Podcast

179 - Korku ve Cesaret Bulaşıcıdır

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Korku biz insanlığın hayatta kalmasını sağlayan en kritik duygulardan birisi. Belki de türümüzün devamlılığını buna borçluyuz. Fakat korku, yanımızdaki insanlardan bize de sirayet edebilen bir şey. Daha da kötüsü bu duygunun bulaşıcı özelliği, toplumu kontrol edebilmek için bir araca da dönüşebiliyor. Fakat bir panzehrimiz de var, cesaret. 111 Hz'in bu bölümünde insan davranışları üzerine düşünüyoruz. Korku ve cesaretin bulaşıcı etkilerine ve bunların nasıl yayıldığına odaklanıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.197 kelime · ~11 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.

Ben geldim. Hoş geldin tatlım. Günün nasıl geçti? Aslında her şey gayet iyiydi başta ama şu lanet trafik. Her cadılar bayramı öncesi aynı tantara. Herkes dışarıda şu an. Bakıyorum da yine keyfin yerinde George. Kanamalığı sevmedim biliyorsun Mary. Merak etme. Neşeni yerine getirecek şeyi biliyorum. En sevdiğin turtayı yaptım. İşte bu harika bir haber. Radyoda da Orson Welles'in oyunu varmış. Gerçekten keyfim yerine geldi bak.

Sayın dinleyiciler, yayınımızı bir son dakika gelişmesi için kesmek durumundayız. Bu sabah New Jersey'e düştüğü söylenen meteorla ilgili ekiplerimiz bölgeden bildirecek. Sözü Grover's Mail'deki muhabirimiz Carl Phillips'e bırakıyorum. Carl, orada gördüklerini bize aktarır mısın?

Transkriptin tamamını oku

Sayın dinleyiciler, sizleri Groover's Mill'deki Wilmot çiftliğinden bildiriyorum. Uzmanların bahsettiği şey şu an tam önümde, biraz ileride duruyor. Geniş bir çukura, yarı gömülü vaziyette bir cisim. Fakat anladığım kadarıyla meteora pek de benzemiyor. Daha ziyade büyük bir silindir bu. Az önce konuştuğum Profesör Pearson, bu metal kasanın kesinlikle cümle dışı bir cisim olduğunu söyledi. Bir dakika, bir dakika. Orada bir şeyler oluyor. Sayın dinleyiciler, silindirin üst kısmında bir şey vida gibi dönmeye başladı. Daha net bir görüş için yaklaşacağım.

George, Petrus'unlar çığlık çığlığı arabalarına biniyorlar. Hmm, New Jersey'de meteor düşmüş diyorlar. Belki oradaki akrabalarıyla ilgili bir şeydir. Sayın dinleyiciler, bu hayatımda gördüğüm en korkunç şey. Gölgeden gri yılana benzer bir şey hızlı olarak hareket etmeye başladı. Şimdi bir tane daha ve bir tane daha. Gerçekten dehşet veren bir görüntü bu.

Şu an çukurdan kambur bir şekil yükseliyor. Bu, bu da ne? Şu anda silindirden görevlilere doğru alev püsküntülüyor. Ahan tanrım, insanları küle döndüren bir alev bu. George, herkes sokakta, neler oluyor? Bilmiyorum Mary, bilmiyorum. Şimdi de Türk hala alev aldı sayın dinleyenler. Orman, ahırlar, her yer yanıyor. Bu yaratıklar bu tarafa doğru geliyor. Sağımdaki yaklaşık...

Sayın dinleyiciler, kontrolümüz dışındaki koşullar nedeniyle New Jersey'deki yerine devam edemiyoruz. Meri, Cem'in ihtiyacımız olan her şey var. Bir an evvel evden çıkmamız lazım. George, herkes çığlık çığlığa. Hemen yola çıkmalıyız Meri. Sanırım bu bir uzaylı istilası.

Az önce dinlediklerinizin bir kısmı mizansen filan değildi sevgili arkadaşlar. 30 Ekim 1938'de gerçekten de böyle bir radyo yayını yapılmış ve ABD tarihinin en büyük kaoslarından biri yaşanmıştı. Aslında tam olarak toplumsal bir histeri krizi de diyebiliriz buna. Hemen anlatayım size bu işin aslı astarını. 1938'in Cadılar Bayramı'ndan bir önceki gün.

Oyuncu, yönetmen ve aynı zamanda yazar olan Orson Welles ve ekibi H.G. Welles'in Dünyalar Savaşı isimli bilimkurgu romanını radyo tiyatrosuna uyarlamıştı. CBS radyosundan yayınlanan bu oyunda senaryo gereği bir Marslı istilası, kurgusal bir radyo yayını üzerinden dinleyicilere anons ediliyordu.

