Podcast

Hakikaten Geçmişi mi Özlüyoruz, Yoksa Gelecek Öngörümüzü mü Kaybediyoruz? I Konuk: Prof. Dr. Besim F. Dellaloğlu

Hakikaten

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Tarihte, o sıradaki geçmiş ile gelecek arasında kırılma yaratan teknolojik gelişmeler olmuş ama bu dönemlerin öncesi ve sonrası arasında arafta kalınan dönemler de var, ki sonrasında o araf dönemleri pek de ele alınmış değil. Şimdi ise bambaşka bir kırılma ile karşı karşıyayız. Üretimin zihinsel tarafında işi makinalara bırakıyoruz. Düşünsel üretimi yapay zekâya ihale ettiğimizde, insanlığın kadim birikiminin sonraki nesillere aktarımının nasıl olacağı sorusu hepimizin gündeminde. Öte yandan insanların esasen kendi arzuları ile uzaklaştıkları geçmişe özlem duyduklarını da görüyoruz. Önümüzdeki araf döneminde giderek daha fazla tecrübe edeceğimizi düşündüğümüz bu dilemma üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Hakikaten’in bu bölümünde Sidar Gedik, konukları Prof Dr. Besim F. Dellaloğlu ve Ipsos Türkiye İş Geliştirme Direktörü Özlem Tekintaş Aydın ile kendi arzumuz ile uzaklaştığımız geçmişe özlemi ve düşünsel üretimi yapay zekâya devrettiğimizde insanlığın kadim birikiminin sonraki nesillere aktarımının nasıl olacağını ele alıyor.
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

8.373 kelime · ~42 dk okuma

Merhaba, ben İPSOS Türkiye'den Siler Gedik. Gündemdekilerin bir kısmı hakikat, bir kısmı ise hakikat ötesi. Bizler de bu podcast serimizde çeşitli konuları İPSOS araştırmalarının ve konunun uzmanlarının yorumlarıyla, hakikatinle başlayan sorularımızla ele alıyoruz. Hakikaten hazırsak başlayalım.

Merhabalar. Gündemimizi aldığımız konularda hakikati tartıştığımız, bu hakikat ötesi çağda hakikati tartıştığımız ve bunu verilerle ve çok değerli uzmanlarımızla, konuklarımızla birlikte tartıştığımız Hakikaten isimli podcast serimizin bir başka bölümünde daha birlikteyiz. Bugünkü konu başlığımız, hakikaten geçmişi mi özlüyoruz yoksa gelecek öngörümüzü mü kaybediyoruz? Yani tarihte o sıralarda geçmişle gelecek arasında kırılmalar yaşatan teknolojik gelişmeler olmuş. Teknolojik olmuş bu gelişmeler ama toplumlar sosyal olarak da etkilenmişler bu gelişmelerden ve ardından da arafta kalınan dönemler var ki ben hani o arafta kalınan dönemlerin hala yeterince derinlemesine incelenip incelenmediğinden de çok

Emin değilim. Yel değirmenlerinin keşfi buğday öğütme işlemini akarsu kenarlarından alıp dağlara ovalara taşıyarak o dönemde özellikle gücü elinde bulunduran kiliseyi nasıl rahatsız etti ve arkasından neler yaşandı? Hem politika anlamda hem de toplumların organizasyonları anlamında ya da işte aynı benzer bir şey. Endüstri devriminde de yaşandı. Zanaatkarlar karşı karşıya kaldılar büyük işsizlik dalgalarıyla. Bütün bunlar genelde diyelim kol gücüyle ilişkili gelişmelerde, teknolojinin kol gücünün kullanıldığı, üretimleri etkilediği yerlerde yaşandı. Şimdi biz bambaşka bir kırılmayla karşı karşıyayız. Üretimin zihinsel tarafında da biz işi makinelere bırakmaya başladık. Düşünsel üretimi yapay zekâya ihale etmeye başladık ve tam da bu noktada insanlığın kadim birikiminin bir sonraki nesle nasıl aktarılacağıyla ilişkili soru benim aklıma en çok kurcalayan sorulardan biri. Özellikle de genç jenerasyon, belli bir yaşın altındaki insanlar doğal olarak çok da şaşırtıcı olmayan bir şekilde koşa koşa yapay zekânı çekim alanına giriyorlar. Belki girmek zorundalar zaten.

Transkriptin tamamını oku

ve giderek daha az düşünmek zorunda kalıyorlar ve günün ruhu içinde, zamanın ruhu içinde birer normal haline gelen bazı başka uygulamalarda, mesela işte uzaktan çalışma gibi, uzaktan eğitim gibi gerçekliklerde işte o birikimin, daha önceki nesillerden birike birike bugüne gelen, kadim birikimin nesiller arasındaki aktarımı zorlaştığını düşünüyorum ve biz de belki de tam da işte bu teknolojik devrimin arifesinde o Araf dönemlerinden birine giriyor muyuz acaba gibi hissediyorum. İşte tam bütün bunları düşünürken de bir taraftan da bizim yaptığımız araştırmalarda insanların hem kendi arzularıyla kopmaya başladıkları bu geçmişe özlem duyduklarını da görüyoruz. Bu Araf döneminde belki de bunu daha da fazla tecrübe edeceğiz. Bu bir açmaz bir dilenme. Bugün biraz bunun üzerinde de konuşmak istiyoruz ve konuğumuz bu tarihsel, kültürel, zihinsel karmaşayı çözümlemek için en doğru isimlerden biri diye düşünüyoruz. Sayın Prof. Dr. Besim Deliloğlu. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk, teşekkür ederim. Benimle birlikte bugün bu podcastlerimizin bu bölümünde birlikte yer alacak, rol alacak arkadaşım, bizim şirketimizin kıdemli müşteri yöneticilerinden Özlem Tekintaş. Merhaba Özlem, hoş geldin. Merhaba. Evet, ben şeyle başlayalım istiyorum aslında geçmişe özlem konusuyla. Gerçekten hani bir yandan kopmaya başladı insanlar ister istemez geçmişten ama bir yandan da özlem duymaya devam ediyorlar. Bu dilemime ne olacak? Bizim yaptığımız bununla ilgili araştırmalar var. Özellikle Global Trends araştırması. Bununla ilgili özlem bizimle bazı dikkat çekici verileri paylaştıktan sonra Fesih Bey'in yorumlarını isteyeceğim. SIDAR'ın da bahsettiği gibi, IPSOS 50 ülkede 2 yılda bir çok kapsamlı global trendler araştırması gerçekleştirmekte. 2024 yılında gerçekleştirdiğimiz araştırmanın sonuçlarına göre ise 9 tane önemli trend aslında tespit edildi. Bu trendler arasında en çok dikkat çekenlerden biri ise eski sistemlere dönüş başlığı. Bunun altında geçmişe özlem, nostalji temaları gibi farklı temalar görüyoruz aslında.

Bu konuda iki kritik verinin global ve Türkiye verilerine öncelikle değinmek isterim. Biraz daha aile nostaljisine işaret eden seçme şansım olsaydı, annemle babamın çocuk olduğu dönemde büyümeye tercih ederdim ifadesine katılanların oranı global 50 ülkenin ortalamasına baktığımızda %46, Türkiye'de ise %56 seviyesinde. 35 yaş altına baktığımızda ise globalde bu ortalamaya katılanlar daha yüksekken, Türkiye'de ise bu fark biraz daha az. Yani baktığımızda global 50 ülkenin ortalaması %46, 35 yaş altı global ortalama %52, Türkiye'de ise %56 dediğimiz rakam, 35 yaş altında %58 seviyesinde.

Bir de ülke nostaljisine işaret eden farklı bir verimiz var. Ülkemin eskiden olduğu gibi olmasını çok isterdim. İfadesinin katılanlarına baktığımızda, katılan oranlarına baktığımızda... ...global 50 ülkenin ortalaması %57. Türkiye'de ise bu oranda ciddi bir fark var. %72 seviyelerine kadar yükseliyor. 35 yaş altına baktığımızda ise daha benzer bu sefer oranlar görüyoruz. Global ortalama %55 seviyesi, Türkiye ise %75 seviyesinde.

Yani Türkiye olarak biz globalde karşılaştırdığımızda ailenin sayesinde ama özellikle ülkenin sayesinde biraz daha farklılaşan bir noktadayız. Aslında şöyle benim merak ettiğim şey bir taraftan büyük bir değişim yaşanıyor. Bir önceki neslin biriktirdiği kültürü birikimi devretmesi. giderek daha zorlaşırken, geçmişle bağımız giderek ister istemez yani günün dinamikleri içinde zayıflarken, bir taraftan da özellikle de belli bir yaş altındaki grup giderek daha fazla geçmişe özlem duymaya başlıyor. Yani 30 ülkede her iki kişiden birinden fazlası geçmişe özlem duyarken, Türkiye'de neredeyse işte %60'lara, hatta belli bir yaş grubunda %70-75'lere kadar çıkan bir özlemden bahsediyoruz. Burada da bir dilemman mı var? Evet, doğru. Yani bu kadar olduğunu ben hayal etmezdim siz rakamları telaffuz edene kadar. Yani şimdi önce soyuttan başlayalım isterseniz. Yani nostalji nerede oluşur? Yani hangi toprak nostaljiye uygundur mesela? Yani geçmişe özlen büyük ölçüde şimdiden memnuniyetsizlik, şüphe, belirsizlik. Ondan sonra hatta şey kelimesini kullanayım ben, kriz. Siz başka bir kelimeyi tercih ettiniz deminden beri. Hangisi acaba? Dilema.

Yok, hayır. Neyse aklıma gelir şimdi. Krizin olmadığı bir tarihsellik idealize etmek için ki söylemiyorum, her dönemde kriz vardır. Ama krizin yoğun yaşandığı veya hissedildiği tarihsel süreçlerde geçmişin kıymeti artabilir.

