Podcast

471: Türkiye'nin Zencileri

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Önceki bölümde Türkiye’nin beyazlarını konuşmuştuk. Bu kez sözümüzü tutuyor, Türkiye’nin zencilerini masaya yatırıyoruz. Bu bölümde şu sorulara yanıt arıyoruz:

Türkiye’nin zencileri kimler? Kürtler mi, Aleviler mi, LGBTİ+ bireyler mi, KHK’lılar mı, Romanlar mı? Yoksa bu kavram artık yerini daha derin bir ayrıma mı bırakıyor: Makbul vatandaş ile sakıncalı vatandaş arasındaki o görünmez çizgiye?

Bu bölümde, takipçilerden gelen yüzlerce yanıt eşliğinde, toplumsal eşitsizlikleri bir kez daha gözden geçiriyor ve tüm bu soruları, Fatih Altaylı’nın tutukluluğuna ithafla, zencilik kavramını yeniden düşünmeye davet ediyoruz.

Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.








Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen ⁠https://www.flypgs.com/⁠ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!

Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir. GENC2025 kodu ile 3342'ye SMS atıp Garanti BBVA Mobil'den müşteri olun.

Bölüm Transkripti

5.103 kelime · ~26 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 24 Haziran'da alıyoruz. Bu bölümde, önceki bölümde söz verdiğim üzere Türkiye'nin zencilerini konuşacağız ama bunu yaptıktan sonra beyazlık ve zencilik gibi kavramların Türkiye'yi açıklamaya ne kadar yettiri de tartışacağız. Tren Topik'te geçen hafta yeni bir bölümle çıkamadık karşınızda. Gündem de birikti farkındayım, kusuruma bakmayın.

Son iki haftada olup bitenler bir yana mesela İsrail-İran savaşı var, çok da kritik. Geçen hafta yayınladığımız tekrar bölümünde vaziyeti biraz anlamlandırmaya çalışmıştık ama çok daha fazla kapı açıyor bizim karşımıza. Ya da bir anayasa tartışması var. Ama bütün bu olup bitenler bir yana beni Fatiha Altaylı'nın tutuklanması açıkçası çok etkiledi, çok üzdü. Bu bölümü biraz da Altaylı'nın tutukluluğuna ithafen hazırladım. Girişi hiç uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Önceki bölümümüzde Türkiye'nin beyazları üzerine konuşmuştuk, devam bölümünde de Türkiye'nin zencilerini konuşacağımızı vaat etmiştik. Aradan geçen süre boyunca bu zencilik-beyazlık meselesi üzerine daha fazla çalışma imkanım da oldu. Fakat son derece duygu yoğun iki kavramdı sonuçta bunlar, işte zencilik ve beyazlık. Son derece flu bir anlamı olan, herkesin bu kelimelere yüklediği anlamla farklı anlaşılabilecek iki kavram. O yüzden Türkiye'nin zencilerini tespit etmek bana düşen bir şey değildi. Yani her birimizin zihnindeki bir değildi sonuçta. Bu nedenle Twitter hesabından takipçilere sordum. Çok kısa bir biçimde, hiç açıklama yapmadan kısa ve net bir soruydu bu. Türkiye'nin zencileri kimlerdir?

Transkriptin tamamını oku

Şimdi, çoktan seçmeli bir soru değil, yani seçenekler yok. Bir yazılı sorusu gibi. Bu arada, bilimsel bir tanımı da yok zenciliğin beyazlığın. Yani yanlış cevap vermeniz de mümkün değil. Ne derseniz olur. Yeter ki bu zenciliğin gerekçeleri tutarlı olarak yazılabilsin. Neyse efendim, ben bu soruyu 20 Haziran'da sormuşum. Bu kaydı da 24 Haziran'da alıyoruz. 4 gün geçmiş. 266 kişi soruya yanıt vermiş. Bir o kadar da DM'den yazılan cevaplar olmuş.

Bu 500 kişilik bir ankete dönüşmüş. Şimdi ben bu bölümde size bu anketimin sonuçlarını paylaşacağım. Sorumuzu hatırlayalım. Türkiye'nin zencileri kimlerdir? Arkadaşlar oturup saymadım. Bazı mesajlar kısa değil oldukça uzundu. Ama şunu söyleyebilirim. Türkiye'nin zencileri kimlerdir sorusuna verilen en popüler cevabı gazeteci dostum Seyhan Avşar DM'den bana gönderdi. Kürtler şekerim. Asla değişmez.

Şimdi Seyhan'ın cevabı sempatik ama yüzlerce de böyle mesaj var. Yani Türkiye'nin zencileri kimdir? Kürtlerdir kardeşim. İlk akla gelen cevap bu. 500 cevabın bence 300'e yakınında Türkiye'nin zencileri Kürtlerdir deniyordu. Ya da şöyle başlıyor liste. Kürtlerdir, Alevilerdir, eşcinsellerdir diye giriyor. Sonra 500 cevabın 300'ünde bir şekilde böyle de olsa Kürtler geçiyor. Kürtler zenci midir? Aslında Kürt sorunu var mıdır gibi bir soru bu.

Bu bölümlerde tarihsel boyutuna çok eksik bırakmakla beraber çok değindik bu meselenin. Sadece 1927 nüfus sayıbı verilerini inceleyip biraz da Yaşar Kemal okusanız, zaten bir tarihsel boyut olduğunu görebiliyorsunuz Kürt Sorunu'nda. Fakat bugünden bahsediyorum bakın. Tarihsel arka planla ayırmak çok zor, farkındayım. Hatta yanlış, onu da belirtmeliyim. Ama bugün de sorunun boyutu nedir? Bugün sorunun boyutu nedir?

Ben bunu senelerdir söylüyorum. Yani, Kürt sorunu boyutu değişmiştir, bağlamı kaymıştır. 1920'lerdeki Kürt sorunuyla, 1820'lerdeki Kürt sorunuyla, 2020'lerdeki Kürt sorunu aynı Kürt sorunu değil, bağlam kaymıştır. Cumhuriyet düne nazaran bugün zaten çok daha az inkarcıdır. Sevgili dostlar, bizim cumhuriyet kurulmuş ve kurulurken, çeşitli zorunlulukların da dayatmasıyla diyelim, Türklük meselesinde son derece kapsayıcı olmaya çalışırken aslında inkarcılığa düşmüş.