Fakat senaryo ve tabii ki oyunculuk performansları o kadar sahiciydi ki ABD'de oyunu dinleyen binlerce insan duyduklarının gerçek bir haber mülteni olduğunu zannetti. E tabii sonrası az önce de dinlediğiniz gibi tam bir kaos. Özellikle New York ve New Jersey bölgesinde paniğe kapılan insanlar ortalığı birbirine katmıştı. Erzak almak için marketlere koşanlar, e-alet değiştirmek için yola çıkanlar, günah çıkarma ritüelleri için kiliselere akın edenler, kitlenen telefon hatları... Birkaç saat içinde büyük bir karmaşa sarmıştı sokakları. Dinleyicilerden gelen telefonlar sonrasında radyo yayını kesip bunun bir kurmaca senaryo olduğunu duyursa da ee iş işten geçmişti artık.

Aslında Orson Welles bu oyunu insanları korkutmak amacıyla falan hazırlamamıştı. Hatta olaydan sonra yapılan bir röportajda kendisine bunun bir şaka olup olmadığı bile soruldu. Mars'tan gelen bir istilanın bu kadar çabuk kabul göreceğini hayal etmiyordum açıkçası diye yanıtlamıştı bu soruyu Welles. İşte bu olayın düşündürdüğü bir konu üzerine konuşmak istiyorum bugün şimdi sizlerle. Korku bulaşıcı mıdır?

Bu soru üzerine biraz kafa yoralım diyorum birlikte. Aslına bakarsanız bu duygu sadece içimizde doğmuyor. Korku, etrafımızdaki insanlardan da etkilenerek geliştirebildiğimiz bir his. Mesela, bir odada tek başımızayken kendimizi güvende hissedebiliriz. Fakat aynı odaya korku duyan insanları doldurursak, biz de bir endişe duymaya başlarız. Bu çok da mantıklı duyulmaya gelebilir ama bilimsel bir deneyle de açıklanmış bir şey bu.

İki psikolog John M. Darley ve Bib Latane 1964'te New York'taki gerçekleşen bir cinayetin ardından sosyal psikoloji üzerine çalışmaya başlamışlar. Acil bir durum esnasında çevredeki kişilerin olaya müdahale etme reaksiyonlarına odaklanmışlar bu çalışmalarında. 1968'de çalışmalarını gözleme dayandırdıkları Smoke Field Room yani dumanlı oda deneyi de korkunun bulaşıcı etkisi üzerine çok önemli bir örnek sunuyor bizlere. Bu deneyin ilk aşamasında bir odaya sadece bir denek almış Dali ve Latani. Ardından odaya duman vermişler. Kısa sürede dumanı fark eden denek hemen odadan çıkmaya çalışmış ve yardım çağırmaya başlamış. Son derece doğal bir tepki vermiş yani.

Deneyin ikinci aşamasındaysa aynı odaya bir grup insan doldurmuş bu iki psikolog. Fakat bu gruptaki insanlardan sadece biri içeride olacaklardan haberdar değilmiş. Ardından yine odaya duman vermişler. Ancak kimse bir tepki göstermiyormuş. Odadaki duman oranı gittikçe artsa da denek diğer insanlar gibi sessiz kalmayı tercih etmiş. İsteyerek veya istemeyerek diğer insanların kayıtsızlığını eşlik etmiş yani.

Bystander yani seyirci etkisi isimli çalışmalarında bu durumu şöyle açıklamışlar. Odadaki grup tepkisiz kaldıkça kişi de kendi endişelerini bastırıyor. Bu da zihnimizdeki sosyal kıyaslama mekanizmasıyla izah edebileceğimiz bir şey aslında. Zihnimiz bir tehdit algısını sadece dış gerçekliğe değil, başkalarının davranışlarına göre de şekillendiriyor.

Evet, korku bizim güvende kalmamızı sağlayan bir duygu, bir nevi uyarı alarmı bizler için. Ancak bu alarm yalnızca kendi içimizde yaşadıklarımızla değil, başkalarının yüz ifadeleriyle de tetiklenebiliyor. Peki neden böyle? Sonuçta ortada mantıken bir uyuşmazlık var değil mi? Bir odada duman olduğunu görseniz yangın çıktığını düşünüp hemen oradan çıkmak isterseniz sonuçta. Yani içgüdüsel olarak ilk yapacağınız şeyin bu olması beklenir. Öyleyse neden bunun tam aksine bir tepki veriyor zihnimiz?

