
2.258 kelime · ~11 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
İyi ki geldiniz arkadaşlar. Açıkçası biraz heyecanlıyım bugün. Mutlaka birileriyle paylaşmalıydım şu an olanları. Çok önemli bir gurunun meditasyon seansına katılacağım bugün. Aylar öncesinden randevu almam gerekti. Yani son dönemlerde hayatım bir durağınlaştı. Aynı yerde takılıp kaldım sanki. Nasıl desem biraz eksik hissediyorum. O yüzden de kendimi iyileştirecek şeyleri aradığım bir dönemdeyim diyebilirim.
Derken bu guru'nun paylaşımları çıktı karşıma birdenbire. Daha önce kendisinin meditasyonlarına katılanlar da hem ruhlarında hem de bedenlerinde şifayı bulduklarını söylemişler sosyal medya yorumlarında. E ben de dedim ki neden olmasın bir deneyim bakalım. Bir aydır da sabah beşte kalkıp önce bir güneşi selamlıyorum, sonra da bir detoks çayımı içiyorum ve yoga yapıyorum. Beslenme şeklimi, yaşam rutinimi bile bu guru'nun öğretilerine göre ayarladım hatta.
Şifa bulmak öyle kolay bir şey değil. Kurumuz da geldi. Neyse sessiz olayım şimdi. Bu deneyimin hiçbir detayını kaçırmak istemeyiz ne de olsa. Ben daha sonra size yeni şifalı rutini mi anlatırım zaten merak etmeyin. Hepiniz hoş geldiniz. Zihninizi, ruhunuzu ve bedeninizi iyileştirmeye. Öncelikle sizden buraya nasıl geldiğinizi düşünmenizi istiyorum.
Neler yaşadığınızı, en derinlerinizde neler hissettiğinizi sorun kendinize lütfen. Buraya nasıl geldim? En derinlerimde neler hissediyorum? Bu soruların cevabını zihninizdeki bir kutuya kilitleyin şimdi. Buradan giderken o kutuyu tekrar açacaksınız. Evet, kutumuzu da kilitleyelim, aynen. Şimdi, savasa napozunda yere uzanmanızı rica ediyorum.
Vücudunuzu yeryüzüne bırakın. Çok güzel, harikasınız. Şimdi gözlerinizi kapatın lütfen. Göz kapaklarınızı yumuşak bir perdeymiş gibi düşünün. Her yer karanlık. Fakat bir o kadar da aydınlık artık. Derin bir nefes almanızı istiyorum önce.
Kozmoz'un sonsuz enerjisinin ciğerlerinize dolmasına müsaade edin. Yaşamın kutsal enerjisi içinize dolacak, damarlarınızda dolaşacak ve en derin yaralarınıza merhem olacak. Şimdi, içinizdeki tüm sıkıntıları nefesinize katıp dışarı atın. Evet, çok iyi.
Odadaki ferahlığı şimdiden hissedebiliyorum. Şu anda göğsünüzün tam ortasında, kalbinizin derinliklerinde bir ışık yanıyor. O ışık, evrenin yumuşak bir yansıması, saf ve sınırsız bir huzurla dolu. Düşüncelerinizin bir bulut gibi süzülmesine izin verin. Tutunmayın hiçbirine. Hepsi geçici. Hepsi birer misafir.
Bırakın gitsinler. Sadece o para dayan ışığa odaklanın. O saf bilinçle bütünleşin. Saf bilince doğru gitmeliyim. Saf bilince doğru gitmeliyim. Muhteşem. Şimdi söylediklerimi kendi içinizden tekrar etmelisiniz. Ben aklıma koyduğum her şeyi başarabilirim.
Ben aklıma koyduğum her şeyi başarabilirim. Çünkü ben son derece değerli ve kıymetliyim. Çünkü ben son derece değerli ve kıymetliyim. Sahip olduğum pozitif güç ve sevgi... Sahip olduğum pozitif güç ve sevgi... Tüm yaralarımı saracak ve beni her açıdan iyileştirecek. Tüm yaralarımı saracak ve beni her açıdan iyileştirecek. İyi ki varım ve kendimi seviyorum. İyi ki varım ve kendimi seviyorum. Evet sevgili arkadaşlar, yolculuğunuz burada başladı. Bu noktadan itibaren bir saat boyunca yalnız başınasınız. Duruşunuzu hiç bozmadan bir saat boyunca kendinizi akışa bırakmalısınız. Dış dünyayı unutun ve kendi içinize dönün.
