en büyük organizasyonu, basketbol organizasyonu EuroLig'i tekrar kazandı Fenerbahçe. Teşekkür ederiz. Biz de bu başarıyı kutluyoruz. Fenerbahçe basketbol takımının, Fenerbahçe-Beko'nun EuroLig şampiyonluğunu ikinci kez gerçekleştirilen, EuroLig şampiyonluğunu kutluyoruz. Gerçekten büyük bir başarı. Ama şöyle yani bu başarının normalden daha büyük gözükmesinin sebebi aslında çok fazla da büyük yıldızı olmadan. Daha sıradan bir kadroydu. Biraz daha böyle parıltısız, belki bir teknoloji layısı ayırabiliriz. Onun dışında herkesin iyi oyuncuları ama hani parıltısız tiplerin bir takım bütünü halinde. Üstelik sezon boyunca da iki kez Panathinaikos'a, iki kez de de Monaco'ya yenilmiş bir takımın aynı rakipleri finallerde yenerek şampiyon olması ve gerçek bir koç takımı Yasukevichius'un takımı olması. O da Sarunas Yasukevichius'ta hem oyuncu olarak hem de koç olarak Euro Ligi kazandı. Onun adına da gerçekten muhteşem bir hikaye. Mağlubiyetlerden ders alan bir komutan. Evet onun adına da hakikaten çok müthiş bir, tam muhteşem bir hikaye. Biliyorsun ki bütün muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. Ya biri bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. 1986-87'de Maradona bir kente geldi. Napoli. O fakir, itilmiş, Kuzeyliler tarafından reddedilmiş. Hor görülmüş. Hor görülmüş, aşağılanmış kenti. İtalya'nın en önemli kentlerinden biri yaptı. Futbolda da başkaldırının sembolü oldu.

Yarın yine borçlarım olacak ama bu gece kral benim diye sevindirdi milleti. Bakacağızdan herkese merhaba efendim. Merhaba. Maradona benim kahramanımdı. Hayal mayal Barcelona'dan ayrılışını hatırlıyorum. Bilbao kasabı, Goygoche'yi hatırlıyorum. Maradona'nın ayağını kıran futbolcu. Ondan sonra büyük kavgayla biten kupa finali falan. İspanya Kralı'nın önünde, Kral Kupası finalinde bütün futbolcuların birbirini kovaladığı rezalet futbol. Sonra İspanya Kralı'nın önünde bu nasıl olur falan gibisinden bütün olaylar başladı. Tam Maradona diye bütün...

Günah bir Arjantinli'ye yüklendi ve... İspanyol, Engizisyon'u iş başına... Aynen öyle. Arjantinli'yi gönderdiler. O da gitti Napoli'ye. Sorunlu, manyak, işte bağımlı, şu bu. Geldi Napoli'ye ve bir kentin kaderini değiştirdi. O kent dün dördüncü kez Diego Armando Maradona'sı adında şampiyonluğunu ilan etti. Hem de dramatik bir şekilde. Hem de dramatik. Son haftalarda iki tarafta İnter'de, Napoli'de birbirine hediye etti adeta. En son İnter, son bir Lazio maçında beraber kalınca ve iki golü de Pedro atınca, Lazio'lu Pedro dün Napoli tribünlerinde Aziz Pedro pankartlar altında. Çok güzelmiş. Dördüncü şampiyonluğu kutladılar. Bunun bizimle ne alakası var efendim? Bize gazetecilikle öğretilen şeylerden biri de bu iş dünyada olan biteni Türkçeleştirmek gerektiğidir. Ki zaten Napoli şampiyonluğunu veya işte Conte'yi veya Scott McTominay'i ki bu senenin kahramanı.

Transkriptin tamamını oku

Veya Romeli Lukaku'yu, ikinci kahramanı. Napoli'yi şampiyon yapan iki adam, Lukaku ve McTominay. Ki bir tanesi geçen sene Galatasaray tarafından istenmemişti. İstenmişti. McTominay çok istenmişti. Biraz şey... Yok, çok istenmişti. Yanlışım var. Öyle mi? Tabii. İşte o yüzden Türkçeleştireceğiz. Tamam. Yani bunların zaten Türkçeleştirmeye uygun durumları var.