Buraya bir not ekleyebilir miyim hocam? Belki yorumlamanızı kolaylaştırır. 50 ülkeyi biz bir skalaya oturttuğumuzda nostaljiyle ne aile nostaljisi, ne de ulusal nostalji. Ben hiç ilgilenmiyorum, o tarafta değilim diyen ülkeler Japonya, Güney Kore, Çin, biraz da aslında o topraklar. Ülke nostaljisi kısmında daha çok Avrupa'yı ve Amerika'yı görüyoruz aslında. Yani ailenin geçmişiyle ilgilenmiyorlar ama keşke ülkem biraz daha eskisi gibi olsaydı gibi bir tutum içindeler.

Çifte nostalji dediğimiz tarafta ise bizimle birlikte Mısır, Pakistan, Nijerya, Malezya, Hindistan gibi toprakların olduğunu görürüz. Ya burada çok fazla katman var tabii. Şimdi ben hayal ederek söylüyorum yani tabii sizin kadar hakim değilim şeye, dataya, malzemeye. Şimdi bir kere en soyuttan başlarken dediğim kastım bu. Yani şimdi insanlar niye geçmişe meyleder?

Şimdi bunun birinci cevabı, demin söylediğim, şimdiyle ilgili ciddi taşınamaz, tahammül edilemez... ...ya da tahammül etmekte zorlanılan bir kritik sürece girmeleri, gelecek belirsizliği. Dolayısıyla bu yeni bir şey de değil, altın çağı özlemi mesela değil mi? İdeal bir geçmiş, bir geçmiş cenneti, tasavvuru. Şimdi mesela şey diyebiliriz... Ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, İslamcı için bu işte sahabe dönemi olabilir. Ortalama bir Kemalist için, Cumhuriyetçi için, CHP seçmeni için bu 20'ler, 30'lar Atatürk dönemi olabilir, tek parti dönemi. Ondan sonra böyle bir bugünden şikayet etmenin bir türevi olarak... Şimdi ikinci bir boyutta öznenin veya grupların gelecek inşa etme... Şimdi kriz olur ama siz buna şeylisinizdir, dirençlisinizdir. Ve bunu aşmak için kişisel veya grupsal veya sınıfsal, nereye aidiyet duyuyorsanız, oradaki asabiye diyeceğim, Hibna alnının mukaddemesinden. O asabiyeye yastınarak yüklenirsiniz ve bunu aşmak... Şimdi burada da bir zayıflık var. Yani bu ikisinin birlikte olması, yani şimdinin sorunlu olması ve bunu aşmakta ve geleceği inşa etmek konusundaki özgüven açığı, belirsizlik veya risk şeyleri. Dolayısıyla geçmişte hazır bir paketimiz var. Ondan sonra onu yeniden

...şey edelim, çağıralım. Yani aslında bizi bugünkü başlığımıza biraz atıfta bulunuyoruz gibi değil mi? Yani geçmişe özlem mi duyuyoruz yoksa gelecek öngörümüzü mü kaybediyoruz? Bence ikincisi olmadan birincisi olmaz. Birincisini daha da güçlendiren bir şey herhalde. Evet, yani o aslında yani geçmiş özlemi de bir tür gelecek... ...den besleniyor ama negatif bir gelecekten besleniyor. Öngörülemez belki de endişe duyulan. Mesela neydi? Aydınlanma, pozitivizm, sanayi devrimi, sandık, demokrasi, ilerlemecilik, değil mi? 1700'lerin belli bir aşamasından sonra, 1800'ler, hatta İki Dünya Savaşı'na kadar falan. Herkes bir sonraki jenerasyonda daha zengin olacak, daha iyi olacağız, daha iyi okul makul. Uzun sürede bu çalıştı, değil mi? 1068'ler, 70 petrol krizi falan. Bayağı çalıştı bu.

Ondan sonra işte köylü çoban cumhurbaşkanı çıkardık biz falan filan hani cumhuriyetin şeyine yazıldı bunlar falan filan güzel. Ondan sonra ama şimdi daha sizin için sahaya daha belirgin somutlara gireyim hani soyuttan. Şimdi bizim sosyolojide ev genci diye bir kategoriden söz ediliyor üç beş yıldır. Ev genci ne demek? Tercihan, emekli, eğitimli bir anne-babanın. Anne de çalışmış, emekli olmuş. Mesela daha da spesifiz edeyim. İki tane emekli öğretmen. Cumhuriyet Gazetesi okuyor. Halk TV seyrediyor. İki tane de oğlu var. İkisi de üniversite mezunu ya da öğrencisi. Ama ikisi de evli değil. İkisinin de işi yok. Evde büyük ihtimal bilgisayar başında yemek sepetinden beslenerek bir alternatif hayat sürüyorlar.

Bu mesela olmayan bir şey. Çünkü öğretmen anne babanın çocuğu İstanbul'daysa eğer, Ebu Azici'ni kazanır, İstanbul İtü'yü kazanır, annesinin babasının öğretmenliğinden daha üst gelir grubuna, buna bir sosyal mobilite diyoruz. Halk dilindeki sınıf atlama. Bilim adı, sosyolojik adı. Boynunuzun kulağı geçmiş. Evet, yani onu geçer. Şimdi o şey kırıldı. Bu sadece Türkiye'ye üzgü değil. Çünkü bakın, global rakamları söylüyorsunuz. Türkiye'de durum biraz daha vahim. Çünkü bizde zaten Cumhuriyet ve modern...

...lik yeterince konsolide olmadan biz oraya yakalandığımız için. Dolayısıyla şimdi anne babasının gelir beklentisi düzeyinde bir beklentisi olmayan... ...ama yüksek kalitede eğitim almış bir nesil var. Anlatabiliyor muyum? Yani şimdi mesela bunların gelecekle olan ilişkisi, işte bunların bir kısmı yurt dışına gidiyor, gidebilen. Hani Boğaziçi, ODTÜ falan mezunu daha üst kalibre olanlar, iş bulabilenler yurt dışına gidiyor. İşte bazısı sahada iş bulabiliyor ama şimdi bir de 200 küsur üniversite olduğunu düşünün. Bunların 20-30'unu atın kenara, diğerlerinde ciddi bir kalite sorunu da var. Üniversitenin kalite sorunu olması ne demek? Diplomasının...

devalüe olması demek. Dolayısıyla siz bir Taşla Üniversitesi'nden mezun oluyorsunuz, görünürde mühendissiniz, görünürde mimarsınız, görünürde diplomanız öyle yazıyor ama saha sizi kusuyor, halan sizi kusuyor, size güvenmiyor, diplomanıza güvenmiyor. Şimdi dolayısıyla kendinizi nereye kuracaksınız, çadırınızı, hayatınızı nereye inşa edeceksiniz? Şimdi burada tabii...

Geçmiş, nostaljisinin kışkırtılmasının sosyolojik koşulları bence biraz burada oluşuyor. Yani tekrar etmek pahasına bir, şimdinin ürettiği kriz ve bunu geleceğe yönelik olarak... ...kısa vadede aşabilme özgüveni, duygusu, hissiyatının zayıf olması. Dolayısıyla bu aslında bir dilenma değil. Evet. Mesela başka bir açıdan, daha yatay söyledik, daha dikey söyleyelim, daha politik. Mesela bu ortam aynı zamanda otoriterlikleri, yani mutlak çözüm. Birisi gelsin, hemen her şeyi çözsün falan değil mi? Bir adam, bir kadın, bir lider, bir ideoloji her şeyi bitirsin, her şeyi bağlasın. Bütün sorunlarımızı, bütün işte bir ilaçla bütün hastalıklarımız giderilsin. Bir aşı olalım. Aynen öyle. Şimdi mesela 20'ler, 30'lar Avrupası biraz böyle bir Avrupaydı. Nazizmin, faşizmin yükselmesi. Şimdi 2000'li yıllarda bütün dünyada otoriterlik yükseliyor. En demokratik ülkelerde bile değil mi? Yani en merkezi ülkelerde bile. Bizim gibi çevre ülkeler değil sadece. Dolayısıyla aslında bunun küresel bir şey olduğunu da söylüyor. Tabii sizin dediğinizi yanlışlamıyorum. Yani her ülke bunu aynı hastalığı, aynı beden, farklı şeylerle yaşayabilir. Değil mi? Tabii ülkelerin yakın geçmişlerindeki travmalar da önemli. Tabii, tabii. Bu da Japonya'nın yakın geçmişi. Diyelim ki bundan 80 yıl öncesine öykünmemesi çok anlaşılır bir şey yani bir taraftan. Bu da benim çok ilgimi çekti, sizin söylediğiniz. Mesela şeyi ayırt etmeniz. Şimdi ben onun dataya nüfuz etmediğim için çok üstünkörü bir yorum yapacağım ama... ...sizinkine çok para der. Niye Japonya, Güney Kore'de bu zayıf? Çünkü onlar çok yakın zamanda hızlı kalkındıkları için. Yani şöyle düşünün. Bir de kötü bir deneyimli de var.

O dönemi istemeyip, daha yakın dönemi istemesi çok şaşırtıcı değil aslında. Çünkü özellikle Güney Kore 80'lerden sonra diyeyim. Çünkü benim hakim olduğum rakamla rakamı telaffuz etmeyeceğim. 80'e 12 Eylül'e kadar Güney Kore Türkiye'nin gerisinde. Ondan sonra Japonya daha önce başlamış olabilir. Onların Meiji Restoration bizim tanzimata falan denk düşüyor. O bir daha birkaç kuşak önce sıçrayan bir kaplan. Hani kaplan diyorlar ülkelere. Ondan sonra ama Güney Kore, yani neredeyse bizim ömrümüz dahilinde oldu bu. Ondan sonra, şimdi tabii orada çok ciddi bir özgüven var. Yani sosyal özgüven var. Şöyle diyeyim, bu sınıf aşırı bir şey. Yani zengini, fakiri, orta sınıfı, eğitimlisi, dindarı, sekülleri falan. Biz onlara çok teşneyiz ya, o ayrımlar bizde hala çok güçlü. Ama daha işte asabiye dediğimiz kavram açısından, buna da ne diyeceğiz? Kollektif bilinçte çok hızlı yükselme ondan sonra ve biraz da dünyalaşma diyelim. Bizim öyle bir özgüvenimiz de yok. Yani bunu mutlak onlar çok iyi, biz çok kötüyüz gibi basit, şimdi böyle söyleyince de öyle algılanıyor. Ama karşılaştırılabilir şeyleri karşılaştırmaktan da çekinmemek lazım.

