
4.377 kelime · ~22 dk okuma
Merhaba, ben İPSOS Türkiye'den Siler Gedik. Gündemdekilerin bir kısmı hakikat, bir kısmı ise hakikat ötesi. Bizler de bu podcast serimizde çeşitli konuları İPSOS araştırmalarının ve konunun uzmanlarının yorumlarıyla, hakikatinle başlayan sorularımızla ele alıyoruz. Hakikaten hazırsak başlayalım.
Merhabalar. Gündemimize aldığımız konuları İpsos verileriyle ve konunun uzmanlarıyla beraber tartıştığımız podcast serimiz ''Hakikaten''in bir başka bölümünde daha birlikteyiz. Bugünkü konu başlığımız ''Hakikaten en bahtsız nesil biz miyiz?'' Tabii konu böyle olunca bu konuyu birlikte tartışacağımız, sohbet edeceğimiz en doğru insanla birlikte olduğumuzu düşünüyoruz. Bugünkü konuğumuz psikolog, profesör, doktor Acar Baltaş. Hoş geldiniz hocam. Hoş bulduk efendim. Benimle beraber bugün İpsos verilerini bizimle paylaşacak, konuya destek verecek, tartışmaya destek verecek arkadaşım. Şirketimizin CHRO'su Yaprak. Hoş geldin Yaprak. Hoş bulduk. Bugünkü konumuz dediğim gibi hakikaten en bahtsız nesil biz miyiz?
konusu. Tabii toplumlar çeşitli aşamalardan geçiyorlar tarih boyunca. Her dönemde yaşayan insanlar büyük ihtimalle kendileriyle ilgili değerlendirmeleri yaparken kendilerinden önceki nesillere baktıklarında bu konuyu, bu soruyu kendilerine defalarca sormuş olabilirler diye düşünüyoruz. Hani şu dönemde de dünyanın genel durumuna baktığımız zaman bu soruyu sormak için birçok nedenimiz var esasen. Çok kısa bir süre önce çok büyük bir pandemiden, büyük bir salgından geçtik. Devamında dünyayı saran bir de enflasyon salgınıyla, bir ekonomik kriz salgınıyla karşı karşıya kaldık. Arkasından politik istikrarsızlıklar,
ve onların hepsinin ortaya koyduğu bir öngöremezlik, insanların başına ne geleceğini tahmin edememe hali ve bunun ardından da her ne kadar bölgesel bile olsa dünyanın çeşitli bölgelerini saran çeşitli savaşlar, çatışmalar, işte Ukrayna'da yaşananlar, şimdi Gazze'de yaşanan dram ve bunun başka ülkelerde çok kısa süre olsa bile işte İsrail, Amerika ve İran arasındaki çatışmaları gördük. Yine şu anda çok yakın tarihte Tayvan'la Kamboçya arasındaki gerginliği görüyoruz. Çin'le yine Tayvan arasındaki gerginliği görüyoruz. Dolayısıyla hani insanların bütün bunlara baktığında bunun üstüne son dönemde yaşanan iklim sorunlarından, global ısınmadan kaynaklı yaşanan işte kışın yaşanan aşırı soğumalar, seller, yazın yaşanan aşırı sıcaklar ve devamında ortaya çıkan seri halinde dünyanın çeşitli bölgelerinde Kuzey Amerika'dan Güney Amerika'ya, Afrika'ya, Türkiye'ye kadar her yerde ortaya çıkan orman yangınlarını falan düşündüğümüzde biz gerçekten en bahtsız nesil miyiz diye insanların bir kendilerine sorması, etraflarında bu konuyu, bu soruyu dile getirmeleri çok da şaşırtıcı bir şey değil. Hatta hani hep söylenen şey var bir işte uzaylı saldırısı eksik kaldı diye de şakası yapılıyor.
Biliyorsunuz. Dolayısıyla biz bugün bu soru üzerinden sohbetimizi yürüteceğiz ve hemen ben burada topu şimdi yaprağa atıyorum. Yaprak Kılıç'ı bize İp Sos'un bu konuyla ilgili çeşitli araştırmalarından bazı sonuçları iletecek ve arkasından da Acayip Bey'le beraber sohbetimize devam edeceğiz. İPSOS'un 30 ülkede gerçekleştirdiği mutluluk araştırmasıyla, mutluluk raporuyla başlayalım. 2025 sonuçlarına göre mevcut yaşam kalitem, iyi diyenlerin oranı %42. İnsanların gelecek ile ilgili daha pozitif olmasını bekleriz. 5 yıl içinde yaşam kalitemin çok daha iyi olmasını bekliyorum diyenlerin oranı %52.
Ipsos'un Where is the World? Dünyanın Endişeleri Haziran 2025 raporuna göre en çok endişe duyulan 5 konu %32 ile suç ve şiddet, %32 ile yine enflasyon, %29 ile sosyal eşitsizlik, %28 ile işsizlik, %27 ile politik finansal yolsuzluk. Suç ve şiddette en çok diğerlerine göre ayrışan ülkeler Peru, Şili, Meksika. Enflasyonda Singapur, elbette Türkiye, Kanada. Sosyal eşitsizlikte Arjantin, Endonezya, Macaristan. İşsizlikte Güney Afrika, Endonezya, Arjantin. Politik finansal yolsuzlukta Endonezya, Macaristan, Peru.