Efendim, 2024 yılının sıcak Mayıs günlerinden biri. Antonio Conte, İngiltere'den ayrıldıktan sonra boşta, bir yılını boş geçirmiş. İkinci yılında ne yapacağına karar veremiyor. İstanbul'da bir görüşmeye geliyor. Görüştüğü insanlar Saadettin Saran ve Saadettin Saran'ın ekibi bugün Fenerbahçe Yönetim Kurulu'ndaki bağımsız, Sportif AŞ'deki bağımsız yönetim kurulu üyelerinden biri olan Barış Göktürk'te var.

Saadettin Saran diyor ki, ben Fenerbahçe'ye başkan olursam benim hocam olur musun? Antonio Conte'ye. Conte'de olabilir diyor. Ve sonra bir görüşme yapıyorlar. Görüşmenin sonunda Antonio Conte ile Saadettin Saran anlaşıyor. Antonio Conte takımı izliyor. Geçen sene İsmail Kartal da Fenerbahçe'yi. Beş tane iyi transfer lazım diyor. Mevkileri söylüyor. Lil'in, Santrefour'u, Canat'ın, David'i mutlaka alın diyor. Takımı hızlandırıyor yani. Takımı işte şunu yapalım, bunu yapalım diyor. Bu takım iyi takım diyor. Beş tane futbolcuyla şampiyon oluruz diyor.

Bir takım sunumlar yapıyor. Hatta sunumda bazen Saadettin Bey'e sitem de ediyor. Çünkü ya sen hoca biraz üçlü sistemi de tercih ediyormuşsun. Bu bize çok uygun olmayan bir şey falan diyor. Buna karşı çıkıyor herhalde kontede. Kontede diyor ki ben size niye bunu anlatıyorum. Üçlü şöyle oynarsan dörtte olur, dörtlüyü böyle oynarsan üçte olur diye tam böyle anlatmaya başlarken ben size bunu niye anlatıyorum ki siz ne anlarsınız diyor. Doğru mu peki? Bana bir sportif direktör atayın ben onu anlatayım diyor. Doğru söylüyor.

Neyse sonra götürüyorlar babayı Beykoz'da işte bu konakların olduğu iki tane var ya büyük işte. Onlardan birine götürüyorlar ve bir tane ev gösteriyorlar. Ev böyle birazcık yıpranmış diyelim. Biz burayı senin için renove edeceğiz. Uygun mudur senin için bu villa diyorlar. O da uygundur diyor. O biraz tutuluyor. Saadettin Saran tarafından ve bir yıllık kirası da acara ödeniyor. Ondan sonra ve renovasyona başlıyor. Bu kadar. Ama Conte, daha doğrusu Saadettin Saran, Aziz Yıldırım, Ali Koço'nun ricası üzerine seçime girmekten vazgeçince Conte Napoli'ye gidiyor. Ondan sonra Aziz Bey, Mourinho'yla anlaştım diyor. Ali Bey kendi kafasında olmamasına rağmen Mourinho'ya dönüyor. Saadettin Bey diyor ki, bak biz bu adama bu evi tutmuştuk, parasını da ödedik. İstersen Mourinho burada kalsın. Bu villada böyle boş durmasın diyor. O villa bugün hala boş. Çünkü Mourinho otelde kalmayı tercih ediyor, pratik olarak. Neyse, Kontenapoli'ye gidiyor. Kontenapoli'ye gittikten sonra Scott McTominay'i istiyor. Scott McTominay'i Galatasaray'da istiyor. Scott McTominay hatta o sırada Bodrum'da tatilde kız arkadaşıyla.

Galatasaray taraftarları heyecanlanıyor. Ama Scott McTominay, Napoli'ye gitmeyi tercih ediyor ve Napoli'ye gidiyor. Bütün Galatasaraylılar, özellikle o kamburuk çok istemesine rağmen Napoli'ye transfer oluyor. Bir başka İskoç futbolcu daha gidiyor sonra, Gilmore. Conte diyor ki, ne yapacaksın, ne edeceksin? Napoli başkanını da Lukaku'ya alacaksın. Lukaku yeniden İtalya'ya dönüyor, Napoli'ye imza atıyor. Bu sırada Osman mevzusu patlıyor.

Osman mevzusu patladıktan sonra Antonio Conte, Victor Osman'ı İdman'dan kovuyor. İdman'dan kovuyor. Bu Twitter mevzusundan sonra mı? Yok. İdman'dan kovuyor. Onun sebebi şu. Aslında De Laurentiis Osman'ı satıyor şeye. Arabistan'a? Arabistan, Araplara. Ama son anda bir beş milyon euro daha ateşleyin diyor. Allah Allah. O beş milyon euro daha ateşleyince de Araplarda diyor ki, kardeşim bu nasıl anlaşma?

