
3.322 kelime · ~17 dk okuma
E-Ticaret platformu Amazon, vaktiyle yaptığı bir araştırmada web sitesinde yüklenme süresi 1 saniye uzadığında satışlarının %1 azaldığını fark eder. Bu belki dinlerken size ihmal edilebilir bir oran gibi gelmiş olabilir fakat Amazon'un geçtiğimiz sene yani sadece 2024 yılında 638 milyar dolar ciro yaptığını düşünürsek bir saniyelik gecikmenin 63 milyar dolarlık bedeli herhalde kimsenin göze alabileceği türden değildir. Bu durum alışverişe de hastiyen. Dijital içerik dağıtım hizmeti Akamai'nin 2012 yılındaki araştırmasına göre YouTube, Vimeo ya da Netflix gibi video platformlarındaki izleyiciler tıkladıkları içerik iki saniye içinde açılmazsa izlemekten vazgeçip kapatıyor. İki saniye!
Aynı durum izleme sırasındaki kesintiler için de geçerli. Müzik ve podcast platformu Spotify'da bu süre 0.5 saniye yani bir şey dinlemeye başlamak için en fazla yarım saniyeye tahammül edebiliyoruz. Tam da burada bir itiraf yapayım. Bu kaydı gerçekleştirdiğimiz günün bir öncesinde James Cameron'ın meşhur Alien adlı bilimkurgu serisine ait Aliens Expanded diye bir belgesel izledim. Süresi 4 saat 42 dakikaydı. 4 saat 42 dakika. Bugün sanıyorum flörtlerin bile süresi bu kadar sürmüyor olabilir buluşmalar anında.
Bu sabırsızlığın içinde ilginç bir ayrıntı da var. Kısa içeriklerin tüketicileri uzun içeriklere kıyasla daha sabırsız. Yani 60 saniyelik bir videoyu tıklayan ya da 60 dakikalık videoyu izlemeye karar veren kişiler arasında sabır eşiği ya da başka bir deyişle algı eşiği farklı. Uzun içerikleri tercih edenlerin bile ortalama izleme oranı %60 ile %80 arasında. Yani 10 dakikalık bir videonun yalnızca ortalama 6 dakikasına şahit olabiliyor izleyiciler.
Bütün bu verileri paylaştıktan sonra kim bilir kaçınız bu bölümü yarıda bırakıp çıkacak diye düşünmeden edemiyorum. Ama mesele zaten bu bölümün de özünde olan bu özetlere, sabırsızlıklara, tahammülsüzlüklere karşı direnebilme kabiliyetinde. Daha da ilginci şahsen üye olduğum her platformda en başta kapattığım otomatik oynatma özelliği. Her hizmette bu ayarın ön tanımlı olarak açık gelmesinin çok önemli bir sebebi var. Boşuna değil elbette. İstatistikler, otomatik video açıkken kişilerin izleme ve dinleme süresinin belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Yeter ki bir şey oynasın. Artık bu üşenme midir? Oyalanma ihtiyacı mıdır? Bir nevi pasif tüketim midir? Siz karar verin.
Daha az tahammül, daha kısa süreli ziyaret, daha kısa süreli ziyaret de daha az reklam gösterebilme anlamına geldiği için hiçbir platformun buna izin vermesi düşünülemez elbette. Nihayetinde internet, her medya organı gibi reklam sektörünün bütçesini eritme amacına evrilmiş bir mecra değil mi? Araba kullanmayı sevmediğimden, daha doğrusu İstanbul trafiğinde araba kullanmayı sevmediğimden sürekli toplu taşıma kullanıyorum. Bu kayda gelirken de öyle yaptım. Minibüslerde, otobüslerde, trenlerde ve metrolarda neredeyse herkes sürekli telefonlarıyla meşgul.
Kimi oyun oynuyor, kimi bir şeyler dinliyor, kimileri de izliyor. Hatta bazı hayvan türleri meşgul oldukları şeyi etrafındaki herkesin dinlemesi için kulaklık kullanmayı da reddediyor. Böyle bir cins, böyle bir tür de var. Çok hayırlı anıyorum her denk geldiğimde kendilerini.
