
5.641 kelime · ~28 dk okuma
Pod B'yle bir podcast yayını yapmaya karar verdiğimde ekiple toplandık, işte ismin olsun, ne sıklıkla yayınlansın gibisinden hasbıhal ettik uzun uzun. O sıralarda laf arasında, biz de yeni bir podcast serisine başlıyoruz gibisinden bir şeylerden bahsedildi. Benim podcast, Haddini Aşan Yaşam Rehberi adını aldı, yayına başladı. Her hafta kayıt için stüdyoya geldiğimde işte projemiz devam ediyor. Serinin kaydına devam ediyoruz. Yeni podcast serisi falan gibi şeyler kulağıma geliyor. Bazen ofiste göremiyorum bazı kişiyi. Nerede? İşte yeni seri için kayıtta. Bazen böyle meşhur simalar görüyorum stüdyoda ben sıra beklerken. İşte ne oluyor diyorum. Yeni serinin kaydı.
Neredeler diyorum, hani ortada yoklar. Sonra adı kulağıma çalındı, Derinden Sesler. Hadi Naşan Yaşam rehberi yayınlanmaya başlandı. 10. bölüm, 20. bölüm, 40. bölüm, 50. bölüm, 70. bölüm. Daha ortada yeni seri yok yani. Hani bir Ben Hur, bir Spartaküs gibi bir şeye dönüştü. Nasıl derindeyse artık hani bir türlü yüzeye çıkamıyordu. Arada bu kaydı yaptığım günlerden birinde, yanlış hatırlamıyorsam 71. bölümde yan taraftan bir alkış kıyamet koptu. Baktım böyle bir insanlar sevinç halinde ne oldu dedim. Derinden Sesler yayına girdi dediler. Hayaldi, gerçek oldu. Böylece hani Derinden Sesler'in Hugo'ya küfreden çocuk ya da ne bileyim Van Gölü canavarı gibi bir şehir efsanesi olmadığını da anladık.
Bu seri hakkında niye böyle bir giriş yaptığıma gelecek olursak, bu hafta Haddini Aşan Yaşam referindeki konum hem podcast tarihinin en uzun soluklu projesi olması açısından hem de çok dinledikten sonra hoşuma giden bir yapım olması adına bu projenin yönetmeni Sayın Ozan. Açıktan kendisine hem podcastin bu yılan hikayesine dönen öyküsünü hem de nicedir yönetmenlikle ilgili kafamda biriken soruları soracağım. Hoş geldiniz efendim. Hoş bulduk efendim. Geçmiş olsun.
Abartmıyorum değil mi? Yok, doğru bu. Gerçekten doğru ki bu benim şahit olduğum kısmı. Sormaya korktum benden öncesi var mı diye. Bütün yeni başlayan ilişkiler gibi benimle başlayıp bitsin dedim. Benim açımdan, ben Pod B'ye geldiğimde buraya bir röportaj için gelmiştim. O sırada Tansu dedi ki, Ozan bir dizi projemiz var, podcast dizi projesi var, ilgilenir misin? Ben de dedim, sizinle bir şey yapmayı çok isterim. Tabii ki, konuşalım. Sene 2003'de.
Yıllar... Yani ben tabii çok isterim falan dedim. Sonra işte senaryoyu yolladı Tansular. Ben okudum. Burada masa başına geçtik. Dedim ki yani herhalde ben istediğiniz, ben podcast dizi, podcast dizisinde yönetmenlik ne diye tam tasavvur edemediğim için dedim ki herhalde ben geleceğim, oyun diyeceğim, bir de kestik derim herhalde diye düşündüm. Meğersem bir yılda aşkın bir süre senaryoda diyeceklerim varmış. Birlikte bir senaryo süreci, sonra da yapım süreci oldu. Bu podcast serisine geleceğim ama öncesinde böyle biraz daha kafamda yönetmen imajını oturtmak istiyorum. Daha önce hiçbir yönetmenle bunları konuşma fırsatım olmadı. Öncelikle hepimizin, yani hepimizin derken izleyicileri kastederek söylüyorum. Bizlerin kafasında bir yönetmen prototipi, bir klişesi, arketipi var işte böyle. Hiç de ergonomik görünmeyen bir sandalyede oturuyor. Eksantrik bir tip. Sağa sola direktif yağdırıyor. Biraz da böyle bir kaprisi var. Hani manalı mı, manasız mı onu da seçemiyoruz. Böyle bir şey mi? Yönetmen nedir, ne yapar o sandalyede oturma dışında, öncesinde, sonrasında? Sağa sola direktifler kısmı doğru. Gerisini tartışabiliriz. Gerçekten öyle koltuklarda mı oturuyorsunuz? Bazen evet. Çok rahatsız değil mi ya? Yani yazık değil mi sizlere? Açıkçası geçen de ben de onu sorguladım. Yani tam olarak bunun sebebi ne diyeyim? Galiba taşınması kolay olduğu için eskiden de setlerde bir tek oturabilen sanırım yönetmenlerdi herhalde. Ve çok uzun süre oturması. Uzun süre oturduğu için. Ben kamerada kullandığım için o kadar oturmuyorum ama artık sanırım o oradan geliyor. Sandalye kısmı sanırım o ama araştırmamıştım. Enteresan. Yani şimdi hiç hesapla yokken aklıma geldi mutlaka izlemişsinizdir Babylon filmi. dinleyicilerimiz için de şöyle özetlemeye çalışayım. Babylon filmi Hollywood'un sessiz filmden sesli filme geçiş hikayesini anlatıyor ve o dönemde sessiz filmde hiç ses ve ezber ihtiyacı duymadan iş yapan ekiplerin hatta oyuncuların sessin devreye girmesiyle her şeyin alt üst olmasını gösteriyor. Bir yandan da tabii bugünkü teknolojik imkanlarla baktığımızda bambaşka şeyler geliyor. Konuşmanın ilerleyen bölümlerinde süreyi iyi kullanabilirsek mutlaka onlara da değinmek
Ama hiç değişmeyen şeyler arasında bir başta şu yönetmenlik klişesinde öyle şey yapalım. Yönetmenin böyle bir otorite figürü olması gerekir mi? Mesela hep orkestra şeflerine bakarım ben, büyük orkestraları yönetenlere. Onların bir üslubu vardır ya, bazıları çok direktif vermeye meraklıdır, bazıları böyle usul usul durur, gözüyle kaşıyla hareket ettirir bütün orkestrayı. Emekli olduktan sonra da şirketlere gidip konuşma yaparlar yöneticilik hakkında, değil mi? Yani şöyle, yönetmenin bir otorita figürü olması tabii ki şart. Sebebi de şu, bir kere içerik bütünlüğü ve içeriğin üretiminde ekibin aynı hatta çalışmasının sorumlusu yönetmen. Ne demek istedim? Yani senaryoda üç tane aşama var. İşte plot var, olayların akışı, tema var. Bir de bir karakter var onu taşıyan.
