
3.071 kelime · ~15 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Arkadaşlar, hoş geldiniz. İyi ki geldiniz. Keyfim o kadar yerinde ki şu anda hiçbir şey moralimi bozamaz. Yaz geldi, havalar ısındı. Yaz tatilinin dinlenmenin tam sırası değil mi? Tüm yılın derdi, stresi, yorgunluğu güneşin sıcaklığıyla buharlaşıp uçuveriyor sanki. İnsan bazı anlar hiç bitmesini ister ya şu anda tam da öyle bir... Aaa ne oluyor?
Burada karşılaştığımıza inanmıyorum gerçekten. Merhaba, merhaba. Hay Allah, çıkaramadım ama. Yok, hiç tanışmadık zaten. Sıkı bir podcast dinleyicisiyim sadece. Konusu açılmışken yeni bölümler ne hakkında bir çıtlatsanız. Çok merak ediyorum da. Ee, henüz... Ay ya da durun. Şu son çıkan albüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben tüm şarkıları kaydettim bile. Hangi albüm? Şimdilik şehirdesiniz galiba ama tatil planınızı çoktan yapmışsınızdır diye düşünüyorum. Bu sene egzotik destinasyonlar daha moda diyorlar. Çok iyi tur programları araştırdım.
Rezervasyonu da şimdiden yaptırdık hatta. Dört günde en az altı şehir. Bir aya kalmadan yola çıkıyoruz. Ay valiz hazırlığını falan düşününce bir kötü oluyorum. Yolculuk nereye? Her gün farklı bir etkinlik. Bir de o kadar şehir göreceğiz. Yani çok fazla kıyafete ihtiyaç olacak. Geçen senekilerin de modası çoktan geçti. Dolap bomboş. Yenilerini almak lazım. Ama neyse ki şimdi online söyleniyor neye ihtiyaç varsa. Olmazsa da aynen iade. Zaman kıymetli.
Hmm evet tabi. Tatil diye yan gelip yatmaya gelmez. Sabahtan beri en az dört toplantıya girdim. Daha hala dönüşte bir yığın iş beni bekliyor. Neyse. Bugün de şimdi plajda bir kısmını hallederim. Akşam yatmadan önce de bakarsam... Ay durun ne yapıyorum ben? Sizin de kafanızı şişirdim ya. Ay yok canım. Sahi siz neler yapıyorsunuz bu yaz? Tatil planlarınız, kariyer hedefleriniz, takip ettiğiniz içerikler neler merak ettim doğrusu. Ben dinleniyorum şu anda. Tabii, tabii dinlenmek önemli. Biz de dinleniyoruz şimdi. Ama yani demek istediğim dinlenmek dışında neler yapıyorsunuz? Hayat akıp gidiyor. Aktif olmak lazım. Aslında... Ay çok pardon. Buna dönmek zorundayım. İşte iyi gibidir kesin. Kusura bakmayın cidden. Yok, yok. Sorun değil. Arkadaşlar, evet moralim hiçbir şeyi bozamaz dedim ama biraz erken konuşmuşum galiba. Tadım kaçtı gerçekten. Ben dinleneceğim diye resmen geride kalmışım tüm bu olan bitenden.
Hayata biraz fazla mı mola verdim acaba? İnsanlara bakın, bir güne kaç tane aktivite sığdırıp üstüne bir de işleri takip ediyorlar. Yok, bu böyle olmayacak. En iyisi şu şezlongda yatmayı bırakıp hemen ben de işe koyulurum. Yaz geldi geçiyor, daha ortada bir şey yok. Hemen dön Barış, hemen!
Evet, bu etkinliği haftaya koyar. Şu işi de öne çekersem. Şu iki günlük işi tek günde bitirsem. Bu ay biraz daha az uyusam. Arkadaşlar geldiniz mi? Ben çoktan çalışmaya başladım bile gördüğünüz gibi. Hatta bana sorarsanız daha bile hızlanmam gerekiyor. Yoksa öne geçemeyeceğim.
Günümüzde yavaşlığa ya da herhangi bir sebeple yavaşlamaya tahammül çok az. Hız her durumda çok avantajlı bir şey olarak görülüyor. Daha hızlı yürümek, daha hızlı okumak, daha hızlı alışveriş yapmak. Her şeyin hızlısı makbul gibi.