Çevrelerinde olup bitenler mi cazip gelmiyor o insanlara bilmiyorum. Bir makalede kulaklık takmanın, lütfen benimle muhatap olmayın, beni rahatsız etmeyin mesajı vermenin modern bir yöntemi olduğunu okumuştum. Belki de sahiden böyle bir şeydir. Bir nevi kalabalıklardan soyutlanma arayışı.
Ne olursa olsun, dijitalleşmenin bizi giderek daha sabırsız, daha tahammülsüz, daha telaşlı ve daha obur hale getirdiği ortada. Fakat buradaki tek sorun olağan şüpheli teknoloji de değil. Dayanak noktamı kendi hatıralarımdan birkaç kesitle aktarmaya çalışayım. Ben çocukken müzik dinlemek için birkaç seçeneğimiz vardı, radyo dışında elbette. Daha çok arabalarda, minibüslerde gördüğüm 8 kanallı kartuşlar, bu 8-track denilen şeyler, bugün artık böyle bir antik objeye dönüştüler. Kaset teypleri, bir de daha büyük böyle makara teypler, onlar daha çok böyle yüksek sadakat, high fidelity, hi-fi meraklılarının oyuncağıydı, pahalı da bir şeydi. Ve elbette plaklar.
Onlar sayesinde şarkı değil, albüm dinleme ayrıcalığını yaşardık. Elbette o dönemler bunun bir ayrıcalık olduğunu bilmeden. Müzik dinlemek ile kastettiğimiz şey, bu medyaları bir cihaza yerleştirip oynatma tuşuna basmak ve baştan sona dinlemekti. Şarkı atlamak kolay değildi çünkü üstelik buna yeltendiğinizde yani bir şarkıyı atlamak istediğinizde yerinizden kalkıp müzikçilerin başına geçmeniz gerekirdi ki bu eylem o zaman da en az şimdi dinlerken hissettiğiniz kadar üşendiren türden bir şeydi. Tape kasetleriyle birlikte o dönemki adıyla kasetçi dükkanlarında sadece sevdiğimiz şarkılardan oluşan hani şu ecnebilerin mixtape dediği karışık kasetler doldurma imkanımız da olmuştu.
Fakat o da nihayetinde aynı şekilde tüketilirdi, yani baştan sona dinleyerek. CD'nin icadı ile her şey değişti. Artık her şeyi son derece kaliteli bir sesle dinleyebiliyorduk. Üstelik kaset ya da plak gibi kırılgan, yıpranan türden de değildi. Ama en heyecanlandırıcı özelliği tek tuşla anında şarkı atlayabilmekti. Bu o dönem için inanılmaz bir tecrübeydi. Sadece bu işlev dahi müzik dinleme şeklimizi kökten değiştirdi ama o zaman tam farkına varamamıştık.
İnternetin erken dönemlerinde ise şimdi adını alsam belki bir kısmını çok az kişinin hatırlayacağı işte reel, mp3, mp3, dvd audio, flag, ogg gibi ses formatları çıktı. Şarkılar dijitalleşmeyle birlikte artık binlercesiyle arşivlenir, tek tıklamayla dinlenebilir hale gelmişti. Sonrasında müzik platformları çıktı ve artık kimse bir şey indirmez, kaydetmez oldu. Milyonlarca şarkının, videonun arşivlendiği depolar varken cihazını gereksiz yere doldurmaya ne gerek vardı? Zaten artık internette bağlanılan değil, her an bağlı olunan, belki de bu yüzden bağımlı hale gelinen bir yerde. Oysa ilk zamanlarda internete bağlı kaldığımız her dakika için bir bedel ödüyorduk. Dolayısıyla her dakikamız çok daha kıymetliydi.
