
2.077 kelime · ~10 dk okuma
9 yaşındaki Yusuf Bel iki gündür kayıp. Atlantı'da bir çocuk daha kayboldu. 3 günde 3. vaka. Yetkililer son 3 ayda kaybolan çocuk sayısının 13'e ulaştığını bildirdi. Bazı cinayetlerin üzerinden yıllar geçse de şehirlerin ruhunda derin yaralar bırakır.
Atlantada 1979 yazı böyle başlamıştı. Kaybolan bir çocuk ve ardından gelen suskunlukla. Ve devam etti. Ve tekrar ve tekrar. Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Ne dersiniz? Atlantadaki 28 kurbanın gölgeleri arasında dolaşmaya hazırsanız başlayalım mı?
Atlantada 1979 yazıydı. Hava sıcak ve boğucuydu. Kaldırımlardan ince bir buhar yükseliyor, asfalttan gelen ısı ayakları kavuruyordu. Ama o yaz şehirde yükselen yalnızca buhar değildi. Atlantanın merkezine yeni kuleler inşa ediliyor, otoyollar uzayıp kenar mahallelere doğru açılıyor, sabah akşam çalışan minçler gökyüzünü tırmalıyordu.
Coca-Cola gibi devler çoktan bu şehrin simgesi olmuş, Delta Airlines, Atlanta'yı havacılığın merkezi yapmıştı. Bu hareketlilik, şehrin hızla büyüdüğünü, değiştiğini gösteriyordu. Oysa Atlanta, tam da bu yıllarda kendine yeni bir hikaye yazmaya çalışıyordu. Şehrin yöneticileri, Atlanta'yı The City Too Busy To Hate sloganıyla tanıtıyor, eski ırkçı geçmişinin izlerini silmek istiyordu.
Nefret etmek için fazla meşgul şehir. Bu motto, Atlanta'nın yeni yüzünü göstermek için her fırsatta tekrarlanıyordu. Ancak bu parlak sloganın ardında, şehrin iki yakası arasında hala kapanmamış uçurumlar vardı. Bir yandan da Atlanta, siyah Mekke'si olma iddiasını taşıyordu. Bu vizyonun mimarı, şehrin ilk siyahi belediye başkanı Maynard Jackson'dı. Özellikle kamu projelerinde siyahi girişimcilere yer açılması, belediye kadrolarında siyahi yöneticilere alan tanınması gibi adımlarla Atlanta'yı yeni bir siyahi burjuvazinin doğduğu yer haline getirmek istiyordu.
Ama şehrin bu büyük hayallerinde yoksul mahallelerin payına düşen yine kendi başlarının çaresine bakmak oldu. Polis bu mahallelerde nadiren görülürdü. Devriyeler daha çok şehrin vitrinine ayrılırdı. Güney Atlantada bir sorun çıktığında çözümü mahalle kendi içinde arardı. Yardımlaşma, göz kulak olma, kendi düzenini koruma, bunlar eksik kalan resmi ilgiyi telafi eden şeylerdi.
Ama bu düzenin sınırları vardı. Görünmeyen bir tehdit fark edilmeden yaklaşıyordu. Atlantanın alıştığı düzen çatırdamaya başlayacaktı. 21 Temmuz 1979 sabahı 14 yaşındaki Edward Smith her zamanki gibi evden çıkmıştı. Gideceği yer belliydi.
Mahallede bir arkadaşına uğrayacak, sonra belki bir iki işi halledecek, akşama doğru da dönüp gelecekti. Ama bir daha dönmedi. Dört gün sonra, 25 Temmuz'da 13 yaşındaki Alfred Evans kayboldu. Onun da gidişi sıradan görünüyordu.
Mahallede herkes birbirini tanırdı. Çocuklar ortadan kaybolmazdı. En fazla gecikirlerdi. O yüzden Edward ve Alfred'in kayıpları önce biraz zaman tanıyalım diyerek geçiştirildi.