Bu durum 10 yıllardır tartışılır fakat PKK'dan sonra bu mesele terör parantezine alındığı için derinlikli düşünme fırsatımız olmadı, zihnimiz çok bulandı, mesele zaten kriminalize oldu, özgür bir tartışma ortamı da çıkamadı buradan. Bu Kürt meselesinde hakikati bir türlü konuşamadık. Halbuki terör parantezi olmadan önce de bu konu ele alınır ve kime aydınlar tarafından vaziyet eleştirilirdi. Mesela Kemal Tahir. Kemal Tahir bu aydınlardan biri. İzmir suikasti ve terakkiperver cumhuriyet fırkanın kapatılması sürecinde geçen bir politik roman. Kurt Kanunu. Şimdi Kurt Kanunu'nda Talat Paşa'nın yaveri pozisyonda bir Kara Kemal var. Tabi Cumhuriyet kurulmuş, bu eski iddiaççıların devri bitmiş. Kara Kemal roman boyunca bir özeleştiri de veriyor, iddiaççılığın bir özeleştirisini de yapıyor.

Mustafa Kemal'in İzmir'e gelip gelmediğini öğrenmek adına gazete okurken, beraberinde İzmir suikastinin planlandığı tarih 14 Haziran 1926 tarihinde yayınlanan bugünkü Vakit gazetesinde okuyoruz Kara Kemal'le birlikte. Ne diyor gazetenin bir haberinde? Aklı başka yerde olduğu için ne dediğini pek de anlamadan, Laz yoktur başlarına takılarak yazıyı okumaya başlamıştı. Laz Yoktur başlıklı bir habere gözü takılıyor ve Trabzon Türk Ocağı'nın bildirisini okuyoruz. Türkiye'de yalnız Türk vardır. Trabzon Türk Ocağı bir bildiri yayınlamıştır. Bildiri de özetle şöyle denilmektedir. Trabzon ve dolayları tıpkı Sivas, Kastamonu, Bursa ve İzmir gibi Türk kültürü altında yüzyıllardan beri yoğrulmuş, dil, gelenek, ülkü ve zevk bakımından bir Türk memleketidir.

Buralarda ne ayrı dil, ades ne de başka bir fizyonomi vardır. Türk bünyesine bu derece kaynamış, bizzat o bünyeyi teşkil etmiş olan bu öz ve öz Türklere, Laz diye hitap edenlere sorarız ki… Diye devam ediyor bildiri. İnkarcı milliyetçilik. Kemal Tahir de Kara Kemal'in ağzından durumu ima yoluyla eleştiriyor. Bu arada tabii Kemal Tahir 12 yıl hapis yattı. 1954'e kadar yazılarında Kemal Tahir adını kullanamadı.

Yani bakın eskiden ne güzel bu sorun rahat rahat konuşuluyormuş demiyorum yani. Burada zaten bir baskı vardı. Bu inkardan en sert etkilenenler de çok açık ki Kürtlerdi. Yani Türkiye'nin zencileri Kürtlerdir diyen boş konuşmuyordur. Saygı duyarım. Ama Kürtler derken bugün kimi kastediyoruz? Bugün neyi anlıyoruz? Sorunun dünkü hali ile bugünkü hali arasında bağlam farkı var.

Sorun dün açık seçik Kürt inkarıydı. Biz Kürt yoktur dedik arkadaşlar. Bir 60-70 yıl kadar bunda ısrar ettik. Ve sorun olmuyordu. Çünkü kimse bize gelip Kürt vardır kardeşim demiyordu. Kürtler orada yaşıyordu, biz de burada yaşıyorduk. Kentlerimizde böyle karmakarışık değildi. Biz onlara da Türksünüz diyorduk. Bugün ne diyoruz?

Bugün şöyle diyoruz, hayır siz Türk değil, Kürtsünüz diyoruz. Demek ki bir şeyler değişmiş ve konunun bağlamı kaymış. Ben bu soruyu sorunca bizim Kürtler tepki gösterirdi. Ya Öcalan bile farklı bir şey demiyor ki. Öcalan'ın 27 Şubat çağrısına baksanıza.

ülkede kimlik inkarının çözülüşü ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler PKK'nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamamış ve tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır. Bu terörün gerekçesi olur mu olmaz mı etik tartışmasına hiç girmiyorum. Yani bir gerekçe yarattıktan sonra silaha sarılmanız ne kadar meşrudur. Bu bir etik tartışma, buraya girmiyorum. O kadar insan ölmüş, öldürmüş. Müthiş travmatik bir şey.

Buna gerekçe olur mu tartışmasına girmeden söylüyorum. Öcalan bile diyor ki, kardeşim geçmişte silaha ihtiyacımız vardı, şimdi yok. Çünkü sorunun bağlamı değişti. Kürt realitesi tanınıyor artık. Kürt inkarından son 30 yıldır falan vazgeçmiş durumda devlet. Yani mesele sadece Erdoğan parantezinde de değil. Ondan öncesinde de Özal var, Demirel var falanlar filanlar. Neyse.

Yani Erdoğan'dan önce de zaten bu açılım başlamıştı. Her neyse, bu günlere kadar gelindi. Sorunun, Cumhuriyet'in ilk 10 yıllarındaki adı Kürt inkarıydı. Fakat bu politikayı sürdürebilmek özellikle 1960'lardan itibaren mümkün olmamaya başladı. Çünkü ne oldu?

O yıllarda tek tük de olsa Kürtler, Kürt gençleri Türkiye'nin batısındaki iyi üniversitelere okumaya geldiler. İşte İstanbul Üniversitesi'ne, İTÜ'ye, ODTÜ'ye, Ankara Üniversitesi'ne falan filan. Şimdi böyle olunca 61 Arayasası'nın üniversitelere sağladığı özgürlüğün ve değerimci gençlik halkının popülerliğiyle de birleşti bu iş. Ve bu Kürt gençleri örneğin Değerimci Doğu Kültür Ocakları'nı kurdular. Yıl 1969. Orada da henüz PKK yok. Fakat Türkiye İşçi Partisi'ne üyeydi çoğu DDKO üyeleri. Yani Değerimci Doğu Kültür Ocakları üyeleri. Solculardı yani bu insanlar. T24'ten Cansu Çamlıbel bu hafta Dem Parti Milletvekili Cengiz Çandar'la röportaj yapmış. Çandarı hepiniz bilirsiniz. Şöyle diyor röportajında Cengiz Çandar. PKK, Türk Sol Hareketi'nin içinden çıktı.