Müzik dinleme kendi zevkimizle oluşturduğumuz bir koleksiyon oluşturmaktan çıkıp her şeyi tabağımıza doldurmaya çalıştığımız bir açık büfe yemeğine dönüşmüştü. Artık platformlar ne çalarsa onu dinler hale geldik. İnternet zamanla televizyona dönüştü, müzik de bir şekilde radyonun kaderiyle yüzleştiği bir radyoya dönüştü yani. Niyetim bu bölümde sizi teknik ayrıntılara ya da nostaljiye boğmak değil elbette. Sabrınızın ne kadar düşük olduğunu da biliyorum çünkü. Söylemek istediğim şu, teknoloji kendi hızıyla aynı kuşağa ait insanları bambaşka kişilere dönüştürdü. Bir vakit kasetten sabırla albüm dinleyenler, o aynı kişiler bugün üç dakikadan uzun şarkılara tahammül edemez, hatta çoğu şarkıyı bir dakika bile dinleyemez hale geldi.
Öyle ki artık şarkıların intro dediğimiz giriş bölümleri bile birkaç saniyeye, nakaratları da en fazla iki tekrara düştü. Edebiyat bile bundan nasibini aldı. Yani bugünkü güncel okuyucu için Ahmet Amdi Tanpınar'ın ya da Yaşar Kemal'in o uzun ayrıntılı tasvirleri, bitmeyen betimlemeleri muhtemelen tahammül edilemez gibi gelir. Oysa onları onlar yapan da bizzat bu ayrıntılardı.
makaleleri farklı mı mesela? Köşe yazısı dediğimiz şeylere bakın tek cümleden ibaret kısa kısa tek cümledik paragraflar yani yılmaz öz değil tümörü diyorum buna her tarafa yayıldığı bir metastas şeklinde. Her yeni kuşak bir öncekine kıyasla daha hızlı konuşuyor mesela dikkat ediyor musunuz? Cümlelerimiz kısalıyor, karşımızdakine odaklanmamız giderek zorlaşıyor. Uzun açıklamalara, betimlemelere kimsenin tahammülü kalmadı gibi görünüyor. Sayısız seçenek karşısında ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz bir şeyi arıyor gibiyiz. Neyi istemediğimizi biliyoruz da neyi istediğimizi bir türlü bulamıyoruz. Ve bu tuhaf arayışın telaşında hepimiz savrulup duruyoruz. Hiçbir şeye savrumuz yok fakat bu aradığımızı bulamadığımız için mi yoksa ne aradığımızı bilmediğimizden mi kaynaklanıyor bir türlü anlayamıyoruz.
Belli ki bu büyük dönüşümün altında yüzeyselleştirmeye çalıştığımızdan, aceleci tespitlerimizden daha öte bir şeyler var. Maddini aşan Yaşam Rehberi bu bölümde sabrınıza sığınarak neyin peşinde olduğumuzu bulmaya çalışacak. Üstelik tüm beklentilerle, teamüllerle, inatlaşırcasına sakin sakin konuşarak, yavaş yavaş ilerleyerek ve zamanı hoyratça kullanarak. Her zaman olduğu gibi kavramlarımıza bir bakalım. Çok kısa üç sözcükten bahsedeceğim burada başlamadan. Çünkü çok sık tekrar edeceğiz bölüm içerisinde. Birincisi sabır tahmin ettiğiniz gibi. Üstelik daha önce de bahsettiğimiz gibi Arapçadan dinimize geçmiş bu tahammül ve katlanma anlamına geliyor. Dolayısıyla esasında semantik olarak olumsuz bir algısı var. Yani tahammül, katlanma sanki böyle tahammül edilemez, katlanılamaz bir şey var ve biz ona sabrediyoruz gibi.
Oysa bugün bu bölümde de anlatacağım üzere bir nevi erdeme dönüşmüş durumda. Sözlük anlamıyla baktığımızda sabır, acı, yoksulluk, haksızlık gibi üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi. Dayanç ve çıdam diye geçiyor. Çıdam ne dedim? Hayatımda ilk defa duydum. Meğer Moğolcaymış. Türk Dil Kurumu neyin peşindesin ya?