Şimdi adamlar Oscar alıyor. Bütün şeylerimizde, kozmetik zincirlerimizde Kore kozmetiği satılıyor. Bütün gençler K-pop dinliyor ondan sonra. Değil mi? Şimdi bunlar artık sadece Güney Koreli'ye değil. Artık marka söylemek, bilmiyorum şey mi? İki büyük... Markadan biri, Güney Kore markası. Apple, Samsung. Ondan sonra, dolayısıyla burada ciddi bir şey var. Ülkenin bir iki jenerasyonda çok hızlı bir mobilite yaşaması. Hem maddi zenginleşme, hem dünyada yer kaplama diyelim. Yani uluslararası markalarda. Mesela şimdi dünyanın en büyük, ilk on markasında... Chiffre d'affaires denir Fransızca'da. Ne denir ona? Yıllık jiro mu denir ona? Ondan sonra birkaç tane Güney Kore markası var.

Avrupa markasından çok, en fazla Amerikalar. Sonra Güney Kore, Japonları bile geçmiş durumdalar yani. Ondan sonra Avrupa'da bile o kadar şey yok. Hani ilk 10'da, 12'de temsil yok. Ondan sonra şimdi bu... Evet, yani çok hızlı geriden gelip, çok hızlı değişip... ...sıçrama yapan ülkelerde, mesela onlar şimdileriyle daha barışık. En başta söylediğime döneyim. Yani dedik ya, geçmiş arayışı, nostaljisi zayıf dediniz siz orada. Göreli olarak zayıf tabii, mutlak değil. Çünkü ben de nasıl tanımladım? Şimdiden duyulan memnun niyetsizliğin bir türevi olarak veya gelecek ufkunun belirsizlik katsayısının düşüklüğü. Dolayısıyla şimdi ve geleceğe doğru negatif algının düşüklüğü. Şimdi tabii üç jenerasyondur dede, anneanne, evlat, torun üçlemesi hala bizim bir zamanlar olduğumuz gibi evlat, anneden, torun, nineden daha zengin, daha eğitimli, daha konforlu bir hayata geçiyorsa... O garantilerin hala çalıştığını gösteriyor. Halbuki bizde bu şey kırıldı. Artık 2000'lerde mi kırıldı, 90'larda mı kırıldı? Tam bilmiyorum yani orada dönemler. Hocam, burada bir şey sorabilir miyim? Tabii, ne demek? Gerçekten bir taraftan da özellikle bu yapay zekanın... ...bu kadar baskın bir şekilde hayata girdiği dönemlerde... ...insanlar yeni jenerasyonlar belki. Şu anda hala bir önceki neslin bilgilerine kısmen de olsa... ...hakim olabilenleri kastetmiyorum da. Özellikle önümüzdeki jenerasyonları kastediyorum.

Bu jenerasyonlar, o özlem duydukları geçmişle ne kadar ilişkili olabilecekler? Ne kadar ona harçlı olabilecekler? Mesela zorlandığım bir şey, sizin paylaştığınız ve herhalde benim anlamakta zorlandığım bir şey... ...demin söyleyecektim, şimdi sizin sözlerinizi daha da güçlü hatırlattı. Şimdi ben bu geçmişle ilişki kurmanın, nostaljinin güçlü olmasının... ...orta yaş üstü toplumsal kesimlerde ben daha anlaşılır buluyorum. Ama otuz beş yaş altı Türkiye'de, Türkiye'nin yaş ortalamasının otuz dört olduğunu var sayarsak yani. Öyle zaten. Genç Türkiye'de bana biraz daha anlaşılmaz geliyor. Ama sizin rakamlarınız çok büyük bir uçurum arzetmedi sanki değil mi demin? Yani yaş grupları açısından birbirine çok yakın. Ben mesela sizin verilerinize erişmeden biri bana sorsa, yaşlılarda daha yüksek, gençlerde görevi olarak daha düşük şey ederdim, umut ederdim. Yani benim yorumum öyle olurdu ama öyle değil. Bu mesela çok ilginç. Şimdi buna benim doğrudan hemen hazır bir cevabım da olmayabilir. Ama şu, başka bir açıdan bakalım. Teknolojiyi devreye sokarak sizin başlangıçta yorumlarınızda var olan. Yani bu artificial intelligence, internet, sanal medya falan ve bütün bunları toplayıp böldüğümüz zaman... Şimdi ben bunu en güzel şeyle anlatılabilir buluyorum. Ben turist rehberliği yaparken Fransızlarda bu çok vardı. 2000'lerde de Türkiye'de paradan sıfır atılınca, şimdi televizyonlarda falan görüyorsunuz, belli bir yaştaki insanlar hala eski rakamları telaffuz etmeyi tercih ediyorlar. Bin demiyorlar da milyar diyorlar falan. Şimdi ben 80'li yıllarda turist sehperliği yaparken, zamanında Fransa'da da öyle bir şey olmuş. Yaşlılar hep böyle, şu anda olmayan bir takım rakamlar söylerlerdi. Ben de anlamazdım, ne diyor bunlar falan. Kaç sıfır daha fazla düşünün, altı sıfır daha fazla söylüyorlar. Şimdi ben buradan bir analoji yaparak...

Artificial Intelligence'a veya işte Twitter'a, sosyal medyaya kırk küsur yaşında yakalanmış, elli yaşında yakalanmış bir insanın reaksiyonuyla onun içine doğmuş, yani doğduğu evde direkt sosyal medyayla muhatap olmuş bir çocuğun veya gencin reaksiyonu nasıl aynı olabilir? Dolayısıyla sanki birincilerin yani o 6-0 fazla söylemeyi, ben sizin geçmiş nostaljisi dediğiniz şeyle... Yani aslında bugüne adapte olamamak. Şimdi bu ne zaman oluşuyor? Bir de buradan bakalım. Şimdi teknolojideki devrimsel sıçramalar. Bilmiyorum, ben çok teknoloji, tarihi, teknoloji felsefesi uzmanı olmamama rağmen... ...yer yer şöyle kitaplarımda, makalelerimde, konuşmalarımda şöyle bir şeyler söylüyorum bazen. Yani bu neredeyse biraz ateşin, tekerleğin, sanayi devriminin, rönesansın falan. Mutlaka iyi kötü anlamında değil. Ama şimdiyi dönüştürme kapasitesi açısından... Daha burada bir şey söyleyeceğim. Söyleyeyim aslında hocam sizin bu özellikle politik ve politik kitabınızda matbaa kısmı burada benim için mesela çok çok vurucu bir kısım bu konuyla ilişkili olarak söylüyorum. Kitap komple çok vurucu zaten orada hani kitabın bağı vesilesiyle hani ilk endüstriyel ürün olarak neredeyse hayata katılmasıyla daha önceki kültürün hatta siz kitabınızda eski Yunan'a kadar kadim Yunan'a kadar götürüyorsunuz. O dönemki bilgiyi birikimi getirmesi bugüne getirmesi yaygınlaştırmasıyla tam tersine

Geçmişle o dönemin genci diyelim, hatta daha orta sınıf genç için dahi belki, ya da burjuvalar için diyelim, ulaşılabilir hale getirmesiyle öyle bir geriye doğru bağlantı kurabilme yeteneği oluşmuş. Şimdi ise ben bunu bu Araf dediğim dönemde... Tersinin oluşup oluşamayacağı... Kendimi araftı. Araftı, evet. Yani şimdi öyle bir şey var ki belki de biz bunun tersini yaşayacağız. Geçmişte bağı kurabilecekken, o zihinsel aktivitemizi makineye ihale etmeye başladığımız noktada giderek daha fazla, daha fazla. Ki biz yine zihinsel aktiviteye hakimiz de ihale ediyoruz. Hakim olmadığı, hiç olmayan hani siz de dediniz ya içine doğmuş kesimler. Onların geçmişle bağının hiç oluşamadan belki de tamamen kopması gibi bir şey de söz konusu olabilir mi? Bu da işte o iyice aslında eskiden iyi olduğu ...düşündükleri, kısmen de olsa kendinin en üstteki... ...jenerasyona göre daha fazla öykündüğü, özlem duyduğu geçmişe... ...tamamen uzaklaşıp kopması gibi bir durum da yaşanacak gibi bir durum. Evet, ben gene nötr bir yorum yapayım. Şöyle ki, nostalji geçmiş altın çağırayışı çok şeymiş. Bugünün eksikliğinden gelecek umutsuzluğundan türev alıyor dedik. Ondan sonra geçmişi çok idealize eden bir şey aynı zamanda. Ama yani sonuçta Adem Ava'dan bugüne bakarsak, düz bir ilerlemeden söz etmek zorunda değiliz tabii ki değerler bağlamında. Ama yani hayat kalitesi ve konforu açısından, mesela ömür beklentisi. Dinleyiciler için aklımda kalan birkaç rakam vereyim. İşte 1800 yılında 28 falan, 1900 yılında 40 ortalama ömür.