Şimdi Türkiye özelinde de yürüttüğümüz araştırmalar var. Oradan da birkaç detaylı veri paylaşmak isterim. Türkiye'yi Anlama Kılavuzu 2024 verilerine göre 10 kişiden 4'ünün büyük hayallerim yok, geçimimi sağlayayım yeter dediğini görüyoruz. Yine 5 kişiden 1'i ise bundan sonra tek umudum piyangodan para çıkması demiş.
Gündeme dair aylık raporlarımız, her hafta sahada olduğumuz bir çalışmamız gündeme dair. Haziran 2025 raporuna göre genel durumdan memnunum diyenlerin oranı sadece %10, ekonominin durumundan memnunum diyenler %5, kişisel yaşam standartından memnun olanlar ise sadece %13. Burada tabi şöyle bir şey var hocam size pasa atmadan önce yani bakıyorum İpsos'un mutluluk raporuna göre yaşam kalitesinin iyi olduğunu söyleyenler yaklaşık yüzde kırkı on kişiden dördü. Aslında mevcut yaşam kalitesinden memnun. Altısı bu konuda da ya nötr ya da memnuniyetsiz diye de okuyabiliriz biz bu sonuçları. ve hani bugünkü durum böyleyken geleceğe dair de yine insanların yarısının aynı araştırmadan hareketle çok da umut var olmadıklarını da görüyoruz. Dolayısıyla bu tarafta hani bir karamsarlık söz konusu. Tabii beş tane çok büyük endişe verici konuya baktığımız zaman burada benim dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi de şu, bu beş konunun üç tanesi aslında finansal konularla ilişkili ya doğrudan
ya da dolaylı olarak. Nedir bunlar? Enflasyon, işsizlik ve politik finansal yolsuzluk. Dolayısıyla bir taraftan da finansal problemlerin dünyanın birçok yerinde, birçok insan için, birçok birey için bir sorun teşkil ettiğini de görüyoruz.
Türkiye'de bu mutluluk araştırmasıyla ilgili hani Türkiye mutluluk araştırmasında maalesef ki araştırmanın yapıldığı yaklaşık 30 tane ülke içinde son sıralarda yer alıyor. Ama her zaman böyle değildi. Belki onu da not etmekte fayda var. Yani bu araştırmanın yaklaşık 10-12 yıl önceki versiyonunda her yıl gerçekleştirilen bir araştırma bu. Türkiye dünyanın en mutlu ülkelerinden biriydi. Amara'dan geçen dönemde ne oldu? Ne olduysa işte bunu tartışabiliriz ve konuşabiliriz tabii. Türkiye mutluluk sıralamalarında oldukça geriye doğru ilerledi. Geriledi pardon. Burada tabii belki bir noktayı daha altına çizmekte fayda var. Yani her şey finansallara mı bağlı? Tamam bize yüksek enflasyonla karşı karşıyayız şu anda. Bununla mücadele ediyoruz ülke olarak ama aynı araştırmada dünyanın en mutlu ülkesi de aslında Hindistan.
Yani iş tamamen finansallarla ilgili de olmayabilir. Bir taraftan işin kültürel boyutu, toplumun dokusu da aslında çok önemli diye düşünüyorum. Bu çerçeveyi böyle çizdikten sonra da fası size atmış olayım. Bu saydığınız faktörlerin dışında suç da bu beş faktörden biriydi. Suç ve şiddet. Suç ve şiddet. Bu da finansal boyutu var. Bunu da hesaba katmak lazım. İnsanların geleceğinin daha iyi olması için tek yolunun piyangodan ikramiye çıkması olduğunu düşünmesi bir gerçekçi olmayan saadet zincirlerinin arkasına takılmalarına
yol açıyor, bu kripto gibi gene temeli tartışmalı yatırım araçlarına yönelmeye ve dolayısıyla da dolandırılmaya, elindekini de kaybetmeye hazır hale getiriyor insanları. Bir çerçeveyi böyle koymak istiyorum. Diğer taraftan biz gerçekten en şanssız nesil miyiz? En şanssız kuşak mıyız Türkiye'de veya dünyada yaşayan insanlar? Çünkü bu dünyadaki genel ilimde. Burada
İnsanların mutlu olma nedenlerine sonra bakarız ama mutsuzluk nedenleri üzerinde düşünecek olursak, 5-6 tane faktör var. Bunlardan birincisi, beklentilerle gerçekler arasındaki uçurum. İkincisi, kıyas. Üçüncüsü, geçmişe özlem. Dördüncüsü, kendini gereğinden fazla önemsemek. Beşincisi, hayatı gereğinden fazla karmaşıklaştırmak.
Bu faktörlere baktığımız zaman, beklentilerle gerçekler arasındaki uçurum ve... ...kıyas doğrudan doğruya bu kuşağın yani son 30 yılın hayatımıza kattığı bir şey. Herkesin hayatından haberdar oluyoruz kolayca. Sosyal medya etkisi. Evet. İletişim kanallarının çeşitliliği sebebiyle. Ve onların iyi zamanlarını hayatın bütünü zannediyoruz.
