
2.993 kelime · ~15 dk okuma
Merhaba, ihtiyacı olan burada mı? Ben buradayım. Bu giriş... PodV ile ilk teaserımızı hazırladığımızda aynen böyle girmiştim. Merhaba, ihtiyacı olan burada mı?
Bunu anacak kadar ilerlemişiz. Yani istikrarlı bir şekilde neredeyse her hafta buluşuyoruz ve bu benim için çok değerli. Çünkü istikrar benim hayatımda bir var bir yok. Bazen tam güç istikrarlıyım. Terminatör gibiyim. Bazen istikrarın iyisini göremiyoruz hayatımda. Gerçeğin rengi gri'dir diyorum. Gerçek her zaman aralarda bir yerdedir. O göremediğimiz küçük alt metindedir.
Her zaman aralardadır diyorum ama maalesef siyah-beyaz yaşamaktan da kendimi alıkoyamıyorum. Bu da benim hayatta öğrenmem gereken, çözmem gereken sınavlarımdan bir tanesi. Gerçeğin rengi gri'dir ve gri kalabilmem lazım. Gri benim için belirsizlik değil de biraz denge gibi bir şey. istikrarı 20 gün tam güç göstereceğime biraz yalpalayıp ömür boyu gösterebilsem, ya da sporu 20 gün deli gibi yapacağıma biraz aralarda kendimi yormamayı bilsem ve ömür boyu yapabilsem, ya da bir şeyler konusunda inanılmaz pozitif ve inanılmaz sakin kalmaya çalışmak yerine kendi duygularımı ve kendimi daha iyi ve daha sakin ele alsam, her şeyden önce insan olduğumu unutmasam, neticede insan olduğumu unutmasam,
Ve keşke ömür boyu bir düzene yayabilsem. Aslında istikrar denen şey, devamlılık denen şey, bir şeyin başarısını, bir şeyin gidişatını gösteren bir şey. Çok iyi olman, çok güçlü olman, çok komik olman, çok zeki olman, çok yetenekli olman ya da bir şeyi çok istemen değil. Devamlılığın.
Aslında en önemli şey onu tekrar edebilmek için, ona devam edebilmek için. Hayatta birçok sınav gibi, eğer benimle birlikte haftalardır yol alıyorsanız, benim sınavlarımdan bir tanesinin insanın duracağı yeri bilmemesi olduğunu bilirsiniz. İkincisi de durmayacağın yeri bilmemek. Bu ikisi arasında, devamlılığı korumak, duracağın yeri bilmek, aslında çok birbirlerine benzer şeyler ama istikrarı hayatın bütününe yayabilsem, şu an çok çok başka yerlerde olurdum.
Birçok insana göre ve sizlerin çok tatlı görüşlerine göre ben çok şahane bir yerdeyim. Tabii ki şahane bir yerde değilim ama daha nereye varacaktın deyip bana içten tatlılık etmeye çalışanlarınız olabilir. Çok güzel yerlere varabilirdim. Çok daha sağlıklı ve kendime daha kızmadığım yerlere varabilirdim.
Evet, ilk üç dakika kendimizi övdük ve gömdük. Şimdi esas konuya geçebiliriz. Esas konum neydi diye düşünüyorum. Ha evet, kafamda yankılanan şu soru. Dünya yanarken ben küçük dünyamda ne yapıyorum? Ne yapabilirim? İnsanlar ne yaptığımı zannediyor ve ben aslında ne yapıyorum? Ve ne yapmamakla tamam olabiliriz? gibi birbirinin içinden çıkan matruşka gibi bir sorunun cevabını tartışmaya çalışacağım. Çünkü buna ihtiyacım var. Yorgunlukla kayıtsızlık arasında dengeyi tutturamadığımız, o gri alana giremediğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Maalesef coğrafya kaderdir ve çok kötü kaderimiz var. Bunu böyle söylemek istemezdim dümdüz ama maalesef ülkemiz çocuklarına kendiyle ilgilenme imkanı vermiyor. Kendileriyle meşgul olma, kendi duygu dünyalarına dönme, kendi tatillerini planlama, kendi kalplerini dinleme fırsatı çok fazla vermiyor. Dışarıdaki kaostan içerideki kaosu dindirmeye ne yazık ki vaktimiz olmuyor.