Yavaşlık, öyle sıkıcılık ve tembellikle özdeşleştirilirken, hız, becerikli olmakla bir tutuluyor. İşin ironik tarafı, hız bazen kaliteyi düşürse de bu algı çoğunlukla değişmiyor. Artık tek tıkla kitap özetleri çıkarabiliyor, makaleler yazdırabiliyor, araştırmalar yapabiliyoruz. Fakat tüm bunları yaparken araya birçok bilgi hatası da karışabiliyor tabii. Üstelik birbirine benzeyen, orijinallikten çok uzak sonuçlar çıkması da pek mümkün bence.
Yine de hız, modern zamanların en değerli meziyetlerinden biri olmaya devam ediyor. Ama bunun tam tersini düşünenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Hatta yavaşlamak kimileri için bir harekete bile dönüşmüş durumda. Slow movement, yani yavaş hareketi. Bu hareket aslında tek bir olay üzerinden ortaya çıkmış olsa da gittikçe daha kapsamlı hale gelerek içinde pek çok farklı konuyu barındırır hale gelmiş.
Başlangıç noktası için biraz eski günlere, 80'li yıllar İtalya'sına gitmemiz gerekiyor. 1986 yılında Roma'da Piazza di Spagna yani İspanyol merdivenleri olarak bilinen noktada ünlü fast food zinciri McDonald's'ın açılmasıyla başlıyor her şey. Meydana toplanan onlarca İtalyan şehirlerinin tam ortasına kendi kültürleriyle alakası olmayan bu restoranın açılmasını protesto ediyorlar. Gazeteci Carlo Petrini önderliğindeki bu protesto hareketi, global zincirlerin yerel tatları ve özgün kültürlerini yok ettiğini savunuyor. Aynı zamanda yaşam tarzı olarak sevdikleriyle birlikte sohbet ederek, gülerek yemek yemeyi önemseyen İtalyanlar, bu fast food kültürünün ortak bağları zayıflattığını ve hayattan alınan keyfi ortadan kaldırdığını düşünüyorlar.
O gün protestocular yoldan geçenlere makarna dolu kaseler uzatırken bir yandan da şöyle bağırıyorlardı. Fast food istemiyoruz, slow food istiyoruz. Makamı böyle miydi bilmiyorum ama buna benzer bir şeyler söylüyorlardı sonuçta. Dolayısıyla bu başkaldırının sonucunda ortaya fast foodun tam karşısında olan yepyeni bir akım çıktı. Slow food, yavaş yemek hareketi. Fakat bir süre sonra yavaşlığı esas alan bu bakış açısı sadece yemek için kullanılmaktan çıkıp hayatın başka alanlarına da nüfuz etmeye başladı. Yavaş şehirler, yavaş seyahat, yavaş moda.
Günümüzde yavaş yaşam, hayatta daha anlamlı, daha bilinçli tercihler yapmayı, gerçekten değer verdiğin şeylere zaman ayırmayı önceleyen bir zihniyete dönüştü. Hızlanmak değil de doğru hızı bulmak. Bir şeyi daha çabuk değil de daha iyi yapmak. Düşünerek, hissederek, kendimizle bağ kurarak hareket etmek.
Hayatın içinde şuursuzca koşturmak yerine amaçlarımızla paralel bir yol izlemenin bize mutluluk ve doyum getireceğini düşünüyor bu akımın takipçileri. Yani gördüğünüz gibi İtalyanların yemek kültürlerine duyduğu tutkuyu hiç de hafife almamak gerekiyor arkadaşlar. Makarnayla başlayan bir protestodan bugün pek çok farklı ülkeyi ve konuyu kapsayan büyük bir hareketin başlaması ilham verici. Ama böyle üstün körü geçmektense yavaş yaşamın kapsadığı alanları biraz daha derinlemesine işleyelim.