Demek ki bazen hatırlıyorlar İslamiyet'ten ve Osmanlı'dan önce de Türklüğün olduğunu. İşte Moğolca'da çıdam diye bir karşılığı varmış. Bir diğer kavram özet. O da öz Türkçe. Özünde de öz kökünden geliyor. Hani bu öz dediğimiz şey özünü çıkartma anlamında. Sözlük anlamıyla bir yazı ya da sözün anlamını daha kısa ve özlü biçimde veren yazı ya da söz. Üstelik bir ilginç eş anlamı da varmış, fezleke. Değil mi? İlginç, çok duyduğumuz şey. Fezlekenin karşılığı özetmiş aslında. Bir de hülasa var. Benim çocukluğumda çok duyduğum hani cümle arasında geçerdi falan filan. Hülasa falan filan. O da işte özetle anlamına geliyor.
Ve son olarak algı. Algı da Türkçe. Tutmak, elde etmek anlamındaki al sözcüğünden türünmüş. Sözlük anlamıyla bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma yani idrak manasına geliyor. Tabii bir de yeni dönemde çok duyduğumuz algı eşiği, algı kapasitesi gibi kavramlar var. Onların ayrıntılarına girmeye sanıyorum gerek yok. Ama şu kısım önemli. Örneğin, İngilizce bilenler için söylemiş olayım. Patience ve tolerance gibi bir ayrıma ihtiyacımız var gibime geliyor. Yani bu sabır ve tolerans arasında bir nüans var gibi, bir küçük bir ayrım var gibi. Yani sabırla tahammül, müsamaha arasında bir şeye ihtiyacımız var. Zaten bu bölümde etrafında döneceğimiz şey de o. Yani bir nevi metanet örneği. Metanet ne? Bu metin kökünden geliyor. Arapçadaki güçlü, sağlam olma, sağlam durma manasında.
Bölümün derdini ve ilham kaynağını böylece aktardık. Sözcükler üzerinden düşünce haritamızın ana hatlarını da belirledik. Rotayı çizip yola başlamadan önce yine sabrınıza sığınarak kısa bir ara verelim. Değil mi? Bu çağda ara vermek her zamankinden daha önemli. Ardından bir avazda bakalım bu telaşımızın, sabırsızlığımızın ve odaklanma sorunumuzun kökeninde ne varmış, şifası neymiş.
Dijital kuşak olarak nitelediğim bir kesim var. Podcast dinleyicisi olarak sizler de aynen benim gibi bu gruba dahilsiniz. Yalnız bu tamlamadaki kuşak tabiri Z kuşağı derken ki gibi doğum tarihlerine göre değil 68 kuşağı derken anlatmaya çalıştığımız gibi belli bir dönemi yaşayanları kapsıyor. yaştan, cinsiyetten, sosyal konumdan bağımsız bir aidiyet. Yani dijital kuşak derken, internete bağlı hizmetleri kullanan herkesi, her yaştan herkesi kastetmiş oluyorum. Dijital kuşağa yönelik güncel araştırmaların hepsi, ağız birliği 70 çesine genel tüketimin video formatına kaydığını ortaya koyuyor.
Bu hiçbirimiz için sürpriz olmasa gerek. Televizyonu aptal kutusu olarak adlandıran bizler, ona alternatif olarak çıkan sözde akıllı cihazlarımızı da sonunda televizyonu aratmayacak türden bir kutuya çevirdik. Ve çok şey seyreden biri olmama rağmen kategorik olarak ben kendimi daha çok okuyan ve dinleyen gruptan sayıyorum. Okuma eyleminde en çok vakit geçirdiğim sitelerin başında ise Quora geliyor.
Eski Facebook çalışanları tarafından kurulduğu 2009 yılından bu yana üye olduğum bu platform, özetle kişilerin merak ettiği şeyleri sorduğu ve uzmanların bir şekilde bulup yanıt verdiği çok ilginç bir takas mecrası. Aklınıza gelen her konuda, aklınıza gelen gelmeyen her şeyin sorulduğu ve bir şekilde muhatabını bulup yanıtladığı ilginç bir hizmet. Geçenlerde bölüm notlarına da eklediğim bir başlığa denk geldim. Bir kullanıcı şu soruyu ortaya atmıştı.