O yüzden bazen dünya yanarken suçluluk duymadan kendi dünyamıza da dönebilmemiz gerekiyor ve bununla tamam olmamız gerekiyor. Çünkü şey gibi, olabilir, çocuğun olabilir, eşin, sevdiğin, dostun, ailen olabilir ama ilk önce oksijeni kendine takmalısın ki sevdiklerine de hayrın olsun. Yani biraz kendi hayatımızı da yaşanılabilir kılmalıyız ki genele de faydamız olsun, çevremize de faydamız olsun. Kendimizi, hayrımızı koruyamazsak hiçbir şeye hayır edemeyeceğimizi pratikte de, teoride de bence çok görüyoruz. Bu illa yaşam gücüne sahip olmak değil, kendimizi bir şeylerden izole eder, kendimizi bir şeylere erişmekten, bir şeyleri yaşamaktan alıkoyarsak, içimizde biriktirdiğimiz hınç, öfke hep yanlış yerlere gidiyor. En çok kendimize gidiyor. Ama dışarıda da çok yanlış insanlara gidiyor. Çünkü muhatap olabildiğimiz ve en yakınımızda, elimizi uzattığımızda bulabildiğimiz insanlar hep en hak etmeyenler oluyor. Öfkeyi hep nedense en hak etmeyen görüyor.
kötüyü en hak etmeyen görüyor. Elbette her halimizle olduğumuz gibi sevilerek, olduğumuz gibi tahammül edilerek, olduğumuz gibi bağıra basılarak yaşamayı hak ediyoruz. Ama işin özeti şu ki, olumsuzlukları ne yazık ki muhatapları çok az görüyor ve çok az bunlara maruz kalıyor. O yüzden evet, dünya yanarken bir noktada saçımızı taramak zorunda kalıyoruz. Kendi dünyamızı bazen izole etmek zorunda kalıyoruz ve kendi dengemizi korumak zorunda kalıyoruz ve bundan suçlu hissetmemek zorundayız.
Ama bu, körü körüne tamamen dünyayı ve hayatı yok saymak, haberleri kapatmak, kendini örtünün altına koymak ya da kafanı öbür tarafa çevirmek değil, her iki tarafı da görerek içini ve dışını da engellemek demek. Çünkü bazen, Ne yapabilirim? Yani hissizleştim artık, alıştım artık diyen çok arkadaşım oluyor ve ben de öyleyim. Çok fazla hissetmekten hissizleştiğimiz bir noktaya geldik. İki ay önce, üç ay önce çok büyük tepkiler verdiğimiz şeye artık kalben üzülsek de o tepkileri veremez hale geldik. Çünkü insanlığın en garip şeyi alışmak. Her şey alışmakla ilgili. Ve insan alışmamaya da alışıyor. O yüzden buna yapabileceğimiz hiçbir şey yok.