Snow Food akımı bizi hızla üretilen endüstriyel yiyeceklerden uzaklaştırıp, özen ve sevgiyle hazırlanan yerel ürünlerin kullanıldığı geleneksel sofralara yönlendiriyor. Besinleri seri üretim zincirinden kurtarıp sadece kolaylık peşinden gitmektense, orijinal tatları ve geri planda kalan malzemeleri korumak hedefleniyor. Bu akım aynı zamanda sağlığı, kaliteyi, sürdürülebilirliği de önemsiyor. Manifestolarında güzel bir yemeği şöyle tanımlamışlar mesela.
İyi, temiz ve adil. Peki yemeğimizin bu sıfatları taşıyıp taşınmaması neye bağlı? Öncelikle yediğimiz şey lezzetli mi? Bize haz veriyor mu? Yemeğin kendisi ve üretildiği mekan temiz mi? Tüm aşamalarda insan, hayvan ve çevre sağlığı önemsenmiş mi? Bütün bunlar önemli sorular. Adil olmak ise gıda üreticilerinin emeklerinin gerçek karşılığını almasıyla, haklarının korunmasıyla ve gerek maddi ve gerekse de manevi anlamda yaptıkları işten ne kadar tatmin olduklarıyla ilgileniyor. Uygunsuz iş koşulları,
düşük ücretler, insanlık dışı uzun çalışma saatleri slow food akımının bir parçası olamıyor. Ve tabii ki son olarak yemeğin yavaş hazırlanmasından da öte bir tüketici olarak yemek yerken sahip olduğumuz ruh hali, ayakta ağzımıza böyle bir şeyleri tıkıştırmak yerine her lokmamızın tadını çıkarmak, o anda kalmak ve günün bu zamanlarını ufak kutlamalara çevirmek de çok değerli. Beslenmek tabi ki temel bir ihtiyaç. Bu ihtiyacı çevremizdeki insanlarla, yaşadığımız şehir ve ülkeyle ve en önemlisi de kendimizle kurduğumuz bağı güçlendirerek karşılamak elbette ki hayatımızı zenginleştirecektir. Fakat daha önce de söylediğim gibi yavaş hareketi sadece başlangıç noktasıyla yani yemekle sınırlı kalmamış. Şimdi hazırsanız gastronomi dünyasından çıkıp bambaşka bir dünyaya geçiş yapıyoruz.
Moda sektörü her zaman böyle bugünkü gibi baş döndürücü bir hızda değildi. 19. yüzyıldan önce insanlar ya kendi kıyafetlerini kendileri diker ya da durumları el verdiği ölçüde bir terziye diktirirlerdi. Süreç çok daha kişiye özel ilerliyordu ve üreticiyle tüketici arasında doğrudan bir iletişim kuruluyordu.
İnsanlar emek verdikleri ve kavuşmak için uzunca bir süre bekledikleri kıyafetlerine daha çok ihtimam ediyorlardı. Kumaşlar da aynı dikkatle giyeceklerin uzun süre sağlam kalmasını sağlayacak kalitede seçiliyordu. Ama sanayi devrimi ve makineleşme her şeyi değiştirdi. Müşterilerine özel kıyafetler diken terziler hemen olmasa da süreç içerisinde yerlerini hazır giyme bırakmaya başladı. 90'lı yıllardan itibaren ise büyük tekstil firmaları endüstriyi domine etmeye, aylık hatta haftalık olarak yeni yeni kıyafetler üretmeye başladılar.
Böylece moda ve tabii ki trendler de epeyce bir ivme kazandı. İşte böyle öne çıkan renkler, bir takım kesimler falan, kumaşlar... Her sezon değişiyor bunlar. İnsanlar bu treni yakalamak için sıklıkla yeni ürünleri satın almayı alışkanlık haline getiriyorlar. Artık doğrudan iletişim kurduğumuz terzilerimiz de pek yok. Hatta giydiğimiz ürünlerin çoğunun nereden geldiğini, kimler tarafından üretildiğini bile pek bilmiyoruz.