Bunların üçünün aynı notalardan bir eser çaldığının sorumluluğunu üstlenen kişi yönetmen. Çünkü öbür türlü oyuncu başka bir şey çalabilir. Plot başka bir yere doğru gidebilir öyküde. Acaba doğru ifade edildi mi, edilmedi mi kontrolünü yapan ve filmin ilk seyircisi olan kişi yönetmen. Benim de setteki avantajım aslında o. Yani çektiğimiz filmin ilk seyircisi benim. Ben ikna olursam o gerçekliğe herkes ikna olur. İkna olmadım demek de otorite sahibi olmak demek.
Aslında esas otoriteniz, hayır, bu değil dediğiniz an. Evet, tamam, bir sonraki plana geçiyoruz dediğinizde aslında otoriteden ziyade ekibin katkısını onaylamış, oraya kadar gelen süreçteki hazırlığı beğenmiş oluyorsunuz. Esas otorite, hayır, bu değil, bir tane daha alıyoruz. Çünkü dediğinizde devreye giriyor.
Bir sonraki plana geçiyoruz. Sözü hani bir sette tabii ben yönetmen olmadığım için kamera önündeki kişiler onun herhalde duymak istediği, sürekli duymak istediği sözcüklerden biri. Bir yandan da tabii sette büyük bir koordinasyon söz konusu. Bizim görmediğimiz yani olay yönetmen ve oyuncu arasında geçmiyor. Yüksek maliyetli değil mi? Her hata kendi içerisinde.
Bir de biz yönetmeni hep böyle film setinde görüyoruz. Öncesi ve arkası da var, değil mi? Hiç bilmediğimiz. Onlardan da bir kısaca bahsedebilir miyiz? Yönetmen ne yapar öncesinde? Tabii. Aslında yani şöyle bir durum var. Yönetmene emanet edilen, az önce söylediğiniz gibi... ...hani o yüksek maliyetli alanın içinde yönetmene emanet edilen bir çarşamba günü var. Ben her zaman bu örnekten hareket ediyorum. Biz on yıl önce bir senaryo yazmış olalım. On yıl boyunca yazmış olalım.
10 yıl boyunca provalarını yapmış olalım, mekanına bakmış olalım, ışığını tartışmış olalım. Yok, karavacio tablolarına benzesin diyelim. Hayır, yeni dönem MTV müzik videolarına benzesin diyelim. Instagram, TikTok'a benzesin diyelim. Önemli değil. Bütün hazırlığı yapmışız mental olarak. Masa başında da bütün parçaları ayrı ayrı koymuşuz. Kostümler böyle olsun, ışık şöyle olsun, renkler böyle olsun. Sesi de şöyle yapacağız, kamerayı da böyle kullanacağız. Bunların hepsi küçük parçalara ayrılmış. Bir yapboz gibi düşünün.
Ancak siz bir araya getirebiliyorsunuz, bittiğinde o da. Ve o çarşamba günü, o yapbozu boyama gününüz. İlk kez o boya, işte ses, renk, oyuncu, hayalini kurduğunuz ya da planladığınız her şey o çarşambaya sıkışıyor. Bu oldu ya da olmadı demeyi size emanet ediyorlar yönetmen olarak.
Yönetmen, o çarşambaya kadarki bütün ihtimalleri kafasında görüp, hani, ya bu çarşamba günü başımıza ne felaketler gelebilir de ben hala yangından benim eserimi, bizim eserimizi, bana emanet edilen senaryoyu, fikri, artık adını siz koyun, neyse onu bu yangından nasıl çıkartabilirim? Niye yangın diyorum? Çünkü gerçek hayatın taklidini yapıyoruz. Olmamış bir şeyi, olmuş gibi, O anda yaşanmışçasına yalancı bir şekilde yeniden üretmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bu aslında hayatın özüne ters. Hayat orada olmak istemiyor. Hayat o sırada o sokakta kazı olsun istiyor. Belediyemizin o gün oraya kazma vurması gerekiyor ya da komşu o gün müziği açası tutuyor ya da yağmur yağıyor en basitinden. Dolayısıyla hayata zıt, hayat gibi bir şey yapmaya çalışıyoruz. Bütün o on yılın hazırlığı da o çarşamba günü yönetmenin bence olduğu ya da olmadığına sıkışıyor.
Peki işin bütçesi, bütçeye uygunluğu vs. Bunlarda yönetmenin dahli var mıdır? Yapımcının sorumluluğu mu bu? Yapımcının yönetmene yüklediği sorumluluğudur. Yani o çarşamba gününün, o çarşamba gününde kalması mesela, yani bir perşembe vermemeleri mesela bir bütçe meselesidir. Ya da ben, işte Nine filmi vardı, Daniel Day-Lewis'in oynadığı Judi Dench ile. Judy Dench bu yönetmen 8,5'tan sonraki 9'u yapıyorlar gibi düşünün. Fellini'ye gönderme yatıyor işte kendi hayallerini düşünüyor. Kostüm masasının üstünde Daniel Day-Lewis. Judy Dench diyor ki yönetmenlik çok yani fazla yorumlanan, overrated bir şey diyor. Daha çok kostüm istiyor musunuz? Evet. Bu araba olsun mu? Hayır. Evet, hayır, evet, hayır deyip duruyorsunuz ve size bir takım payeler veriliyor diyor. Aslında bütün o evet, hayır yapımcının size ayırdığı bütçenin izni ya da zorlandığı düzeyde sizin oluyor.
Sonunda da iyi, kaliteli, seyirciye ulaşan bir şey üretmekle yükümlü olan da siz oluyorsunuz. Kimse yapımcıya, ya yönetmene az para vermiş, o yüzden sahne kötü demiyor ama. Peki, bir yönetmeni başarılı ya da başarısız yapan şey nedir? Yani yönetmen gözüyle değil, yönetmenin eserlerine bakan kişiler gözünde. Bunu uzun süre düşündüm, içinden çıkamadım. Mesela gişenin seyirci gözünde bir manası yok. Çok büyük gişe yaparsa haber olur, bir şey olur ama nedir yönetmenin gözünden başarı?