Ve kıyaslıyoruz. Dolayısıyla insanlar, yani araştırma sonucu olarak söylüyorum bunu ben de bir kitabımda yazmıştım. 100 bin dolar kazananların arasında 70 bin dolar kazanarak yaşamaktansa, 30 bin dolar kazananların arasında 50 bin dolar kazanarak yaşamayı tercih ediyorlar. Yani kıyas önemli bir faktör insanlar için. O sebeple insanların mutsuzluğunu büyüten bir başka geçmişle kıyaslanmayacak büyük bir faktör burada devreye giriyor ve etkili oluyor. Sosyal medyanın etkisini görüyoruz burada. Ve bu aynı zamanda beklentileri de gerçekçi olmayacak kadar yükseltmeye sebep oluyor.
İster istemez insanlar ben niye böyle bir hayat yaşamıyorum duygusunu yaşıyorlar. Büyük çoğunlukla gençler. Şimdi bir de şöyle bir durum var. Yukarıya doğru giden yolda hayat başarısı, para, güç ve tanınırlıkla tanımlandığını düşünürsek toplumda, o yoldaki yarışın da... Adil olmadığı, aynen Leonard Cohen'in şarkısında olduğu gibi zarların hileli olduğunu da artık herkes biliyor. Hatta hileli zarları atanlar da bunu gizlemeye ihtiyaç hissetmiyor. Öyle olunca büyük bir tatminsizlik, çaresizlik doğuyor. Çünkü umut, gelecekle ilgili olumlu beklentiler içinde olmak demek.
Ve gençlik dönemi bu beklentilerin en yüksek olduğu dönem. Ben 1960'lı 70'li yıllarda gençliğimi yaşarken bugün Türkiye'nin olduğundan çok daha iyi bir noktada olacağını, batıya daha yakın olacağını düşünürdüm. Aradaki mesafenin böylesine açılacağını doğrusu düşünmezdim. Bu da benim kuşağımın hayal kırıklığıdır ve bu kuşak daha iyi bir Türkiye için ülkemize getirirsek kendini düşünmeden hayatını bu ülkeye adayan inancına doğruluk ve yanlışlık açısından bakmıyorum. Gençlerin ülkesidir. Bu kuşak tanımları
Batıda Amerikan sosyolojisi üzerine şekillenirken, Türkiye'de kuşak tanımlarını darbeler üzerine şekillendirmek gerekir. 71 darbesi, 80 darbesi iki kuşak genci yerle bir etmiştir. Ve bugün silahlı kuvvetlerden belirli bir grubun nefret etmesinin arkasında o dönemde yapılmış olan düşman hukukuna uymayacak olan uygulamalar vardır. Ben 8 yıl harp akademisinde ders vermiş ve Çanakkale gazisi bir kişinin torunu olarak söylüyorum bunu. Çok doğru bir tespit.
Yani bu arada biraz önce söylediğinize bir katkı yapayım. Buradaki gündemimizdeki araştırmalardan biri değil ama bizim yine başka bir araştırmamızda belki Türkiye Anlama Kavuzu'nun bir sonucu olabilir bu da. Türkiye'de önemli bir kesim, özellikle gençlerde önemli bir kesim hayattaki başarısını sahip olduklarıyla ölçüyor. Yani sahip olduklarından kısta maddi sahipliğinden bahsediyorum. İşte yani evinin olması, arabasının olması hatta işte iyi marka bir telefonunun olması gibi gibi şeylerle ölçülüyor.
Tabii hayattaki başarı herhangi bir konudaki uzmanlığınız ya da iyi bir aile kurmuş olmanız gibi gibi şeyler belki daha önceki jenerasyonlarda daha öndeyken bunun giderek farklı bir yöne doğru evrildiğini de görüyoruz. Maddi varlığa dönüşüyor iş onun için yani para, güç ve tanınırlık, şöhret demek istedim. Aslında tam buradan belki ele alacağımız diğer başlığa geçmek iyi olur diye düşünüyorum. Biraz çünkü hafiften toplumlardan bireylere doğru konuşmaya başladık. Bireylerin içinde bulundukları olumsuz, kendilerince karamsarlık getiren tablodan daha iyi olma haline geçmeleriyle ilişkili ne yapıyorlar? Bu çözümlerin bazıları isteyerek peşine düştükleri çözümler, bazıları ise mecburen başvurdukları yöntemler. Burada biraz zihin sağlığı üzerine de konuşmakta fayda var herhalde diye düşünüyorum. Buradan İpsos'un bu konuyla ilgili yaptığı yine çok değerli araştırmalar var. Yapraktan oradan bazı verileri paylaşmasını rica edelim. İpsos'un Türkiye dahil 16 ülkede 17 bin bireyle AXA ile birlikte yürüttüğü, yayınladığı Mind Your Health, bunu sağlığını zihninde tut diye çevirebiliriz raporuna göre. Globalde dünyada 3 kişiden birisi en az 1 ruhsar sorun yaşıyor.