Alışmamayı normalleştirdik diye kendimizi dövemeyiz. Bir insanın kendini dövmesinden hayır gelmiyor ne yazık ki. O yüzden enerjimizi, saçımızı sağlıklı bir şekilde taramaya yönlendirmeliyiz diye düşünüyorum. Ve bunu nasıl yapabiliriz? Cebimizde paramız yok. Parası olanlar, çok mutluyum sizin için ama çoğumuzun ne yazık ki cebinde beş parası yok ve her gün her şey daha pahalı. Her gün hayatın tadını çıkarmak daha zor. Çok basit bir ihtiyaç gibi görünen ya da erişimi çok kolay olması gereken şeylerin erişimi çok zor. Ve bu döngünün içinde kendimizi eğilmeye çalışıyoruz. Ne yapabilirim? Ya da bakıyoruz sosyal medyada çünkü herkes tatilde ve herkes çok mutlu. Bir tek parası olmayan ben miyim? Herkes sabah beşte kalkıyor meditasyonunu yapıyor. Bir tek sabah beşte kalkamayan ben miyim? Gibi gibi gibi düşüncelerle birbirimizi sorgulayan gözlerle bakabiliyoruz. Beşte kalkan kalksın. Tamam, sen beşte kalkmayı ver. Sen orada tatile gitmeyi ver. Senin için tatilin anlamı ihtiyacın olan şey, eğer bir deniz kenarında olmak, deniz kokusunu içine çekmekse, bunun çok daha rahatını yapabileceğin ve kullanabileceğin alternatiflerin olduğunu biliyorsun. Benim için tatil ne demek mesela? Çok sevdiğim insanlarla, ve bunların sayısı gerçekten çok az, sevdiğim ve yanında rahat ettiğim insanlarla,
Zamana bakmak zorunda kalmadan, bir şeye yetiştirmek zorunda kalmadan vakit geçirebilmek, konuşabilmek. Ben hep böyle gece dışarı çıkalım dendiğinde, tabii ki gece dışarı çıkmak, dans etmek, eğlenmek bunlar çok farklı şeyler ama arkadaşlarımla bir şey konuşmak istediğim zaman kesinlikle nerede olduğumun, ne yaptığımın bir önemi olmuyor. Sadece arkadaşımın sesini duymak istiyorum. Bizi boş bir odaya da koysan, bizi bir kahve dükkanına da koysan, bizi apartmanın önünde yere de oturtursan, çimlere de yatırsan aynı şey. Ben arkadaşımı duymak istiyorum. O yüzden hayat bize bunun aksi gibi sürekli bir ambiyans yaratmamız gerekiyormuş gibi gösterse de hayır. Arkadaşını duyman gerekiyorsa ve onun seni duyması gerekiyorsa bunu kapının önünde oturarak bile yapabilirsin.
Ben 90'lar çocuğuyum ve gerçekten çamurlara bata bata, bisikletlerden düşe düşe, patenlerden fırlaya fırlaya yaşamış ve gerçekten kapının önünde oturmanın ne kadar zevkli olduğunu tatmış bir insanım. Bunu tatmamış insanlar için çok üzgünüm, tatmanız gerekiyor gerçekten. Ya da benim gibi bununla büyümüş insanlar benim ne demek istediğimi anlar. Kaldırımın bir köşesine oturmak bile ve akşam saatinde o yaz havasını içimize çekmek bile bize çok iyi gelirdi. Ve bunun ben her yaşa, her nesile, herkese iyi geleceğinden inanıyorum. Tek ihtiyacımız olan bunu paylaşabileceğimiz bir arkadaşımız. Evet, belki sosyal medyaya koyacak bir şeyini bulamazsın ama ruhunu doyurabilirsin. Daha çok yeni okudum ve çok yeni paylaştım. İhtiyaçlarımızla fantezilerimizi, hayallerimizi, kötü alışkanlıklarımızı ya da isteklerimizi karıştırmamamız gerekiyor.
Sen bir şeyin nasıl olmasını gerektiğini kafanda fantezisini kurduğun şey senin ihtiyacın olan şey değil. Senin ihtiyacın olan şey kalbinle, ruhunla bağ kurabileceğin bir arkadaşına vakit geçirmek. O zaman bunu her yerde yapabilirsin. ihtiyaca odaklanmak. Yani bu yaz ya da boş vakitlerde ya da tatilde bu şey gibi olacak, param yok buna mı odaklanayım? Ben param olsa da buna odaklanıyorum bu arada. Çok hiç rahatlıkla söyleyebilirim. Çok yakın arkadaşların hiç beraber fotoğrafı yoktur misali. Nerede olduğumu, ne yaptığımı hiç benim umurumda olmadı. Ne yaptığımı genelde çok iyi anlaşamadığım insanlarla ya da çok konuşacağım bir şey olmadığı zamanlarda önemsedim.