Gözlerinizi açtığınızda bambaşka biri olacaksınız. Bir saat mi? Nasıl yani? Böyle boş boş yatacak mıyız yani bir saat? Çok değil mi ya? Ya uyuyakalırsam? Hem ben çok bir şey de hissetmedim ki yani. Ne bileyim? Tamam değerliyim falan onu biliyorum da. Aman be Barış! Ne işler açtın başına! Neyse arkadaşlar. Siz de benim zihnimin içinde kaldınız. Of! Ben şu meditasyon işini tamamlayayım. Sizinle stüdyoda buluşuruz.
Arkadaşlar telaşa mahal yok merak etmeyin. Hiç öyle kozmik yolculuklara, ruh balansı hikayelerine falan kendimi kaptırmış değilim. Fakat bölümün girişindeki o meditasyon mizansini hazırlamamızın çok önemli bir sebebi var elbette. Şöyle bir düşünsenize. Son zamanlarda ne kadar çok iyileşmek ya da şifa bulmakla alakalı içeriklerle karşılaşıyoruz öyle değil mi? Bazılarımız kendisini iyi hissetmek için türlü türlü meditasyonlara, ne olduğu belirsiz diyetlere ya da dayanaksız bir takım böyle kişisel gelişim kitaplarına falan kapılabiliyor mesela. Sosyal medyada, hatta market raflarında bile karşımıza çıkan şeyler hep aynı.
bir şeyleri düzeltmemiz gerektiği fikri, zihnimizi, bedenimizi, bağışıklık sistemimizi, duygularımızı, enerji alanlarımızı hepsini onarmak gerektiği düşüncesine kapıldık insanlık olarak. Üstelik bu iyileşme arzumuz giderek daha sistemli, daha sofistike bir hal almaya da başladı. Girişteki meditasyon bunun sadece küçük bir örneğiydi. İşte soğuk duşlar mı derseniz, detoks çayları mı, bilinçaltı temizliği mi derseniz, kuantum sıçramaları mı? Yani kısacası bu şifa listesi böyle uzar gider. Fakat hepsinin bir ortak noktası var sevgili arkadaşlar. O da kendimizin daha iyi bir versiyonunu vaat etmeleri.
Peki ya tüm bu uğraşlar bizi iyileştirmek yerine daha da kötü bir hale sürüklüyorsa ne olacak? İşte bunu konuşalım istedim bu bölümde. Modern yaşam bizi nasıl böyle şifa takıntılısı hatta şifa bağımlısı canlılara dönüştürdü bu meseleyi biraz sorgulayalım istedim. O zaman hadi gelin bu sonucu doğuran sebeplerden başlayalım ilk olarak.
Aslında hepimiz hayatın akışında sık sık iyileşmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bazen bir ilişkinin ardından olabiliyor bu. Bazen iş hayatında yaşanan bir tükenmişlik sonrasında. Bazen de çocukluğumuzdan kalma bir yaranın kabuk bağlamaya direnmesi yaratabiliyor bu ihtiyacı. Yani çok insani, çok doğal bir şeyden bahsediyoruz.
Ama işte bu doğal iyileşme arzusu bazı durumlarda böyle bir tür takıntıya da dönüşebiliyor. Psikolojide bile yeni yeni konuşulmaya başlayan bir kavram bu, şifa bağımlılığı. Tam olarak böyle bir şey. Biraz ironik duyuluyor, farkındayım. Fakat burada derde değil, çare arayışına duyulan bir bağımlılık söz konusu. Şifa bağımlısı bir kişi sürekli bir şeyleri düzeltme ihtiyacı duyuyor aslında.
Fakat ne yazık ki bir türlü aradığı o çareyi de bulamıyor. Hatta bazen dertsizlikten dert yarattığı bile oluyor kendisine. Yalnızca böyle bir iyileşme yönteminden diğerine savrulup duruyor. E işte bu da hiçbir soruna çare bulamayan, sürekli eksik hisseden bir duygu durumuna sokuyor kişiyi.