Bu durum gençlerde daha yüksek, 18-24 yaş arası gençlerde %57. Bu durumla başa çıkabilmek için yoga, meditasyon yapanların oranı %10 civarında. Bu, bundan 10 yıl önce %2 oranındaydı. Zihin sağlığını destekleyen dijital uygulamalar ve yapay zeka destekli hizmetler bir taraftan hız kazanıyor. Bireylerin %41'i zihin sağlıkları için yardım almak amacıyla web siteleri, sosyal medya uygulamaları ve forumlar gibi çevrim içi kaynakları
başvuruyorlar. Diğer taraftan, iş ortamı zihin sağlığını etkileyen önemli bir etken. Çalışanların %53'ü stres seviyelerinin ortalamanın üzerinde olduğunu belirtiyor. Şirketler, iş ortamı bir destek kaynağı olarak da öne çıkıyor aslında. Bir taraftan, çalışanların zihinsel sağlığını daha iyi koruma fırsatına
sahipler artık şirketler çeşitli uygulamalarla hatta biz de kullanıyoruz bunu çalışanlarımız çok memnun firmaların yüzde 47'si zihin sağlığı prosedürleriyle ilgili uygulamalara sahip sadece zihin değil bedensel sağlıkla da ilgili uygulamalar var yüzde 47'si kullanıyor bunu Zihin sağlığını olumsuz anlamda en çok etkileyen faktörler finansal istikrarsızlık ve iş güvencesi yokluğu %53, geleceğe dair öngörülemezlik %53, sürekli negatif haberlere maruz kalmak %45, sosyal ve politik kargaşa %42, yalnızlık ve sosyal izolasyon %42. Yine İPSOS Türkiye'nin Türkiye'yi Anlama Kılavuzu raporuna göre her 10 kişiden 7'si ruh sağlığının beden sağlığı kadar önemli olduğu konusunda hemfikir. 1986 yılında Stres ve Başa Çıkma Yolları kitabını yazdığımız zaman ki bu konudaki uygulamaları 83'te başlatmıştık. O zaman bu ilişkiye işaret ettiğimizde neredeyse tıf fakültesinden atılıyorduk. Eşimle iki psikolog olarak böyle bir kitap yazıp kalp hastalıkları ve diğer psikosomatik hastalıklarla köprüyü kurduğumuz için. Çünkü o psikiyatri kliniğinin inhisarındaydı o konu, o başlık.
Bugün işin bu noktaya gelmiş olması bana kendi hayat yolculuğunda çok önemli bir mesleki açıdan gelişme olduğunu gösteriyor. Bizim de buna bir karınca kararınca damla mertebesinde bir katkımız olmuştur. Bunun hazzını ve gururunu yaşıyoruz. Alçak gönüllü davranıyorsunuz hocam. Rica ederim. Sadece biraz evvel söylediğim mutsuzluk sebeplerinden biri kendini olduğundan fazla önemsemektir. Gereğinden fazla önemsemektir. Ondan kaçınırım. Ama bu kadar da şey yapmayın. Fazla mutluluk olur o zaman. Şimdi mutsuzluk sebeplerinden bir tanesini demin söylememiştim. Mutsuzluk sebeplerinden biri de... Mutsuz insanlarla çevrili bir ortamda yaşamak. Ki bu sizin araştırmanız. Bunu doğrudan doğruya doğruluyor. Sürekli negatif, olumsuz haberlere maruz kalmak insanı bir kapana sıkılmış kurban rolüne sürüklüyor ki bu gerçekten önemli mutsuzluk sebeplerinden bir tanesi. Muhakkak ki insanların kendi başlarına yapabilecekleri var. Toplumdan bekleyecekleri var. Yani bu ikisi bir bütün. İkisini birbirinden bütünüyle ayırarak konuşmak, bir boyutu konuşmak doğru değil. Kendi başına yapılabilecek olanlar, bir kişisel gelişim endüstrisi doğuruyor. SADPAP Batı'da olduğu gibi orada da çok... Yani kitapçının geniş bir bölümü, raflar bu kendine yardım kitaplarıyla dolu. Buradaki kritik nokta tabii psikolojinin bir sahte bilim haline dönüşme kolaylığını da getiriyor. Yani bir klinik psikolog olabilmek için geçilmesi gereken aşamaların hepsinin üstünü çizip... ...ön talebi olmayan, prerekuziti olmayan bir koçluk programına katılıp... ...siz aslında bir psikologun yaptıklarının hepsini yapabilir hale geliyorsunuz.
Her ne kadar işte bu program geriye doğru değil ileriye doğrudur biz geçmişle ilgilenmiyoruz dense de insanlarla karşı karşıya geldiğiniz andan itibaren sorduğunuz ilk sorudan başlayarak iş geçmişinize dayanır. O zaman da büyücüler, falcılar, astrologlar kanaat önderi haline geliyor. Bu bir tarafı. Diğer taraftan yoga gibi, meditasyon gibi, mindfulness gibi, nefes egzersizleri gibi bilimsel geçerliliği olan ama sınırlı olan etkisi ve alanı sınırlı olan uygulamalar birdenbire her derde deva hale geliyor.
Bu sağladığı yarar ki bu uygulamaların hepsi bir kere herkese yarar sağlamaz. Bu uygulamaların içinde olup zarar görenler de vardır. Çünkü o insanlara göre değildir. Basit bir örnek vereyim. Biz 1983'ten başlayarak nefes egzersizlerini ve gevşeme egzersizlerini kendi programlarımızda uygulamışızdır. Bundan yarar görenler vardı. Bunları uygularken kaygıları artanlar vardı. Çünkü bazı kişilik özellikleri bu açıdan bu uygulamalar onlara zarar bile verir. Aynı şekilde afirmasyonlar, aynanın karşısına geç, ben güzelim, yakışıklıyım, akıllıyım, bugün her zamankinden daha iyiyim gibi bu tür afirmasyonların etkili olduğu çok sınırlı bir alan ve çok sınırlı kişi vardır. Ama siz bunu herkese uygulamaya başlarsanız tam tersine bu ifadelerin insanlarda kaygıyı arttırdığını da biliyoruz.