Hangi kulübe gittiğimiz, nerede dans ettiğimiz, nerede hangi menüyü yediğimiz, nerede tatile gittiğimiz, yanımdaki insanların çekilirlik oranına göre bunlara merakım hep değişmiştir. Evet, bir yerlere eğer sağa sola bakmaya ve mekan gezmeye, eğlenmeye, içmeye, dans etmeye gidiyorsam yanımdaki insanla bir şey konuşacak da değilim. Sadece bana eşlik etse yeter. O yüzden ihtiyaçlarımızı ayırmamız gerekiyor. Çok sevdiğim bir arkadaşınla her şeyi yapabilirsin. Kapıda da oturabilirsin.
Ama ihtiyacın gezmek tozmaksa, tamam, bunun için de bambaşka bir plan yapabilirsin. O yüzden lütfen ihtiyaçlarımızla isteklerimizi birbirine karıştırıp bunları çok büyük yükler haline getirmeyelim. Dinlenmeye mi ihtiyacın var? Bir balkonda da dinlenebilirsin. Yine söylüyorum, kaldırımada oturabilirsin, her şeyi yapabilirsin. Neye ihtiyacın var?
5 parasız neler yapabilirsin ve ihtiyaçlarını nasıl karşılayabilirsin dünyasında ben çok zorlanmıyorum. Çünkü sadelik seviyorum, çünkü gürültü patırtı olmamasını seviyorum, çünkü konuşabildiğim insanlarla konuşmayı seviyorum. Bunları seviyorum. Ama bazen de yaşadığımı hissetmek istiyorum. Eşek gibi çalışıyorum ve gidip bir yerde kahvemi yudumlamak, çok iyi bir manzaraya bakmak, denize bakan evlerde olmak, bir yerlerde olmak istiyorum. Evet, bunun için biraz ekstra çalışmam gerekiyor, çok fazla çalışmam gerekiyor, evet. Ama buna ihtiyacım var diye kendimi dövdüğüm noktada ya da bunu neden yapamıyorum ya da şu şunu yapıyor, ben neden yapamıyorum diye kendimi dövdüğüm noktada
hiç muhatabı olmamam gereken bir öfke, bir hırs tarafından ele geçirilmiş oluyorum ve sıfır noktasından daha da geride oluyorum. Hepimizin ağzında şu var, sosyal medyada gördüğümüz hiçbir şey gerçek değil, bunu hepimiz söylüyoruz. Hepimizin ağzında bu var ama hepimiz buna inanmıyoruz ya. Yani bunu inanarak söylüyor musunuz? İnanarak söylüyorsanız niye bozuluyorsunuz?
Mesela çok iyi bir yerde konaklıyor, çok gülüyor, üstündeki başındaki her şey ışıldıyor, çok mutlu, sabah beşte meditasyon, bilmem ne. Ama hani oradaki gerçek değildi, bu sen buna niye bozuluyorsun? Demek ki bir noktada bunun erişilebilir bir şey olduğunu düşünüyorsun. O erişiyorsa sen de erişmek zorundaymışsın gibi düşünüyorsun.
Tamam, çok güzel. Benim de çok erişmek istediğim şeyler var. Evet, erişmek istiyorum. Çok güzel. Ama önce ihtiyacım olan şeylere bir odaklansam, onları biraz bir karşılasam, sonra ne istediğime ya da neye hoşuma gideceğine baksam, fantezilerime öyle geçsem olmaz mı? Bana bir ara böyle çok aç hissediyordum kendimi ve trainer'ım şey demişti, susamış olabilirsin, aç olmayabilirsin.
Belki sadece susamışsındır. Bir su iç, hâlâ açsan bir şeyler ye, demişti. Ve ben de demiştim ki, sana mı soracağım? Otuz küsür yıllık bedenimin açlık hissini ben bilirim herhalde. Sana mı soracağım? Çünkü artist bir şekilde bu söylediği şeyi çok uzun süre dinlemedim. İşte meyve yedim, gittim fıstık ezmesi kaşıkladım. Bilmem ne yaptım. Ve uzun süre bu kafamın bir yerinde yankılandı. Susamış olabilirsin su içişi ve benim iğrenç bir özelliğim var. Su içmiyorum. Maalesef kahve içiyorum sadece. Günde 3 litre kahve ama 0 litre su gibi bir hayatım var ve sürekli bu kafamın bir yerindeydi. Ya bir su iç. Bak bakalım susamış mısın, acıkmış mısın? Ve buna herhalde bir sene direndim. Ve sonra yiyecek bir şey bulamadığım için bari midem dolu hissetsin diye su içtim.