Şifa bağımlılığının da temelinde bildiğimiz bağımlılıklardan farklı bir durum yok aslında. Bu konuya yoğunlaşan ünlü doktor ve yazar Gaber Meit çok güzel açıklamış şifa bağımlılığını. Herhangi bir şeye bağımlı olmanın bir davranıştan değil, o davranışın sağladığı geçici rahatlamadan kaynaklandığını söylüyor. In the Realm of Hungry Ghosts adlı kitabında.
Söz konusu şifa arayışı olduğunda da durumun pek değişmediğini savunuyor kendisi. Şifa arayışını bir tür sorunlardan ya da acıdan kaçma aracına dönüştürdüğümüzü iddia ediyor. Fakat bu kaçışın sonu çıkmaz bir sokağa varıyor maalesef. İyileşme meselesi bir bağımlılığa dönüştüğünde kişi kendisini gün geçtikçe daha da bir eksik hissediyor. Bir nevi yoksunluk çekiyor yani.
Ve bu da başarısızlık hissiyle sonuçlanan o döngüleri yaratmaya başlıyor. Bakın mesela 2021 yılında modern dünya dertlerinin ansiyete ile ilişkisi üzerine yapılan bir çalışmada sürekli kişisel gelişim içeriklerine maruz kalan bireylerin kendilerini daha eksik hissettiği ve içsel doyumlarının düştüğü tespit edilmiş. Yani anlayacağınız yaşadığımız sorunlara dürüst gerçekçi çözümler aramak yerine böyle sürekli yeni yöntemlerin peşine düştüğümüzde iyileşme dediğimiz o süreçte bir çeşit proje halini alıyor. Kendimize yatırım yapacağız filan derken her geçen gün daha eksik hisseden bireylere dönüşüyoruz böylece.
Peki bu bitmek bilmeyen şifa ihtiyacının kaynağı ne olabilir? Ve insanlar neden kendini eksik hissettirecek döngülerin içine atar? Ya da şöyle soralım, kaçmaya çalıştığımız şey tam olarak ne? İşte burada biraz travmalar üzerine konuşmamız gerekecek.
Travma deyince aklımıza hemen bir kaza, bir savaş ya da istismar gibi bir takım durumlar geliyor elbette. Fakat travma bir olay değil. Yaşanan bir hadiseye verdiğimiz bir tepki esasında baktığımızda. İşte Gabor Meit de travmayı yaşanan bir olayın ardından içimizde kalan iz olarak tanımlamış.
Evet, hepimiz acı duyuyoruz ve buna çare arıyoruz. Fakat birçoğumuzun çektiğimiz acıları nasıl idare edebileceğimizi ya da bunları nasıl aşabileceğimizi bilmediğini savunuyor. Yani özetle, iyileşmek istiyoruz fakat bizi tam olarak neyin yaraladığını bilemiyoruz. Ne denersek olmuyor. Ve bu da bizi içsel bir boşluğa sürüklüyor.
E işte o boşluğu dışarıdan doldurmak istediğimizde ise kendimizi bitmek bilmez bir şifa arayışının içinde buluyoruz. Devamında daha büyük bir eksiklik hissi oluşuyor ve biz yine o eksikliği de gidermek için yine şifa aramaya başlıyoruz kendimize. İşte şifa bağımlılığının kaynağı da bu kısır döngü. Evet, endişe verici olduğunun farkındayım. Fakat bu döngüyü kırabilmek için atacağımız epeyce büyük bir adım olduğunu da ifade etmiş yazarımız Gabor Meit. Ona göre arayıp durduğumuz şifa yaşadığımız acının içinde gizli. Acıdan kaçtıkça kendimizden de uzaklaştığımızı ifade ediyor.
Fakat iyileşmenin yolu eksik hissettiğimiz özelliklerimizle barışabilmekten geçiyor bazen. İşte Meit'e göre iyileşme bir kusuru onarmakla değil de o kusurun varlığını kabul etmekle başlıyor. Yani anlayacağınız o sosyal medyada karşımıza çıkıp duran guruların ya da yaşam koçlarının çoğu bilerek ya da bilmeyerek bu döngüyü besliyorlar aslında. Buradaki ana motivasyonsa genellikle bir çare sunmaktan çok insanların ilgisini çekmek ne yazık ki. Ve inanır mısınız bu epeyce büyük bir sektör haline geldi günümüzde. Bunun da üzerine konuşacağız elbette ama şimdi kısa bir ara verelim. Travmalardan, acılardan filan bahsettik. Böyle biraz nefeslensek işte fena olmayacak.