2001 bir uzay destanı filmini izlemeye tahammül edemiyorum. Ne kaçırıyorum? En başta şimdi bu efsanevi filmle ilgili birkaç bilgi vermek gerek. Tabii ki hani bu modern tabiriyle keyif kaçıran ya da daha popüler tabiriyle spoiler vermeden.
Film, bilimkurgu türünün en tanınmış yazarlarından Arthur C. Clarke'ın iki öyküsünden ilhamını alıyor. Senaryosunu Clarke'la filmin yönetmeni Stanley Kubrick birlikte yazmış. Kubrick ise bilmeyenler için Eyes Wide Shut, Full Metal Jacket, The Shining, Lolita ve Spartacus gibi her biri kendi kategorisinde çığır açan unutulmaz filmlerin unutulmaz yönetmeni.
1968'de gösterime giren 2001 hem uzay temalı filmlere getirdiği felsefi derinlik hem de dönemin şartlarının çok ötesindeki tekniğiyle gerçek bir şaheser. Yani izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Ben fragmanını da bölüm notlarına ekliyorum. Müzikleriyle ayrı, replikleriyle ayrı kendine has bir tecrübedir çünkü. Dahası kendinden sonraki uzay temalı hemen her filme etkilemiş bir yapıtı.
ve 140 dakikalık anlatımıyla geleneksel yapımlardan daha uzun sürelim. Açılışında Türkçe'ye insanın şafağı olarak çevirebileceğimiz Down of Man adlı bölüm en sürprizli, en beklenmedik ve en sembolik anlatımlarından biridir. 9,5 dakika süren bu kısım bir anlamda filmin anahtarı rolünü de üstlenir. Çoğu izleyicinin pes ettiği anda yine bu sekans.
Dilerseniz bu bölümü, bölüm notlarını eklediğim bağlantısına tıklayarak siz de kendinizi sınayabilirsiniz. Gerçi benim paylaştığım, daha doğrusu denk geldiğim bütün örneklerde sonu birkaç saniye erken kesilmiş, o havaya fırlayan kemik ile sonradan uzayda gördüğümüz uzay aracı birleşiyor ve ikisinin de aslında ayrı dönemlere ait ayrı silahlar olduğu ortaya çıkıyor ama neyse ben burada bozmayayım işin sicrini. Uzay'ın derin sessizliği ve sonsuzluğu içinde geçen bu filmi izlemeye tahammül edemeyen Korra'daki kullanıcıya verilen yanıtlardan biri de benzer şekilde bizde iyi kötü ve çirkin adıyla bilinen The Good, The Bad and The Ugly filmini asla izleyemediğinden dert yanıyordu. Kubrick'in Destansı filmiyle aynı sene yani 1968'de gösterime giren bu yapım da western tarzının klasiklerinden biri, mutlaka izlemişsinizdir, duymuşsunuzdur. Yorumu yazan kişi, diyalogların ve sahnelerin uzunluğundan, aşırı yavaş çekimlerden, konuşma ve hiçbir hareket olmadan geçen boşanlardan yakınıyordu.
Tabii günümüzün süper kahraman aksiyonlarıyla tanışmış zihinler için vahşi batının sessizliğini, ıssızlığını ve boşluğunu içselleştirmek kolay olmasa gerek ki görünen de o. Bir vakit 3 Second Movies adlı bir web sitesine sarmıştım. İsminden de anladığınız üzere her filmi 3 saniyede özetleyen videolar üretiyorlardı. Bu bölüme hazırlanırken baktım, üzüldüm. Kapanmış. Ne yazık. Çok eğlenceli bir siteydi çünkü.
En unutamadığım özetlerden biri yine James Cameron imzalı 1997 yapımı Titanic adlı filme aittim. 3 saniyelik özet birer saniye halinde ekrana gelen 3 bölümden oluşuyordu. İlk bölümde Titanic limandan demir alıp hareket ediyor. İkinci bölümde Leonardo DiCaprio ile Kate Winston öpüşüyor. Son bölümde ise gemi muzdağına çarpıp batıyordu.