Tıpkı yemek sektöründe olduğu gibi kıyafetlerimizi üreten işçilerin içinde bulundukları şartlardan da bir haberiz. Fabrikalar çeşitli regulasyonlardan kaçınmak ve maliyetlerini düşürmek için deniz aşırı ülkelere kurulurken kıyafetlerin küresel olarak dağıtılması için pek çok ulaşım aracı kullanılması gerekiyor ve bu da elbette çevreye verilen zararın çok ciddi bir şekilde artması anlamına geliyor. İşte yavaş moda akımı tam da burada devreye giriyor. Bu terim, moda ve sürdürülebilirlik alanında yazan gazeteci Kate Fletcher tarafından ilk olarak 2007 yılında The Ecologist dergisindeki bir makalede kullanılmış. Moda sektörünün çevreye verdiği zararı en aza indirgeme ve toplumsal adaleti sağlama amacı güden bu hareket, aşırı üretim kadar aşırı tüketim problemini de hedefine koymuş.
Fletcher, hızlı modanın hızdan çok açgözlülükle alakalı olduğunu vurguluyor. Ve yavaş modayı da şöyle tanımlıyor. Yavaş, hızlının karşıtı değil. Orada bir dualizm yok. Tasarımcılar, satıcılar ve müşteriler için farklı bir yaklaşım var. Ürünlerin işçilere, topluluklara, ekosistemlere olan etkisinin farkında olan duyarlı bir yaklaşım.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne göre moda sektörü, havacılık ve gemicilik sektörlerinin toplamından daha fazla enerji harcıyormuş. Bu gerçekten deşin ciddiyetini gözler önüne seren çok çarpıcı bir veri. Fakat sorumluluk sadece üreticinin omuzlarında değil elbette. Online ikinci el giyim mağazası olan TreadUp'ın 2021 yılında yaptığı bir ankete göre, müşterilerin %74'ü tüketim alışkanlıklarının gezegeni önemli ölçüde etkilediğinin farkında ve %50'si de hızlı modanın çevreye zararlı olduğuna inanıyor.
Fakat her şeye rağmen müşterilerin %72'si hızlı moda markalarından alışveriş yapmaya devam ediyor arkadaşlar. Yani bilgili olmak, bilinçli olmaya yetmiyor. Ve bunun sebebi de tabii ki hızlı moda markalarının o kolaylık ve uygunca fiyatlar sunması bizlere. Hatta kimileri tarafından yavaş moda akımı gerçekleri göz ardı etmekle, elitist olmakla ve moda sektörünü, dolayısıyla da tasarımcıların yaratıcılığını baltalamakla eleştiriliyor.
Şimdi gerçekçi olursak öyle tüketim alışkanlıklarımızı tak diye bir anda kökten değiştirmekten bahsedebilmemiz çok zor. Ama satın alırken ürünün kalitesini, üretildiği yere ve buna gerçekten ihtiyacımız olup olmadığına dikkat etmek bile çok büyük bir fark yaratıyor. Sürdürülebilirliği önemseyen markaları tercih etmek. Ama greenwashing yapanları değil, giymediklerimizi çöpe atmak yerine ikinci el olarak satmak ya da bağışlamak, kıyafetlerimizi kullanırken daha özenli davranıp ömürlerini uzatmak gibi bir takım adımları uygulamak çok önemli.
Üstelik böyle davranmak aslında içimizdeki o tasarımcı ruhunu da ortaya çıkarabilecek bir şey. Kıyafetlerimizi değiştirmek, onları farklı amaçlarla kullanmak, bize empoze edilen o stillerin dışına çıkıp kendi tarzımızı oluşturmak, hatta trend setter olmak ya da kıyıda köşede kalan parçaları alıp onları parlatmak gerçekten de başlı başına yaratıcı bir süreç. Bu yavaş hareketinin merkezinde kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkide otomatik pilotta gitmek yerine özümüze uygun hareket etmek, neyi, ne şekilde, hangi amaçla yaptığımızı anlamak ve anlamlandırmak var. Bizi biz yapan özelliklerimize uygun bir hayat sürmek, içinde bulunduğumuz sistemin pasif bir tüketicisi olmakla yetinmeyip sahiden değer katmak bu işin can alıcı noktası.
Yavaş hareketini anlatıyorum ama İtalya'daki protestolardan, yemek sektörüne, oradan moda dünyasına, podiumlara kadar yine çok tempolu gittik arkadaşlar. Ben yoruldum doğrusu. Ama merak etmeyin, biraz ara verelim. Dönüşte görece daha sakin bir yerde buluşacağız. Ve sizinle paylaşacağım ufak ve güzel bir hikayem var.