Şimdi yani Ozan olarak konuşmak başka ama yönetmen gözünden başarı bence artikülasyonla ilgili. Yani ifadenin belirgin hale gelmesi ve inandırıcı hale gelmesi. İki basamaklı. Yani biz bir işte o diyelim ki zamansız bir heykel yapıyoruz. Diyelim bizim yaptığımız şeye ışıkla, davranışla ve zamana yayarak bir şey üretiyoruz. Ondan da hedefimiz sizde bir anı yaratmak ya da bir duygu yaratmak. İnşallah ikisini birlikte yaratmak. Yönetmenin görevi o hikayenin verdiği izin ve çerçeve dahilinde fantastik bir hikaye olabilir, küçücük bir aile hikayesi olabilir anlamında söylüyorum. Sınırlarını senaryonun çizdiği hikayenin dahilinde kendisi adına ve senaryo adına en değerli noktaların artikülasyonunu beceriyle yapmak. Gerekli bir ışık oyunu olur. Oyunculuğun performansın yükselmesi olur. Total bir dil birlikteliği olur. Önemli değil yani. Neyse kullandığı araç, gereç kiti onunla artikülasyonu becerikli bir halde ortaya çıkartması bence. Peki bunun ölçümü nasıl oluyor?
Bir ölçümü yok. At yarışı gibi festivallerde bu film iyiydi diyorlar, bu yönetmen iyiydi diyorlar. Bunun ölçümü asla olamaz. Değil mi? Yani bu böyle sadece algılanabilecek, hissedebilecek, dolaylı olarak duyulabilecek belki. Bir kere kolektif bir iş olduğu için her alanının kendi zanaatkarı ya da sanatkarıyla çalışıp onların en iyilerini ortaya koymasını sağlaması bizim yaptığımız mesleğin birinci görevi. Yani ben zaten bana bağlı, benimle birlikte çalışan insanların en iyi performanslarını ortaya koymalarını sağladığım için iyi bir yönetmenim. Bu ne demek? Aslında ortadan kaybolmam gerekir. Tabii. Şimdi o zaman kim ödülü alacak? Soru orada ortaya çıkıyor değil mi? Bence burada Al Pacino'nun bir lafını hatırlayalım. Diyor ki, biz sadece yaparız filmlerimizi. Seyirci sever ya da sevmez. Eleştirmenleri eleştirir. Çocuklar karar verir sanat mı değil mi diye. Yani kalıcılıkla belki, o kalıcı eserin içinde olmakla belki yönetmenin başarısı ama tamamen yönetmenin başarısı mıdır onu da tartışarak o eserin içindeki varlığı bence alkışlanabilir. Peki bütün bu yönetmenlik bahsi içerisinde tabii çok tartışılan konu ama sizin yanıtınızı da merak ediyorum. Şimdi bazı... parametreler var, değişkenler var. Örneğin bu film nihayetinde ticari bir yatırım. Dolayısıyla bir gelir beklentisi var. Demek ki bir gişe beklentisi var ya da işte satış ne denirse. Bir yandan seyircinin tatmin olması var. Bu birbiriyle bağlantılı olabilir ya da olmayabilir. Bazen olmayabiliyor da. Bir yandan da yönetmenin kendi hülyaları var değil mi? Kendi fantezileri var, hep o olmak istediği yönetmen var, yapmak istediği işler var. Buradaki altın oran nasıl bulunuyor? Bulunabiliyor mu ya da bilmiyorum.
Buradaki altın oran sürekli aranıyor. Bir kere bulunan bir şey değil. Çünkü zaten öncelikle sinema bir eğlence araçı olarak işte işçi sınıfına ait bir sanat dalı olarak ortaya çıkıyor. Daha doğrusu bir eğlence dalı olarak ortaya çıkıyor. Onu unutmadan davrandığımızda şu aklımıza geliyor. Zaten bir bilet satışına göre yapılan bir eserden bahsediyoruz. Dolayısıyla seyirciye ulaşıp ulaşmaması birinci ölçüt. Lakin orada hangi seyirci sorusu ortaya çıkabilir?
O da eğer belli bir grubun alkışını istiyorsanız yani prestij peşindeyseniz o zaman festival ödüllerinin marketine ait ya da o önerme alanında biraz daha karmaşık, biraz daha seyirciden birkaç kitap okumuş olması ya da ne bileyim filmlerle biraz boğuşmaya, güreşmeye istekli olmasını bekleyebilirsiniz. Ya da kalabalıklar gelsin bizim filmlere ve popcornlarını yiyip eve dönsünler, bir gülsünler ya da bir ağlasınlar, bir ürpersinler bana yeter diyorsanız da işte şöhret peşinde oluyorsunuz. Bu yolu belirlemekle ilgili bence. Peki bir yandan da tabii yönetmen şimdi dinleyicilerin kafasında ne kadar canlandı bilemiyorum ama bir senaryonun başına oturup öncelikle bunun olup olamayacağını, kaça olup olamayacağını ya da o eldeki parayla bunun mümkün olup olamayacağını, bunları kimin canlandırabileceğini, bu olayların nerede geçebileceğini, Akışının nasıl olacağını, sonra bunun prodüksiyonu, o bütün ekiplerin yönetimi değil mi? Hani öğlen verilecek kumanyadaki yemekten, ışığın bilmem kablosuna kadar, kaç metre geldiğine kadar bir sürü şeyin kusursuzluğundan sorumlu. Sonrasında kurguya oturuyor. İşte birazdan değiniriz. Çok merak ettiğim bir süreç çünkü. Sonrasında onun bir nevi hamiliğini yürütüyor. Büyük bir şey. Fakat... Filmlerle anılan yönetmenler böyle birinin parmaklarıyla sayılıyor bu kadar şey yapmasına rağmen. Neden böyle yani? Genellikle işte kamuoyunda bilmem kimin filmidir değil mi o? Yani yönetmenin filmi değildir, başroldekinin filmidir genellikle. Böyle bu grup müzisyenlerinde, rock gruplarında hep solistle birlikte anılması vesaire gibi. Bu bir burukluk yaratıyor mu? Neden bu kadar az sayıda yönetmene nasip oluyor filmlerle anılmak? Yani aslında filmlerle anılan yönetmenlerin durumu biraz pazarlama stratejisiyle ilgili. Eğer biz otor sinemanın yani başından sonuna yazarlığı ve geminin gittiği yönle ilgili iktidarının net olduğu yönetmen sinemalarından bahsediyor olsak, onlar gişede başarılı oluyor olsa o zaman daha fazla yönetmen ismiyle anılır. ...şu anda yapım gerçekleri bir filmin gerçekleştirilebilmesi için... ...büyük bir starı, bir televizyon şöhretini ya da bir Hollywood şöhretinin afişte yazması... ...ve mümkünse başka ismin değil de sadece onun isminin geçmesini istiyor ki... ...en basit haliyle Serdar Bey'in filmine gidiyoruz desinler.