Evet bu şifa meselesinin artık çok büyük bir sektör haline geldiğini konuşacaktık değil mi? Şimdi böyle şifa sektörü filan deyince pek anlam verememiş olabilirsiniz. Aklınız aktarlara filan gitmiş olabilir. Hemen netleştireyim bu durumu. Wellness olarak orijinal ifadesini söylesem daha tanıdık gelecektir eminim. Peki bunun sektörü mü olur yahu filan diyenleriniz de olabilir aranızda. Fakat Instagram'da karşınıza çıkan o realleri bir düşünsenize.
Adaptojen karışımlı bitki çayları, onlarca cilt bakım ürünü, kuantum kampları. Sürüyle etkinlik ve ürün tanıtımı düşüyor önümüze artık. Kendimizi iyi hissetsek bile hep bir problemimiz, hep bir eksikliğimiz varmış algısı yaratıyor bu tür içerikler. Dahası bir harcama yapmadan kendimize iyi gelemeyeceğimizi düşünmeye başlıyoruz onların da etkisiyle. Peki nasıl bir sürecin sonunda bu kadar hayatımıza girdi bu anlayış? Hadi biraz da işin bu yönü hakkında konuşalım.
Wellness dediğimiz yani iyi oluş fikri ilk bakışta ideolojik bir mesele gibi gelse de bu buzdağının sadece gözüken kısmı, üstte kalan yer. Daha derinlere indiğimizde bir pazarlama yöntemiyle karşılaşıyoruz arkadaşlar. Birileri size sen potansiyel olarak çok iyisin ama henüz o iyiye ulaşamadın. İşte o yüzden meditasyon yap, takviye al, yüzde yüzüne ulaş, yüzde yüz on ol hatta, iyi ol, daha iyi ol diyor ya sürekli. Aslında bu bir yandan da ne demek? Ya sen çok yetersizsin bak. Sen yüzde onlarda falan mısın ya? Gelsem gel gel gel biz seni tamamlayacağız. Falan gibi anlamlara da geliyor tabii. Değil mi alt metnini okuduğumuzda? Fakat durum en başlarda pek de böyle değildi.
Wellness ilk olarak 1950'lerde Halbert Dunn tarafından ortaya atılmış bir kavram. Ona göre sağlıklı olmak öyle yalnızca hastalıkla ya da fiziksel kondisyonda ilişkili bir durum değil. Bireyin sağlıklı olabilmesi için aynı zamanda potansiyelini de en üst seviyede yaşamasını şart koşuyordu Dunn. Onun bu fikrini biraz da işte o Maslow'un piramidindeki kendini gerçekleştirme basamağına benzetebiliriz.
Fakat zamanla wellness dediğimiz bu kavram şekil değiştirdi. Özellikle de 70'li yıllardaki o New Age akımı bu değişimde epeyce bir etkili. O dönemden sonra işte bu yoga, doğu tıbbı gibi bir takım yöntemler global çapta yaygınlaşmaya başladı. Tabi bu arada hepsini de kötülemeyelim. Bazılarının gerçekten de insana iyi geldiğini kabul etmek lazım. Arkalarında sonuçta bunların yüzlerce yıllık öğretiler ve felsefeler de yer alıyor. Ancak 90'larla birlikte bu mesele dallanıp budaklandı ve bayağı ciddi bir ticari araca dönüştü.
Wellness artık sadece sağlıklı yaşam hareketi değil, pazarlanan bir kimlik haline geldi bu noktadan sonra. Televizyon programları, lifestyle dergiler filan derken iş sosyal medyada evrenden sağlık ve para istemeye kadar vardı. O derece. Manifestingler, 777'ler, donatlar filan havada uçuşuyor. Fakat tabi anlayacağınız gibi bunlar da bir pazarlama stratejisinin öğeleri.
Bakın mesela 2023'te yapılan bir araştırmada küresel wellness endüstrisinin 5 trilyon dolarlık bir hacme sahip olduğu verisi çıkmış ortaya. 5 trilyon dolar! Yani her bir izlenme, atılan her bir like, verilen her bir kişisel gelişim kitabı siparişi işte bu devasa sektörü besliyor. İşletme alanında çalışmalar yapan iki akademisyen Carl Sederstorm ve Andre Spicer, wellness sektörünün büyümesini yaratılmış bir iyi olma sendromuna dayandırmış. Türkçe'ye sağlık hastalığı adıyla çevrilen kitaplarında bu sendromu insanların sürekli daha iyi bir versiyona ulaşma zorunluluğu hissetmesi olarak tanımlamışlar. Onlara göre bu şifa arayışı asla tamamlanamıyor. Çünkü sistem insanlara yeterince iyiyim diyebilecekleri bir boşluk alan bırakmıyor.