Sen bizi yoğun olacak kaz mı gördün deyip vazgeçiyorlar. Bunun üzerine seni Chelsea'ye sattım diyor ama Chelsea'de de o sırada istediği bütçeyi alamıyor şey o simen. O zaman ben de gitmiyorum falan derken bir takım problemler yaşanıyor. Hocaya da söylüyorlar biz bunu satacağız ama bu bir takım problemler yaratıyor diyor. Bu da idmanda bir iki böyle hırt mırt yapınca konta da sert bir hoca biliyorsun.

Bunu İdman'dan kovuyor. İdman'dan kovduktan sonra işte hepimiz hikayenin geri kalanını biliyoruz. Osman Galatasaray'a gelir. Antonio Conte, Fener'e gelmez, Napoli'ye gider. Scott McTominay, Galatasaray'a gelmez, Napoli'ye gider. Lukaku, Fener'e gelmez ki Aziz Yıldırım'ın bir numaralı transfer hedefiyle. Öyle miydi? Evet. Aziz Yıldırım başkan seçilse Lukaku, Fenerbahçe'deydi. Ama Aziz Yıldırım seçilemediği için Napoli'ye gidiyor. Oy oy oy. Ve bu sene Fenerbahçe'nin kıyısından dönen Conte, Fenerbahçe'nin kıyısından dönen Lukaku, Galatasaray'ın kıyısından dönen McTominay, Napoli'yi şampiyon yapıyor. İtalya'da lirik seyrini veriyor. Ve Conte geldiği için kovulan Osman de Türkiye'de Galatasaray'ı şampiyon yapıyor. Milletin sevgilisi oluyor. Buna kelebek etkisi diyoruz işte. Yani senin meşhur tabirinde her tercih bir... Vazgeçiştir. Benim de o bir genel tabir de. Ben senden daha çok duydum. Yani tercihler ve vazgeçişler hayatımızı ne kadar çok etkiliyor. Bugün bunu konuşalım. Yani anlattığın bütün hikaye neredeyse iki ülkenin bütün kaderini değiştiriyor. O Acarkent'te... Acarkent'te bugün... Yani bugün Acarkent'te Conte otursaydı ne olurdu? Yani... Hep bu tercihleri hayatımızda konuşuyoruz. Bizim dinleyenlerimiz de kendi içlerinde bunu değerlendirsinler. Bu podcastın bu bölümünü dinleyenler bunu bir değerlendirsinler. Acaba herkes hayatında bunu söylemiştir. Acaba şurada şu olsaydı ne olurdu? Bu kararı verseydim hayatım nasıl değişecekti? Nereye doğru giderdim? Bunu yapmasaydım ne olurdu? Bu kızı sevseydim ya da bunu tercih etseydim. Şu adamla olsaydım veya ne bileyim şu işe girseydim, şu şehre taşınsaydım. Bu fırsatı değerlendirseydim. Çok acayip, çok acayip. Peki yani... İnsan hayatı hakikaten bu tip zaman kırılmalarıyla dolu. Ya bu konuyu da çok işliyorlar aslında. Senin bu bahsettiğin, benim izlemediğim ama konusuna hakim oldum. Popüler, sinema zayıf.

Yani ben bunu kabul etmiyorum. Bu konuda ısrarcıyım ama. Önemli değil. Sliding Doors. Sliding Doors çok güzel filmdir evet. Yani oradaki bir karar verme anının insanın hayatını nasıl şekillendireceğini çok güzel gösteren bir film. Dediğin gibi o trene binip... Sliding Doors'u açıkla millete. İzlemiyor. Senin gibi popüler kültürü, popüler sinema kültürü zayıf olanlar olabilir. İzlememiş olabilirler. Sliding Doors, 98 yapımı. Giveneth Paltrow'un başrolünde olduğu John Hannah'la beraber bir film. Hanımefendi bir gün trene yetişiyor. Bir versiyonda... Önce işe gidiyor. Evet, işe gidiyor. Orada şeyleri bile değişik bu arada. Yani farklı versiyonda saçları, kılığı, kıyafeti de değişiyor bu arada. Yani o detay da çok güzel.