PKK, Ankara Üniversitesi gençliğinin içinden çıktı ve PKK olarak da ilk silah kullanma eğitimini Filistin Hareketi içinde gördü. 1982 yılında, İsrail'in Lübnan işgali sırasında çok sayıda PKK'lı İsrail'e karşı savaşırken hayatını kaybetti. Dolayısıyla geniş anlamda Türkiye solunun ideolojik arka planı, düşünce kalıpları, kaynakları neyse öcalanınki de odur. Çandar bir hakikati dile getiriyor. DDKO'nun üzerinden 12 Mart geçiyor ve ardından aynı DDKO topluluğunun içinde tartışmalar yaşanıyor. O tartışmalar sürüp giderken silahın siyaset yapmanın gerek şartı gibi görüldüğü 1970'lerin ikinci yarısına geçiyoruz.

Yeni yeni Kürt örgütleri kuruluyor. Kim kuruyor bunları? Üniversite gençliği. Bambaşka bir sosyal durum ama bugünle kıyaslamak doğru değil. Zamanın ruhu da silahlıdır bu arada. Çok yabancı olan bu silahlı siyasete, 70'li yılların ikinci yarısındaki silahlı siyasete çok yabancı olan vaziyetin büyüklüğünü göremeyebilir ama günde 20 küsür kişinin öldüğü bir süreç aslında bir tür iç savaştır. Ve iç savaşlarda siyaset silahla yapılır.

Bu bir hakikat yani, yorum değil bu. Ama bir de o tarihlerden itibaren Kürt kimliğiyle öne çıkan siyasetçiler de ortaya çıktı. Yani 70'li yıllardan itibaren ortaya çıkan bir mevhumdu bu. Mesela Şerafettin Elçi. Mesela Ahmet Türk. Bunlar 70'li yıllarda ortaya çıkan parlamenter siyasetçilerdi. Kürt kimlikleriyle öne çıkıyorlardı. İsmail Beşikçi gibi aydınlar, mesela yazarlar, yine o dönemen atmosferinden doğmuştu.

Ahmet Türk mesela o dönemin CHP'sindendi, milletvekiliydi. Şerafettin Elçi de mesela Demirel'in partisi Adalet Partiliydi. Bunlar Kürt kimliğiyle öne çıkan parlamenterler oldular. Bugün Bingöl'deki havalimanının adı Şerafettin Elçi Havalimanı. Bu ülkenin eski siyasetçilerinden, eski bakanlarından, Şırnak'ın evladı Şerafettin Elçi Havalimanını açacağız.

Sonra şair Kemal Burkay. Yine o dönemin atmosferinde ortaya çıkan bir başka karakter. Hep bu işi sulh içinde çözmekten bahseden oydu. Hiç PKK'lı olmadı. O zaten bambaşka bir siyaset güttü. Yani 70'lerin ikinci yarısı anlaşılmadan bu mesele de anlaşılamıyor. Henüz PKK yok ama irili ufaklık Kürt örgütleri kuruluyor. Mesela KAVA, RIZGARI. Bunlar o dönemdeki büyük Kürt örgütleri. Ama o dönem içinde irili ufaklı pek çok Kürt sol topluluğu da oluşuyor. Apocular da bunlardan biri. Yani biraz önce dinlediğiniz Çandar yorum bile yapmıyor, bir hakikati dile getiriyor. PKK ve Öcalan evet doğru, Türkiye solunun 1960'lardan sonraki gelişiminden ölemiştir. Bu apocular 12 Eylül'den önce darbeyi öngörerek yurt dışına çıkıp Suriye'de konuşlanıyorlar. Tabii hepsi değil ama önemli bir kısmı, lider kadrosu. Öyle çok kitlesel binlerle ifade edilebilir bir grup da değil. Orada 12 Eylül'ü atlatıyorlar. Kurucularından bir kısmı Türkiye'de yakalanıyor. Mazlum Doğan falan mesela o yıllarda cezaevinde ölen isimlerden. PKK bizim hayatımıza 80'lerle birlikte girse de 1978'de kuruluyor. İlk yıllarda silahlı eylem yok, bir hazırlık süreci var. Sonraki yıllarda da eylemler askere dönük değil, diğer Kürt gruplarına yönelik. 1984'e kadar diğer Kürt gruplarını sindiriyor PKK. 84 Evruh baskını ilk terör eylemi diye geçiyor da o askere dönük ilk saldırı.

Öncesinde kavacılardan, rızgarıcılardan öldürülenler var. E tabii 12 Eylül soruna boyut ekleyen bir askeri darbe. Tüm bu atmosfer içinde PKK ve kurucusu Abdullah Öcalan bölgede büyük bir güç kazanıyorlar. 1990 Halkın Emek Partisi'nden, 2024 Halkın Eşitlik ve Demokrasi Partisi'ne yani Dem Parti'ye. Hareketin böyle bir boyutu da var yani parlamenterleri var, halk seçiyor.

Şimdi haliyle sorulan sorunun bağlamı kaymış durumda. Sorumuz neydi? Türkiye'nin zencileri Kürtler midir? Eğer buna evet Kürtler'dir diyorsanız, o halde bir de beyaz Kürtleri düşünün. Şimdi beyaz Kürt mü olur? Olur efendim. E var baya değil mi? Bu düzen içinde pozisyon sahibi olmuş, zengin olmuş, bakan olmuş, Kürtlüğünden de vazgeçmemiş, yani inkar etmemiş bu durumu. Öyle adıyla sanıyla Kürt yani. Kürt aşağı, Kürt yukarı. Al sana bir Kürt.

Alsana bir kürt daha! Şimdi Şimşek, Türkiye Cumhuriyeti'nin parasının başında! Para onda! Maliye bakalım!

Gariban Kürt ayrı bir hayat yaşıyor da bu düzenin ekmeğini yiyen Kürt de çok değil mi? Al mesela Şimşek hala maliyenin başında. Sadece siyasetçi, bakan, bürokrat da değil. Kürt zenginleri de var. Bu kayyum işini siz bir de öyle düşünün. Ne alaka demeyin. 90'larda Kürt iş adamları patır patır öldürülüyordu. Bugün İmralı heyetinde de olan Pervin Buldan örneğin, faili meçhul bir suikasta kurban giden Kürt iş adamlarından Savaş Buldan'ın eşiydi.