Ve ben gerçekten susamışım. Canım hiçbir şey yemek istemedi ondan sonra. Ya ben acıktığımı zannediyordum ama susamışım ya. Ve evet otuz küsür yıllık bedenim acıkmış mı susamış mı ben bunu ayıramadım. O yüzden çok basit şeyde bile bunu yapamadığımı görünce çok ihtiyaçmış, çok elzenmiş gibi hissettiğim şeylerin aslında ihtiyaç olamayacağını fark ettim.
mızıkçılık, ihtiyaç, lüks, bunları ayırabilmek gerekiyor. Bazı şeylere de direnmemek gerekiyor. Her şeyin en iyisini ben bilirim dememek gerekiyor. Ya da kafamızda insanlarla ilgili kurduğumuz, sosyal medyada gördüğümüz şeylerle ilgili kurduğumuz iç dünyaya çok da inanmamamız gerekiyor.
Ben böyle bazen çiftler görürdüm ve derdim ki ya bunlar ne kadar iyi anlaşıyordur evde, ya bunların iletişimi ne kadar iyidir. Ve bazen o çiftlerle daha uzun vakit geçirdiğim zaman hiç konuşmadıklarını, hiçbir şey paylaşmadıklarını, hatta benim kötü sandığım birçok ilişkiden bile daha kötü olduklarını gördüm. Ama beni buna dışarıdan gözlemlediğim ve bilmem kaç yıllık tecrübelerime bakarak düşündüklerimle inandıramazdınız. Ya da en basitinde, en çok aldığım mesajlardan birini söyleyeceğim. Ya sen nasıl bu kadar okuyorsun ya? Sen nasıl bu kadar izliyorsun ya? Of, ben hiç okuyamıyorum. Ben de Ezgi Horşan gibi okumalıyım. Arkadaşlar ben okumuyorum. Yani okumuyorum ben.
Ben göz ucuyla baka baka baka yolculukta, bir kafede otururken, bir yerde arkadaşımı beklerken, bir şey yaparken, bir yerden bir yere giderken, evin dışında, kapalı bir hane dışında, herhangi bir yerde sayfaları çeviriyorum, okuyorum ve kapatıyorum evime gidiyorum. Ya da nereye gideceksem oraya gidiyorum. Ama insanlar bana baktığında zannediyor ki ben ciddi bir mesai harcıyorum. Mesela bir gün içinde kaç saat kitap okumalıyım. Bir gün içinde işte kaç saat şuna çalışmalıyım, buna çalışmalıyım. Ya günler var ki bir sayfa çevirmemişimdir. Ama günler vardır ki herhalde bir kitabı kapatıp kalkmışımdır çünkü vaktim varmıştır. Benimle ilgili, en basitinden benimle ilgili bile milyon tane fanteziniz var.
Mesela fotoğrafını görmüyoruz. Şöyle mi? Bu kadar kitabı nasıl okuyor? Ben de okuyabilir miyim? Ben de böyle yapabilir miyim? Benim hakkımda bile hiç olmadığım şeyler düşünüyorsunuz. Ben bunu içerden birisi olarak söylüyorum. Okumuyorum arkadaşlar ben. Siz muhtemelen benden bir gün içinde daha çok okuyorsunuz. Bir hafta içinde benden daha fazla okuyorsunuz.
Ben sizin gibi okumuyorum. Ya da hangi kitapla başlamalıyım? Şu kitabı okumalı mıyım? Birçok klasiği emin olun sayfasını bile çevirmemişimdir ve bilmiyorumdur. Birçoğunuz okumuşsunuzdur ve ben okumamışımdır. O yüzden en basitinden verebileceğim örnek bu. Ben de düşündüğünüz şeyleri yapmıyorum. Ben de sizin düşündüğünüz gibi değilim. Ve her şeyden önemlisi ben de kendi düşündüğüm gibi değilim.