Ben kısa bir özet geçeyim. Efendim bir hanımefendi bir iş yerinde çalışıyor. İş yerinden çıkıp eve gidecek. Evdeki erkek arkadaşı da boş beleş herifin biri. Yalandan yazarım, mazarım falan. Hani var ya öyle ilham gelmesini bekliyorum falan. Tribinde olan bitik adamlar. Onlardan biri. İpsiz sapsız. İpsiz sapsız. Bir baltaya saf olamamış tabirinden biri. Kadın şirketten çıkacakken filmin adını veren kayan kapılar kapanıyor ve açılmıyor otuz saniye.

O 30 saniyeyle kadın eve giden metroyu kaçırıyor ve hayat devam ediyor. Ama kaçırmadığı bir versiyon daha var, değil mi? Evet. Onu da devam et sen. Kaçırmadığı versiyon daha eve mi gidiyorsun ki? Evet, onu aldattığını öğreniyor. Ve hayatı değişiyor. Aynen. Yani paralel evrende aslında aldatılıyor da diyebiliriz yeni versiyonla. Yeni versiyonla paralel evren olarak işliyorlar. Yani bununla alakalı Milan Kundera'nın Var Olman Dayanamaz Afri diye bir kitabı var. Tabii ki biliyoruz. Orada şey der, Sonuçlarını bilmediğin ya da deneyimlemediğin şey arasında kararsızlık yaşayabilirsin. Bir daha söyle. Sonuçlarını bilmediğin tercihler arasında kararsızlık yaşayabilirsin. Çünkü iki sonuçla deneyimlememişsindir. Bu yüzden o seçim senin için asla yanlış olmayacaktır diyor. Yani ne seçtiysen o an o doğrudur. Cümleyi bir daha alalım. Çok güzelmiş beğendim. Sonuçlarını bilmediğin iki şey arasında kararsız kalırsın diyor. İki şey? Evet.

Yani o var olmanın dayanılmaz hafifliği zaten oradan geliyor. Yani sen istediğini tercih et. Zaten ikisinin de sen sonucunu bilmiyorsun diyor. Kararsızlık anı tamamen buna aittir. Yani iki bilinmez arasında bir tercih yapacaksın. Aynen öyle. Yani bize bu alternatif evrenler, filmler işte oyunlar sunulmasaydı biz zaten yani hayat şey değil ki oyunu bir yerde kaydedeyim de işte burada ölürsem baştan başlayayım. Ben bu kadını seçtim, yanlış yaptım.

Şuradan geri... Peki, asıl olayın derinliğine ineyim. Bak, güzel tartışmaya giriyorum şimdi. Bu iradeyi, bu kararı verme iradesini kim yapıyor? Kim veriyor? Bu kararı aslında bir kim veriyor? İki tane bilinmez var. Yolun solundan yürüyeceğim, gideceğim. Sağından yürüyüp gideceğim. Sağından yürürsem bir şey olacak. Sol oyundan yürürsem başka bir şey olacak.

Bu iradeyi kim veriyor? Ya bu varoluşun temeli yani. Temel sorusu değil mi? Şimdi yani determinizme göre bu aslında olan bütün olaylar kendilerinden önce gelen olayların sonucu. Yani aslında matematiksel bir düzen içerisinde yaşıyoruz. Diyor determinizm. Ama senin bahsettiğin film kaderci bir film yani. Evet. Ben buradan Korhan Yılmaz'la bir de podcast yapmaya karar verdim. Evet.

Bu kararı başkasıyla yapmaya karar verseydim veya bunu yapmaya, yapmamaya karar verseydim. Bu kararı kim veriyor? Ben mi veriyorum? Yoksa daha yüksek birine de mi? İşte yani ben kendi adıma nasıl cevap vereyim ki buna? Sen kendi fikrini söyle. Bunun doğru cevabı yok ki. Hayır çünkü bununla ilgili benim fikirlerim değişiyor sürekli. Yani bunun bir simülasyonu ya da determinizme daha yakında oluyorum. Çünkü sanki her şey belli bir matematiksel düzen içerisinde işliyor gibi geliyor bana. Yani bu karar zaten verilmiş. Yani ben farklı bir karar vermeyeceğim.

Yani ben sana burada yakınım. İbn Arabi'de aynı şeyi söylemiş. Zaten her şey oldu diye. Evet. Yani aynen onu söylemeye çalışıyor. Zaten her şey olmuştur. Yani gelecek yoktur. Zaten her şey olmuştur yani. Evet. Bir de Amiş Efendi var. O kim? Amiş Efendi de bir Arnavut Eren diyelim. Onun da güzel bir lafı var. Ahmet Amiş Efendi. Bakalım hemen. Bakayım mı?