Ben ona bir katkı yapayım. Geçen katıldığım bir konferansta bu lonceviti uzun yaşam konusuyla ilişkili şöyle bir paylaşımda bulunuldu. Çok büyük ihtimalle yüz elli yaşına kadar yaşayacak insan şu anda doğdu. Ha olabilir. Olabilir. Yani şimdi dolayısıyla tıp hani modern tıp özellikle penisilin hani. Yani şimdi en basit enfeksiyondan insanlar ölüyordu. Dolayısıyla bunlar hem yaşam kalitesi hem de maddi manevi ömrünün uzunluğunu arttırıyorlar. Ama geçmiş sadece iyi bir şey değil. Dolayısıyla geçmişten kurtulmak... Yani şimdi bu gençlere yönelik böyle çok negatif şeyler var biliyorsunuz. ...işte şöyle böyle lay lay lon falan. Şimdi ben bazen biraz da öyle düşünenleri provoke etmek için... ...kendim mutlaka ona yüzde yüz inandığım için değil de yani soruyu büyütmek için... Şimdi siz de başta yorumlarınızda aynı fikirdeyim. Ben de bunu yıllardır söylüyorum kitaplarda, konuşmalarda. Türkiye, kendini genç Türkiye'ye aktarmakta zorluk çekiyor. Bu ideolojiler, siyasetler, partiler üzeri. Yani bir generation gap dediğimiz, kuşaklar arası mesafe. Biraz 68 deyince anlatabildiğim, ondan sonra değil mi? Böyle büyük bir mesafe oluşuyor. Yani Kemalist anne babanın, Kemalist oğlu CHP'ye oy verse bile başörtüsü konusunda annesi babasıyla aynı fikirde değil. AKP seçmeni, son 20 yılda zenginleşmiş bir ailenin... ...iyi mektepte okumuş, başörtülü kızı, yine dindar olsa bile... ...annesinin sosyal kodlarıyla, tüketim kalıplarıyla... ...onu sürdürmüyor çok farklı şekilde. İşte makyajı, pantolonu falan. Başörtüsü benziyor ama onun dışında hiçbir ortak noktası yok. Gibi gibi. Şimdi dolayısıyla, 19 Mart biraz beni doğruladı gibi de düşünüyorum. Hani bu gençlere çok negatif işte bak, la ilahe illallah, apolitik falan. Gördük işte yani. AKP 20 yıllık bir hegemonyası var. Mevcut üniversitenin %60'ını AKP kurdu. Bütün üniversiteleri AKP'liler yönetiyor. Ama gençler de AKP %18 falan oy alabiliyor bildiğim son sondajlar. Siz daha iyi bilirsiniz. Üçüncü parti şu anda AKP. Benim eriştiğim sondajlarda... Gençler arasında mı soruyorsun? Yirmi beş yaş mı, otuz yaş mı emin değilim ama bakmak lazım. Yani ilk dilim, seçmen diliminde, ilk veya ikinci kere oy verenlerde birinci parti CHP, ikinci parti kararsız, üçüncü parti AKP. Toplam oyunun yarısını alabiliyor. Otuz beş, on sekiz, CHP yirmi iki, yirmi üç. Yirmiler civarında da kararsız seçmen var. Şimdi dolayısıyla...

...politik olanın tanımıyla ilgili, tıpkı 68'de olduğu gibi bir dönüşüm. Bir de işin teknolojik boyutuyla ilgili bir itiraz demeyeyim de. Şimdi siz matbaa ve rönesans, antik Yunan dediğiniz için. Ben daha spesifik olsaydım, zaten öyle başlardım da tekerleğe gitmemin daha geniş bir şeyi anlatmak için. Bire bir katılıyorum size. Bugünkünü ben ikinci bir matbaa, iyi matbaa devrimi gibi algılıyorum. Artık o çünkü kağıtlı, somut bir şey değil. Elektronik matbaa. Elektronik matbaa. Yani çok inanılmaz bir dönüşüm. Daha biz bunu belki algılamıyoruz. A iyi iyice hayatımıza yerleşince. Kesinlikle. Ama şunu düşünün. Şimdi Rönesans'la birlikte ve matbaayla birlikte ne oldu? Bin beş yüz desek, antikinankülliyatını eksi beş yüz desek...

...aşağı yukarı klasik atina iki bin yıllık, iki bin yıllık bir malzemenin... ...yani iki bin yaşında bir malzemenin tekrar sirkülasyona girmesi... ...buradan işte akademilerden yayılması, okullar, mektepler, sonra birkaç kuşak... ...sonra da zorunlu eğitimle her çocuğun önüne konması falan filan. Bunun yaptığı zincirleme dönüşüm.

Sonra aydınlanma oluyor, cumhuriyet oluyor, sandık. Şimdi bütün bunların bu kültürel devrimle bir ilişkisi var aslında. Ve üstüne bina edilebilen bir baz teşkil etmesi. O çok önemli yani. Şu an ise biz bazdan mı kopuyoruz acaba? Ama şimdi AI'yi şöyle düşünün, yapay zekayı şöyle düşünün. Yapay zekanın datası neresi?

...internete yüklenmiş her şey. Bilmiyorum son aşamasını, artık çok anlamı da kalmadı belki bunun. Vallahi ben üniversiteye falan yeni başladığım 20 sene önce... ...belki daha fazla bir Gutenberg projekti diye bir şey vardı. Ama Google'larsanız ne çıkacak şu anda bilmiyorum, epeydir de Google'lamadım. Bu şöyle bir şeydi, Fikri Haklar'da bir 70 yıl olayı var ya, bir yazarın ölümünden 70 yıl sonra... Eseri kamusallaşıyor. Dolayısıyla kendisine veya mirasçılarına ödeme yapmak zorunda kalmıyorsunuz. Yani bugünden yetmiş yıl öncesi, Adem Havva'dan bugünden yetmiş yıl öncesine kadar ki... ...bütün metinlerin, bütün dillerde, bir veri bankasında, internette herkesin erişimine açık olabilirliği...

...veya bir ücrete tabi olması falan filan. Yani bir dünya küresel kütüphanesi. Tek bir kütüphane artık ve herkesin telefonunda açık. İstediğimiz an erişilebilir olması. Şimdi bu ayiyle birlikte düşündüğümüzde, siz Chet Gibby diye Grok'a bir soru sorduğunuzda... ...bu yüklü olduğu zaman aslında bütün geçmişten süzerek...

...de bilgileri önünüze koyacak olabilir. Dolayısıyla aslında bu gençlerin, sanıldanın aksine geçmiş nostaljisi yapmaya daha meyilli yaşlı kuşaklara göre... ...geçmişle objektif bağlantısının daha kognitif, daha bilimsel, daha az ideolojik... Çünkü biz, geçmiş hep bir şimdiden görünen bir şey olduğu için... Değil mi? Yani biz İkinci Abdülhamit, Atatürk... ...Tanzimat, İkinci Mehmet, Fatih bunların hepsi aslında çok güncel figürler. Bugünkü koordinatlarımıza göre onları biz kodluyoruz değil mi? Mesela gençlerde rahatlık dediğim biraz bu. Geçmişle daha rahat ilişki kurabilirler belki. Daha tarafsız demeyeyim. Tarafsızlık mutlak şart değil ama bu kadar kültürel ve ideoloji yükle... Anlatabiliyor muyum? Bir işte Abdülhamit iyi görenler var, bir kötü, Kızıl Sultan görenler var. Bu, Türkiye'deki şu anki siyasal kutuplaşmaya göre bütün tarihsel şeyler, büyük isimler... Pozisyon. Şey alıyor işte, İslamcılar Atatürk'ü sevmiyor. Cumhuriyetçiler Abdülhamit'i sevmiyor falan filan gibi gibi. Mesela bunlar nötralize olabilir. Hani biraz fazla polyanacı da bulabilirsin söylediklerimi ama... Gençlerin, ülkedeki kendi ebeveynlerinin ideolojik koordinatlarından veya... ...ülkenin, eğitim sisteminin veya hakim medya sisteminin onlara dayattığı... ...kodları aşarak geçmişle ilişki kurmaları ihtimali. Dolayısıyla bunun daha bireysel, daha az toplumsal... Şimdi bu konuda ben çok netim. Bunlar daha az kolektivist. En büyük farkı ben orada görüyorum aslında. Yani biz... Daha fazla bireyci mi? Evet. Daha bireyciler, bu bence çok da hayırsız bir şey değil. Kolektif bilinçleri zayıf, aidiyet duyguları zayıf.

Ama her şeye erişim kapasiteleri... Ben birçok şeyi yeğenime danışıyorum 97 doğumlu. Yani işte şu aplikasyon, böyle bir şey var mı? Şöyle bir durum var. Bu konuna bir uygun aplikasyon var mı? İşte şu şöyle mi? Bütün teknik şeylerime birçoğunu yeğenime danışıyorum ben. Çünkü o kendisi bilmese bile iki üç telefon ediyor. Yarım saat sonra bana dönüyor. Bir arkadaşından öğreniyor. Böyle bir şey varmış dayı diyor falan. Bu benim için önemli bir şey, avantaj mesela. Şimdi onlar dünyaya öyle bakıyorlar çünkü. Ben hala çantasında defter taşıyan bir insanım. Yani deftere not alan falan filan. Bütün bunlar da yeni bir evre geliyor. Öyle diyeyim. Biraz uzattım lafı ama... Yok, estağfurullah. Gayet besleyici oluyor. Aslında bazı bizim de hani sizinle konuşuruz diye aldığımız notlara ufak ufak girip çıkıyoruz. Birazdan belki dinleyiciler açısından hani bazı konulara şu ana kadar konuştuğumuz bazı konulara tekrar döneriz diye de önden bir bilgilendirme yapmış olayım yani. Buradan biraz aslında hani özellikle gelenekçilikle ilgili de merak ettiğimiz bir

konu var. Belki gelenekçiliği terim olarak, kavramsız olarak siz başka türlü ele alırsınız. Ama hani benim burada anlattığım, biraz anlatmaya çalıştığım diyelim, daha çok hani işin muhafazakarlık tarafı. Hani gelenekçiliği bizim coğrafyamızda daha çok hani muhafazakarlıkla yan yana konumlanmaya daha çok eğilimli. Tabii ki dünya ülkeinde bu durum farklı. Ama burada yine şeyi görüyoruz mesela bizim hani dilemmalar üzerinden devam edecek olursak bizim yaptığımız araştırmalarda bireylerin bir kısmı kendilerini gelenekçi görseler bile gelenekçi görmeyenler de dahil olmak üzere daha büyük bir kısım iş toplumu değerlendirmeye geldiğinde toplumun topyekün olarak gelenekleri daha fazla

sahip çıkması gerektiği gibi bir düşünce üretiyor. Dolayısıyla da bu geleneklere sahip çıkma, işte biraz önce de konuştuk, bir önceki neslin birikimini anlama ve onu hem özümseme ve kendi kendisinden sonraki neslede aktarabilmek açısından belki de iyi bir haber. O açıdan da bakmak belki mümkün. Ama hani bu noktada belki sizinle hani bazı paylaşımları, verimizden yine bazı şeyleri paylaşalım ve yorumlarınızı alalım.