32. günün genç muhabiri Cüneyt Özdemir'in 1997'deki anonsundan dinleyelim. Ölüm üçgeninin kurbanlarının çoğu bildik isimlerde büyük bir kısmı Kürt kökenliydi. Çoğunun PKK'yı desteklediği söyleniyordu. Aralarında adları karanlık işlere karışmış Behçet, Can Türk, Savaş, Buldan gibi isimler de vardı. Haklarında davalar açılmış, cezalarını çekmişler ya da berat edip çıkmış ve işlerinin başlarına geri dönmüşlerdi.

Bu iş adamları belki kaçakçılık işleri için, belki PKK'ya yardım ettikleri için bir biçimde aynı odak tarafından infaz edildi. Amaç örgütün finans kaynaklarını kesmekti ama bu amaca giden yolda devlet yasa dışı işler yaptı. Kavyumlarla yapılan da 3 aşağı 5 yukarı budur. Kavyumlar hediyle harekete yakın iş adamlarının belediye kaynaklarına ulaşması engellendi. Cumhuriyetin ilk 10 yıllarında Kürt inkarı gibi bir sorun varken son birkaç 10 yılda sorun

Kürt siyasi hareketi inkarına evrildi. Çünkü devlet dedi ki silahlı bir güçle, kendi dışındaki silahlı bir güçle eğer o güç devlet değilse ben o gücü tanıyamam, tanımam. Burada tartışma derinleştirilebilir. Devlet haklıdır veya haksızdır, oralar ayrı. Ama böyle bir tablo vardı ortada. Çünkü Kürt büyük oranda artık inkar edilmiyor. Kürt vardır deniliyor.

Kürt kökenli Türk dediğimiz oluyor, direkt Kürt dediğimiz oluyor ama biz artık Kürtlere hayır Kürt değil, Türksünüz demiyoruz. Evet diyoruz Kürtsünüz ama anayasa olarak Türksünüz diyoruz mesela. Biz eskiden arkadaşlar onu da demiyorduk. Siz Kürt değilsiniz, bilmiyorsunuz aslında, siz Türksünüz diyorduk. Bakın şimdiki milliyetçiler bile ister Zafer Partili, ister MHP'li, ister İyi Partili olsun Kürt'ü inkar eden kalmadı artık. Eskiden öyle değildi.

Çünkü kimse bize Kürt vardır de demiyordu. Bizlere Türkiye'nin geri kalanına yani Kürt vardır dedirtenler, Türkiye solu içinden çıkmıştır. Bu solcular o yüzden baş belası. Tırnak içinde söylüyorum tabii. Haliyle Türkiye'nin cenzesi Kürtlerdir demeden önce, sorunun bağlamının kaydığını ifade etmek gerekir. Kürt artık inkar edilmiyor. Haliyle başlı başına Kürtlükle ilgili sorunlarımızın hepsi değil ama, Çok önemli bir eşikte böylece açılmış oluyor. İnkar yok artık. E bir de kentlerde de iç içe geçtik arkadaşlar.

Kent hayatı birbirine çok benzer başka bir kültür, başka bir gündelik hayat içeriyor. Bu hayat içerisinde Türk'le Kürt'ün arasındaki fark da çok ama çok azalıyor. Dertler aynılaşıyor. Dertler köyden çok daha farklı şekilde değişiyor. Sosyolojik durum o kadar önemli ki İstanbul'daki bir Kürt'le Şırnak'taki Kürt'ün derdi de bir değil. Şırnağa İstanbul'u geçelim. Gariban Kürt mü, Beyaz Kürtler mi?

Mesela Finansın Gündemi adlı internet sitesi 2013 yılında Limak'ın patronu Nihat Özdemir'i nasıl aktarmış? Diyarbakır doğumlu iş adamı Nihat Özdemir, bugüne kadar Kürt olduğum için hiç kimse bana şunu yapamazsın, bu işe giremezsin, buraya başkan olamazsın demedi. Emin olun size de kimse bunu söyleyemez. Sözleriyle etkinliğin düzenlendiği salonda geleceğe umutla bakmaya çalışan iş adamlarını adeta ufuk açıyor.

Hey maşallah ne ufuk be. Nihat Özdemir bir Kürt ve Kürt olmadığını söylemiyor. Yani inkar etmiyor Kürtlüğünü. Limak'ın da sahibi. E ihaleler falan. Yani şimdi Nihat Özdemir de mi zenci Kürt? Kürt inkarı yok. Kürt siyasal hareketi inkarı var. Bu inkarın da PKK adında kocaman bir gerekçesi var. Yani silahla bu kadar yakınken sivil silahsız siyasetle iki ateş arasında yapılıyor. Onlarca yıllık kanlı bir tarih var bir de geride. Bu ortamda silahsız siyasete dönük baskı da gerekçe kazanıyor. Kardeşim silahınız var onlarla bir temas kurmayın deniyor.

Aynı siyasete de milyonlar gönül veriyor. Paradoks burada başlıyor. Şimdi, terör parantezini alıyoruz da o parantezi nerede kapatıyoruz? Tekrar edeyim. Bir terör parantezini alıyoruz meseleyi ama o parantezi nerede kapatıyoruz?

Dağdakiler terörist. O zaten kabul. Adam elinde silahla senin askerinin polisinin karşısına çıkıyor. Kent merkezlerinde bomba falan patlatıyorsa ve bunu yapan bir devlet değilse ona terör örgütü diyoruz. Tamam, oraya kabul. Peki bu teröristliğin boyutu ne? Yani nasıl genişletebiliriz bunu? Kürtler terörist mi? Bu teröristler eylemlerini Kürtler adına yapıyor diye. Yok öyle değil. Bizim en meşhur ifademiz, benim Kürt arkadaşlarım da var. Tamam. Peki ya sınır neresi? Mesela şöyle sorayım. Dem partili vekiller terörist mi? Evet diyenlerimiz olabilir. Peki ya Dem parti mensupları terörist mi? Hani vekil değildir ama partiye üyedir. Onlar terörist mi? Tamam onlara da terörist diyelim. Peki ya Dem parti seçmeni terörist mi? 10 milyon insan. Mesela şu dayı. Biz oyumuzu kendimize veriyoruz. Hangisi dayı? Bizim partimiz bellidir. Yok yok biz kendimize veriyoruz. Şimdi bu terörist değil teröristtir netliği sokakta o kadar gerçek değil. Bu dayı da terörist parantezine alınabiliyor. Zaten kriz de buradan çıkıyor. Sorumuz nedir? Türkiye'nin zencileri Kürtler midir? Valla bana soracak olursanız bu önerme bugün dünkü kadar güçlü değil.