Bak, onun da lafı şu, olan olmuştur, olacak olan da olmuştur. Evet, öyle bir şey duydum ya. Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur. Yani Conte'nin zaten buraya gelmeyeceği, Napoli'ye gideceği ve Napoli'de şampiyon olacağı zaten olmuştur. Buna işte kadersel bakıştan yazılmıştır diyebilirsin. Yazılmıştır zaten bu. Evet, yani ilahi bir güç tarafından yazılmıştır. Yani ya ben en iyisi İsmail Hoca'yla devam etmeyeyim veya Montella'yı almayayım. Aziz'in dediği gibi Mourinho'yla devam edeyim de zaten belki de verilmiş bir karardı. Peki o zaman, o zaman eğer bunu böyle düşünüyorsak, determinizm diyebiliriz. Evet. Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur diyebiliriz. Süredin yerin kedisi diyebiliriz. Her şey zaten yazılmıştı, baştan belliydi diyebiliriz İbn Arabi gibi. O zaman fazla mı üzülüyoruz ya? İşte zaten Milan Kundera'nın o eserinde de yani bunu söylüyor. Hani sen ne yaparsan yap zaten o seçim öyle. O bulunduğun an gerçek olan an diyor. Evet bence de yani keşkeydi pişmanlıktı. Çünkü o diğer şeyin sonucunu asla bilmiyorsun. Hatta o an yaşamış olduğun şeyin de nereye gideceğini bilmiyorsun. Tabii. İşte şey, ben de spordan bir örnek vereyim onu mutlaka söylemem lazım. Bu kaç? 86 draftıydı galiba. Birinci sıra Hakim Olajuwon, Jordan Boş'ta. 99'da mı? Yok, 99 değil. 86 ya da 89. Öyle bir şey.

2003 ve 2. sıradan Portland Sam Bowie'yi aldı. Hayatı boyunca top oynamayacak, sakatlıklarla boğuşacak bir adam. Yani bir tercih onları bir hanedanlıktan belki altı yüzlükten etti. Bu da çok ilginç bir tercih. Hayır öyle, 99. sıradan draft edilen Tom Brady var. Evet, New England Patriots. Amerikan futbolu efsanesi. Tabii. O da 99. sıradan draft edilebilmiş ancak. 99 kişi. Yani yok demek o. Yok demek yani. Sonuncu yani sonuncusu. Sonuncu draft edi. Yani bunu da hadi alalım. Tabii kadro doldurmak için yani. O 99 kişi kaderine karşı gelememiş. Kıramamış yani. İnanılmaz. Güzel konu ama bu. Buradan gidelim. Gidelim. Nereye gideceğiz? Dur bir reklama gidelim. Sonrasına bakalım. Tamam.

Yani diyorum ki aslında kader demek de ya da daha hani seküler bir tabir kullanmak istiyorsan determinizm demek de insanı rahatlatan şeyler. Buraya ne yazıldıysa o. Şimdi şu anda anlamı gösteriyorum. Öyle derlerdi eskiden bizim zamanımızda. Sorumluluğu da üstünden atıyorsun. Sen bir akışa kaptırıyorsun kendini.

Acayip bir konu abi. Yani sonu bulunamayacakmış gibi. İşte Matrix'te falan başlamıştı biliyorsun. Hani mavi hap mı, kırmızı hap mı? Abi Matrix'e de şey diyorlar ya işte. Neydi o Mevlana'nın şeyi? Mesnevi. Mesnevi'den alıntı diyorlar ya. Olabilir. Hiç o kadar şey yapmadım da. İşte o da öyle yani. Ben ilk çıktığımda... Teslim ol yani. Teslim ol baba. Dümdüz film olarak izledim onu. Sonra sonra anlıyorum. Ben mesela bende öyle oluyor abi biraz. Yani 20 yaşında izlediğim şeyle artık 40 yaşında izlediğim şey arasında... Tabii canım. ...fark var. Ama öyle o. Yani o öyle. Bir şeyi, bir kitabı otuz yaşında okumakla elli yaşında okumak farklı. Veya bir filmi izlemek farklı. Orası aşırı. Bakış açım da ona göre değişiyor. Yani bu meseleleri de bu kadar düşünmüyordum önceden. Fakat işte hayatta kendini tekrar ettiği için o dejavular vesaireler bilmiyorum. Senin böyle şey oldu mu hayatında hiç? Ne? Ya keşke şurada şunu yapsaydım dediğin. Yani ya da hayatında bu tip yaşar mısın pişmanlık? Ya ben çok keşke demiyorum. Eskiden diyordum daha gençken.