Şimdi gelenek konusundaki verilerimize geçmeden önce geleneksel biri olmak nedir? Bunu toplum aslında biz böyle sorduğumuzu nasıl anlıyor? Oradan başlayarak herhalde çerçeve çizsek daha iyi olacak. Toplumdan duyduğumuz çerçevede yerel kültürüne bağlı olmak, aileye bağlılık ve koşulsuz saygı, dini adetlere uygun yaşayış ve kurallara bağlılık gibi bazı motifler duyuyoruz biz geleneksel biri tanımında.

Bu bağlamda gelenek konusuna dair global trendler araştırmasından iki veriyle başlamak isterim. Gelenekler toplumun önemli bir parçasıdır ifadesine katılanların oranına baktığımızda global 50 ülke ortalaması yüzde 81, Türkiye yüzde 79 seviyesinde. Yani yaklaşık olarak aynı. Aynı. Ülkemde aynı değerleri paylaşmayan insanlar arasında giderek daha fazla çatışma yaşanıyor. Globalde %76, Türkiye'de yine %76 seviyesinde. Yani sadece Türkiye değil, genel olarak baktığımızda çok yüksek oranda geleneklerin önemsendiğini, toplumun aynı değerleri paylaşmayan parçaları arasında hoşgörünü giderek biraz da azaldığını aslında vurgulama eğilimi içindeyiz. Bu konuya aslında Sida'nın da bahsettiği gibi çelişki nerede kısmından bakarsak, geleneksel biriyim ve alışkanlıklarımdan kolay kolay vazgeçmem kısmında Türkiye verilerine biraz daha detaylı gireceğim. 2022 yılı ile ben 2024 yılı arasına baktığımda geleneksel biriyim ve alışkanlıklarımdan kolay kolay vazgeçmem ifadesinde tam 15 puanlık bir düşüş oldu burada.

Bu ifadeye katılanların oranı 2022'de %57, 2024'de geldiğimizde ise %42 seviyesine düşüş gösterdi. 2024 yılında biraz yaş kırılımına bakarsak burada aslında tam bir merdiven gibi bir kırılma görüyoruz. Bu ifadeye katılıma baktığımızda 14-17 yaş grubu diyor ki %30 seviyesinde ben bu ifadeye katılırım. 18-24-32, 25-34-38, 35 yaş üstüne çıktığımızda ise bir anda %47-48'leri Bu aslında sizin en başta yaptığınız tahminle çok paralel. Burada biraz daha ilginç olan ise aslında biz baktığımızda hiçbir yaş grubunda 2022'nin değeri olan %57'leri göremiyoruz ama yani her yaş grubunda bu düşüşü olmuş. Tabii ki gençlerde çok daha düşük seviyelerde.

Burada ben hani pası size atmadan önce kendi açımdan şöyle bir şey ilgimi çekiyor. Yani buradan aslında gelenekçiyim. Hani o tanımın çeşitli alt başlıkları var ama gelenekçi olup olmamayla geçmişe özlem duyma duymama arasında da doğrudan bir bağlantı olmadığını da görüyoruz. Yani kendini gelenekçi olarak çok daha az oranda gören, diyelim ki daha genç segmentler, konu hani biraz önce de bahsetmiştik, geçmişe özlem duymaya geldiğinde daha yüksek özlem duyabiliyorlar daha ileri yaş gruplarına göre. Yani 14-17 hani çok aşırı genç, onları değerlendirmeyelim ama 18-24-25-34 yaş gruplarına baktığımız zaman %30-35 civarında bir kesim sadece kendini gelenekçi olarak görürken yani çoğunluk

Bu gruba kendini dahil etmezken, geçmişe özlem sorusunda yarıdan fazlası geçmişe özlem duyuyordu bu grubun, hatırlarsanız. İstikablen bir yorumda bulunacağım. Son paylaştığınız rakamlara göre. Yani birkaç yılda bu kadar büyük bir... İlk rakamların içindeki köpüğü nasıl ayırt edebiliriz metodolojik olarak? Geçmişte sorulan soruyu o insanlara tekrar şey ediyorum. Ama orada bir köpük olabilir gibi geliyor bana. Köpük derken ki kastım, bazı şeyleri ben çok metotçu değilim ama fazla ölçmüş... Bu araştırma aslında uzun zamandır yapılıyor. Daha geçmiş veriler de yüksek olana yakındı. Bu kadar kırılmayı biz ilk defa 2014'te gördük. Şöyle ki, çünkü bizde gelenek çok politik bir kavram. Özellikle dindar, muhafazakar, işte politik olarak sağ yakın falan birisiniz, aşırı pozitif bir kavram. İşte öteki mahalle içinde de aşırı negatif bir kavram. Ama İngilizce'de ''tradition'' bu kadar politik açılımları olan bir kavram olmayabilir. Daha nötr bir kavram olabilir. Dolayısıyla gelenek derken kastedilen şeyin zihninde, ağzından o kelime sizin tanımınıza yakın bir şekilde çıksa bile zihninde, benim demin İbni Haldun'dan yola çıkarak şey dediğim gibi, bir asabiyemi, bir kolektif...

...davranış kodu mu? Bir dini, mezhebi, tarikati ne bileyim, ideolojik bir mahallesel aidiyet mi? Grup aidiyeti mi? Şimdi biraz geleneği biz böyle... Ben şöyle anlatmaya çalışayım. Ben mesela Türkiye'nin, Türkiye ortalaması tabii hani... Muhafazakar ve gelenekçi bir toplum olmadığını düşünüyorum ben. Ve bunu iyi bir şey olarak da söylemiyorum. Yani muhafazakar olmamak ne demek? Çok da muhafaza edilmeye değer, çok fazla bir şey üretememiş olmayı içeriyor. Gelenek de bana kurumsallaşma, sürekliliği çağrıştırıyor. Biz üç yılda bir vergi reformu çıkarıyoruz, eğitim reformu çıkarıyoruz. Bütün anayasal sistemimizi değiştiriyoruz, bilmem. Bu ülkede gelenek nasıl olabilir?

...ülkede resmen üç buçuk yılda bir devrim oluyor yani neredeyse. Aynı hükümet... Kitabı atıfta bulunayım mı? Sağ olun. Hani değiştirirken... O bizde çok zayıf. Çünkü şöyle düşünün. Şimdi bir ortalama sosyal profil çıkarmaya çalışalım birlikte düşünerek. Şimdi İstanbul değil mi? En büyük kent. Kaç yirmi milyona yakın nüfus? Hani sizin kuş bakışı rakamlarınız vardır ya da oranlar.

Bu 20 milyonun kaç milyonu bu şehirde doğmuş? Azınlıktadır değil mi? Yani %50'nin epey altındadır bu. Kaç kişisi, şöyle sorayım, sosyal bilimde öyle bir şey var çünkü. Dedenizin mezarının olduğu yerde yaşamıyorsanız, siz yerleşik hayatta geçmemişsiniz. Dedesi İstanbul'da doğmuş ve ölmüş kaç kişi var diye sorarsanız yüzde biri ikiye düşer. Şimdi Avrupa'da muhafazakar sınıflar işte onlar. Dedesi de şehirde doğmuş, üç jenerasyon dönmüş. Hala dedesinin el yapımı şapkacıdan aldığı, şapkacıdan şapka alan, ne bileyim şirket sahibi, üst düzey CEO falan filan tipler. Şimdi ülkenin çok büyük bölümü yaşama koşullarından memnun değil. Ve on yıl sonra, beş yıl sonra, on yıl sonra, yirmi yıl sonra bırak evladını, kendisini bugünkü halinden... ...üç, beş, yedi kat daha zengin olabileceğinin beklentisi veya onun zamazingolarını kurmaya çalışıyor. Hani politik ilişkiler, bilmem ne falan filan. Şimdi bu nasıl muhafazakar olur? Bu hangi gelenekle referansa davranabilir? Bu mümkün değil bence. Şimdi gelenek, oturmuş, şehirleşmiş, kurumsallaşmış, ciddi bir cumhuriyetleşme olan... ...fırsat eşitliği ülkelerde. Mesela Oxford bir gelenek, Sorbonne bir gelenek. Şimdi bizim buna en benzer Boğaziçi, Odtü son hallerini görüyorsunuz. Yani mevcut olan kurumların bile yıpranması, ideolojik nedenlerle. O ağ geliyor, B'nin yaptığını yıkıyor. Yeniden kendisine göresini yapmaya çalışıyor. Sokak isimlerinin değişimi. Çok güzel. Sokak isimleri, cadde isimlerinin her belediye başkanı seçiminde, sağcıların Necip Fazıl Kültür Merkezi solcularında... Nazım Hikmet Gürgü Merkezi açması gibi. Ulusal kanonunuz yok yani değil mi? Bunlar edebi kanonlar, poetik kanonlar. Çünkü Göthe, Shakespeare böyle değil Almanya'da ve İngiltere'de yani konumlu olarak. Yani düşünsenize, Göthe Enstitütü sadece solcular kullanıyor, sağcılar kullanmıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Ya da Shakespeare kampanileri sadece sağcılar gidiyor, solcular gitmiyor falan. Şimdi dolayısıyla bu aslında insanların... Ya şöyle diyeyim, bunu ben kötü bir şey, bir eleştiri olarak söylüyorum bu yaşa geldikten sonra. Yani insanların az bir maddi sıçrama için her şeyden vazgeçebilecekleri bir sosyallikte yaşıyoruz biz.