Orijinali 3 saat 14 dakika yani 11 bin 640 saniye süren bir filmin 3 saniyelik özeti buydu. Peki Titanic filmi bu muydu? Bir bakıma evet ama Titanic filmi bundan mı ibaretti? Elbette ki hayır. Titanic filmi döneminin en görkemli ve meşhur gemisinin
binlerce kişilik yolcusuyla demir aldığı ilk seferinde yaşananları anlatıyordu. Yani mesele esasen Titanik'in buzdağına çarpıp batması değil, o süreçte yaşanan olaylardı. Yaşama baktığımızda da aynı hataya sık sık düşüyoruz. Meselenin hedefimize ulaşmak değil, ona ulaşma sırasında yaşadıklarımız olduğunu, olayın varış noktası değil, yol üstünde görüp öğrendiklerimiz olduğunu unutuveriyoruz.
Bir şeyin kıymetini belirleyen ayrıntının ona ulaşmak için harcanan çaba, emek ve zaman olduğunu gözden kaçırıyoruz. Her şeye kolayca ulaşma derdine düşmüşüz fakat bunun imkansızlığını da görmezden geliyoruz. Belki de o yüzden hep kolayca ulaşabileceğimiz şeylere odaklanıyoruz ve aynı sebeple ne tatmin olabiliyoruz ne de mutlu. Telaşla, hızlıca, bedelsiz ve emeksiz hayatımıza girenlerin yavanlığıyla parmaklarımız sürekli ekranları tırmalayıp duruyor. Neyin peşinde olduğumuzu bilmeksizin kaydıra kaydıra bir şeyler arıyoruz. Kronik bir telaşımız var ve bu yüzden hiçbir şeye sabrımız yok. Gel gelelim telaşımızın sebebini de bilmiyoruz.
Sahi hiç düşündünüz mü? Her şeyi hızlandırarak erişmeye çalıştığımız şey tam olarak nedir? Yani tamam bu kadar telaş içindeyiz, her şeyi hızlandırıyoruz, her şeyi böyle çabuklaştırıyoruz, süratlendiriyoruz. Peki ne uğruna, ne amaçla?
Bir başka podcast yayınımda verdiğim bir örneği tekrarlayayım. Çocukların dondurma işini hiç seyrettiniz mi? Küçücük dillerinin ucuyla minicik dokunuşlar yaparlar. Aceleden o kadar uzaklardır ki çoğu zaman dondurma dayanamayıp kendini bırakır. Elleri, üstleri, başları erimiş dondurmayla bezenir. Peki ya yetişkinler? Yetişkinler dondurmayı yer.
Telaş içinde lokma lokma ısırır. Timsah'ın kimseye kaptırmamak için avını bütün halinde yutmasına benzer bir yetişkinin yemek yiyişi. Yemeğin bir anlamı kalmamıştır çünkü. Mesele karın doyurma yani dondurmayı bir an önce yeme eylemine dönüşmüştür.
Bu yüzden çoğu zaman yemeklerimizi o kadar hızlı yeriz ki beynimiz ve midemiz durumu anlayıp tamam doydum güzel kardeşim bırak yemeğisin yerini yollamaya fırsat bulamaz. Bu yüzden çoğu yetişkin sofradan genellikle patlayacak kadar doymuş halde kalkar. Midesinin hızıyla zihniyetin telaşı bir türlü senkronize olamaz. Filmlerden çok demurduk, öyle devam edelim. Nuri Bilge Ceylan'ın 1999 yapımı Mayıs Sıkıntısı filmiyle ilgili bir arkadaşımla sohbet ederken çok sıkıldığını söylemişti. Her şeyin çok yavaş aktığından ve her sahnenin gereksiz derecede uzun olduğundan dert yanmıştı. Atlaya atlaya izlemişti o yüzden ve bunu büyük bir gururla söyledim. Ona filmin adını hatırlatarak zaten bir sıkıntıyı aktarmaya çalıştığını anlattım. Filmin amacı tam olarak kasaba ortamının o sıkıntılı, tek düze ve sürprizsiz halini yansıtmaktı. Fakat sıkıntının tasviri, temsili dahi tahammül edilemez hale gelmişti belli ki.