Bu yüzden hayatta bir şeyleri, öfkesini, hıncını, özenmesini, kafamızda hayal ettiğimizin çok çok dışında olduğunu bilerek ve ihtiyaçlarımızla isteklerimizi ayırabilerek biraz olsun küçük dünyamıza bakabilirsek, biraz daha nefes alacağız gibi. Evet, hayat çok kötü, dışarıda çok kötü bir kaos var. Ben vurdum duymaz görünmemeliyim. Ya sen bunu düşünürken bile vurdum duymaz değilsin. Sen bunu hesaba katarken bile vurdum duymaz değilsin.
Ama nefes almak zorunda olmanla, o vurdum duymaz olman arasında bir fark var. Ya da bana baktığında gördüğün şeyle emin ol, benim aramda çok ciddi bir fark var. Şu çiftler gibi olsaydık, hayatta hiçbir eksiğim kalmaz dediğin çiftler, belki en kötü ilişkinden de kötü ilişkiyi yaşayan insanlar. Ya da bir yerde tatil yapmazsan, arkadaşlarınla oraya gitmezsen, bu yaz sana yaz gibi gelmeyecek diye düşünüyorsun ama belki kaldırımda otursan, gerçekten çok eğleneceksin.
Belki acıkmamışsındır, gerçekten susamışsındır. Kendine bunları denemek için, kendine dışarıdaki standartlardan oluşmayan bir dinlenme alanı açmak zorundasın. Herkesin hayatı, herkesin gösterdiği, herkesin yapıyormuş gibi göründüğü şeyler o kadar hayatımızın içine girdi ki, gerçekten yapılan şeyler zaten yok. Ya hatırlayın mesela, sosyal medyaya konulamayacak olduğu zaman iptal edilen rezervasyonları hatırlayın.
ya da bir yerde gösterilemeyeceği zaman gidilmeyen yerleri hatırlayın. Bunu daha önce eğlenme zorunluluğunda da konuşmuştuk. Yani bir şeylerin olduğunu sandığınız şekilde olmadığını hep çok iyi biliyorsunuz ama buna bir yandan da inanmıyorsunuz, bir sizde yokmuş gibi düşünüyorsunuz. Bunu ben de yapıyorum. İçinde olarak ve türevlerini görerek ben de kendim bir yerlerde bakıp gördüğüm masallara inanıyorum. Ve bu benim dinlenmemi, bu benim iyi bir yaz geçirmemi, bu benim arkadaşlarımla yaşadığım güzel bir günü baltalıyor. Nefes almamı baltalıyor ya.
adım gibi öyle olmadığını bildiğim şeylere bakarak kendi hayal gücümle bir ara ben böyle sesimi çıkarmaktan ya da yorumlarımı yapmaktan ya da bir şeyler karalamaktan çok korktuğumda bir arkadaşım bana demişti ki üzülme ya kimse seni kendini gördüğün gibi kendini gömdüğün gibi gömemez demişti bana mesela kimse sana böyle senin açıklarını kendinde aradığın açıkların gibi bakamayacak Emin ol kimse sana senden kötüsünü yapamayacak. Gerçekten öyle. Mesela bir yere baktığınızda bir çifti çok güzel görme ya da bir tatil mekanı çok güzel görme sebebiniz, kendi yaşanmışlıklarınızı, kendi özlemlerinizi, kendi zevkinizi, kendi benliğinizi oradaki görüntüye katmanızdan kaynaklanıyor. O insan orayı sizin gibi değerlendirmiyor.
Ya bu en basitinden başarısızlığı bilmeyen bir insan başarının ne olduğunu bilmez. Susuzluğun ne olduğunu bilmeyen bir insan suyun ne demek olduğunu bilmez. Zor yollardan bir şey elde etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmeyen bir insan elindekinin ne olduğunu bilmez. Yani orada olmayışın yüklediği anlamla o insanların yaptıkları ya da başka insanların yaptıkları size her zaman daha güzel görünüyor. Bana da öyle görünüyor. Ama şunu unutuyorum, ben Artauğ'un yaptıkları,
O orada benim gibi değerlendirmiyor. Ben de bazen onun içinde sandığım gibi değerlendirmiyorum. Bazen bir şeylerin fikri kendisinden hep daha güzel oluyor. O yüzden bu yaz, evet, dünya yanıyor ve biraz saçımızı taramak zorundayız ama saçımızı tararken de, bu yaz neler yapacağım, o yok, bu yok, şu yok, benim neye ihtiyacım var falan filan derken, sağa sola bakıp, lütfen olmayan şeylerle olan şeyleri bitirmeyelim.