Bundan fayda sağlamak, bu tür uygulamalardan fayda sağlamak, gerçekte uygulamanın non-specific etkisine bağlıdır. Özelleşmemiş etkisine bağlıdır. Ne demek istiyorum? Siz hayatınızda hangi tür uygulamayı düzenli olarak ritüellerini yerine getirerek uygularsanız, ondan yarar görürsünüz. Yani yarın karar verin meditasyona, yogaya başlayın, vejetaryen olun, düzenli fizik egzersiz yapın, iletişim grubuna katılın, budist olun, fark etmez. Bunu düzenli olarak yapıyorsanız ve size uyuyorsa birdenbire ondan fayda sağlamaya başlarsınız ve yakınınızdakileri de oraya çekmeye çalışırsınız.
O sebeple astroloji vesaire gibi saçmalıkları bir yana bırakırsak... ...saçmalık olmayan uygulamalarda da etki sınırlıdır. Herkes kendine uyanı, uyduğu kadarını yaparsa bundan derece derece yarar görür. Ama bu asla yaygınlaştırılacak ve herkese uygun veya her derde uygun hale gelecek uygulamalar değildir. Bu gözle yaklaşmak gerekir ve kurumların uyguladığı, sunduğu bu tür hizmetler... Yararlanacak olanlar için olumlu bir adımdır. Nitekim %2'den %10'a çıkmış yoga uygulamaları mesela gayet anlamlı. Burada hocam bir dikkat çekici bir şey var bu tespitlerden. Aslında biraz önce yaprağın paylaştıklarından bahsediyorum. Önündeki kısa veya orta vadedeki başına gelecek karşılaşacağı konularla alakalı. Bunlar finansal konular olabilir. Bunlar toplumsal konular olabilir. Hatta global konular olabilir. kişi eğer bir şeyleri öngörememeye başlıyorsa aslında orada da bir gerilme, bir anksiyete başlıyor gibi gözüküyor. Çünkü o araştırmanın sonucunda ortaya çıkan, bakıyorum, finansal istikrarsızlık, iş güvencesinin riske girmesi, bir öngörememe hali, sonrasında geleceğe dair öngörememe hali yine devamında gelen ikinci konu ve sosyal ve politik kargaşa. Aslında bu da tek devamında bağlarsak yani başımıza ne geleceğinin belli olmadığı bir durumu tanımlıyor. Bu herhalde öngörememe hali çok önemli bir sebep olarak öne çıkıyor gibi gözüküyor. İnsan hayatta her şeye uyum sağlar. Uyum sağlayamadığı tek şey belirsizlik. Çünkü niye? Referans yok. Sadece Türkler için şunu söyleyebiliriz, Türkiye için şunu söyleyebiliriz. Bizim bu konudaki toleransımız çok yüksek. Çünkü Türkiye hiçbir zaman çok istikrarlı ve çok bembeyaz bir ülke olmadı.
Hep griydi ama grinin tonlarıydı. Zaman zaman daha açık, şimdi biraz daha koyu olabilir. Tabii ki Haruki'nin bir sözü var. Fırtınadan çıktığınız zaman fırtınaya giren insan olmazsınız diyor. Şimdi biz düşünün, 1990'dan beri yaşadığımız istikrarsızlıkları, şirketlerin hedeflerini tekrardan revize ettikleri, bankaların döviz pozisyonlarını, nakit akışlarını, kredi akışlarını bir kere daha gözden geçirdikleri sayısız olay yaşadık.
2016'da 15 Temmuz'u yaşadık. Arkadan başkanlık sistemi, arkadan pandemi, arkadan deprem, arkadan hiperenflasyon, arkadan siyasi huzursuzluklar, tutuklamalar, şimdi yakın çevremizdeki savaşlar yani gerçekten sürprizlerle karşılaşmanın sürpriz olmayacağı bir hız treninin içinde gibi gidiyoruz ve bu geleceği öngörememek bunun finansal boyutları da var ve birilerinin yaşadığı kolay hayatı da görmek sosyal medyanın etkisiyle insanların ruh sağlığını özellikle de gençlerin olumsuz etkiliyor. Yani ben yurt dışına giden gençlerle ilgili bir araştırma yürütüyoruz. O araştırmanın yöneticilerinden biriyim. İstanbul Erkek Lisesi ve buna benzeyen okullardaki gençlerin yurt dışına gitmeleri. Niye gitmek istiyorlar? Oradakiler ne düşünüyorlar? Şu beni çok üzüyor. Yani ben gidilmesini teşvik ediyorum. Bu konuda çok ciddi katkım da oldu. İstanbul Lisesi öğrencilerinin gitmesi için onları teşvik ettim, ailelerini teşvik ettim. Çünkü iyi bir eğitim almaları ülke için bir değerdir. Dinleyiciler için ara bir not gireyim isterseniz. Siz bir İstanbul Lisesi mezunusunuz. Evet. Bundan dolayı. Evet, İstanbul Lisesi mezunuyum. Bir devlet okulu İstanbul Erkek Lisesi. Yani ben bütün hayatımı devlet okullarında tamamladım. Şimdi burada bu çocukların gitmesi iyi ama getirmemiz lazım. Çünkü hiçbir bitki kendi toprağının dışında tam potansiyeline ulaşamaz. Eğer bir istisnai deha değilse Acemoğlu gibi, Aziz Sancar gibi veya Türeci ailesi gibi vesaire. Dolayısıyla... Oraya giden gençler bir süre sonra yalnızlık, uyumsuzluk, dışlanmışlık yaşamaları kaçınılmaz. Dile ne kadar sahip olurlarsa olsunlar. Büyük çoğunluğu bunları yaşıyor. Onun için orada o çocuklar nobody, burada somebody. Hepsi özel insan. Ama buraya gelmeme sebepleri üzerine düşünmek gerekir. Haklı oldukları noktalar var. Belki bundan sonra da oraya gelecek. Evet, evet. Aslında yavaş yavaş tam da o noktaya doğru yaklaşıyoruz yani. Şimdi mutsuzlukla ilgili bir konuyu konuştuk. Biraz da mutluluk nedenlerinden bahsetmekte herhalde fayda var. Çünkü sadece mutsuzluk üzerine de konuşmayalım. Bizim hep biraz önceden beri konuşmalarımızda tekrar tekrar konu olan şeylerden bir tanesi finansal istikrarsızlıktı.