Öbür türlü pazarlama iyice karmaşıklaşıyor. Dolayısıyla şu anda dünyada artık satan şey şöhret. Şöhrette yönetmenlikle elde edilen bir şey değil. O nedenle kimsenin öyle bir yolda olduğunu düşünmüyorum. Benim en azından öyle bir arayışım yok. Ama kendi filmlerimi yapabilmek için şöhretlere başvurduğum, onlarla çalışmak istediğim anlar oldu.
Şimdi konuşurken aklıma kim bilir kaç defa izlediğim filmlerden biri geldi. 1990 yapımı Yavuz Turgul'un aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni orada Haşmet Asilkan adıyla Şener Şan. Bütün kariyeri boyunca aslında pek de sevmediği ama çok da iyi becerdiği aşk filmleri işte o arabesk türkücülerin, şarkıcıların aşk filmlerini çekmiş bir yönetmenin bir nevi tırnak içerisinde festival filmi çekme arayışı işte biraz daha böyle toplumsal hassasiyetler içinde. Şimdi defalarca izlememin sebebi aslında sinema sektörünün ekosisteminden projeksiyon yaparak, yola çıkarak bir nevi Türkiye özetini ortaya koyması gibi. Hani orada Haşmet Asilkan yönetmen şeyden dertlenir, abi biz işte montaj masasındaydık, parmaklarımızı jilet keserdi, kameraman olduk, bilmem film bulamadık, yönetmen olduk, bilmem ne yapamadık.
hep böyle bir sinema sektörü, belki de Hollywood dışında diyeceğim, bir böyle çaresizlikler, yokluklar, bir kabullenmeler, bir razı olmalar, yetinmeler hikayesi gibi. Ama bir yandan da, mutlaka ben bu konuştuğumuz her şeyi bölüm notlarına ekleyeceğim. Lütfen dinleyicilerimiz de oradan kontrol etsin, merak edenler. YouTube'da bir belgesele denk geldim. The Most Epic Documentary About Quentin Tarantino diye. Quentin Tarantino hakkındaki işte en destansı şey, bir amatör belgesel ve tamamen Tarantino'nun hayat hikayesi ve filmleri ve içinden kesitlerle anlatıyor. Ve şeyi gördüm, o kadar büyük yokluklar, o kadar büyük imkansızlıklar, kazıklar, olmamışlıklar, böyle felaketler içerisinde gelmiş ki, sanki coğrafyadan da öte bu süre kategoriye has bir yokluk mücadelesi var gibi. Doğru mu algıladım yoksa bizi has durumlarda var mı?
Bilemiyorum. Sanki benim düşüncem şu. Yani Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni filminin büyüklüğü aslında istemediği işi yapan herkesin açmazı. Aynen öyle. Dolayısıyla sinema bunu dediğim gibi artiküle ediyor ve bir büyüteç koyup bazı parlak, görünür kıldığı şeylerle hepimizin, yani ben bir yönetmen olmasaydım da istediği işi yapan biri olsaydım. Ya da istediği şekilde yapamayan. Yapamayan biri olsaydım, beni yine o film çekecekti. Oradaki Açmaz'ın güzelliği, o parlak ışıkların içinde bunu anlatıyor olması bir. İki, filmlerin yapım koşulları... İşte mesela Don Quixote filmi vardır. Terry Gilliam'ın yapamadığı ünlü. Onun belgeselini de tavsiye ederim.
Bir de Hodorovski'nin şeyi var, Dune. Evet, Dune'da öyledir. Ama bu Tergi Leminkin'de nasıl yapamayışının belgeseliyle de bitirir. Yapamadığını da belgeleyerek. Johnny Depp'in oynadığı falan bir film yani. Yine büyük bir starım falan. Orada aslında durum hayatın koşullarına kafa tutmaya kalkıp onu yapamamakla biten bir film o. Biz bunu izlemekten hoşnutuz. Çünkü hepimiz biraz aciziz yani hayatın şartları karşısında. sadece filmler daha görünür kılıyor bu çatışmaları bence aynı Tarantino'nun belgesini izletmedim ama bahsettiğiniz şey konu Tarantino olduğu için yanında işte Uma Thurman'larla Steve Buscemi'lerle falan anıldığı için magazine olabiliyor hikaye ama aslında yaşanan şey
Belki şurada bir tane avizeyici dükkanına gidelim, onun iş kurma hikayesini de anlatsa bize. Yani yediği kazıklardan tutun da ya bu dükkan kim bilir ne haldeydi, viraneydi, su bastı diye anlatsa biz aynı etkileyici hikayeyi dinleriz ama resim çok dar. Bir tane avizeci de ne olabilir dersiniz? Peki bu zorlukların yaratıcılığı tetiklemesi ve dolayısıyla, sizin özenizle konuşalım, yönetmenin becerisini maharetini ortaya koyması için uygun bir koşul mu sağlıyor yoksa bu bir nevi şartları kabullenmenin getirdiği bir sadomazo durum mu?
Yani bence bu ikisinin arasında bir dans. Çünkü ben yönetmenliği biraz da şöyle bir şey gibi görüyorum. Yeterince sıkı tutmakla ilgili hakim olduğunuz konuyu bırakmayı bileceksiniz. Çünkü bazen elinizi kesebiliyor ip. Ama tutup çekmeyi bileceksiniz. Çünkü size doğru gelmesini ancak öyle sağlayabilirsiniz. Dolayısıyla karar değiştirebilecek kadar esnek ama kararınızı uygulatacak kadar da keskin olmanız gerekiyor. Dans da tam bununla ilgili. Bence beni bu meslekte devam ettiren enerji de buradan geliyor. Yani o kaosun içindeki hani sürekli olarak o dans beni ne diyeyim ayakta tutuyor.