Kürtler bir siyasal temsil altına girince zencileşiyorlar. Yani Dem Partili olmayan Kürt'ün sorunu da Dem Parti'den kaynaklı. Dem Parti diyorum da anlayın işte yani taa 1999'daki hepten bu yana geliyor. Uzun yıllar seçim barajı nedeniyle bağımsız adaylarla giriyorlardı seçime. O yüzden aldıkları oya nazaran çok az vekil çıkarıyorlardı. Sistem için de tolere edilebilir bir durumdu bu. İşte bağımsız adaylarla 35-40 milletvekili çıkartıyorlardı. Fakat 2015 yılı bu hareket için de dönüm noktası oldu. Çünkü parti olarak seçime ilk kez girdiler ve barajı geçtiler. Bu başarı da onun lideri Seyahattin Demirtaş'a aitti. Bakacaksınız asker polisin evlerine, şehit cenazelerine, hepsi fakir fukara.

Bir gün bir tane de boğazdaki bir villaya Türk bayrağı asılsaydı görseydik. Onların da evlatları canını vermiş bu ülke için. Yok böyle bir şey. Ölen Kürt yoksul, ölen Türk yoksul. Fakir fukara kanını dökecek. Bunlara vatan yapacağız burayı. Bunlar da üstüne saray yapacak. Çoluğuyla çocuğuyla zevk sefa içerisinde, israf içerisinde memleketi yiyecekler. Çıkıp Müslümanlık gazlı, Türklük gazlı verecekler.

Şehit edebiyatıyla vatandaşın kanacağını üzerinden iktidarını sürdürecekler. Biz de buna sessiz kalacağız. İtiraz edeni, ölücüyü terörist ilan edecekler. Kürt siyasal hareketi kendi içinde sol kanadı da olan bir hareket. Selahattin Demirtaş'ın perspektifi daha soldadır. Yani Kürt yoksullarla Türk yoksulları bir arada değerlendiren bir perspektife sahipti.

Ve 8 küsur yıldır olduğu üzere açık ki baya zencidir Selahattin Demirtaş. Bakın normal şartlarda bir ceza veriliyorsa birine, ona 15 gün içinde gerekçe yazmanız gerekir. Hükmü insanileştiren ve saygıdeğer kılan o hükme yazılan gerekçedir. Selahattin Demirtaş'a Mayıs 2024'te, bakın geçen sene yani, Mayıs 2024'te 42 yıl hapis cezası verildi ve ne oldu biliyor musunuz?

Henüz bu hapis cezasının gerekçesi açıklanmadı. Gerekçesiz karar. Böyle bir şey yok arkadaşlar. Yani biraz hukukla temasınız varsa bunun iler tutar yanı yok. Gerekçesiz karar. Normal şartlar altında 15 gün içinde yazılması gereken gerekçe 13 aydır yazılmıyor. Ümit Özdağ'a kulak verelim. Geçtiğimiz günlerde artık haksız tutukluluğuna son verilen Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ, NAV TV'den İlker Karagöz'e konuştu.

siz sormadan ben söyleyeyim demirtaşla ilgili ne düşünüyorsunuz diye soranlar da oluyor demirtaşa da cumhuriyetin hukukunun bütün yurttaşlara uygulandığı gibi adil yargılama çerçevesinde uygulanması gerektiğini düşünüyorum Ben Demirtaş'la ve temsil ettiği zihniyetle politik olarak mücadele ettim ve etmeye devam edeceğim hayatımın sonuna kadar. Ama benim devletim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir yurttaşı olduğu için ben hangi haklara sahipsem onun da aynı haklara sahip olması gerektiğine inanıyorum. Hakkında bir karar var, o karar bir seneden beri yazılmıyormuş. Yani bu olmaz.

Selahattin Demirtaş bu ülkenin zencisidir. Bunda kürtlüğü etkili mi? Evet etkili. Ama sadece kürtlük değil. Bak Nihat Özdemir de kürt, o zenci değil. Demirtaş zenci ama. Yani her kürt zencedir diyemeyiz. Zenci olmayan beyaz kürtler de vardır. Peki ya, zencilikle kürtlük arasında bir illiyet bağ kurulabilir mi? Evet kurulabilir. Gerekçesi her ne olursa olsun memleketin sürgün yerinde doğup büyüyen insanlardır kürtler.

Bunun altını çizelim, burada bir ara verelim, ondan sonra bu sürgün yerinde doğup büyüme işini biraz daha detaylı konuşalım. Konu sadece PKK ile sınırlı değil. PKK 1978'de kuruldu. Hakkari'de bir mevsim. Bilmiyorum duydunuz mu? Ferit Edgün'ün 1977'de yayınlanan romanı. Orta Deniz PKK yok. Bu romanın 1982'de filmi de çekiliyor. Yönetmeni Erden Kral. Senaryolaştıran Onat Kutlar. Filmin başrolünde Genco Erkal var.

Hakkari'de bir dağ köyüne sürülmüş bir öğretmeni canlandırır Genco Erkal. Sürülmüş. Çünkü oralar hep sürgün yeriydi. Filmin sonuna doğru artık başka bir yere tayin çıkar öğretmenin. Öğrencilerine de veda eder. Ama ben şimdi sizden gider ayak bir şey istiyorum. Bütün öğrettiklerimi unutun. Dünya dönüyor, evet. Ama belki de burada, bu dağ başında dönmemesini bilmek daha doğrudur.

Size hayat bilgisi dersleri verdim. Ama siz... ...Hayatın gerçek bilgisini kendiniz burada... ...Bu dağ başındaki köyünüzde... ...Sonra... ...Uzak kentlerdeki askerliğinizde... ...Mapusluklarınızda öğreneceksiniz.

Kürtler Türkiye'nin zencileri midir? Bugün tartışsak bu soruyu, Kürtlerden daha zenci olanlar Alevilerdir diyenlere daha çok hak veririm açıkçası. Kürtler ne kadar zenci onu bilemem ama Aleviler kadar zenci değil bence. Al sana bir Alevi, al sana bir Alevi daha diyebileceğimiz bir tane bile Alevi bakan yok mesela.