Dolayısıyla hani parayla saadet konusu hep insanların gündeminde olan bir şey. Biz burada parayla saadet olur mu ya da parasız saadet olmaz mı? Hangisi daha doğru tartışmayacağız tabii ama bizim mutluluk raporumuza göre mutluluğu etkileyen faktörler de var. Biraz da onlardan bahsedelim. Topu tekrar yaprağa atıyorum.
Mutluluğa olumlu anlamda en çok katkıda bulunan üç etken, ailemle ilişkim %36, %35 ile takdir edilmek, sevilmek, %25 ile hayatımın kontrolü kendi elimde olsun. Mutsuzluğu en çok etkileyen üç etken, finansal durumum %58 ile, fiziksel sağlığım %25 ile, ülkemin ekonomik durumu %23 ile. Burada tabii yani mutsuzluğu yeterince konuştuğumuz için aslında mutluluktan devam edecek olursak, biraz önce kayda girmeden önce de zaten kısaca sohbet ederken konuşuyorduk yani aileyle, yakın çevreyle, sosyal çevreyle, yakın sosyal çevreyle bir arada olmanın ne kadar önemli olduğunu hatta siz bir araştırmadan da bahsetmiştiniz. Bu herhalde en önemli konu. Zaten bizim araştırmamızda da bir numarada çıkan konu bu. Siz bu konuda ne demek istersiniz, neler demek istersiniz?
Kısaca kavramsal olarak mutluluğa değinmek istiyorum. Bu konuda farklı yaklaşımlar var. Zaten siz çok doğru bir şey yapıyorsunuz, mutlu musun diye soruyorsunuz. Yani mutluluk kavramını nasıl tanımlıyorsun diye sormuyorsunuz. Şimdi bir görüş... ki geniş yaygın gören bir görüştür, Diener'ın görüşü, çoğunlukla olumlu duygu yaşamak, çoğunlukla da olumsuz duygu yaşamamak ve ender olarak yaşamak yani ve hayatından memnun musun diye sorulduğu zaman da memnunum demek. Bir görüş bu. Bir başka araştırmacı Rif'in görüşü ise mutlu olması için insanların yani iyilik hali için, mutluluk değil de iyilik haline giden bir şey bu, mutluluğu o çerçevede ele alıyor. Kendini kabul, kişisel gelişim yollarının açık olması, yaşamın bir amacı olması, bunu tanımlayabilmesi, hayatını, çevreyi kontrol ettiğine inanması, mesela bizde eksik olan faktörlerden biri, genel kabule aykırı görüş geliştirebilmesi, otonomi ve insanlarla olumlu ilişkiler içinde olmak.
...olarak tanımlıyor. Seligman'ın, bu mutluluk öğrenilebilir bir şeydir iddiasında olan... ...Seligman'ın bir meşhur, büyük ihtimalle sizin de araştırmalarınıza konu ettiğiniz... ...perma kuramı var. Olumlu ilişkiler, positive emotions, adanma, tutku, engagement. Ondan sonra ilişkiler, relations, anlam, meaning ve başarı, achievement.
Ferman kuramı buna dayalı. Yani bir insanın hayatının dolu olması, iyi hissetmesi kendini bunlara bağlı. Ve bütünsel model içine baktığımız zaman da işte kişisel gelişim yollarının açık olması, kişinin kendini değerli hissetmesi, zaten Gallup'un araştırmalarında da beş olumsuz, beş olumlu duyguyu ne kadar, hangi sıklıkta yaşıyorsunuz noktasına baktığımız zaman da bunu görüyoruz. Yeni bir şey öğrendin mi? Saygı görüyor musun? Eğlendin mi? Güldün mü? Hep mutluluğu tanımlayan noktalar. Yani bir insanın kendini iyi hissetmesi, yaşadığı toplumla bütünleşmesi, güven duygusunun yüksek olması ve kendini değerli hissetmesiyle mümkün. Burada...