Bir oyuncu değilim ama çeşitli vesilelerle kamera karşısında bulundum. Hiç ait olamadığım süreçlerden biri de kurgu. Birkaç ay önce 2004 yapımı bir belgesel izledim, The Cutting Edge diye. Hollywood'daki montaj, kurgu, editing de denilen meselenin tarihçesi. İşte önce kadınlarla başlıyor çünkü dikiş dikmeye çok benzediği düşünülüyor. Kadınların eli bu işlere yatkın diye çünkü baya fiziki olarak film kesip biçiyorlar. Sonra erkekler geliyor ve şeyif anladım. Yani o kadar önemli, o kadar belirleyici bir alan ki izleyici olarak hiçbirimizin bilmediği bir olay. Yani doğal bir akış içerisinde giden bir şeyin dizilimini değiştirmek ya da seçilen bir resim, o anda bir kare bile bambaşka bir noktaya getiriyor ve şeyi öğrendim. Hani yönetmenlerin bir nevi eşi gibi bellediği editörler var. Onlar mesela bir tanesinde, adını unuttum şimdi, bir kadın editör. Hayatını kaybediyor Quentin Tarantino'nun. Tarantino allak bullak oluyor, depresyona gidiyor. Çünkü bütün film kariyerini onunla kurmuş. O belgesel sayesinde öğrendim ki, bu film kamera karşısında hiçbir şey yapın ötesinde bir şey, prodüksiyon dediğimiz işin o tarafını biraz anlatır mısınız? Yani o en başta senaryo safhasında belli olan bir şeyi gerçekleştirme mi? Yoksa orada bambaşka bir şey devrilebiliyor mu? Aslında üç kere kurgu var. Bir tanesi senaryonun kurgusu. Yani öykünün anlatılma kurgusu. Masa başında senariste yazarken de bir kurgudan bahsediyoruz. Sıralama olsun, ritim olsun. Bir 90 dakikalık, 120 dakikalık bir anı yaratım sürecinde seyircinin nerede tempolanacağını, nerede yavaşlayacağını düşündüğünüz kocaman bir şeyden bahsediyoruz. O 120 dakikayı bir küçük zarfa koyacak kadar ya da bir fıkra gibi anlatacak kadar hakim olmanız gerekiyor. Ve bu da bir kurgu demek senaryo aşamasında. Sonra sette çekerken yeniden kurgulanıyor. O da şöyle, ya bu anı biraz daha başından alalım. Bu anın sonunu da uzatalım. Bu andaki temponuzu iyi gelmedi, yavaşlayalım. Burada bir sessizlik iyi gidecek. Biraz daha susup yanıt verelim gibi yönettiğiniz yine zamana ilişkin ama kurgusal bir tavrınız daha var. Yönetmen olarak ve görüntü yönetmeni dahil oluyor orada. İlkinde yazar yanınızdaydı. İkincisinde görüntü yönetmenin yanınızda. Üçüncüsünde bunların hepsinin sonunda kurgu masasına geliyorsunuz. Güzel olan şey şu, sizin yaptıklarınızı siz olmadan yanında izleyen bir üçüncü göz oluyor benim editörüm.
bizim kan ter gözyaşıyla elde ettiğimiz bir planı zart diye kenara atıp ya abi o olmadı ya onu koydum ben beğenmedim onu deyip kenara atabilecek dürüstlükte ve bazen düzlükte biri oluyor. Nasıl ya biz ona üç gün çalıştık abi manyak mısın koyar mısın geri kavgalarını getiren ama bir anlamda da üçüncü göz olarak hani ya bu gösterilmeye değer mi yeterince iyi mi filtresi oluyor kurgucunun öncelikle benim adıma en değerli bölüm burası. O filtreden geçtikten sonra, örneğin bir komedi filmi yapıyorsak ve ikinci, üçüncü günden sonra montaj başlayıp beni editörüm arayıp, Ozan abi çok komik ya demiyorsa film kötüye gidiyor demektir. Çaktırmadan onu beklerim yani. Ya da işte ne bileyim atmosferi beğenip, abi çok iyi görünüyor demiyorsa demek ki ben biraz daha gaza basmalıyım falan. Editörün böyle bir görevi var. Sonra da siz tabii zamana yayılan, zamanın içinde tüketilen play'e basıyorsunuz, bitiyor. Ya da işte sinemaya giriyorsunuz, çıkıyorsunuz, bitiyor. O anı tasarladığınız bir işlem.
girişiyorsunuz editörünüzle. Onun yerini değiştirmek dışında bir anda ne kadar kaldığınız da bazen bir sahnenin sıkıcı ya da eğlenceli, tempolu ya da uzun olduğunu ya da olacağını belirliyor. O bahsettiğim belgeselde bir örnek aklıma geldi. Bir yerde editörle yönetmen dirişiyorlar. Onun kaydı da var. Diyor ki ya buraya müzik niye koyuyorsun diyor. Bu zaten çok gerilimli bir sahne. Zorla çıkarttırıyor gerçekten. Bambaşka bir şeye dönüşüyor. Oraya müzik konulsa berbat olacak. Bir gerilim müziği falan filan. Yani sahiden o dış göz. Tabii bir yandan da hani o kaç dış göz onun için yeterli o da ilginç bir şey. Yani hep derler ya bir resim asla bitmez. O zaman film de bitmiyor değil mi aslında? Bir yerde tamam abi tamam. Yapımcı geliyor ve diyor ki yayına girmemiz gerekiyor.
Peki, geçtiğimiz haftaydı yanlış hatırlamıyorsam, Good Night and Good Luck çok meşhur filmlerden biridir. George Clooney'nin oynadığı ilk başta 2005 yapımı. Edward Morrow'un Amerika Birleşik Devletleri'nde John McCartney döneminde işte bu komünizm avı döneminde, aslında biraz şimdiki Amerika'ya, şimdiki Türkiye'ye çok benzeyen bir dönemde medyanın baskı altındayken bir grup savaşan ilkeli gazetecinin hikayesi. Geçtiğimiz günlerde 2025 yapımı aynı başlıklı bir esere denk geldim. İzlemeye başladım. Bir tiyatro salonunun sahnesinde, bir tiyatro salonunda başlıyor. Sonrasında işte film başlıyor. George Clooney yine aynı senaryoyu oynuyor. Yine birbirinden kıymetli oyuncularla.