Evet arkadaşlar yeniden hoş geldiniz. Nasıl? Ortam fazlasıyla sakinleşmiş değil mi? Bir huşu içinde süzülüyoruz sanki. Büyük bir ışık hüzmesine doğru giden yol ayağımızın altında kayıveriyor. Ve bizi kendine çekiyor. Çekiyor. Çeki... Bir dakika ya. Bizim bu yöne gitmemiz lazım. Hayır! Orası değil! Orası değil! Nereden çıkabilirim ki acaba? Şuradan mı gitsem? Ya da şuradan? Arkadaşlar bu yoldan çıkış yok. Ben atlayacağım galiba.
Arkadaşlar geldik sanırım. Evet, burası orası. The Great Before. Şimdi hiç kafanızı karıştırmak istemem tabii ki o yüzden biraz daha açık olayım. Şu anda Pixar stüdyolarının 2020 yapımı animasyon filmi Soul evrenindeyiz. Daha doğrusu oradaki diğer evrendeyiz. Zira film New York'ta açılıyor ve müzik hocası Joe Gardner'ın hayatını takip ediyor. Joe caz müziğe tutkun biri ama bu tutkusunu sahnelere taşıma hayalini henüz gerçekleştirebilmiş değil.
Hayatı çok da parlak olmayan öğrencilere müzik dersi falan vererek yaşıyor ama kalbinde sahneye çıkmak için derin bir arzu yatmakta. aynı gün içerisinde hem ders verdiği okuldan tam zamanlı iş teklifi alan hem de ünlü bir caz sanatçısının ekibine piyanist olarak katılma şansı yakalayan Joe güvence arayışıyla idealleri arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor. Piyanistlik seçmeleri harika gidip de hemen orada akşamki şovda çalmak için davet edilen Joe adeta havalara uçuyor ve mutluluk sarhoşluğu içerisinde büyük bir aceleyle şehirde yürürken ve gözleri hayallerinden başka bir şey görmezken aniden Yolda açık kalmış bir rögar kapağının içinde düşüveriyor maalesef. Ve asıl yolculuğu da burada başlıyor. Ruhu az önce bizim de gördüğümüz o The Great Beyond'a yani öteki tarafa geçmek üzereyken Joe korkuya kapılıp kaçarak kendisini yanlışlıkla The Great Before yani her şeyin öncesinde buluyor. Şu anda olduğumuz yerde. Burayı ruhlar için bir tür dünya üzerindeki yaşama hazırlık kampı gibi düşünebilirsiniz.
Film farklı mizajların oluşma sürecini ve doğuştan gelen ilgi alanlarımızın nasıl şekillendiğini gayet de esprili bir dille anlatmış. Burada tarihten aşina olduğumuz yüzlere de rastlıyoruz. Bakın mesela şuradaki Napolyon değil mi? Ölüm hiçbir şeydir. Ama yenilgiye uğratılmış ve onursuz bir şekilde yaşamak. Her gün ölmektir. Evet anladım doğrudur.
Evet, bu eserimin adı David Holden. Aa, Michelangelo. Açıkçası ne yalan söyleyeyim ben bunu tahmin etmiştim. İstersen kendi hikayemi yazmana yardım edebilirim. Jane Austen. Çok memnun oldum. Ben de öyle. Tarihte kendilerine yer edinmiş bu figürler dünyaya gitmeye hazırlanan yeni ruhlara içlerindeki kıvılcımı bulmaları konusunda iyisiyle kötüsüyle kendi deneyimleriyle yardımcı oluyorlar. Çünkü bu ruhların yaşama başlayabilmek için geçmeleri gereken son aşama. Rozetleri ancak böyle tamamlanıyor.
Bunu başarabilenler sonrasında onları bekleyen açık bir portalden atlayıp doğacakları aileye ve tabi hayatın bilinmezliğine doğru uçuyorlar. Evet, ilginç bir konsept olduğunun farkındayım ama filmin mesajı aslında yavaş yavaş şekillenmeye başlıyor. Bizim adamımız var ya Joe, yanlışlıkla buraya düşünce yetkililer tarafından başka bir mentorla karıştırılıyor ve 22 adındaki inatçı mı inatçı bir ruhla eşleştiriyorlar kendisini. Evet, adı 22. Joe dünyaya dönmeye ne kadar hevesliyse, 22 de yaşamak konusunda bir o kadar isteksiz.