81 validen biri Alevi değil. Geçen yıllarda Alevi vali var diye hava yapıyorlardı, o da bir tane bak. Kürt sorunu PKK nedeniyle aktüel politik bir çerçeveye de oturuyor diye biz trend topikte bu meseleye çok girdik ama Alevi meselesi de o da derin bir sorun bakın. Onun da bir tarihi var. Alevilerin solla teması, oradan CHP ile birliktelikleri falan o da enteresan. Yani onu da konuşmak gerekir uzun uzun.

Yine popüler cevaplar içinde, yani Türkiye'nin zencileri kimlerdir sorusuna verilen en popüler cevap Fürtlerdi. O yüzden öyle uzun uzun vakit ayırdım ama Aleviler diyenler de çoktur. Yine popüler cevaplar içinde tabii ki LGBT'yi var. Şu an Onur haftasındayız. Onur yürüyüşüne müdahalede 70 küsur gözaltı gördüm. Ama zaten o kadar insan katılmış gibi yani eskisi gibi böyle 10 binler katılmıyor Onur yürüyüşlerine.

Sorunun boyutu bence oldukça tehlikeli bir yere gidiyor. Bu cinsel eyleme sahip insanlar için Türkiye çok zorlu bir yere dönüşüyor. Eşcinsellik artık bir suç gibi kavranmaya başlanıyor. Eski haberci, yeni siyasetçi İrfan Değirmenci, Türkiye İşçi Partisi'nden biri, parti meclis üyesi, Türkiye'nin ilk gay siyasetçilerinden biri gördüğümüz kadarıyla. Daha doğrusu gayliğini gizlemeyen diyeyim. Ben geçen yıl gay olduğumu tweetledikten sonra sosyal medya üzerinden tahmin edebileceğiniz linçlere maruz kaldım. Ama sokakta beni gördükleri zaman cesaretimden dolayı tebrik edenler de oluyor. Ne tebrik istiyoruz ne de linçler. Sadece benimle ilgili söz söyleme hakkını sana kim verdi diye sormak istiyoruz. Hem ülkeyi yönetenlere hem de bizi yönetmeye çalışanlara.

Kürtler, Aleviler ve LGBT'ler. İçimdeki ukdedir. Biraz da sistemlerine hak verdim. Bir de KK'lılar var arkadaşlar. Hakikaten sivil ölüm. Bu Fethullahçıların en derinlerindeki tipler ya işbirlikçi olup bu düzenin egemeni oldular, hala aramızda dolaşıyorlar ya da yurt dışına kaçtılar.

15 Temmuz'dan sonra Fethullahçılığın tabanı ilk dayağı ve en sert dayağı yedi. Öyle bir keşmekeş içinde çıkarıldı ki bu KYK'lar, konuyla hiç ilgisi olmayanlar da mağdur edildi. Yargı yolunu da kapadılar. Bu ilk düşman ceza oku pratiğini 15 Temmuz'dan sonra gördük.

Gerçekten KKK'lıların da büyük kısmı zencidir bu anlamda. Türkiye'nin zencileri KKK'lılardır diyenler de çok olmuş, haklılık bayları var. Az sayıda ama görünce güldüm, Türkiye'nin zencileri Fenerbahçelilerdir diyenler olmuş. Hepsine selamlar.

Türkiye'nin zencileri Türklerdir diyenler gördüm. Beklediğimden daha azdı açıkçası. Bu yeni kuşak milliyetçilik Kürtlere siz de Türksünüz dedirtmiyor. Yani Kürtlere Türksünüz demiyor, Kürdü inkar etmiyor. Onlar Kürt, biz Türküz diyor ve Türklüğün aşağılandığını, zencileştirildiğini söylüyorlar. Bu geçmişte görmediğimiz bir şey. Türk milliyetçiliği de ikinci yüzyıla hazırlanıyor yani.

Az sayıda böyle yorum gelmiş. Türkiye'nin zencileri Türklerdir şeklinde. Bir kısmıyla yazıştık da aynı zamanda. Dertlerini anladım. Yani Türk milliyetçile dönük saldırganlığı, Türkiye dönük saldırganlık olarak kavruyorlar gibi geldi bana. Türkiye'nin zencileri beyaz yakalılardır diyen olmuş. Az sayıda ama tekrar etmiş yine de. Bir kısmıyla onlarla da yazıştık. Orada da enteresan bir öfke var. Mesela mesaj şöyle.

Orta sınıf, üniversite mezunu, çocuklarım iyi eğitim alsın diyen, en ufak bir kamusal cezadan korkan beyaz yakalı. Yani çileyi anlıyorum, hak da veriyorum, bu düzenin egemenidir de demiyorum beyaz yakalı için ama yani zencilik de değil ya. Öyle hissetmek üzerine düşünülebilir. İktidarla ve yıllar içinde devletle yaşanan kültür savaşı da bu histe etkili belki. Ben çok tutarlı bulmadım ama açıkçası. Yani en dipte beyaz yakalılar yok. Yapmayın Allah aşkına.

Eğer öyleyse yani beyaz yakalılara Türkiye'nin zencileri diyeceksek örneğin romanları ne yapalım? Üstelik beyaz yakalılık bir kimlik de değil. Şimdi Twitter'da pek roman yok. O yüzden romanlardan çok mesaj gelmemiş. Türkiye'nin zencileri romanlardır diyenler de muhtemelen roman değil ama böyle diyenler de olmuş.

Ama Türkiye'nin gölgede kalmış bir hikayesidir romanlar. Türkiye'nin zencisidir diyene de saygı duyarım. Hakikaten tutarlı bir yaklaşım olur kendi içinde bu zencilik meselesinde. Romanların hayatı tiye alan tavırları onların mağduriyetinin ciddiyetini azaltır. Bizim memleketin en garibanları belki de romanlardır ama bu garibanlığın işlendiği yerler komedi dizilerinden daha ötesi değildir. Sür şoför!

Sür de şu bitli mahalleden bir an önce kurtulalım. Başka zenci adaylarını unuttuk mu diye bakıyorum. Kürtler var, Aleviler var, LGBT'liler var, KK'lılar var, Fenerbahçeliler var, Romanlar var, Beyaz Yakalılar var, hatta Türkler var. Şimdi tüm bu zenci adaylarını üzecek bir diğer mesajı okuyayım. Türkiye'nin zencileri kimlerdir sorusuna gelen cevaplardan biri de Bilgi Üniversitesi'nden Prof. Mehmet Ali Tutan'dan gelmiş. Şöyle diyor Türkiye'nin zencileri kimlerdir sorusuna Mehmet Ali Hoca.