Bitene kadar hep şeyin gergetindeydim. Ya bu bir tiyatro mu izliyoruz, film mi izliyoruz? En sonunda film izlediğimize karar verdim. Sonra film bitti ve tiyatro olduğunu anladım. Dünyanın canlı yayınlanan, CNN Amerika yayınlamış, dünyanın canlı yayınlanan ilk Broadway tiyatro oyunuymuş, temsiliymiş. Ben hayatımda bu kadar iyi bir şey izlemedim. Bölüm notlarını ekleyeceğim. YouTube'da Vanity Fair dergisi onun setinde bir kısa 15 dakikalık şey yapmış. Yani sanat yönetimi, dramatoloji, oradaki o yerdeki fayansların desenleri, duvardaki bilmem nenin gerçeği uygunluğu vs. müthiş bir prodüksiyon belli yani korkunç paralar, korkunç bir ekip vesaire olmuş ama şeyi gösterdi bana aslında hani tiyatro ile sinemanın kesiştiği noktalar var vesaire böyle teknoloji ve elimizdeki imkanlar bize bir sürü yeni alanlar açıyor. Hiç bu tip arayışlar var mı kafanızda? Mesela bir tiyatro yönetmenliği ile sinema yönetmenliği bambaşka şeyler midir? Bence bambaşka şeyler ama beslendikleri yer özünde bir davranışı, bir psikolojiyi davranışa dönüştürmek olduğu için özünde orada bir benzerlik var ama kadraj yok, ışık var falan yerine geçecek şeyler var. Biraz farklı olduğunu düşünmekle beraber çok istediğim bir alan mutlaka. Çünkü ben oyuncularla çalışmaya bayıldığım için işte bu derinden seslerinde uzun sürmesinin sebebi oyuncularla çalışmaya bayılmamdır öncelikle. Tiyatroda buna çok izin vereceği için tabii ki hayalini kurduğum bir şey ama yani olur mu olmaz mı bilmiyorum.
Tam işte zaten oraya bir geçmek için ben de bu ara yolu açmıştım. Hani bu türler arasında. Tabii ki hani bu bugün gerçekleştirdiğimiz podcast yayını da onun bir örneği. Sadece sesimizden ibaret bir yayındayız. Ben esasında bana kalsa görüntümün hiç yer almamasını isterim ama arkadaşlar bu tanıtım bölümlerinde yüzlerimizi gösteriyorlar. Sadece sesin var olduğu mecranın kendine az avantajları dezavantajları var. Derinden Sesler, bunun avantajını da dezavantajını da sonuna kadar yaşayan yapımlardan biri. Ben Ro çalmadan bir künyesinden kısaca bahsedeyim. Yazan Özge Satman B, afişinde böyle yer alıyor. Özge Satman Bronson olmalı herhalde. İçeride anons var, yayının içinde anons var. Afişte B olarak geçiyor. Özge Satman B, yönetmen o. Ozan Açıktan Oyuncular, Cem Yiğit Uzunoğlu, Sezen Akbaşoğulları, Serkan Keskin, Ecem Uzun, Ali Seçkiner Alıcı, Onur Ünsal ve Cem Özeren. Var mı eksik bıraktığım? Yok, Sezen değil Sezin. Ha Sezin, pardon, pardon, özür dilerim. Her şey onda. Bir de bir kişi daha vardı Künya'da, hemen arkamda oturan yanlış hatırlamıyorsam. Bekledim hatırlayan olur mu diye ama kendilerini de anmış olalım buradan. Nasıl bir tecrübeydi?
Muazzam bir tecrübeydi çünkü engeller çok az. Yani şimdi bizim film sebebiyle kamera, o kamerayla kurulan mizansenin ilişkisi, kameranın kendi teknik problemleri, ışıkla oyuncunun ilişkisi, o ana bölünme ihtimaller dahilinde hatalar çok fazla olabiliyor. Hatadan kastım şu. Yani ifadenin önünde teknik engel daha fazla. Şimdi burada gözümü kapatıyorum. Mikrofonlar var. Metin var. Kayda giriyor. Mikrofonlar doğru pozisyonlandıysa ben ve oyuncular arasında tek engel Metin. Yani Metin derken tek sesimizi yapan Metin Bey değil. O tekstin çalışıp çalışmadığı ya da aktarılıp aktarılamadığına bakıyorum. Dolayısıyla tam bir orkestra şefliği diyebiliriz. Çünkü gözümü kapatıyorum ve hani yaylılar doğru zamanda mı girdi, davulu duyuyor muyuz, timpani ne durumda ya da işte klarnet... O buhane varsa işte, onların hepsinin doğru duyulup, doğru tempoda duyulup duyulmadığına bakmak ve sonra onu birlikte yeniden alabilmenin verdiği özgürlük. Çünkü bu işin yapımcısı Pod B bana o anlamda özgürlük verdi. Ya hemen bunu kapatmamız lazım, bugün bitmesi lazım demedi ve ben daha fazla tekrar alıp istediğim gibi yoğurabildim sahneleri diye düşünüyorum. En büyük sevki buydu.
İkinci kısmı da senaryo yazımıydı ama o zaten senaryo aşaması hani filmde, dizide çalışırken seneslerle var olabilen bir zevk alanı. Set kısmı sadece ses olunca çok daha zevkli geçti. Tabii ki tam olarak canlandırabileceğim bir şey değil ama bu derinden sesleri dinlerken ilk beş bölümünü. Hep böyle bir görüntüyle uğraşan birisinin bunu yapmasındaki sıkıntıları... ...ya da böyle kolaylıkları düşünüp durdum. O sırada şeyi fark ettim. Hani ben daha çok kendimi yazan kişi olarak düşünüyorum hep. Yazmanın ne kadar konforlu olduğunu düşündüm bir yandan. Çünkü yazarak daha da kolay. Çünkü sesle de bir atmosfer yaratılıyor. Yazma konusundaki bütün o yaratıcılığı okuyucunun zihnine teslim ediyorsunuz. Gerçi bunun da zorlukları var ama bakıldığında bazen de bir şeyi sesle, yazıyla ifade etmek yerine bir videoda bir mizan senle tak diye bir saniyede aktarabilmek de var. Yani hepsinin avantajı dezavantajı var. Hangisi daha avantajlı görünüyor?
Yani bir derde anlatma açısından. Aynen öyle. Mesela şimdi bu Derinden Sesleri dinlerken şeyi fark ettim ben. Her konunun mutlaka bir anlatılması lazım. Böyle bir didaktik olmak zorunda. Her şey bir metne, her şey bir diyaloğa dayalı. Ruh hallerini vermenin tonlama dışında bir seçeneği yok. Efektler dışında... Yani çok zorlu bir alan.