Yeryüzünde ilgisini çeken, onu eğlendirecek hiçbir şey göremiyor. Hadi şimdi birileri bizi de mentor filan sanmadan artık şu portal aracılığıyla geri dönelim. Gerçi kulağa fena gelmiyor ama... Neyse neyse, oyalanmayalım daha fazla.
Evet bildiğiniz dünyaya geri döndük. Filmde olduğu gibi New York kentindeyiz. Burası tüm bu kalabalığı, bitmek bilmeyen trafiği, her köşeden fırlayan sürprizleriyle bir sete slow filan olmaktan çok uzakta. Şimdi Sitta, Slow ne diye sormakta haklısınız elbette. İtalyanca şehir anlamına gelen Sitta ve İngilizce yavaş anlamına gelen Slow kelimelerinin birleşiminden oluşturulan bu terim yavaş, sakin bir şehir anlamı taşıyor. 1999 yılında bu isim çatısı altında uluslararası bir belediyeler dirliği kuruluyor.
Bir şehrin bu kapsamda değerlendirilebilmesi için de belli kriterleri karşılaması gerekiyor elbette ki 70 kadar da kriter var arkadaşlar. Bu iş çok ciddi yani. Çevre politikaları, altyapı politikaları, kentsel yaşam kalitesini artırma, başka ne var? Yerli üretimi destekleme, konukseverlik, farkındalık filan gibi şeyler var bu ana başlıklar arasında. 70 tane ama dediğim gibi toplamda. Ve bu kriterleri karşılamak da hem yöneticilerin hem de şehirde yaşayan sakinlerin ortaklaşa sorumluluk almasıyla mümkün ancak.
Yavaş Hareketi'nin öncülerinden olan yazar Carl Honoré, 2004'te çıkardığı kitabı In Praise of Slowness'da bu akımın sadece köyde bir dağın tepesinde ya da sayfiye yerlerinde yaşayanlar için olmadığının altını kalın kalın çizmiş ve 7-24 uyanık olan bir metropolde bile belli prensiplerin uygulanabileceğini vurgulamış. Ona göre yavaş yaşam ne öyle teknolojiden filan kopmak ne de verimli ve üretken olmayı bırakmak demek. Aksine teknolojiyi dikkat dağıtıcı bir unsur olmaktan çıkarıp bize hizmet eden faydalı bir araca dönüştürmek, başarı ve verimlilik tanımını bizim için doğru ve uygun olana göre yapmak, önem verdiğimiz şeyi de önceliklendirmek demek. Kendisi kitabı yazdığı tarihten beri daha da hız kazanmış olan modern yaşamın verimliliği arttırdığını değil de tam tersine öldürdüğü kanaatinde. Bu soni döngüde kendimizi yenileyemiyoruz. Kalite için yeterli zamanı bulamıyoruz. Ve gereken emek ve enerjiyi de sarf edemiyoruz. İlham bulabilmek için bazen gerçekten de biraz durmak, nefes almak gerekiyor.
İşte az önceki o Saul filmini de esasında bu sebeple anlattım. Çünkü bir takım aksaklıklar sonucu Joe'nun bedeninde dünyayı deneyimlemek zorunda kalan 22, Joe'nun kendisinin dahi göremediği güzellikleri keşfediyor. Ve bunların hepsi de sıradan anların içinden çıkıyor. Onu etkileyen bir sokak müzisyeninden, tadına bayıldığı bir pizzadan, berberiyle yaptığı bir sohbetten ya da rüzgarda yavaşça süzülen bir ağaç yaprağından, Sadece tek bir hedefe kilitlenmiş olan Joe ise tüm bunları oldukça sıradan buluyor. Hatta 22'nin bu denli etkilenmesine de hiçbir anlam veremiyor.