Emil Durkheim gibi önemli sosyologlar bunu modern insanın sosyal bağlarındaki zayıflamayla ilgili olduğunu düşünüyor. Evet, bir birey toplumun parçası olsa bile kalabalıkların içinde kendisini yalnız hissedebiliyor. Düşünsenize, metrolarda, sokakta, iş yerinde, okullarda aslında hep bir kalabalığın içerisindeyiz. Fakat hepimiz kendi dünyamızda yaşıyoruz.

İşte bu kalabalıkların içinde yalnız hissetme duygusu tehlike anında da kendini gösteriyor. Zihnimiz ilk olarak kimse hareket etmiyorsa ben de hareket etmeyeyim bari diye şartlıyor kendini. Çünkü hareket edersem bu kalabalık beni dışlar endişesini taşıyor. İşin içine korku gibi güçlü bir duygu girdiğinde bu sosyal risk daha da büyüyor bizim için. Yani sonuçta kim dışlanmak ister ya da tercih etmediği bir yalnızlıkla yüzleşmek ister değil mi?

Kısacası bu reddedilme endişesi fiziksel tehdit kadar güçlü bir duygusal tepki. Bunun da beynimizin çalışmasıyla doğrudan bir ilişkisi var tabii ki. 111 Hz'in birçok bölümünde andığımız ayna nöronlar bu sosyal ilişkilenmede de doğrudan bir rol oynuyorlar. Beynimiz başkalarının yüz ifadelerini, beden dilini hatta nefes ritmini bile taklit ederek benzer hisler üretiyor.

Çevremizdeki bir kişi korktuğunda da beynimiz onun korkusunu adeta bir ayna gibi yansıtıyor. Ve biz hiç farkında bile olmadan onun duygusuna eşlik etmiş oluyoruz. Korkunun bu etkisi tarih boyunca birçok farklı alanda bir araç olarak kullanıldı. Diktatör ya da imparatorların en çok tercih ettiği araçlardan biriydi bu.

Mesela Hitler'in propagandası korkuyu yay, tepkisizliği aşıla ilkesine dayanıyordu. Benzer şekilde popüler kültürde de bunun sık sık işlendiğini görüyoruz. Yüzüklerin Efendisi'ni bir düşünün mesela. Mordor'un etkisi sadece fiziksel değil, psikolojik bir korku da yayar Orta Dünya'ya öyle değil mi? Hüküm Dağı'nın yaydığı korkuyu, çaresizlik hissi takip eder.

Peki bu hissin de bir çaresi, ne bileyim bir panzehri filan yok mu? Elbette var arkadaşlar. Kısa bir aradan sonra onun üzerine konuşacağız sizinle. Evet, korkunun bulaşıcı bir etkisi var dedik. Bunun nasıl çalıştığını ve nedenlerini konuştuk ilk kısımda. Şimdi de çaresi üzerine biraz düşünelim. Korku kadar bulaşıcı bir şey daha var aslında arkadaşlar. Cesaret. Ve bu davranışta genellikle kolektif bilinç ve birliktelikle yayılabilecek bir şey. Hadi biraz da cesaretin nasıl yayıldığını konuşalım öyleyse.

Cesaret çoğu zaman bireysel bir erdem gibi anlatılır bize değil mi? Kitaplarda, filmlerde falan hep böyle cesur insanlar, hep büyük kahramanlardır. Dolayısıyla biz de genelde korkmamak, geri adım atmamak, kararlı olmak gibi davranışlarla ilişkilendiriyoruz bu özelliği. Fakat bu sadece duygularla açıklayabileceğimiz bir insan davranışı değil. Zira cesaret bir hayatta kalma içgüdüsünün de yansıması aslında.

Evrimsel tıp ve evrimsel psikoloji üzerine çalışmalar yürüten bilim insanı Randolph Nassie, Good Reasons for Bad Feelings adlı kitabında bunu çok iyi anlatıyor. Taa ilkel çağlardaki atalarımız tehlike karşısında ya kaçtı ya da savaştı. Kaç ya da savaş etkisini mutlaka duymuşsunuzdur eminim. Fakat aralarında bir başkasını korumak için kendisini tehlikeye atanlar da vardı.

İşte burada altruistik risk alma dürtüsünün devreye girdiğini söylüyor Nessie. Yani kendini feda etme pahasına bir başkasını korumak. Bunun evrimsel açıdan bir avantajı olduğunu da ifade ediyor kendisi. Cesaret bir topluluğun hayatta kalma şansını arttırıyor ona göre.