Evet, yani o bilgi taşıyan kısımlar bence yazarlık ve mizansen anlamında en zorlu kısımları için. Yani işte ses sadece tek bir alandan anlatabildiğiniz için derdinizi orada biraz daha daralıyor. Yazarlık açısından biraz daha zor olduğunu düşünüyorum açıkçası. Ama yönetmenlik açısından kesinlikle çok daha kolay çünkü direkt oyuncu ve siz varsınız yani.
Peki, yani yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler oldu mu? Mecranın olanaklarından ötürü. Yok, çünkü tasarım aşamasında masada olduğum için hani mecranın olanaklarına göre, ayağımızı yorganımıza göre uzattığımız için öyle bir eksiklik ya da yoksulluk hissi olmadı. Aksine o dar alandan daha yaratıcı şeyler çıktı. Yani bu sahne anlaşıldı mı anlaşılmadığımı düşünürken aslında sahnenin içinde yanıtının olduğunu bulduğum anlar oldu.
Peki yani bir uzun metrajlı yapımın mekaniği ile sesli bir şeyin mekaniği arasında böyle bağlantılar var mı? Dinleyiciyi ve seyirciyi ortak paydada buluşturabilecek. Bence şöyle yani zaten biz hani koca bir resmin küçük parçalara ayrılmış halini her gün farklı sıralarda çekiyoruz ikisinde de. Bence esas mesele o bütünü kovalamak oluyor. Yani bugün birinci sahnenin birinci bölümün birinci sahnesiyle altıncı bölümün üçüncü sahnesini arka arkaya çekiyoruz. Oyuncuların programı yüzünden bu sinema filminde de dizide de böyle podcast dizisinde de böyleydi. Mesele, öncelikle yönetim olarak, o karakterin birinci sahnedeki haliyle, o gün çekeceğiniz altıncı bölümdeki, üçüncü sahnedeki halindeki tutarlılık ya da değişimi, o kompozisyonu aklınızda tutabilmek, onun masa başı ödevini iyi yapmış olmak. O anlamda ikisi çok ortaklar. Yani zaman zaman duygunun kaçtığı da olduğunu düşünüyorum. Bu tempodan dolayı. Uzun metrajda da oluyor bu. Ama zaten ne diyelim, mecranın ya da meselenin kendine özgü derdi bu. Dün bir gruba konuşma yapıyordum da orada şeyden bahsettim konuşmamın bir kısmında. insanların insanları yönettiği son kuşak olabiliriz diye. Aslında iş dünyasına yönelik bunu söylemiştim ama sizin dünyanızın da bu yapay zeka çağında binbir türlü teknolojiden nasiplendiği ortada ve bugün işte nasıl ses ile sadece ses ile bir atmosfer yaratmanın pratikliğinden bahsedebiliyorsak görüntüde de benzer şeyler olmaya başladı. Bugün hani yönetmenlik gerçekten bir sete
işte kameramana, ışıkçıya, bilmem sesçiye ayrı ayrı, oyuncuya ayrı ayrı direktif vermek yerine belki bir yapay zeka algoritmasına o komutları verip çıktılar üzerinde uğraşmak gibi bir sürece doğru evrilebilir hale geldi. Bunu şimdiden örneklerini de görüyoruz. Nasıl bir gelecek görüyorsun? Yani bir yönetmenin derdi oyuncuyla fiziki bir atmosferde mi çalışmak yoksa bir mesajı en iyi şekilde yansıtmak mı?
Yani bence burada bir işin özünde temel bir kavram var, ikna. O da yönetmenin işi sabah kalktığı andan itibaren karşısındaki kimse o yolculukta onu ikna etmekle başlıyor. Yani yapımcıyı bu senaryoya ikna etmek, yazarı bu inandığı yolda senaryonun gideceği yere doğru ikna etmek. Oyuncuyu o senaryoda oynamaya ikna etmek, sonra oynarken o senaryonun ihtiyacı olan ya da kendi yönetmenin kurduğu vizyonun içindeki tutarlılık diyelim, arayış diyelim neyse oradaki performansa ikna etmek, ışıkçıyı, görüntü yönetmenini ikna etmek ve sonunda da seyirciyi bu öyküye ikna etmek üstüne.
Şimdi bu alan biraz daralacak bence aşikar. Bazı araç gereçler sadece yapay zekayı doğru promptla ikna etmeye dönecek. Ama ifade ve ikna kısmı denklemi hala baki. Dert anlatmak isteyen herkes için önce o aracıya, şimdi yapay zeka olacak olan o aracıya nasıl bir şey söyleyelim ki benim istediğimi yapsın? Ya da nasıl bir şey söyleyelim ki bu hikaye özeliğinde doğru olduğuna inandığımız yere birlikte gidelim?
İlla bu hani benim istediğimi yapsın olarak görmüyorum ben otoriteyi. Birlikte gideceğimiz yola karar verirken de bir otorite olduğunu düşünüyorum. Ortak otoritemiz. Dolayısıyla şimdi bu yapay zekanın egosunu tanımaya başlıyoruz. Bakalım o ne deyince ne yapıyor, ne demeyince neyi alamıyoruz. Onlara bir bakmak gerekiyor.
Bir de bunun geçirdiği konfor, maliyet avantajı gibi şeyler var. Hani bugün dünyanın en büyük film endüstrisi diye kabul edebileceğimiz. Hollywood'da da yoğun tartışmalara yol açıyor. Hani işin yazı kısmı da bundan etkileniyor. Produksiyon kısmı da, yönetim kısmı da. Oyuncuların sentetik kopyalarının yapılması söz konusu. İşte onları ölümsüzleştirecek, yaşlanmaya karşı önleyecek veya işte ileride belki o yapımları, o yapımların kişiselleştirilmesi söz konusu. O konuşuluyor. Mesela bugün George Clooney ile izlediğimiz Good Night and Good Luck'ı belki 10 sene sonra bir de Clint Eastwood oynasın diyeceğimiz... Abonelik ücretinize bağlı olarak eğer Clint Eastwood aboneliğinize dahilse ya da ekstra 3 dolar vererek Casablanca'da Clint Eastwood oynatabilirsiniz. Bence burada temel bir değişim de şurada oluyor. Hani birden herkese yapısı, herkesten herkeseye doğru gidiyor. Yayından önce konuştuğumuz eski basının gücü, medyanın eski gücüden de bir yere bağlarsak... Yani bir tane yayının, bir eserin... O bir gazetede olabilir şu an. Gazeteler bir eser değerinde bence.