Ama 28 Temmuz sabahı, Atlanta'nın dışındaki bir ormanlık alanda ikisinin cesetleri bulunduğunda artık bahaneye yer kalmamıştı. Edward sırtından vurulmuştu. Alfred ise boğularak öldürülmüştü. Aynı mahalleden, benzer yaşta, benzer koşullarda yaşayan iki çocuğun ölümü. Bağlantı kurmak zor değildi. Ama Atlanta polisi olayları ayrı ayrı değerlendirmeye kararlıydı.
Edward Smith ve Alfred Evans'ın cesetleri aynı bölgede bulundu. Bu olaylar arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyor musunuz? Şu aşamada elimizde olayları birbirine bağlayacak somut bir delil yok. Her vakayı kendi içinde değerlendiriyoruz. Ama bu çocukların profilleri, kayboluş şekilleri hepsi benzer. Toplumda ciddi bir endişe var. Anlıyorum. Ancak söylentilerle değil, elimizdeki kanıtlara göre hareket etmek zorundayız. Yani sizce bu tesadüf mü? Şu an için olaylar arasında bir bağlantı kurmak için yeterli veri yok arkadaşlar. Teşekkürler.
Edward Smith ve Alfred Evans'ın cesetleri bulunduğunda Atlanta'nın üstüne ağır bir gölge çöktü. Ama bu daha başlangıçtı. Sonraki aylarda kayıplar peş peşe geldi. Yusuf Bell, Angel Lanier, Jeffrey Mattis, Eric Middlebrooks... İsimler çoğaldı, liste uzadı. Hepsi yoksul mahallelerden, çoğu siyahi çocuklardı.
Cesetleri nehir kıyılarında, ormanlı kalanlarda, terk edilmiş binalarda bulundu. 1979'dan 1981'e kadar Atlanta'da en az 28 çocuk, ergen ve genç yetişkin öldürüldü. Polis bu süre boyunca her vakayı ayrı bir dosya olarak ele aldı. Olaylar arasındaki bağlantıyı kabul etmedi. Ama mahalleler bu gerçeği çok daha önce fark etmişti.
Aileler çaresizce kendi çocuklarını arıyordu. Komşular gruplar halinde sokaklarda devriye geziyor, mahallede geceleri nöbet tutuluyordu. Çünkü yetkililer bu çocukların kayboluşunu hala tekil olaylar olarak görüyordu. Polis nadiren uğruyor, geldiklerinde de şimdilik elimizde bir bağlayıcı delil yok demekle yetiniyordu.
Ama bu kayıplar artık göz ardı edilemeyecek kadar fazlaydı. Her yeni ceset Atlanta'nın nefesini biraz daha daraltıyordu. Mahallelerde korku dalga dalga yayılıyordu. Başlangıçta fısıltıyla dolaşan endişe, şimdi yüksek sesle sorulan tek bir soruya dönüşmüştü. Bu çocukları kim öldürüyor? Bu baskı altında Atlanta yönetimi daha fazla sessiz kalamadı.
yerel polis olayları kontrol edemiyordu. Vakalar çoğaldıkça medya ilgisi de arttı ve Atlanta artık sadece Amerika'nın değil, tüm dünyanın gözü önünde bir krizle karşı karşıyaydı. 1979'un sonlarına doğru şehir yönetimi kamuoyu baskısıyla özel bir görev gücü kurdu. Görev gücüne yerel polisler, eyalet dedektifleri ve FBI ajanları dahil edildi.
Ama bu yeterli olmadı. 1980'in sonlarında Adalet Bakanlığı'nın da devreye girmesiyle FBI resmen soruşturmaya katıldı. FBI'ın Davranış Bilimleri Birimi, olası failin bir psikolojik profilini çıkardı. Zeki, dışarıdan sıradan biri gibi görünen ama sosyal ilişkilerinde sorun yaşayan, muhtemelen Atlanta'yı iyi tanıyan bir adam.
Bu profille birlikte polis bir yandan da delillerin izini sürmeye başladı. Bazı kurbanların kıyafetlerinde birbirine çok benzeyen hatta bazen birebir aynı olan lif örnekleri bulundu. Naylon ve asetat bazlı bu fiberlerin ortak bir kaynağı olabileceği düşünülüyordu. Bu detay daha sonra olayların çözülmesinde anahtar rol oynayacaktı. Ama tüm bu gelişmelere rağmen cesetler bulunmaya devam ediyordu.