Bunları en çok kolaylaştıran faktörlerden bir tanesi bireysel planda baktığımız zaman aile ve gene uluslararası araştırmalara göre korelasyon çerçevesinde baktığımız zaman temiz havayı çok önemsiyoruz ama sağlığımıza uzun hayata etkisi nokta 02. Şimdi hipertansiyon önemli nokta 0,5. Bire bile ancak geliyor. Kolesterol 1,1 yani 0,1. Fizik egzersiz ve kardiyak fitness nokta 2,2,5. 0,2,5 tabii ki. Geliyor, geliyor grip aşısı nokta 3,5. Ondan sonra alkolü bırakma nokta 4. Sigarayı bırakma nokta 5.
Yakın çevreyle olumlu ilişkiler, nokta altı. Destekleyici bir ortamda olmak, yani aile ilişkilerini içine alıyor, nokta yedi. 1930'lu yıllarda... Burada aradaki korelasyonun gücünden bahsediyorsunuz değil mi? Evet. Yani yine dinleyiciler için belki bir açıklama yapmakta fayda var. Bir demek, tamamen birlikte hareket ediyor demek. Kendisi demek mümkün değil. Mükemmel korelasyon yani. Var mı bir? Yok. Bir olmaz. Mükemmel. Kendisi olur ancak. Burada dolayısıyla nokta yedi çok güçlü bir ilişkiye işaret ediyor. 1937 yılında yapılan bir araştırma, aileyle geçen zaman %27. Bugün aileyle geçen zaman %5. Kültürel olarak kendi kültürümüze dönüp bakarsak, soba...
Aileyi bir araya toplayan bir araçtı. İnsanlar sobanın etrafında toplanır ve paylaşırlardı. Bugün evlerimizde daha konforlu yaşıyoruz. Tamam. Bizi bir araya getirecek olan en önemli özellik nedir? Akşam yemekleri. Bugün sizin araştırmalarınızda mutlaka vardır. Çok az sayıda aile akşam yemeğini birlikte yiyor. Giderek azalıyor. Giderek azalıyor. Bir. İkincisi ve daha önemlisi, Beraberken de ya ekrana bakıyorlar, genel bir ekrana... ...ya da kendi ekranlarına bakıyorlar. Ve aile ortamı gündelik olayları paylaşmak, şakalaşmak... ...ve birbirinin dünyasını anlamak için... Birbirinin derdine ortak olmak, destek olmak için... Destek olmak için bir imkan olmaktan çıkıyor. Bu çok önemli. Çok çok önemli. Neden çok önemli? İnsanlar kendi ekranlarında, kendi dünyalarında, kendi odalarında yaşıyorlar.
Ve bunun sonucunda aynı evde uzun süre yaşamış olmak veya yıllarını beraber geçirmiş olmak kardeşler açısından da fazla bir anlam taşımıyor. İlişkinin kalitesini bağın derinliği belirler. Bağın derinliğini sağlayan şey sizin için önemli olanın benim için önemli olmasıdır. Ve bunu size hissettirebilmemdir. Yardım etme isteğimi de size hissettirmemdir.
yerinize problemi çözmekten söz etmiyorum. Bu gerçek arkadaşlık, gerçek yakınlık, gerçek kardeşlik, aile üyeliği oluyor. O senin problemin, o senin problemin olduğu zaman bir de evdeki, işteki problemleri eve götürme gibi böyle gerçek olmayan yanlış bir kabuller de var işin içinde. O zaman herkes kendi dünyasında yaşamaya başlıyor. Bu da yalnızlığı getiriyor. Yalnızlık yani günde 15 sigara içmeye eşittir diyen araştırmalar var. Ama insan kalabalığın içinde de yalnız olabiliyor. Fiziksel yalnızlıktan bahsetmiyoruz sadece. Sosyal yalnızlıktan. Yalnızlıkta beraberinde geliyor. Evet. Kalabalıklar içinde de yalnız olmak.
Ve böylece bizim kültürümüz en önemli ruh sağlığı özelliğini zamanla kaybediyor. Avantajımızı kaybediyor. Ve aileler içinde de refah arttıkça, artan aileleri söylüyorum, mekan büyüdükçe duygusal mesafeler de açılıyor. Küçük mekanlar daha yuva, daha aile olma potansiyeline sahip.