Bunu destekleyen de aslında bir birimiz var. Bizim riyakatla ilgili sorduğumuz yine otuz ülkeli bir çalışmada... ...Türkiye, yani benim şansım, başarı şansım çalışmaya bağlıdır kısmında sonuncu sıradayız. Sadece yüzde yirmi dokuz böyle düşünüyor. Evet, yani son yıllarda bu artmış da olabilir. Son on yılda falan iyice hani politik, aidiyet, kart, vizit, hamili kart, yakinimdir falan bir Türkiye'de... ...çoğu her zaman çalışmıştır ama son yıllarda çok abartılı bir şekilde çalıştığını söyleyebilirim. Dolayısıyla bu da aslında bugünden soğumayı... Çünkü eskiden iyi bir diploma en azından iyi bir mesleğe sizi atabiliyordu. Şimdi onun da garantisi yok. Yine marka ismi söylemeyeyim ama bu süpermarket zincirlerinin, kasiyerlerinin çok büyük bölümü. Kafe zincirlerinin yine garsonlarının çok büyük bölümü, üniversite mezunu. Bu arada bu mesela bizim Türkiye Araştırmacılar Derneği'nde şu an üzerinde çalıştığımız sosyoekonomik segmentasyonu çok ciddi şekilde etkilediğini gördük. Yani sosyoekonomik statüleri bundan 15-20 yıl önce eğitim seviyesi ve eğitiminizin ardından elde ettiğiniz meslek belirlemede çok ciddi etki ederken şimdi orada çok büyük bir zayıflama görüyoruz bu bağlar arasında. Zaten 2012'ye kıyasla 2024 itibariyle üniversite mezunlarının oranı toplumda iki katına

Yani %13'den 24'e çıkmış durumda. Yani her 4 kişiden biri üniversite mezunu. Tabi üniversitelerin niteliği tartışılır, o ayrı bir konu ama bunu niye söylüyorum? Özellikle bizimki gibi araştırma yapanlar biriyle konuştuğunda hani eğitimini sorduğunda üniversite mezunu diyor bu insanlar. Dolayısıyla da beyan verisi üzerinden onu o şekilde alıp değerlendirmek durumundasınız. Hangi üniversitedeydin, kaç puanla girdin, kaç kitap okudun gibi sorular zaten sormak mümkün değil. Üniversite mezunluğu ve üniversite mezunluğu olmak sayesinde elde edilen meslekler ortalamaya yakınlamaya başlamış durumda. Bunun içinde de tabii o bahsettiğiniz durum

Çok etkili yani üniversite mezunlarının eskiden elde ettikleri meslek ve devamında toplumdaki sosyal statüleri şimdi çok başka bir noktaya savruldu. Evet, maalesef. Dolayısıyla işte bu politik, son dönemde özellikle politik ağlar, networkler, politik aidiyetler, tarikat, ideolojik gruplaşmalar falan filan... Ve hala hemşericilik, hemşerilik, şey diyorum ben ona, nerelisincilik. Yani ilk soru nerelisin olur ya, şimdi ona göre iş başvurularında da nerelisin meselesi oradan. Çünkü bir sürü veri çıkacak oradan merak eden için. Şimdi bunlar mesleki donanımdan, diplomadan, eğitimden çok daha önemli şey oluyor. Dolayısıyla genç jenerasyonlarda bence bu onlar için daha anlaşılmaz. Onları daha çok şok eden, mesela 19 Mart'ta orası sokağa çıkışta... ...bunun çok etkili olabileceğini ben düşünüyorum bir araştırmaya dayanmadan. Yani gelecek belirsizliği. Çünkü bugün Boğaziçi'nin otluyu bitirseniz bile bir eskiden... ...Boğaziçi'nin kapısından girdiğiniz an siz hayatınızı kurtarıyordunuz benim jenerasyumda. Diplomaya bile gerek yok.

Boğaziçi'ye terk olmak bile size bir meslek sağlayabiliyordu. Daha eskiye gidelim, lise mezunu olmak için de aynı şeye geçer. Şimdi dediğiniz verilerle herkes üniversite mezunu. Dört kişiden beri üniversite mezunu ama üniversite mezuniyetinin veya diplomasının piyasa değeri çok düştü. Dolayısıyla burada bu gençlerde grupsal aidiyetleri kullanma beklentisi, iradesi, arzusu da zayıf. Çünkü Demir dediğimiz gibi daha bireyselciler.

Hocam, burada tam bir sonraki şeye geçebiliriz. Çünkü bununla çok ilişkili bir şey. Çünkü biraz önce Özlem'in bahsettiği bizim global trendler araştırmasında 9 tane trend tespit edildi demiştik. Onlardan birisi de aslında nihilizmin yükselişi. Siz de aslında az önce konuşurken söylediniz, bir jenerasyon diğer jenerasyondan daha iyi koşullarda yaşaya geldi bugüne kadar ama burada şimdi bir kırılmayla karşı karşıyayız. Hatta Amerika gibi bir ekonomide ilk defa bir nesil kendinden önceki neslin sahip olduğu ekonomik güce sahip olmayacak. Böyle bir durum vaka olarak ortada. Bu öyle bir durum ki birçok genç...

Bu sadece Türkiye için değil. Gelişmiş ekonomilerde de durum böyle. Birçok genç, hani evi geçelim, evden geçtim, yani otomobil sahibi olmak için bile çok büyük hayaller kurmuyor. Bunlar hep giderek daha uzaklaşan hedefler haline gelmiş durumda. Ve bir tabii bütün bu maddi imkansızlıklara şeyi de ekleyebiliriz. Zamanın ruhuyla gelen hani böyle sahip olma arzusundaki zayıflama...

Hani niye sahip olayım ki? Kullanayım, geçeyim. Bu zaten ekonomik çeşitli ürünlere de yansımış durumda. Bununla birleşince hepsi... Zaten sahip olamayacağım. Ama zaten... O zaman kahve içeyim. Bu kahve dükkanlarını doldurma. Açıklanıyor bu şu anda. Kesinlikle.

Yani sonuçta biz o yüzden hani sen bugünü yaşa, yarın kendi başının çaresine bakalım. Nasıl olsa ev alamayacağım. Yani krediyle şey, ben 80'li yıllarda Fransızlarla turist rehberliğe başladığımda mesela şöyle bir veri şey etmiştim kafamda 20 yaşlarında. Ortalama bir Fransız, işte ortalama bir iş, yani ortalama bir üniversite mezunu. İlk maaş bordrosuyla hemen kredi çekip, ev kredisi maaşın yüzde otuzu olabiliyordu. Araba kredisi de yüzde onu olabiliyordu. Bazıları ikisini birden alabiliyordu. ...alabiliyordu. Çünkü kira vereceğine işte şey aidat öder gibi. Ondan sonra şimdi... Ama bu 40 yıl öncesinden bahsediyor. 40 yıl öncesi tabii. Daha sosyal devlet. Yani orta sınıfın güçlü oldu. Şimdi bütün dünyada orta sınıf eriyor. Ondan sonra dolayısıyla şey yani nihilizm, bireyselcilik... İçe kapanma, hayatın sanallaşması, yani tamamen ekran üzerinden iletişim... ...işte emojiler üzerinden iletişim, okumanın veya konuşmanın da azalması. Ondan sonra işaret, neredeyse hani dumanla haberleşmek gibi falan. Hiyeroglif. Evet, simgelerle falan filan. Dolayısıyla bunun simgelerinden biri aslında şu, hepimizin kulağında takılı olan şey. Şimdi siz evde bir ekrandasınız, ayrı bir odadasınız, aileniz televizyon seyrederken şey yapıyorsunuz falan ama... Şimdi bir metroya bindiğiniz zaman bir sürü gençin bu şekilde olmasın, kulakları dolu. Yani şimdi şöyle düşünün, hatta trafikte sorun oluyor. Mesela o müzik dinlerken bazen dalıyor, yola çıkıyor, araba kaza alıyor falan. Bu ne demek? Aslında çevreyle bağınızın...

...zayıflaması, yani dünyayı algılama şeylerinizin... Yani bakıyorsunuz ama görmüyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? Sadece işte Starbucks, işte bilmem ne... Yani bir takım markalar sizin hani gidip oturmanız için. Onun dışında tamamen podcast, işte YouTube, müzik, işte şey falan. Ondan sonra hatta dizilerin dinleniyor olması. Değil mi? Artık... Podcast dinlesinler.

Dizileri de dinliyorlar. Çünkü şey, şöyle ki Türk dizileri o kadar uzun ki çok az şey oluyor zaten. Hatta onlar herhalde bir buçuk fikir hızına falan giriyor. Yok, şey yapıyorlarmış, ekranı ikiye bölüyorlarmış. Üstte dizi oynuyor, burada Instagram'ı geçiyor. Biz bir yandan da şeyi de görüyoruz yani. Siz dediniz ya tam o yüzden burada ben bir hani şeye bağlayayım. Kurum ve ülke aidiyetlerinde de zayıflama görüyoruz. Tüm bu çerçeve içinde. Buradan hani ben zaten hani baştan beri diyorum ya aklımı kurcalayan sorular, endişelilik hali falan hani. kadim bilgiden yoksun, düşünme yetisini zayıflamış, ihale etmiş yapay zekaya, bireysel etki alanı giderek daralmış ve en önemli özelliği de kazandığı, giderek daha da limitli hale gelen parayı hızla tüketebilmek olan, bireylerden oluşan, devasa bir tüketim toplumu gibi bir distopya yani. Bununla ilgili de değerlendirmeliyiz ama özellikle şu kurum ve ülke aidiyetiyle ilgili bizim elimizde veriler var zaten.

Bu sefer dediğim gibi ülke adiyetinden başlayalım. Türkiye odaklı bu veriler elimizdeki. Ülkemizde on dört yirmi dört yaş grubundaki her üç kişiden biri başka ülkede yaşamak istiyor. Yüzde otuz beş civarında bir oran görüyoruz burada. Türkiye vatandaşı olmaktan gurur duyuyorum diyenlerin oranı genelde yüzde yetmiş beş. Gençlerde bu yüzde altmış yedilere kadar düşüyor.