Nehir kıyılarında, ormanlı kalanlarda, boş binaların arkasında... Her yeni kayıp aynı acıyı, aynı soruyu getiriyordu. Bazı çocuklar günler sonra bulunuyor, bazılarınaysa haftalarca ulaşılamıyordu. Bazı cesetler boğulmuştu, bazıları bıçaklanmış. Bir kısmının ölüm nedeni bile belirlenemiyordu.
Hepsinin ortak yanıysa bir şekilde göz ardı edilmiş, unutulmuş çocuklar olmalarıydı. Olayların sıklığı arttıkça bir başka detay daha göze çarpmaya başladı. Cesetlerin bazıları Chattahoochee nehrine bırakılmıştı. Sanki biri bu çocukları önce ortadan kaldırıyor, sonra da izlerini suya emanet ediyordu. Bu noktada polis strateji değiştirdi.
Nehrin üzerindeki köprüler özellikle gece saatlerinde izlenmeye başlandı. 14 ayrı köprü sabaha kadar nöbetleşe gözetleniyordu. Çünkü artık bir kişinin bu cinayetleri sistemli biçimde işlediğine dair şüphe sadece mahallede değil, resmi makamlarda da ağırlık kazanmıştı. Ve 22 Mayıs 1981 sabahı bu nöbetlerden biri beklenmedik bir karşılık buldu.
Polis James Jackson Parkway köprüsü üzerinde bir ses duydu. Sıçrama sesi. Sanki nehre ağır bir şey atılmıştı. Hemen ardından köprüden hızla uzaklaşan bir araç dikkat çekti. Plaka alındı, araç takip edildi. Durdurulduğunda direksiyon başındaki kişi Wayne Bertram Williams'dı.
Williams, 23 yaşında müzik prodüktörü olma hayali kuran, ailesiyle yaşayan, sıradan görünen bir genç adamdı. Ama o sabah sıradan olmaktan çıkmıştı. Williams'ın aracı durduruldu, sorgulanmak üzere karakola götürüldü. Burada kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Vi Williams, gece üçte köprüde ne işiniz vardı? Cheryl Johnson adında bir şarkıcı ile seçme yapacaktım. Prova için sözleşmiştik. Cheryl Johnson. Peki. O zaman Cheryl Johnson'ın iletişim bilgilerini alalım sizden. Tabi. Williams'ın verdiği isim ve numara hemen kontrol edildi.
Ama ne Cheryl Johnson diye biri vardı, ne de o numaraya ulaşılabildi. Bu yalancı savunma, Williams'ı daha en baştan şüpheli konumuna itti. O gece köprüden nehre bir şey attığınızı duyan bir memurumuz var. Bu konuda ne diyeceksiniz? Ben sadece geçiyordum. Peki. Biz onu da buluruz. O anda elde yeterli delil olmadığı için, Williams serbest bırakıldı.
Ama bu geçici bir özgürlüktü. Çünkü iki gün sonra o sabah köprüden geçtiği saatlerde kaybolduğu bildirilen 27 yaşındaki Nathaniel Cateran cesedi Chattahoochee nehrinde bulundu. Bu tesadüf artık kimseyi ikna etmiyordu. Williams bir kez daha gözaltına alındı. Bu kez daha derin ve sistemli bir soruşturma yürütüldü. Evinde, arabasında ve köpeğinde aramalar yapıldı.
ve ilk kez bu cinayetleri doğrudan bir eve bağlayan fiziksel kanıtlar bulundu. Özellikle sarımsı yeşil naylon ve mor renkli asetat fiberler dikkat çekiciydi. Kurbanların kıyafetlerinden alınan örneklerle, Williams'ın halı, battaniye, yatak örtüsü ve giysilerinden alınan fiberler arasında ciddi bir eşleşme vardı. Fiberler, West Point Pepperel adlı şirketin ürettiği Luxure English Olive adlı halıya aitti.