Ama günün sonunda 22'nin içindeki kıvılcımı bulmasını sağlayan şey, önceki mentorlardan öğrendiği o motomot bilgiler değil, beş duyusuyla bizzat kendisinin algıladığı, tüm benliğiyle hissetmeye izin verdiği işte bu küçük küçük anlar oluyor. Tıpkı antik ve ortaçağ düşünürlerinin insanın zihinsel kapasitesini işte ratio ve intellectus olarak ikiye ayırması gibi. Ratio, ratio ya da akıl yoluyla ölçmek, saymak, karşılaştırmak gibi anlamları taşıyor. Intellectus ise hani böyle entelektüel filan gibi kelimelerden de hatırlayabilirsiniz bunu. Daha sezgisel, gören, bakan, duyan bir zekadan bahsediyor. İşte eski düşünürlere göre durmak ve derin düşüncelere dalmak dünyayı bir armağan misali kucaklamanın temelini oluşturan şey. Ve 22 farkında olmadan bunu yapıyor filmde.
Sıradanlık göreceli bir kavram. Aynı zamanda bir şeyleri ne hızla tükettiğimizle de çok derinden bağlantılı. Deneyimlediğimiz her şey zamanla parlaklığını, eşsizliğini yitiriyor. Bir zaman kurduğumuz hayallerin gün gelip de hayatımızın rutin gerçekliğine dönmesi işten bile değil.
Joe bir şekilde dünyadaki hayatına geri dönmeyi ve o akşam caz topluluğunun bir üyesi olarak zahnede piyano çalmayı başarıyor. Fakat her şey bittiğinde hissedeceğini sandığı o farklı duygunun yerini bir boşluk alıyor. Bunu onu ekibine alan caz sanatçısıyla paylaştığında ufak bir hikaye dinliyor kendisinden. Küçük bir balık hakkında. Bu balık yaşlı bir balığa doğru yüzüp şöyle diyor.
Okyanus dedikleri şeyi bulmaya çalışıyorum. Yaşlı balık soruyor. Okyanus mu? E şu anda zaten içindesin. Küçük balığın cevabıysa ilginç. Bu mu? E bu sadece su. Benim istediğim şey okyanus.
Aslında hepimiz büyük bir okyanusun içinde yüzüyoruz. Ama yüzdüğümüz derinliklere verdiğimiz anlam tamamen sahip olduğumuz perspektifle alakalı. Yavaş hareketi ilk bakışta endüstriyel bir akım gibi görünse de aslında yaşama duyduğumuz sevgiyi, saygıyı, merakı içine alan bir felsefe. Ünlü filozoflar Sokrat ve Aristo düşünmek için zamanlarının büyük bir kısmını uzun uzun yürüyüşlere ayırırlarmış mesela. Ve yine Japon kültüründe daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz durmak ve boşluk anlamına gelen ma kavramı var.
Ma, nitelik ve incelik için derinleşmek ve bunun için de zaman ayırmak, beklemek gerekiyor. Tıpkı sağlam bir dostluğun gelişmesi gibi, hayatta kalbimize dokunan pek çok şeyin köklenmesi için sabır lazım, emek lazım. Uzun bir kitabı gerçekten anlamak, bir öğretiyi sahiden içselleştirmek, bir filmin vermek istediği mesajı özümsemek, bunları kör, materyalist bir tüketim kültürü içerisinde yapamayız. Günümüzde maalesef hep böyle yanına tik atılması gereken maddelerle yaşıyoruz. Hayatı bir yapılacaklar listesi olarak görüyoruz. Bu listeyi en kısa sürede tamamlamak amacımız haline geliyor.
Fakat dinlenmek, durmak, boşa zaman harcamak demek değil ki. İçinde bulunduğumuz o koca okyanusu sadece su olarak görmemek. Gözlerimizi açmak için işte bu yavaş anlara muhtacız. Belki okyanusun her noktasını keşfedemeyiz ama yaşadıklarımız bizim için çok daha akılda kalıcı, dönüştürücü, değerli olur.
O zaman bölümü açtığımız o kumsala geri dönelim. Ne dersiniz? Bu kadar sudan, okyanustan filan da bahsettik. Orada gün batımını izler, dalgaların sesini dinleriz. Hayatın eşsizliğini bu dünyadaki ilk günümüzmüş gibi takdir ederiz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.