Artık keşke demiyorum. Demek ki böyle olması gerekiyormuş diyorum şimdi. Ama işte o olgunlukla ilgili bir şey. Yani sen yaşadığın her şeyi bir artı olarak mı cebe atıyorsun? Atıyorum bunu... Aslında ben bu konuyu sevmiyorum ama bu dönerci mevzusu mesela. Hiç açmasaydım dediğin olay mı yoksa... Olmuyor. Bu sana bir şey ekledi mi yani? O bana o zaman mecburdum abi. Ne yapacaktım yani? Ne yapacaktım yani boş boş oturmaktansa? Bir şey yapayım, bir şeyle uğraşayım. Değil mi? Bir şeyi denemek. Bir şeyle uğraşayım yani. Evde... Evgenci mi diyorlar şimdi? Yeni bir tabir var. Evet. Evgenci olacağıma...

Aa evet öyle bir şey var. Oturayım çalışayım dedim yani. Beceremedik falan o başka ama şey... Evgenci olman da komik olurdu. Evgenci değil mi? Evgenciyim. Şimdi evgenci diye bir tabir var abi yani düşünsene 30 yaşına gelmiş herif evde yani. Tabii canım bayağı da var ya bu arada. Şimdi o iyi bir şey değil yani. Ne diyorduk? Ha dolayısıyla benim böyle şeylerim olmuyor. Pişmanlık, keşke. Keşkelerim artık artık demiyorum artık keşke demiyorum ama eskiden diyordum. Eskiden, ya daha doğrusu hayatımda şunu deneyimledim. Ben de böyle başkasından asıl bilmiyorum. Belki buradan bir pencere açar dinleyenlerin bir kısmına. Ben bırakıyorum, salıyorum yani. Mücadele etmeyince oluyor o iş. Benim tercihim o. Benim yöntemim oluyor. Uyuz oluyorum mesela Korhan'a. Sana mesela uyuz oldum bir şey. Ulan bu Korhan'a böyle yapacağım.

Bu Korhan'a şöyle yapacağım dediğim zaman hiçbir şey olmuyor abi. Ne ben onu yapabiliyorum, her seferinde de Korhan güçleniyor. Ama salarsan? Allah kahretsin ya bıraktım boş Korhan'ı ne yaparsan. Yani onun hakkında herhangi bir şey düşünmediğim anda ama böyle gerçekten düşünmediğim anda ya saldım abi ya falan demeyeceksin yani. Böyle içeriden gerçekten vücudun yani dünyadaki her şey kalktığında Korhan'a mutlaka bir şey oluyor. Ben bunu çok deneyeyim dedim. Böyle bir enerjin... Yani işte Secret yapıyorsun ya. Hani Evren'e gönderdim, geri geldi falan. Ya işte Allah'a havale ediyorsun hangisini tercih edersen. Ondan sonra ama onu tam olarak bırakman lazım. Evet. Yani bende öyle oluyor, başkasını bilemem. Yani ben mesela diyorum ki şu iş böyle olsun diyorum, takıyorum ona. Böyle olsun şöyle, niye olmuyor ya falan. Olmuyor, taktıkça olmuyor. Nasibinde yoksa zorlamıyorsun. Zorlamıyorum. Ondan sonra bir bırakıyorum. Bırakınca ama böyle kafamda kalmışsa bir miktar, o gene olmuyor. Tamamen unuttuğum zaman, yüzde yüz temizlendiğim zaman, gerçekten artık hakkında hiçbir şey hissetmediğim zaman, o zaman bir şey oluyor. Bu sadece kişisel olarak düşünme yani Korhan'a, Ahmet'e, Mehmet'e bir şey oluyor değil. Bir konuda çözülüyor yani. Bir yerden bir durumda çözülüyor.