Ya da işte az önce konuştuk, o yüzden söyleyelim ismini. Radikal Gazetesi'nin yarattığı rüzgarı konuşalım mesela. O rüzgar birden herkeseydi. Dolayısıyla oradaki şöhret de, prestij de o bire aitti. O radikal gazetesinin biricikliğine aitti. Şimdi bence o biriciklik işte Clint Eastwood diyelim, Brad Pitt kimi sayarsak, Babylon filminin bütün şahane oyuncularını, kadrosunu sayalım. Onlar da kalacak. Yeni şöhretler bence oradan beslenmeyecekler. Hatta belki kişilerin kendi özel şöhretleri olacak, avatar gibi. Ben diyeceğim ki benim oynadığım Casablanca. Niye Brad Pitt oynuyor yani? Hani şimdiden işte karısına kendi sesiyle Duman'ın bir şarkısını söyleten insanlar var hani hediye olarak. Dolayısıyla zaten insanlar aracıları mümkün olduğunca ortadan kaldırıp... Öykülerle direkt ilişki kurmak isteyecekler. Dolayısıyla bence bildiğimiz anlamda Hollywood yapısı o birden herkese kısmı biraz değişecek. Şimdi gelen bu yeni teknolojide beni en çok çarpan şey şu. Eskiden bir kamera çıktığında ya da yeni bir program çıktığında filmcilikle ilgili ilk Hollywood'daki bilmem kime bir denetirlerdi. Ona bütün imkanlar verilirdi. Bize üç yıl sonra gelirdi. Beş yıl sonra gelirdi. Gelmezdi falan gibi. Şimdi öyle bir şey yok. O yenilik anında hepimize ulaşıyor. Çünkü para orada. Çarpanları fazla ve hepimize ulaşması lazım. En fazla şimdi Darren Aronofsky'e bir tane film yaptırmışlar. Yüz kişilik bir A.I. ekibiyle. Ona da yüz kişilik A.I. ekibi vermişler. Başka bir şey değil. Dolayısıyla bence yeni dönemde artık herkes herkese konuşacak ve o büyük blockbuster yapısı tamamen ortadan kalkacak. Eski şöhretler bence yürür. Çünkü kimse Al Pacino gibi bir daha olamayacak.
Tabii. Bir de bence hani o ölçekte yeni şöhret de çıkmayacak. Aynı şey bütün sanat dalları için geçerli. Yani yeni bir Ajda Pekkan, yeni bir Tarkan, yeni bir Cem Yılmaz falan olmayacak. Hepimizin mikrostarları olacak. Onlar kendi dönemlerine has son parlak ışıltılardı gibime geliyor. Tabii yani bu yaratıcılığın bir kutuya, komut yazmaya indirgendiği dönemde bence bütün böyle uzmanlıkların yeniden bir şekilleneceği, ilginç kesişimler, harmanlar çıkacağını düşünüyorum. Çok bir yandan heyecanlandırıcı, bir yandan düşündürücü bir gelecek. Çünkü nihayetinde bunların hepsi mevcut insanların o organik birikimlerinden faydalanarak besleniyor. Yeni organik üretimler olmazsa bu sentetik
çıktılar, neyden beslenecek? Hani bir anlamıyla kendi pisliğiyle beslenen bir şeye dönüşecek. Ginerek dejenere olacak ya da yepyeni bir ara form yaratacak. Aynen mesela işte bir dönem hatırlıyorum dijital fotoğraf makineleri çıktığında analog fotoğraf, daha doğrusu fotoğrafçılar dijital fotoğraf mı olur falan diye baya bir tartışmalar götürüyordu. Benzeri kameralarda, video kameralarda yaşandı. Ama ortaya bambaşka bir sınıf ve üslup çıkardı.
Evet, benim bununla ilgili düşüncem şu, yani hikayeleri neden anlattığımız, niye hikayeyi dinlediğimizle ilgili temel bir mesele var. O da bence üçüncü bölüm. Yani Tree Act Structure var ya, üç aşamalı öykü yapısı. Hani çözüm kısmı. Yani bu hikayeden ne anladık, niye bu hikayeyi dinledik kısmında eve gittiğimiz bölüm. O bölüm artık hayatımızdan yavaş yavaş çıkıyor.
Öyküler sadece iki yapılı. Yani giriş var, gelişme var ve gelişmenin gittiği yerde sadece aklımızı almak, beş saniyemizi almak, yirmi dakikamızı almak ama yirminci dakikadan sonra eve giderken bizi bıraktığı duyguyla ilgili bölüm yenilenemeyecek. Çünkü o mitik yapıdan geliyor. Her zaman öyküler işte otuz altı tane aynı var falan hikayesi var ya. Oradaki eksikliği insanlar nasıl tamamlayacak onu çok merak ediyorum. Çünkü esas dejenerasyon bence birbirimize öyküleri anlattığımız kaynağın kırılması. Yoksa hikayeyi telefonla anlatmışsın, TikTok'ta anlatmışsın çok önemli değil ama üçüncü bölüm yani çözümleme dediğimiz bu hikaye bize ne anlatıyor bölümü.
Giderek çekiciliğini yitirmeye başladı herkes için. Hem dikkat alanlarının daralmasından hem de sizin de podcastta bahsettiğiniz kız boş zamanlarında ne yaparsındaki boş zamanı doldurma kaygılarından bilmem neden. Orası giderek kayboluyor. Hani bu Harari'nin söylediği işte biz kendimizin anlayamayacağı bir şey yarattık. Onlar bize ne yapacak bölümü var ya. Ben bir de bu öykülerin o bölümü kırıldığında ne yapacağız onu merak ediyorum.
birlikte merak etmeye ve takip etmeye devam edelim o zaman. Ne kadar çok sormak istediğim soru vardı. Şimdilik kursağıma yerleştiriyorum. İleri de belki başka bir vesileyle bir araya geliriz. Belki 7-8 yıllık yeni bir podcast projesinin ardından yine bir Z raporunu almak üzere bir araya geliriz. Çok teşekkür ediyorum.
Ben de çok teşekkür ederim. Bu bölümdeki konuğum Yönetmen Ozan Açıktan'dı. Kendisi vesilesiyle bir kere daha hatırlatmış olalım. Derinden Sesler pod.bmedya.com adresinde tüm arşiviyle yayında. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.