Sıkıntı hali bu çağın en büyük korkularından biri. En büyük korkumuz ve endişemiz sıkılmak. Can Sıkıntısı başlıklı 48. bölümümüzde en ikonu işlediğimiz ve dinlemediyseniz sizlerin de tekrar kulak vereceğini ümit ettiğim için tekrar dönmeyeceğim ayrıntılarına ama sıkıntı halinin insanın en verimli anı olduğunu topluca nasıl unuttuk, nasıl gözden kaçırdık her seferinde düşündükçe hayret ediyorum.
En büyük düşmanımız, bize hiç sıkılmamayı vaat eden telefonlarımız. Microsoft'un 2015 yılında 18-24 yaş arası gençler üzerinde yürüttüğü bir araştırmaya göre, katılımcıların %77'si boş kaldığı anda ilk olarak telefonuna sarıldığını söylemiş. 2025 yılında durum nedir bir düşünün bakalım hani. 2015'te yani 10 sene önce %77 ise şimdi en az %97'dir diye düşünüyorum. Yaşlar arasında da bir fark kaldığını sanmıyorum. Hani o dönem 18-24'de yapılmış, şimdi 18-78 arasında da bir şey değişmiş midir bilmiyorum.
Ne var ki her fırsatta yakındığımız o ekran tutkumuza rağmen yine her fırsatta kendimizi onların karşısında bulmamız, itiraf etmekte zorlandığımız kitlesel bir bağımlılık hali olmalı. Başka bir teşhis getiremiyorum. Yapay zeka hizmetlerinde bile en çok kullanılan işlev özet çıkarma. bir içeriğin adresini girip özetlenmesini istemek şimdiden milyonlarca kişinin refleksine dönüşmüş durumda. Netflix gibi profesyonel içerik platformlarında introyu geç tarzı düğmelerin ardından görüntü hızlandırmanın da eklenmesi zamanın ruhunu bize gayet iyi anlatıyor olmalı.
İçeriklerin başlıkları dahi bu talepten nasibini almış durumda. İşte beş adımda başarının sırrı, üç günde beş kilo verdiren diyet, mülakatlarda size kazandıracak on yanık tarzı başlıklar öyle boşuna değil. Bir ömre yayılmış tembelliğimizi beş adımda telafi edebileceğimize. Yıl boyunca yediğimiz ıvır zıbırın tortusuyla 3 günde vedalaşabileceğimize ya da hem 10 basma kalıp yanıtla iş mülakatlarında dikkat çekeceğimize inanmak hepimize cazip geliyor belli ki. Olmayacağını bilsek de bu teklifler kulağımıza ömür boyu sağlıklı beslenmekten, yılmadan çabalamaktan ya da rakiplerden sıyrılmamızı sağlayacak sahici beceriler kazanmaktan daha tatlı geliyor.
İronik bir ayrıntı olarak bu sayıların da bir psikolojik sınırı var. Yani 105 adımda başarının sırrı ya da 75 günde 10 kilo verdiren diyet türü başlıklar kimsenin tıklayacağı, ilgileneceği türden değil şüphesiz. İyi de ne yapmalı diye söylenmeye başlamış olduğunuzu düşünüyorum. Kapanış kısmında son teşhis yapıp tedavi yöntemlerine bakalım.
Dediğim gibi hayatı abur cubur atıştırır gibi yaşıyoruz. O yüzden ne doğru dürüst karnımız doyuyor ne de keyif alıyoruz. Ve ne yazık ki dört bir yanımız hiçbir gayret gerektirmeden ulaşabileceğimiz ıvır zıvır besinlerle dolu. Diğerleri için yani faydalı, anlamlı, besleyici olanlar için sarf etmemiz gereken emek çoğu zaman gözümüzde büyüyor.