Bu postkolonyal çerçevelerin Türkiye'yi açıklamadığını söyleyen sosyal bilimciler. Yani hoca diyor ki, Türkiye'yi bir zenci-beyaz ayrımına sokmaya kalkarsan çuvallarsın. Bu postkolonyalizm, uluslararası ilişkilerde sömürgecilik sonrası dönemi atılan başlık. Türkiye'nin daha orijinal bir geçmişi var. Hiçbir zaman tam sömürge olmadık. Tam sömürgeci de olmadık.

Zenci-beyaz ayrımlarıyla toplumu okumaya çalışmak, Türkiye'yi batıdan doğru gözlemeye benziyor. Bu bizi yanıltabilir. O yüzden bu zencilik-beyazlık ikiliğinin dışında başka bir şey aramaya koyuldum. Arkadaşlara danıştım. Bu meseleye ilişkin biraz kafa patlattık. Ve bizim derdimizi batıda değil doğuda aramak gerektiğine karar kıldım. Yani batıdan doğru bu memleket gözlenemez. Biz öyle ya da böyle doğulu bir toplumuz. Doğudan beslenen aydınlardan daha fazla istifade edebiliriz. Zencilik, beyazlık batıdan elde ettiğimiz kavramlardı. Ama bunlar sömürgecilik geçmişi olmayan ulusların içindeki eşitsizlikleri anlamlandırmaya yetmiyordu.

Ala el Esfani, Mısırlı edebiyatçı, roman yazarı. O yıllar yılı Nasır iktidarının ardından, hüsnü mübarek iktidarında da diktatörlüğü yaşamış bir kişi. Bizi anlayabilir. Üstelik Mısırlı. Benzer bir kültür coğrafyasının içinde yaşadık onlarla. Diktatörlük Sendromu diye de iletişim yayınlarından Barış Özgul tarafından Türkçe'ye çevrilmiş bir kitabı da var.

El Asfani, diktatörlüklerde ortaya çıkan eşitsizliği makbul vatandaş ve makbul olmayan vatandaş olarak açıklamaya çalışıyor. Bence bu ikilik, yani makbul olma ve olmama hali, bizi oldukça tanıdık ve doğrudan içinde yaşadığımız bir gerçekliği ifade ediyor. Makbul vatandaşı şöyle tanımlıyor El Asfani, Diktatör korku bariyerini başarıyla yarattığında toplumda örnek bir makbul vatandaş ortaya çıkar. Makbul vatandaş, tüm dünyası kendi küçük ailesi ve işinden ibaret olan sokaktaki sıradan insandır. Siyasi değişim çabalarının doğurabileceği belirsizliğe karşılık o daima istikrarı tercih eder.

Diktatörlük altında yaşayan makbul vatandaşın tek derdi evinin içinden ibarettir. Zaten sokaklarımızın kirli, evlerimizin temiz olmasının nedeni de budur. Makbul vatandaş, demokrasi ve özgürlük gibi muğlak kavramlar için meslek hayatını riske atabilenleri görünce onlara inanamaz. İşin içinde bir bit yeniği arar. Eylemlere gidiyor, demokrasi istiyor, özgürlük istiyor. Muhtemelen vatan hainidir. Ona göre değişim çok tehlikeli bir kavramdır.

Makbul vatandaş, değişim isteyenlerin, demokratların en ağır şekilde cezalandırılmasını ister. Kendisi korkaktır, korkuları tarafından esir alınmıştır. Ama korkunun akılcı olduğunu düşündüğü için korkaktır. Bu nedenle korkuyu tercih etmiştir. Muhaliflere, itiraz edenlere baskı arttıkça mutlu olur. Böylece zaman içerisinde faşizme meyleder.

Bu sayede korkaklığının ne kadar akılcı bir tavır olduğunu ispatlayacak fırsatı bulur. Muhaliflerin başına gelenleri diğerlerine gösteren de makbul vatandaştır. Önümüzdeki bölümlerde Türkiye'yi anlamlandırabilmek için makbul vatandaş, sakıncalı vatandaş ayrımına odaklanacağız. Çünkü an itibariyle içinde yaşadığımız ülke, zencilik beyazlıkla açıklanamıyor. Eğer makbulseniz, zenci olsanız dahi beyaz, mesela Nihat Özdemir örneğinde olduğu gibi, eğer sakıncalıysanız, beyaz olsanız bile zenci gibi davranılabiliyor size. Fatih Altaylı, eğer zenci-beyaz gibi bir ikilikle Türkiye'yi anlamaya çabalarsak, o kabul edelim bir beyaz Türk. Kelimenin tam manasıyla bir beyaz Türk.

Ama hapiste. Neden? Çünkü beyaz olması bir yana, o makbul biri değil. Makbul vatandaş, liderin her zaman doğru yaptığına ve gelecekte de doğru yapacağına iman etmiş biridir. Lideri sorgulamaz, itaatkardır. Halbuki Fatih Altay'la itiraz ediyor, eleştiriyor.

Bu tavrıyla makbul olmaktan çıkıyor ve eşitsizlik sürecinde alt basamaklara düşüyor. O artık derdest edilip hapse yollanabilecek bir kişi. Nevşin Mengü. Beyaz mı zenci mi? Ne derseniz deyin ama makbul vatandaş değil. Sakıncalı biri o. Altayla'nın tutuklanmasının ardından sosyal medyadaki makbul vatandaşlar sıranın Nevşin'de olduğunu, onun da hapsi boylaması gerektiğini yazıyordu. Gerçekten iğrenç insanlar. Ben Nevşin Mengü'nün yorumunu etkili buldum. Önce bizi kovdurdular. Kovdurduktan sonra şöyle düşündüler, iyi bunlar şimdi aç kalsın sürüm sürüm sürülsün, biz de ha ha ha diye gülelim diye düşündüler. Sonra bizler kendimize YouTube mecrası üzerinden bir alan açtık. Kendimize yol bulduk yani açıkçası. Yolları kapattılar. Kapanan yollardan beri yol bulduk aslında. Bunu diyor Nevşin Mengü ve sonra uzun uzun Fatih Altaylı'nın YouTube'daki başarısından bahsediyor. Bu arada Avrupa standartlarında da başarılı Fatih Altaylı. Gerçekten bu boyda izlenen bir YouTube yayıncısı bulmak kolay değil. Her gün en az yarım milyon insan izliyor yayınlarını. ve iktidar medyasının hepsini toplasanız, televizyon dahil olmak üzere, Fatih 6 aylık kadar izlenmiyor. Daha önce de dediğim gibi son derece cesur bir yayıncılık çizgisinden milim sapmadan yapıyor yayınlarını. Kuyruğu da dik tutuyor. Neşin Mengü de hakkını teslim ediyor ve devam ediyor.