Sen kendi hayatına bak, kendi ihtiyaçlarını belirle. İsteklerinle karıştırma onları. İhtiyacın olan temelden al, bak bakalım hala ne hissediyorsun. Bazen sürekli, ya bunun böyle bir denge olduğunu bana çok söylerler, size de çok söylerler. Ben söyleyince de şimdi he he diyeceksiniz belki ama çok yoğun bir şekilde düzgün uyuduğum, spor yaptığım ve iyi beslendiğim dönemlerde aynı konulara daha toleranslı olduğumu biliyorum.
İyi günümde olmayan ya da kendime bakmadığım ya da kendimle iyi geçinemediğim bir günde, birinin sakız çiğnemesi bile beni delirtebilirken, kendimle daha yoğun olduğum ve ihtiyaçlarıma daha iyi cevap verebildiğim dönemlerde, on kişi yanımda sesli bir şekilde sakız çiğneyebilir ve beni delirtemez. Bazen neden delirdiğimizi, neden hassaslaştığımızı da görmemiz gerekiyor. Lütfen, susadık mı, acıktık mı? Bir ilk önce bir su içelim, bir bakalım. Aç mıyız, susuz muyuz?
Bir bakalım bize ne lazım? Arkadaşlarımız mı lazım? Kapının önünde oturun. İyi bir yere bakmam mı lazım? Gök her yerde aynı, deniz her yerde aynı. Başkalarının dünyalarının içindeki kendini hayal etme çünkü o insan onu yaşamıyor. Senin gibi de yaşamayacak, senin gibi de görmeyecek. O yüzden bunca zorluğun arasında biraz nefes alma şansımız varken onu da gerçek dışı şeylerle harcamamak gerekiyor.
Bu hafta ben gerçekten ihtiyaç mı duyuyorum, istiyor muyum? Susadım mı, acıktım mı? Bunları ayırmanı istiyorum çünkü ben bu haftayı böyle geçireceğim. Ve bir şeyler farklı gelirse o zaman harcadığın zamana değdi, süper oldu. Bir şeyler değişmiyorsa da tamam, gerçekten ihtiyacın varmış eğer kendini kandırmıyorsan. Bu da bence çok iyi bir farkındalık. Farkındalık, genelde hiç sevmem ama hiç kullanmadığım için bence burada oldu.
Bugün biraz karışık, biraz atarlı, biraz bıkmış. Bilmiyorum. Nereden geldiğimi bilmiyorum ama bana ait olmayan şeylerin yükünü artık istemiyorum. Bana ait olmayan hayalleri de istemiyorum. Bana ait olmayan tatil anlayışlarını da istemiyorum. Bana ait olmayan yorgunlukları da istemiyorum. Kendi evimde bana ait eşyalar olmasını istiyorum. Ruhum benim evim ve başkasının eşyalarıyla doldurmak istemiyorum.
Sizden de kendi eşyalarınızı dizmenizi, istediğiniz şekilde yerleştirmenizi istiyorum. Kendi eşyalarını diz, istediğin gibi yerleştir. Burası senin evin, burası senin lüksün, burası senin dinlenme alanın. Başkasının koltuğunun ne renk olduğu bizi hiç ilgilendirme. Çünkü onun üstünde biz oturmayacağız. Umarım sana sarılabilmişimdir derdim ama çok sıcak. Uzaktan öpücük gönderiyorum. Bu hafta sarılmayacağım.
Sıcakta sarılmaya çok sıcak bakmıyorum. Umarım omzuna dokunabilmişimdir. Umarım iyi bir sohbet edebilmişizdir. Çok öpüyorum seni.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.