Haddini aşan yaşam rehberinde sıkçı andığım Polonyalı sosyolog ve düşünür Zygmunt Bauman bu durumu dijitalleşmenin bugünkü anlamıyla var olmadığı 1999 yılında yayınladığı ''Akışkan Modernet'' adlı kitabında en iyi konu anlatır ki onun da bağlantısını bölüm notlarına ekliyorum. Her şeyi hızlıca tüketme ihtiyacı yaratan akışkanlık sebebiyle derinlemesini anlamaya değil, hızlıca tüketmeye yöneliyoruz. Kalıcı, derinlikli ve uzun süreli odaklanma azalıyor. Onların yerini kısa, yüzeysel ve anlık etkileşimler alıyor. Bu yüzden sabretmek kişilere bir zaman kaybı olarak görünüyor. Ne ilginç değil mi? Sabretmek zaman kaybına dönüşüyor. Hızlı ve geçici içerik tüketimi bizi bağ kurmaktan ve olaylarla gerçek anlamda etkileşime girmekten alıkoyuyor.
En basitinden instagram hesabınızı açın bakın. Kaç tane kalıcı paylaşımınız var. Kaç tane hani o story dediğimiz hikaye yani 24 saatte uçup giden paylaşımınız var. Sürekli hareket halindeyiz fakat hiçbir yere ulaşamıyoruz. Çünkü zihnimizde bir rota ya da hedef yok. Sadece hareket halinde olmak, hatta mümkünse koşmak istiyoruz. Bunları bazen biz istiyoruz, bazen birileri bizden istiyor. Durma, koş, yerinde durma, yerinde sayma, yeter ki koş.
Oysa hepimizin ortak hedefi gibi duran başarı, herkesin sabırsızlık ve telaşla her şeyi geçiştirmeye çalıştığı bir ortamda tam aksine sabretmek ve odaklanmak ile mümkün. Bir başka deyişle sabır ve odaklanma açılışta da bahsettiğim gibi bu çağın en büyük iki erdemine dönüşmüş durumda. Her şeyi yaşamanın, tecrübe etmenin, bilmenin, öğrenmenin, dinlemenin ve izlemenin mümkün olmadığını hatırlamak başlangıç için gayet yeterli bir adım olabilir. Elektronik ticaretten iletişime kadar her şeyi neredeyse anında gerçekleşmesi gereken bir eylem olarak algılamak belki de en büyük hatalarımızdan biri. Teraj içinde yaşanan bir hayat, oradan oraya koşturmacayla geçen ve sonuçta hiçbir yere varamadığımız bir sürece dönüşebilir.
Sadece bir defa yaşama hakkımız olan bu hayatı ve asla geri döndüremeyeceğimiz zamanı şeyden şeye sekerek geçirmek yerine odaklanabileceğimiz konulara yoğunlaşmak en basit yöntemlerden olsa gerek. Okuduğum her biyografi kitabında aynı şeyi düşünüyorum. Ömür denen süreç yaşamasını bilen için yeterince uzun, kifayetli yani. İnsanların tarih boyunca ve bugünle kıyaslanmayacak kadar az imkanlarla ne kadar kısa sürelerde, ne kadar genç yaşlarında, ne kadar çok şey başardıklarını okudukça elimizdeki şartları ve imkanları nasıl ziyan ettiğimizi düşünmeden edemiyorum. Bende şahsen sürekli bir vicdan azabı yaratıyor.
Alan Watson dediği gibi, meselenin varacağımız nokta değil, kat ettiğimiz yol olduğunu hatırlamakta fayda var. Bölümü, zihnimde hep tekrarladığım, 18. yüzyılda yaşamış sanat tarihçisi Horace Walpole'un sözleriyle bitireyim. Hayatın tüm sırrı, bir tek şeyle adam akıllı, diğer binlercesiyle de gereği kadar meşgul olabilmektir. Mesele özetle böyleydi işte. Sabrınız için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.