Bilakis yeni ritüelleri, farklı deneyimleri ve tabii bunlarla birlikte tırnak içinde yeni eksiklikleri de pakete ekleyiveriyor. Şimdi bölümün ilk yarısında konuştuklarımız vardı ya onları tekrar hatırlamanızı rica ediyorum sizlerden. Sürekli kendimizi eksik hissettiren bir döngünün etkisiyle ortaya çıkıyordu değil mi şifa bağımlılığı? Öyle konuşmuştuk. İşte bugün önümüze düşen ve genellikle de bilimsel dayanağı olmayan birçok içerik bizi bu bağımlılığa doğru sürüklüyor.
Baya paradoks gibi bir şey bu. Ama onu kırabileceğimiz yöntemlere de sahibiz elbette. E madem öyle bölümü kapatmadan bir de şu şifa bağımlılığına düşmemenin yollarına bakalım biraz da. Öncelikle şunu sık sık hatırlatmamız gerekiyor kendimize. Wellness akımı bir yaşam biçimi değil, bir tüketim biçimine dönüştü artık. Yani önünüze düşen o içerikleri izlerken iki kere düşünmelisiniz.
Burada benim duygularım manipüle mi ediliyor yoksa gerçekten yaşadığım zorluğa çare olabilecek bir yöntem mi anlatılıyor? İşte bu sorgulamayı mutlaka yapmamız gerek. Bununla beraber bize sunulan yöntemlere ya da ürünlere gerçekten ihtiyaç duyup duymadığımızı da tabii gözden geçirmeniz gerekiyor. Yani yine biraz ironik olacak belki ama wellness meselesine de bir farkındalıkla yaklaşmak gerekiyor sevgili arkadaşlar.
Bununla birlikte yaşadığımız bir sıkıntı ya da çektiğimiz bir acı varsa tabii onunla yüzleşebilmeyi de öğrenmemiz gerekiyor. İç dünyanızı tanımalısınız. Hatta onu kucaklamalısınız. Biliyorum bu öyle söylendiği gibi kolay bir şey değil. Fakat az önce sözünü ettiğimiz yazar Meit'in de söylediği gibi acılarımızdan kaçmak kendimizden de uzaklaşmamıza sebep olabilir. Bunu sık sık hatırlatabiliriz kendimizi.
Öte yandan bazı sorunların tek başına kaldırabileceğimizden daha ağır olduğunu da kabullenmemiz gerek. Ve işte böylesi durumlarda paylaşmak, belki arkadaşlarımızla, dostlarımızla gerekiyorsa profesyonel destek almak verilebilecek en doğru karar kesinlikle. Ve elbette mükemmeli değil, kendimizi aramamız gerekiyor. Mükemmele ulaşma arzusuyla hiç olmak istemediğimiz bir kişiye dönüşme çabasının pek de iyileştirici olmadığını unutmayın sakın.
Zaten bunlara dikkat ettiğinizde şifada size bir noktada mutlaka uğrayacaktır. Aslına bakarsanız tüm bunların arasında sormanız gereken en kapsayıcı soru şu olabilir belki de. Benim daha iyi olmaya gerçekten de ihtiyacım var mı? Yoksa sadece daha iyi olmaya çalışarak sorunlarımı bastırıyor muyum? Kendinize vereceğiniz dürüst cevaplar sorunlarınızın çözümünde size bir anahtar olacak emin olun.
Ve biliyorum tüm bu anlattığım yöntemler bizi hemen neticeye, sonuca götürecek şeyler değil. Yaşadığımız acılara bir çare bulmak, daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmak. Bunlara öyle iki günde sahip olamıyoruz maalesef. Fakat sorunlara çare bulmak ya da iyileşmek bir süreç. Bu süreci bilinçli bir şekilde yürüttüğünüzde ve sebat ettiğinizde sonuca ulaşmamak işten bile değil.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.