Zamanın ruhu burada da rolünü oynuyor gibi gözüküyor hocam. Şimdi soba dediğiniz çok çarpıcı bir şey yani. Siz konuşurken aklıma şey geldi. Eskiden herkesin arabasının olmadığı dönemlerde bir de yatıya misafir konusu vardı. Daha uzun süreler insanlar dostlarıyla birlikte vakit geçiriyorlardı. Hatta birbirlerinin evinde kalıyorlardı. Şimdi artık bunlar da ortadan kalkmış durumda. Kuzenler kardeş sayılırdı. Evet evet kesinlikle öyle yani. Şimdi geldiğimiz nokta itibariyle yani bırakın aileler arası veya dostlar arası şeyi aile içinde bile küçük küçük dünyalar oluşmuş durumda. Herkesin kendi içinde kendi bireysel küçük çerçevesi içinde yaşayabileceği bir durum var. Böyle bir şey de mümkün. Hani hep tartıştığımız şey bir zamanlar çocuklar için okul her ne kadar bir takım görevleri ve ödevleri beraberinde getirdiği için bir sevimsizlik tarafı da
var olsa bile bir de arkadaşları da beraber getirdiği için o sosyal birlikteliği de beraber getirdiği için yani bu kadar ayakların geri geri gittiği bir yer değildi. Şimdi çocuklar özellikle yeni nesil yani evde de tamamen tek başına bulunduğu ortamda da o birlikteliği yaratabildiği için tanıdığı veya tanımadığı kişilerle o sosyalleşme seviyesi giderek azalmış durumda. En yüksek iki puan yakın çevreyle ve sosyal çevreyle yakın ilişkiler. Yani uzun yaşayan insanların iki tane büyük araştırma var. Biri Stanford araştırması, biri Harvard araştırması. İkisi de 80 yılı aşkın süre. Stanford araştırmasını ben kitabımda konu ettim. 80 yıl 1528 tane çocuğu izlemişler ölene kadar. Ortaya çıkarttığı şey aynı şey, yakın ilişkiler. Yani sizin hayat yolculuğunuza tanık olan
ve sizin hayat yolculuğuna tanık olduğunuz insanlarla senede bir kere, ayda ilk bir kere yani mahalle arkadaşları, okul arkadaşları, herhangi bir sebeple bir araya geldiğiniz gruplarla, eski çalıştığınız iş yerinde düzenli bir araya gelmek, burada okul arkadaşları çok önemli, kırk sene evvel bıraktığınız yerden başlıyorsunuz. Karşınızdaki insanın pozisyonu, yetkisi, gücü ne olursa olsun top oynadığınız, şakalaştığınız insan haline geliyor. O ilişkiler çok değerli. Markette alışveriş yaparken karşılaştığınız kasiyer ve arabasına bir kere bindiğiniz taksi şoförüne insan olduğunu hissettirecek verdiğiniz bir mesaj, yaşanan duygu önemli yani. Ona da size de. Evet, size yansıyor. İhtiyaç duyduğunuz zaman yardım istediğiniz birinin olduğuna inanmak, varlığına inanmak çok önemli. Yani bunlar insanları daha uzun ve daha sağlıklı tutuyor besin destek ürünlerine kıyasla.
Çok doğru hocam. Aslında buradan yavaş yavaş belki sonra doğru yaklaşırken, hani biraz önce siz bir giriş yaptınız aslında İstanbul Akiksisi'yle yaptığınız çalışmada gençlere yönelik olarak giden gençlerin dönmesiyle ilişkili. Tabii son dönemde Türkiye'de yaşayan... Özellikle gençlerin, biraz önce Yaprak da belirtti yani, onların kaygı seviyesi, genel mutluluk seviyeleri toplumun geneline göre daha da olumsuz bir noktada. Siz bütün bu konuştuklarımızdan, tartıştıklarımızdan, belli bir gruptaki gencin ülkeyi terk etme eğilimine kadar varan tüm bu resim içinde Türkiye'de yaşayan gençlere mutlulukla alakalı özellikle kişisel veya kendi küçük grupları içinde mutlulukla ilgili neler önerirsiniz?
Toplumsal boyutuna değinmiyorum işin. Yani o politik tarafı da olan bir şey. Aşağı yukarı da orada geniş bir kitle hemfikir. Ben daha ister istemez bireysel bakıyorum zamanımız ve içinde bulunduğumuz ortam açısından. Şunu kabul etmemiz lazım. Dünya bize iyi bir hayat borçlu değil.
Yani var olduğumuz için iyi bir hayat yaşama hakkına sahip değiliz. Özlemlerimiz mertebesinde. Şöyle bir metaforla açıklıyorum toplantılarında. Yani biz suda dünyaya geliyoruz.
bir denizde dünyaya geliyoruz. Kiminin denizi süt liman, kiminin denizi de fırtınalı, dalgalı ve bir teknede dünyaya geliyoruz. Kimininki 30 metrelik bir süper yat, kimininki 50 metrelik bir motor yat, kimininki de küçücük 12 metrelik bir yelkenli. Şimdi o yelkenlinin resmini gösteriyorum. Adı ironik olarak kısmet.
Ama kaptanı Sadunboro, 1960'lı yılların başında, bugünkü navigasyon imkanlarının hiçbirinin olmadığı bir dönemde, sextantla, yıldızlara ve güneşe bakarak yolunu bulup dünya turu yaptı. Kiminle? Karısıyla ve kedisiyle. Dolayısıyla diyorum ki bir, elinizi tutanın, elini sıkı tutun. Doğru insanın elini tutun ve sıkı tutun. İkincisi, dümeni sıkı tutun. ve kendi yolunuzu bulun. Çünkü bu bireysel bir çözüm ama kendi hayatlarımız adına da yapabileceğimiz bununla sınırlı. Toplumsal olarak ne yapabiliriz? Toplumsal olarak umut olması için bir hedefin, bir stratejinin ve bir eylemin olması gerekir. O zaman da toplum için bir hedef koyun, buna uyun bir sivil toplum örgütünde çalışın ve oraya katkı sağlayın. Çok teşekkür ederiz hocam. Yaprak çok sağ ol. Bugün çok katılımın için. Harika. Çok teşekkürler. Harika bir sohbetti. Teşekkürler. Ben de sesimi duyurma fırsatı verdiğiniz için, söz verdiğiniz için teşekkür ediyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.