Bence kendimize yol yaptık. Buna da kızdılar. Kıskandılar. Bunu çekemeyen insanlar. İstemiyor. Arkadaşlar biz var olmayalım istiyorlar. Bu kadar basit. Biz derken siz de. Biz var olmayalım. Olmasın sadece onlar olsun istiyorlar. Bu işin Türkçesi budur. Dolayısıyla aslında bu ülkenin %50'sinden fazlasına kimse bu zihniyet tarafından o videoları montajlayan, o videoları montajlayıp sonra da savaş açan, tutuklansın diye kampanya başlatan

Hepimize varoluşsal bir savaş açılmış durumda. İşin Türkçesi bu. Peki bu hepimiz kimiz? Bizler makbul olmayanların, itiraz eden, evinden gayri dertleri olan, memleketi dert eden, bir biçimde bu düzene itiraz eden, itiraz etme hakkını kullanan herkesiz. Ben bize Uğur Mumcu'nun sakıncalı piyadesinden yola çıkarak sakıncalı vatandaşlar diyorum. Onlar makbul vatandaş ki önümüzdeki bölümlerde bu makbullüğü daha çok açacağız. Onlar makbul ve bizi de makbul olmaya zorluyorlar, biz ise sakıncalıyız. Türkiye'deki tüm sınıfsal ve kimliksel eşitsizlikleri yatay kesen bir başka eşitsizlikle karşı karşıyayız. Yeni durum budur. Bu nedenle 20. yüzyıldan doğru bugünü anlayamıyoruz. Yeni bir durum var ortada. Otoriter ve hukukun olmadığı rejimlerde gördüğümüz bir eşitsizlik tipi bu. Makbul ve sakıncalı vatandaşlar. Bizler sakıncalılar olarak bir yol bulmak durumundayız.

Makbullüğün konforu iyi ama onu da şerefimize yediremiyoruz belli ki. Tüm bu yaşananlardan sonra Erdoğan'cı olmak, insanın şerefini, onurunu hiçe sayması demek. Bu kadar dayak yedikten sonra onu da yapamıyoruz. E çünkü görüyoruz yani adaletsiz bir düzenin içinde olduğumuzu. Ne yapacağız? Onurumuzu hiçe sayıp, suyun ısılıyor altı ayla diye Oktay Saral'ın yanında mı izahlanacağız? Bu onursuzca olurdu.

Fatih Altaylı da İsmail Saymaz'a yazdığı mektupta bu onur meselesini gençler üzerinden ele almış. Sevgili İsmail, halimi hatırımı sormuşsun. Sağ ol, iyi ki varsınız. Hukuksuzluk dönemlerinin kurbanı çok olur. Gençler bizim yerimize bedel öderken biz sessiz kalacak değiliz. Adalet için hepimiz savaşıyoruz. Bildiğim şudur, iyiler daima kazanır. Şunu da herkes bilsin, emniyette, silivride hep iyi muamele gördüm. Hep iyi insanla karşılaşıyorum.

İyiler hala çoğunlukta her şeye rağmen. Seni ve bütün arkadaşları sevgiyle kucaklıyorum. Biliyorum ve hep söylüyorum. Bu da geçer yahu. Sevgiler, Fatih. Gençler bedel öderken ihtiyarların öylece oturmasını onuruna yedirememiş Fatih Altay. Çok insani bir durumdur bakın bu. Böyle para pul içinde yapılmaz adam hapse girdi be. Bu yayını dinleyen sizler ve ben bilin ki yarın öbür gün hapiste olabilmek an meselesidir. Evet, böyledir. Bizler bu ülkenin sakıncalılarıyız çünkü. Makbule yapılan muamele bize yapılmaz. Bize yapılan muamele de makbule yapılmaz. Bize düşman ceza hukku, makbule yandaş ceza hukku.

Ama onlara da geçmiş olsun. Çünkü biz zannettikleri kadar az değiliz. Öyle ya da böyle şerefimizi teslim alamıyorlar. Yatarız, çıkarız, belki çıkamayız ama bu düzene de boyun eğmiyoruz ya işte. Bu düzene boyun eğmek demek, Cem Küçük'le yan yana dizilmek demek. Allah yazdıysa bozsun.

İnsan sadece bunun için bile yaşar. İnsan hayatı boyunca Cem Küçük'le yan yana anılmamak için yaşar. Bakın bir makbul gazeteci olarak geri kalanlara nasıl bir yaklaşım içinde. TRT'yle burayı karşılaştırma, biri devletin kanalı. Devletin değil, o işler de öyle değil. Zaten CHP devlet çöksün istiyor. CHP'nin yaptığı şey... Ben sana vatandaşın söylediğimi söylüyorum. Tamam, ben de sana cevap veriyorum. TRT devletin kanalı diyorlar. O vatandaşın Türkiye'de azınlık, onların bir önemi yok Türkiye'de. Niye önemi yok azınlık olsunlar? Sen şimdi çağrı yapıyor... Onlar da oy veren, niye azınlık olsunlar? Böylece düzenim bizi düşman saydı. Hadi öyle diyelim. Zencileştirdiği bir çukura itiliyoruz. Azınlık olduğumuz söyleniyor. Ben buna katılmıyorum. Zaten çukura itilirken gerekçe de bu. Biz sakıncalılar, azınlığız. Halbuki acı bir haber. Belki dinleyicilerimiz içinde makbul vatandaşlar da vardır. Çok net söyleyeyim. Şerefine düşkün olanlar çoğunluktur. Bu memleketteki makbul vatandaşların sayısı çok daha azdır.

Biliyorum ki siz de sakıncalısınız. Sakıncalı kalmaya da lütfen devam edin. Hiç merak etmeyin. Sadece bizim değil, herkesin suyu ısınıyor. Tren Topi'yi Podbimedia'yla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek makbul olmayın. İtiraz etmeye devam edin. Sakıncalılardan olun. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)