Biraz nihilizm boyutuna bakarsak, burada yine global trendler çalışmamızdan bir örnek verebiliriz. Önemli olan bugün hayatın tadını çıkarmaktır, yarın kendi başının çaresine bakacaktır ifadesine katılın. Globalde yüzde altmış iki, Türkiye'de yüzde elli sekiz, böyle bir tık düşük gibi görünüyor Türkiye'de. Ama baktığımızda aslında 2022 yılına göre burada çok ciddi bir eğilimsel değişim var. Türkiye'de 2022'de bu oran %38'miş, şu an %58'e gelmiş. 16-24 yaş kırılımına da bakarsak %66'lara kadar yükseliyor aslında. Son bir not olarak, Türkiye'de yine Türkiye verilerine dönersek... ...Türkiye'de genel olarak biz şey görürüz yani... ...hayalleriniz nedir diye biz onlara sorduğumuzda... ...huzur, mutluluk gibi biraz daha aslında duygusal... Aile kurmak. Evet, aile kurmak, mutlu bir aile sahibi olmak... ...biraz daha duygusal motivasyonlar görürüz. Gençlerde inanılmaz bir maddiyatçı bakış açısında yükseliş görüyoruz. Mesela 14-17 yaş grubuna baktığımızda en büyük hayalleri zengin olmak.

Doğru, şimdi bizim onları eleştiren bakışımız biraz da kendi değerlerimiz... Levi Strauss diyor ya, bir toplumu başka bir toplumun değerleriyle şey etmenin pek bir anlamı yok. Hani onun içine giren, yapısal antropoloji dediğimiz, onlarla birlikte yaşama falan filan. E şimdi bakın, onların gözüyle bir tersinden yorumlayayım mesela. Bir sahaya falan dayanmadan, yani soyutlayarak. Şimdi biz ne yapıyoruz? Dedik, İstanbul'un çok bölümü İstanbul dışında doğmuş. Türkiye'nin üçte ikisi doğurduğu yerde yaşamıyor. Yaklaşık zaten Osmanlı'dan beri, geç Osmanlı'dan beri bir göç toplumu. Yüzde yirmi beş her yılda. Ondan sonra işte son işte bu Orta Doğu'dan göçleri möçleri de sayarsak... ...yani işte Demokrat Parti dönemi falan hani altüst olmuş bir şey, demografi yani. Avrupa bizden çok daha yerleşik bir toplum. Ki orada da bu rakamlar sıfır değil ama bize göre en azından. Latin Amerika toplumları falan bize çok benziyorlar. Şöyle ifade edeyim. Şimdi Taşra'da benim ailem otuzlarda gelmiş İstanbul'a mesela.

İkinci Dünya Savaşı, Alman Harbi derdi dedem, bir geri dönüş olmuş. Sonra kırk beş, annem İstanbul doğumlu mesela. Üç jenerasyondur burada ama... ...şimdi aile reflekslerine baksanıza ya da genel... ...sosyal profil olarak topluma genelleştirdiğimiz zaman nedir? İstanbul'a geldik...

Ondan sonra bir işte iş, ticaret bir şey falan. Ondan sonra biraz Weber'in protestan etiğinde tarif ettiği gibi... ...hani kazanalım, şehirde şehirli gibi kazanalım... ...ama daha çok bir köylü gibi harcayalım, biriktirelim. Bununla yatırım yapalım, tercihen gayrimenkul, arsa. Bir iki kuşak içinde ciddi bir sosyal mobilite sağlayalım. Çünkü şehirde doğmadığınız için... Ve çok yüksek eğitimli de olmadığınız için, dünyadan da çok haberdar olmadığınız için... ...tüketim evreniniz dar bir şehirliğe göre. Evde işte beş kilo pirinç, beş kilo un, biraz yağ, işte şudur budur sizi çeviriyor. Ama tiyatroya gitmeye ihtiyacınız yok. Sinemaya gitmeye ihtiyacınız yok başlangıçta. Şimdi dolayısıyla bunlar, bu sınıflar, bu sosyal profiller... ...çok hızlı bir şekilde orta sınıflaşabildiler veya zenginleşebildiler.

Bunların içinden işte yüz kişiden üç tanesi koç oldu. On tanesi daha az zengin bir grup oldu. Otuz tanesi de orta sınıf oldu. İşte yirmi tanesi de başaramadı falan filan. Hani gurbet kuşları filminde falan olduğu gibi. Ondan sonra... Ama büyük bir gövde orta sınıflaştı.

...şimdi söz ettiğimiz bunların torunları, torunlarının çocukları. Bunlar zaten şehirde doğdu. Bunlar Anadolu Lisesi'ne gitti. İşte Galatasaray, Boğaziçi, işte İstanbul Erkek olmasa bile... ...Kabataş Lisesi, işte bilmem ne Anadolu Lisesi, Fen Lisesi'ne gitti. Bunlar... Biz ikimiz mesela. On, on, on. 17-18 yaşında rock müzik dinledi veya pop müzik dinledi. Evet. Ondan sonra falan filan. Bunlar sinema, hatta bizim kuşağımızda İngilizce yabancı değil. Biz frankofon mektepte okuyorduk. İngilizceyi biz şarkı sözleri üzerinden öğrenmeye başladık önce falan. Ondan sonra şimdi...

Bunlar, işte bana biraz 68'i çağrıştırıyor dediğim o. Onlar da sonradan şehirleşmiş, Amerikalıların ve Avrupalıların üniversite görmüş... ...ve sonra da ebeveynlerini beğenmeyen çocuklarıydı. İsyankar, o hippiler, işte şeyler falan değil mi? Vietnam Karşıtlığı falan filan.

Ondan sonra, biz 68 deyince hep böyle bir polisiye, işte terör, merör, hani şiddet, müddet diye. Halbuki bir kültürel mesafelenmeydi o da. Hem ebeveynlerinin yaşadığı hayatıdan iğreniyorlardı, sürekli para, para, para, para, para. Ya yeter artık ya işte falan. Hem de... ...devlet, yani hükümetlerinden de soğumuşlardı bu Vietnam, Vietnam, işte bütün dünyaya. Dolayısıyla ilk küresel bilinçli Amerikan bireyi, böyle de bakabiliriz yani... ...bütün dünyaya iyi bakmaya çalışan, onları sövürmek istemeyen falan filan neyse... Şimdi dolayısıyla bu gençler hayattan beklentileri farklı. Ya bunlar dediğiniz gibi, yani yirmi yıl it gibi çalışıp, köpek gibi çalışıp, affedersiniz... ...bir ev, bir araba için sürekli beşer kiloluk pirinç ve un alıp evde pilav ve börek yemek yerine... ...günde beş tane dışarıda kahve içerim, senede bir seyahat yaparım. Hani illa zengin olmak değil burada mesele. Dolayısıyla... Anı yaşamak, hani Carpe Diem dedikleri, eskilerin, ondan sonra. Dolayısıyla ertelememek, hayatı ertelememek. Ki zaten, hani torunuma bırakayım, çocuğuma bırakayım, baban neler, dedeler evlatlarına şey dermiş eskiden. ...sizin malınızı, mülkünüzü bekliyoruz. Yani biz o elde ettiğimiz zenginliği, neyse... Sizin için yaptık yani. Evet, biz onları tüketmeyeceğiz, onları size devredeceğiz. Yani biraz da bize iyi davranım beklentisi olarak hani. Gençler hep biraz isyankardır ya onu dengelemek için. Şimdi böyle bir şey yok. Bunun benim en büyük itirazım bu. Sosyal süreçleri, toplumsal süreçleri... ...politik veya kültürel herhangi bir değer yargısı seti üzerinden yargılamamak. Bu tıpkı şeye benziyor. Bir doktorun hastasını kansere yakalanmış, sen niye kırk yıl sigara içtin? Ya kardeşim o olmuş artık, bitmiş. Senin sorumluluğun onu tedavi etmek, biliyor musun yani?

Onu yargılayamazsın sen. Dersin ki işte torununa söyle, senin kadar içmesin dersin. Ama onu yargılayamazsın. Dolayısıyla sosyolojinin görevi toplumsal aktörlerin seçimlerini... ...yargılamak ve onları iyi kötü şeklinde ilgilendirmek değil. Dolayısıyla bunlar da hayata böyle bakıyorlar. Ve onların kendi içinde bir rasyonalitesi olduğunu...

Anlatabiliyor muyum? Kabul etmek lazım. Dolayısıyla bu sürekli para biriktir, yatırım yap, zengin ol, mükemmel bir şey midir, tercih seti midir? Bilemiyorum yani, anlatabiliyor muyum? Böyle yaşamak istemeyenleri de o değer yargısı setinden tuhaf göründüğü için yargılamamak lazım. Onların beklentileri şeyden farklı, annelerinden, babalarından, dedelerinden, ninelerinden farklı.

Dolayısıyla mesela ben nihilist nitelemesinin bile bu açıdan biraz overdose bulabileceğimi söyleyebilirim. Çünkü o da bir değer yani. Bizim kucaktan göründüğü hali onların tamam mı? Çok bireysel, umursamıyorlar, takmıyorlar falan ya. Şimdi o bizim değer yargılarımızdan, yani daha yaşlıların değer yargılarından bir niteleme nihilist. Sümer tabletlerinden. Gençler çok saygısız. Ondan sonra bu, onların kendi iç dünyaları, kendi iç grupsal aileliğe ilişkileri açısından... Hiç de rasyonel, irrasyonel, nihilist. Mesela şimdi çocuk çıkıyor, işte mitinge gidiyor falan. Şimdi bizim için mitinge gitmek çok büyük bir olay. Bir de onlara yakıştırmadığımız için, bunlar apolitik bilmem ne, nihilist miyiz? Bize daha da tuhaf geliyor. Halbuki o kahveye gider gibi gidiyor belki de. Arkadaşıyla Starbucks'a... Beş dakika önce karar vermişler. Yani öyle bir parti aidiyeti, işte devrim yapayım bilmem ne, ülkem, vatan, millet, Sakarya öyle bir şey yok. O da bir deneyim onun için aslında.