Ya benim aklıma geldi mesela sen konuşurken bu seçimlerle alakalı. Mesela ben kariyerime çok çok iyi yani Türkiye'nin en iyi reklam ajanslarından birinde başladım alakasız bir şekilde. Bir dört beş ay staj süresi geçirdim. Sonra orada devam edebilirdim ama işte atıyorum üç yüz beş yüz lira fazla paraya başka bir ajans tercih ettim. Biraz da böyle... Doğru bir şey yapmışsın o zaman işte. Götüm kalktı affedersin şeyde. Yapıyorum ediyorum ben buralara giriyorum çıkıyorum diye. Ama herkeste oluyor ya. Gittikten bir ay sonra gittiğim yer kapandı. Diğer tarafa da geri dönemedim ve ben iki sene falan otelcilik yaptım abi. Reklam yazarı olarak başladığım kariyerimde. Ya mesela o da bir kırılma. O zaman benim de düşündüğüm şeylerden birisi oydu. Ya dedim keşke burayı bırakmasaydım acaba başka bir şey mi olurdum?

Ama şimdi konuşunca düşünüyorum da yani sonucunu bilmediğimiz bir şey için evhamlanmaya gerek yok dediğin gibi. Abi bak. Yani o tercih beni otelci... Sen şimdi otelcilikten mesela benim dönerci tutsaydın ne olacaktı acaba? Evet. Bak düşünelim bunu. Belki de böyle şapkalı resimlerim falan. Değil mi? Belki de benim 4-5 tane franchisem vardı şimdi. Daha mı iyi olurdu? Ne bileyim bilmiyorum. Bilemem. İyi kötüyü bilmem. Ama yani olabilirdi başka bir şey. Veya sen o tercihlikten yürüyebilirdin. Ya da bazı adam başka kariyerleri düşünüyor. Bir kırılıyor kariyeri. Bambaşka bir şey oluyor. Çok acayip abi. Bu hayatla fazla uğraşmamak lazım. Uğraşmamak lazım ve çok keşkeylik, pişmanlık bir durumda yok yani. Böyle abartılı şeyler olmadığı sürece bunları kafaya takmamak lazım. Yüzde yüz katılıyorum. Olanı kabul ederim. Her tercih... Bir vazgeçiştir. İyi tercihler yapmaya gayret ederim. Ama ne demiş Bülent Kundara? İki bilinmez arasında bir tercih yapıyorsun zaten. Ama iki bilinen arasında bir tercih yapman gerekirse bir Aziz Yıldırım bir Ali Koç mesela onu biliyorum ben ikisinde. İşte ona Kundera diyor ki o bir kararsızlık değil artık. O bir karar diyor. Evet gerçek bir tercihtir çünkü ikisinin de sonucunu biliyorsunuz artık diyor yani ne olduğunu. Buradan mesela olası bir Fenerbahçe seçiminde ki şu anda ortada öyle bir şey yok. Bu kaydın yapıldığı tarih itibariyle yani. Olası bir durumda burada bir kararsızlık yok. İki karar ya da iki negatif, benim açımdan mesela iki negatif arasından bir tercih yapmak lazım. Evet ve yani kararsızlık yaşayacak bir durum olmaması lazım. Evet. Çünkü dediğin gibi sonucu deneyimlenmiş belli olan şeyler. Doğru söylüyorsun. Peki şeyi soracağım, o zaman insanları neden, ya bildiğim kuş bilmediğim şeyden iyidir, daldaki kuş evdeki bilmem neden iyidir filan, evdeki kuş daldaki kuştan iyidir tercihleri yaptığı zaman eleştiriyoruz o zaman. Bir de o var yani. İnsan kolay olanı seçmez mi?

Beyin zaten bunu yönlendiriyor değil mi? Daha kolay onu yönlendiriyor. Sen kendini en güvende hissedeceğin yönü yönlendirir. Türkiye'nin genel seçimleriyle de aynı şeyi söyleyebiliriz bunları yani. Tabii ki. Genel olarak insanlık için söyleyebiliriz bunu yani. Bu yüzden zaten bu kadar kolay raya girebiliyor insanlar yani yönlendirmelerle. Acaba seçim işini mi kaldırsak, ne yapsak ya? İnsanlara seçime şeyi mi vermesek? Ama mecbur o da bir işte bu oyunun simülasyonun şeysi değil mi? Tabii. Nasıl bu sefer... Yönlendireceksin. Nasıl diyeceksin ki yani adil bir şekilde yaşıyorsunuz vesaire. Yani bir şekilde biraz da şey yapman lazım insanlara. Ona vermen lazım değil mi? Tabi adapte yani. Bak senin de bir etkin var demen lazım birisine. Yani aslında bence daha iyi olur.