Bu halının Atlanta genelinde yalnızca birkaç evde bulunduğu tespit edildi. Ve bu evlerden biri Wayne Williams'a aitti. Yani istatistiksel olarak fiberlerin Williams'ın evinden kurbanlara geçme ihtimali rastlantı olmaktan çıkıyordu. Buna ek olarak Williams'ın köpeğine ait olduğu tespit edilen bazı tüy örnekleri de kurbanların kıyafetlerinde bulundu. Savcılık bu fiber kanıtlarını bağlantılı zincir olarak sundu.
Yani olay yerinde doğrudan parmak izi ya da DNA yoktu. Ama kurbanlarla şüphelinin ortamları arasındaki bu eşleşmeler, zincir gibi birbirine bağlanıyordu. Artık hem kamuoyu hem de kolluk kuvvetleri için bu cinayetlerin bir yüzü vardı. Wayne Williams sadece Nathaniel Cater ve Jimmy Ray Payne cinayetlerinden yargılandı. Atlantada kaybolan 28 çocuk için ayrı bir dava açılmamıştı. Savcılık bu vakalarda mahkemeye taşınabilecek somut kanıt bulunmadığını açıkladı. Ancak resmi raporlar, Williams'ın bu çocuk cinayetlerinden de muhtemelen sorumlu olduğunu belirtti. Mahkeme süreci haftalarca sürmüştü.
Savcılar, fiber eşleşmeleri, şüpheli beyanlar, tanık ifadeleri ve psikolojik profil eşleşmelerini delil olarak sundu. Savunma tarafı ise tüm bu bulguların dolaylı, spekülatif ve yetersiz olduğunu, fiberlerin bir başkasına da ait olabileceğini, halının nadir olmasının onu suçlu yapmayacağını söyledi. Williams ise ifadesinde sürekli olarak masum olduğunu belirtiyordu. Ancak mahkeme salonundaki tavırları, yer yer öfkeli çıkışları, sorulara verdiği çelişkili cevaplar jürinin gözünde inandırıcılığını zayıflattı. 27 Şubat 1982'de karar açıklandı. Wayne Bertram Williams, Nathaniel Cater ve Jimmy Ray Payne'in cinayetlerinden suçlu bulunmuş olup iki kez müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.
Fakat geriye kalan 28 çocuğun cinayet dosyası hala ayrıydı. O çocuklar için ayrı bir dava açılmamıştı. Ve Atlanta'nın sokaklarında hala yankılanan bir soru vardı. Gerçek adalet bu muydu? Wayne Williams mahkum edilmişti.
Ancak davanın kapanması soruları ortadan kaldırmadı. Tam tersine Atlanta sokaklarında yankılanan tek şey artık kurbanların isimleri değil, bu dosyanın gerçekten çözülüp çözülmediğiydi. Çünkü resmi açıklamalara göre dava bitmişti. Ama toplumun büyük bir kısmı için asıl mesele yeni başlıyordu. Williams gerçekten suçlu muydu?
Yoksa Atlanta bir cevap bulmaya mecbur kalıp onu günah keçisi olarak mı seçmişti? Williams sadece iki yetişkinin ölümünden yargılanmıştı. Çocuk cinayetleri için ayrı bir dava hiç açılmamıştı. İnsanların bir kısmı, yetkililerin aceleyle birini suçlayıp dosyayı kapatmak istediğini düşünüyordu. Özellikle kurban ailelerinden bazıları, Williams'ın doğru kişi olduğunu hiçbir zaman inanmadı.
Onlara göre gerçek katil ya da katiller hala serbestti. Ve işte tam bu noktada Ku Klux Klan söylentileri devreye girdi. O dönem kurbanların tamamı siyahi çocuklardı. Bu gerçek, ırkçı bir motivasyon ihtimalini hep gündemde tuttuğundan Georgia Soruşturma Birosu, yani GBI, Ku Klux Klan'a yönelik gizli bir dosya açtı. 8100 dosyası. Bu dosya kapsamında Klan üyeleri gizlice dinleniyor, bazıları sorgulanıyordu. Hatta bir KKK üyesinin telefonda başka bir çocuk bulmalıyım dediği bile kaydedildi.