Elbette, elbette. Ben bunun yani çok da kötü olduğundan emin değilim yani, anlatabiliyor muyum? Çünkü aslında bu bütün kolektif davranış biçimleri beni erteleyen bir boyut taşıyor. Vatan, millet, işte ideoloji, sağ, sol... Şirket. ...iman, şirket, mezhep, tarikat falan. Halbuki bunların böyle bir motivasyonu yok. CHP mitingine gitmeleri, onların CHP'de siyaset yaptıkları, CHP üyesi oldukları... ...hatta CHP seçmeni oldukların bile garanti ne kadar eder bilmiyorum yani. Bunun sahasının yapılması lazım tabii.

O daha çok sizin alanınız. Ama ben böyle bir analoji beklentisi içinde değilim açıkçası gençlerden. Ama şu ana kadar hani sosyal medyada denildiğim geri dönüşlerde de... ...çok haksız olmadığımı düşünüyorum. Bu değerlendirmeler çok yapılıyor. Gazetecilerin hani o ayaküstü sohbet muhabbetlerinde falan filan. Veya işte parti yöneticilerini yönlendirmeleri o mitinglerde... ...onları bazı mecburiyetlere itmeleri falan filan gibi. Dolayısıyla evet, yani başka bir kuşak...

Dolayısıyla şeyler çok mantıklı geliyor. O kolektif aidiyet, işte ülke, memleket, vatan, millet. Şimdi bu kutuplaşmanın çok yüksek yaşandığı bir toplumda... ...ve son on yılda on küsur milyon düzeyinde göç alan... ...dolayısıyla kimliksel krizler, ekonomik krizlerle birleşerek bir toplumda olduğu için... ...işte bunların bir köpük oluşturma potansiyelinin yüksek olduğunu düşünüyorum ben. Rakamlar sandığımızdan daha aşağıda da olabilir. Çünkü şimdi ortalama kendini Türk adleden işte iyi eğitim almış şehirli bir gencin... Seküler milliyetçilik de çok yükseliyor ya. Yer yer ırkçı tonları, işte anti-kürt, anti-Arap falan filan. Şimdi bunu bir saptayalım ama ben gene de yargılamıyorum şimdi. Bak, ahlaki bir şey, hukuki bir şey söylemiyorum yani ırkçı falan derken bile. Çünkü yani hangi ülkeye on yılda on küsur milyon insan, o dili konuşmayan işte farklı aidetli olan insanlar gelse...

Herkes bir... İşte İslamofobi diyoruz Fransa'da, Almanya'da. Niye oluyor? Çünkü orada bir hayat var, bambaşka insanlar geliyor. Başka giyiyorlar, başka giyiniyorlar, başka davranıyorlar falan. Entegrasyon yapıları da gelişmiş değil. Dolayısıyla orada bir yabancı düşmanlığı, işte İslamofobi, yabancı... ...reaksiyon oluşuyor. Orada merkez sağ, daha sağ gidiyor. Sol merkeze geliyor falan filan. Şimdi dolayısıyla Türkiye'de de bütün ölçümlerde seküler milliyetçilik gençlerde çok. Yani Zafer Partisi mesela. Zafer Partisi yüzde yirmi falan alıyor gençlerde. Yani Türkiye ortaması dört beşgen. En büyük uçurum orada mesela Zafer Partisi seçimi. Şimdi dolayısıyla bunu da şey etmek lazım. Bunu da anlamak veya ısrarlı bilimsel veya araştırmasal olarak takip etmek lazım. Bu verileri benim zamanımda, bilmiyorum siz ne kadar... Çeteris paribosu vardı. Bütün koşullar. Bütün diğer koşullar sabitken. Şimdi bunların hepsini ideal düzeyde sabitlediğimiz zaman Vatan, Millet, Sakaray'ı sorsak... ...sizin söylediğiniz rakamlardan, telaffuz ettiğiniz rakamlardan daha düşük verilere ulaşabiliriz gibi geliyor. Çünkü Türkiye'deki bir, yani...

...sağ sol arasında veya CHP AKP seçmeni arasındaki aşırı kutuplaşma. Bir de bu göç ve ekonomik kriz hala şeyi tutuyor biraz. Aidiyet ve kolektif şeyleri tutuyor. Yani biz AKP'nin erken dönemindeki ortalama ekonomik stabiliteye... ...ve bu işte uluslararası krizlerin bir şey olduğu, göçün, möçün, Suriye olayı şey oldu ya... ...biraz kendine geliyor gibi, hani onların bir geri dönmesi falan durumunda. Kürt meselesinin işte yeni bir süreç var. Bunların hepsinin bir beş yılda stabilize olduğu bir Türkiye'de... ...bunları elde edeceğiniz rakamlara iki, üç kat şaşırabilirsiniz gibi geliyor bana. Çünkü yani kriz, en başta krizle başladık ya. Kriz aynı zamanda bu aktarımın, veriminin en düştüğü anı da, momenti de temsil ediyor. Yani... Orta ama bir babanın ürettiği çocuğun, biyolojik manada söylemiyorum, kültürel, sosyal anlamda... ...ürettiği çocuğun babasına olan mesafesi veya annesine olan... Şimdi bunun Türkiye'de en yüksek olduğu, bu mesafenin en yüksek olduğu bir süreçten geçiyoruz. E diyeceksiniz ki, her iki kuşak arasında mesafe olur hocam.

Bu insan tabiatına dair, o zaman herkes aynı olurdu, hiç değişmedi. Doğru ama bazı kuşaklar arasındaki mesafede, bazı diğer kuşaklardan daha belirgin olabiliyor. Tıpkı 68 olduğu gibi, hani benim ömrü hayatımda bildiğim için mutlaka daha tarihlerde... Eda buna benzer çok şey vardır. Büyük teknolojik şeyler de bunu kışkırtıyor, mesafeyi arttırıyor. O para örneğinde olduğu gibi sıfırlar arttığı zaman adapte olamıyor bir takım nesiller. Dolayısıyla bu kuşaklar, yani şöyle diyelim, bu yeni kuşaklar sanki anne babalarının üretimi değil. Türkiye Cumhuriyeti eğitim sisteminin üretimi değil. Türkiye'deki toplumların, cemaatlerin, işte grupların ürettiği bir şey değil. Ya da bunların hamurun da, mayasında. Daha küresel, daha evrensel, daha sosyal medya ve... ...teknoloji üzerinden onların genlerine nüfuz eden, kültürel genlerine giren... ...değişkenler daha belirgin, daha fazla rol oynuyor. Bizim jenerasyonlar raporumuz var globalde. Z jenerasyonu için başlık buydu gerçekten. İlk global kuşakla tanışın. Hoş geldiniz diyelim. Evet, evet. Çünkü artık, yani şimdi mesela bizim zamanımızda... ...ben Frankofon Lise'de okudum, Galatasaray Lisesi'nde okudum. Bizim zamanımızda... ...şey vardı, mektup arkadaşı diye bir kategori vardı. İşte Fransızca'mızı geliştireceğiz. Bir Fransızla mektup arkadaşı o zaman. Ne e-mail var, ne bir şey var falan. Şimdi bakın bunu söyledim, ikiniz de güldünüz. Bizde de var. Bizde de var. Bizde de var. Artık bu gülünecek bir şey değil mi? Yani sosyal medyanın, işte İnstagram'ın... ...falan olduğu çağda ne gerek var? Sizin bütün dünyada... Yani şöyle düşünün, geçen bir yerde bir konuşma yapıyordum. Birisi çok güçlü bir itirazda bulundu. Dedi ki işte, kuşak meselesinden konuşuluyordu. Siz dedi, abartıyorsunuz bu kuşak meselesini. Türkiye'de hala şeydir işte, sağ, sol, AKP'li, CHP'li, Kürt, Türk falan filan. Ben de aklıma öyle bir... Oradan da bir örnek vermiştim galiba. Ali Koç'un da adını anlayacağım, bilmiyorum. Hani başka bir zengin diye söyleriz. O arada bir örnek vermiştim, ona devam ettim. Bakın dedim, siz dedim, Ali Koç'un mutlaka bir şoförü vardır. Değil mi? Kendi arabasını kullanmaz. Hani Türkiye'nin en zengini. Gayet doğal. Siz dedim... Ali Koç'la şoförünün aynı millete, aynı ulusa ait olduğunu kabul ediyorsunuz, hiç tartışmasız. Ama Ali Koç'un oğluyla, Ali Koç'un şoförünün oğlunun aynı jenerasyona ait olduğunu kabul etmiyorsunuz. Bu nasıl bir şey? İkna oldu sanırım. İtirazını devam ettirmedi. Dolayısıyla böyle bir algı da var. Yani kuşak meselesini ben Gezi'den beri, o Gezi hareketleri ortaya çıktığı zaman, ben daha önce kuşak diye bir mefhum yoktu sosyolojik kavramsal olarak. Bizim eğitimimizde de hiçbir zaman bununla ilgili bir ders falan biz almadık. Ben hatta bazen diyorum sosyoloji ortamlarında, yani diyorum aile sosyolojisi yerine kuşak sosyolojisi koyun. Artık aile Türkiye'de yani bir iki jenerasyonda, Batı'da zaten bitti de, bundan sonra kuşaklar daha belirleyici olacak, değil mi? Bu hani harflerle sınıflanma falan çok yeni. Demek ki bunun öneminin altını çizen bir şey var burada, daha yeni bir şey var. Kuşak aidiyeti neredeyse Marx'ın kuşaklar neredeyse sınıfsal ortak davranış kodları, tüketim kalıpları açısından. Dolayısıyla mesela Starbucks veya Apple Türk, Hristiyan, Yahudi, Koreli olmaktan daha önemli bir hale gelebiliyor değil mi? Çünkü her yerde var. Bir de bütün dünyayı geziyorsunuz. Bu bir garanti değil mi?

Biliyorsunuz, McDonald's, işte neyse, takıldığınız markalar, kahvede şu, birada bu, kot pantolonda bu, telefonda bu, her yerde aynı. İşte sizin küresellik dediğiniz şeyi desteklemek için söylüyorum. Dolayısıyla hiçbir yabancılık şey olmuyor. Yani dolayısıyla en başa dönersek, nerede burada yerellik, yerel aidiyet?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)