Yanlış bir şey de söylemeyelim şimdi ama tabi insanlara da bir şey vermek lazım. Ya bakın siz de seçiyorsunuz da insanların kaderini tayin ediyorsunuz. İşte bu ülkenin geleceğini tayin ediyorsunuz. Dünya genelinden bahsediyorum. Öyle bir ilüzyonla yemliyorlar bence. Bunun bir lüzyon olup olmadığı da büyük tartışma tabii. Ama şey derler, Amerika için. Amerika'da zaten senin karşısına getirilen hani iki ada çıkıyor eninde sonunda. Evet, demokrat ve cumhuriyetçi. O zaten gelene kadar bayağı bir eleniyor yani ve aslında sana kötünün iyisini seçme durumu bırakılıyor diye.

Bunu Amerika'da zaten şey için, demokrasi için bunu yıllardır söylerler. İşte House of Cards'da falan da aşağı yukarı bunu izçilerler yani. Çok güzel dizi o da. X bir adamı işte on sene sonra başkan adayı diye hazırlarlar yavaş yavaş tık tık tık gelir ve zaten sen artık o X'i veya Y'i seçmek durumundasın ama Y'de zaten aynı kademelerden aynı kişilerce seçilip elenmiş gelmiştir. Tabii.

Dolayısıyla zaten sen A'yı da, X'i de seçsen, Y'yi de seçsen aslında aşağıdaki o eliminasyonu yapanlar tarafından yönetiliyorsun. Tabii bir ürün çıkartıyorlar senin önüne. O hangi ürünü tüketmek istiyorsun diye bir koyuyorlar. Aynen öyle. Dolayısıyla onun altındaki o üretim mekanizmalarını işleten kişiler tarafından zaten yönetiliyorsun sen. X veya Y tarafından değil diye anlatılır Amerikan demokrasisi gibilerdir. Hiçbir alanda özgür irademiz yok mu yani?

Var canım, olmaz olur mu? Peki bu şey ne? Özgür iradeye karışamazsın falan. Nasıl yani? Mesela bazı İslami düşünürler özgür irade yoktur der. Evet. Bazısı vardır der. Bazısı tamamen işte yazılmıştır der. İşte İbn Arabi söylediğim gibi yani zaten her şey oldu diye. Özellikle protestant düşünce sisteminde özgür irade vardır der. Hatta neydi filmi? Komika herif neydi ya? Jim Carrey'in filminde. Tanrı oluyor ya. Bruce Almighty. Orada gerçekten Tanrı geliyor diyor ya. Sadece özgür iradeye karışamazsın falan diyor. Her şeye karışırsın, özgür iradeye karışamazsın falan.

Valla bilmiyorum hangisi. O da bir şey gibi ya abi. Bir materyal bırakalım, bakın böyle bir şey var aslında yani. Bir Amerikan rüyasının parçası gibi. Tabii İbn Arabilerden almıyorum da. Yani insan istediğini yapmakta özgürdür. Kendi kaderini tayin etmekte vesaire de. Tabii sana çizilmiş bir dünya sınır var. Tabii ki. Hangi birini aşacaksın? Yani tamamen bir gökyüzünün altında tek başına yaşamıyorsun yani. Evet. Ama neyse, Napoli ilk şampiyon oldu. Öyle mi diyorsun? Tabii. Seviyorum Napoli. Kenti olarak seviyorum. Yani o uzun yıllarda süren küçümsenmenin, aşağılanmanın, artık biz de varız'ı, o başkaldırışından hoşlanıyorum. Üstelik bu sefer Kuzeylilerle yaptılar bunu. Kuzeylilere ayrı bir, Avusturya karışımı Kuzeylilere biraz daha snop görüyorsun değil mi? Kuzeylilere, işte Notte Conte'de bir Kuzeyli mesela. Onunla yaptılar yani. Bu iyi bir şey oldu bu. Kabul et yani sosyeteye kabul diye bir şey var yani. Cemiyete kabul edilme. Napoli artık İtalyan cemiyetine kabul edilmiş bir topluluk yani. O yüzden hoşuma gitti. Kesinlikle. Ben de kutluyorum Napoli'nin şampiyonunu abi. O zaman efendim Scott McTominay'e, Lukaku'ya, Conte'ye, Biri Galsara'ya, ikisi Fener'e gelse acaba ne olurdu sorularıyla sizi bırakıp bu bölümden herkese hoşça kalın diyoruz. Bize gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ediyoruz. Sevgiler, saygılar. Saygılar.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)