Ama bu ifadeler şaka olarak yorumlandı ve hiçbir klan mensubu suçlanmadı. Soruşturma kamuoyuna duyurulmadan kapatıldı. Bu dosya ancak yıllar sonra kamuya açıldığında detaylar gün yüzüne çıktı. Tüm bu süreç birçok kişi de devlet olası bir ırkçı isyanı önlemek için klanı korudu inancını pekiştirdi. Wayne Williams ise suçlamalara karşı hep aynı şeyi söyledi.
Ben masumum. Gerçek katiller başka. Suçu benim üstüme yıkıyorlar. Bu sözler ilk anda birçok kişi için inkar gibi gelse de zamanla özellikle siyahi topluluk için de başka bir anlam kazandı. Bazıları sistemin kendi içindeki derin çelişkileri örtmek için onu seçtiğini düşündü. Gerçek katilin kim olduğu sorusundan çok bu sistemin kimi kolayca kurban edebileceği sorgulanmaya başlandı.
Bu isimlerden biri de James Baldwin'di. 1985'te yayınladığı The Evidence of Things Not Seen adlı kitabında Baldwin davayı tüm yönleriyle mercek altına almıştı. Williams'ın suçlu olup olmadığından çok, Amerika'da siyah birinin nasıl suçlu gösterildiğini sorguluyordu. Polis taktiklerini, medya manipülasyonunu ve toplumun suskunluğunu eleştiren Baldwin'e göre, Atlantada olanlar sadece bir dizi cinayet değil, aynı zamanda devletin kimin hayatını savunmaya değer bulduğunun göstergesiydi. Baldwin'in şu sözü bu davanın en çarpıcı özeti gibiydi.
Siyah çocuklar ölüyor. Ama kimse bu ölümleri kendi suçu gibi hissetmiyor. Çünkü bu ülke siyahların yasını bile tutmuyor. Yıllar geçti. O çocukların isimleri mezar taşlarına yazıldı. Annelerinin dualarına kazındı. Ama toplumun hafızasında bir türlü silinmedi. Wayne Williams ise hala cezaevinde.
2019 yılında Atlanta Belediyesi cinayetlerin üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen dosyayı yeniden açtı. Yeni DNA teknolojileri sayesinde elde kalan kanıtlar yeniden incelenmeye başlandı. Özellikle mitokondriyel DNA analizleriyle daha önce fiber ve saç örneklerinden kesin sonuca ulaşılamayan vakalar için bir umut doğdu. Ancak zamanla yarışmak kolay değildi.
Delillerin bir kısmı ya bozulmuştu ya da ilk yıllarda doğru şekilde muhafaza edilmemişti. Kimi zaman sadece birkaç hücrelik bir iz, yıllar önce kaçırılmış bir çocuğun son umuduna dönüşüyordu. Soruşturma genişletildi ve 1970 ile 1985 arasındaki benzer vakalar yeniden tarandı. Wayne Williams'ın suçlu bulunmadığı ama yöntemlerin ve kurban profilinin benzer olduğu dosyalar tekrar gündeme gelmişti. Ancak bu yeni analizlerin sonuçları henüz açıklanmadı. Sessizlik uzadıkça kamuoyunun beklentisi yeniden hayal kırıklığına dönüşecekti. Atlanta bugün dev gökdelenlerle, film stüdyolarıyla, teknoloji devleriyle anılıyor olabilir.
Ama şehir ne kadar değişmiş görünse de bazı şeyler hala yerli yerinde duruyor. O yoksul mahallelerin çocukları artık büyüdü, bazıları büyüyemedi. Ve o günlerin ağırlığı gölge gibi sokakların üzerine çökmeye devam ediyor. Bu dosyada gerçekten adaletin yerini bulduğuna inanmak zor.
Elbette Wayne Williams'ın suçlu olup olmadığını yalnızca kanıtlar söyleyebilir. Ama buradaki mesele sadece bir zanlıyla ilgili değil. Belki de bu dava, adalet sisteminin bir suçlu aramaktan çok kamuoyuna birini sunma ihtiyacını gösteriyor bize. Gerçekten suçlu olan biri mi cezalandırıldı, yoksa toplumun öfkesi dindirilmek için bir günah keçisi mi yaratıldı? Cevap hala karanlıkta.
Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.