Bireyin değil, grubun devamı için kritik bir nitelik yani bu. Şöyle düşünün, topluluk olarak yaşayabilmeyi başardığımız için türümüzün nesli bunca zaman devam etti, öyle değil mi? Burada topluluk olmak çok önemli. Fakat bulaşıcı cesaretin psikolojik bir yanı da var. Cesareti, korkuyu yok eden bir şey olarak değil. korkuya rağmen hareket etme kararlılığı olarak açıklıyor. İşte bu çok önemli bir ayrım. Zira cesur bir insan hiç korkmaz diye bir şeyden söz edemeyiz. Her insan korku duygusunu duyar. Fakat cesur bir insanın değerleri korkularının önüne geçer. Bu da onun harekete geçmesini sağlayan bir özellik. Geleceğin bilinmezliğine rağmen şimdi adım atmaktır cesaret.

Ve bu davranış bireysel olduğu kadar kolektif de olabilir. Bunu şöyle de özetleyebiliriz. Evet cesaret bir kişilik özelliği fakat bu özellik sadece kişinin iç dünyasında yeşeren bir şey değil. Sosyal bir düzlemde ve birlikte hareket etme güdüsüyle de doğan bir davranış bu. İşte bu da cesaret bulaşıcıdır düşüncesinin kaynağını oluşturuyor.

Psikologlar buna kolektif etkide diyor bu arada. Sosyal açıdan bakacak olursak biz dediğimiz bir grubun parçası olunca o grubun değerlerini kendi değerlerimizmiş gibi hissediyoruz. Aidiyet kuruyoruz yani. Dolayısıyla dahil olduğumuz grup bir tehditle karşılaştığında birey olarak harekete geçmeyi kendimize görev biliyoruz.

Zira birlikte yürümek sadece aynı yönde hareket etmeyi değil, aynı tehlike karşısında birleşmeyi de akla getirmeli. İşte bu birliktelik ve yalnız olmadığını hissetme hali insanın bireysel korkularını törpülüyor. Yine benim çok sevdiğim ve sürekli örnek verdiğim yüzüklerin efendisi üzerinden örneklendirelim bunu dilerseniz. Evet, güç yüzüğünü hüküm dağında yok etmek neredeyse imkansız bir görev. Hatta sonu felaketle biteceği neredeyse kesin değil mi? Ve bu yükü bir hobbit olan Frodo taşımak zorunda. Ancak o yüzüğü yalnız taşısa da onun cesaretinin kaynağı yüzük kardeşliğindeki diğer dostları.

Gandalf'ın bilgeliğine, Aragorn'un liderliğine ya da Sam'in sadakatine sırtını dayayarak o yolculuğa çıkabildi Frodo. Yol arkadaşlarının cesareti ona da bulaştı yani. Şimdi buraya dek cesaretin sosyolojik ve psikolojik özelliklerini ele aldık sadece. Tamam, birlikte hareket etmek duygusal bir eylem, onu anladık. Peki ama bizi harekete geçiren fizyolojik etkiler de yok mu bu konuda?

Aynı soruyu Gothenburg Üniversitesi'ndeki bir grup bilim insanı da sormuşlar ve tabii ki araştırmaya koyulmuşlar. Björn Wyckoff'un başını çektiği bu ekip 2013 yılında düzenledikleri çalışma boyunca aynı koroda şarkı söyleyen insanların kalp ritimlerini takip etmiş. Başta bir uyum olmasa da zamanla korodakilerin kalp atış ritimlerinin birbirine uyum sağlamaya başladığını gözlemlemişler. Music Structure Determines Heart Rate Variability of Singers başlıklı makalelerinde bu durumun fizyolojik açıklamasını da yapmışlar. Şöyle ki, aynı koroda şarkı söyleyen insanlar aynı ritimde nefes alıyor ve aynı tonda ses çıkarıyor.

İşte buna bağlı olarak kalp atışları da aynı ritim ve tempoda ilerliyor. Bu biyolojik senkronizasyon, korodaki kişilere bir aidiyet hissi de sağlıyormuş ayrıca. Bununla birlikte korodaki kişilerin yalnızlık hissinin azaldığını, başarısızlık ve tehdit kaygısının düştüğü de gözlemlenmiş. Yani koro, insanlar için adeta bir sığınak haline dönüşmüş.

Bu duygudaşlık hali sadece müzik içinde geçerli değil üstelik. İnsanların topluluk halinde yaptığı hemen hemen her şeyde benzer bir ritmik eşleşmeye kalıyoruz. Ve birlikte ritim tutmak, birlikte cesur olmaya evrilebiliyor. Hatta bakın buna verebileceğim çok da güzel bir örneğim daha var.

İzlanda'da her yıl düzenlenen Tora Blot Festivali. Yüzlerce yıldır düzenlenen bu festivalde biyolojik ve sosyal açıdan bir dayanışma ortamı kuruluyor. Ocak sonundan Şubat ortasına kadar süren bu festivalin düzenlendiği tarihlerin de özel bir anlamı var. Ülkenin en sert, en karanlık, en zor dönemi bu iki haftada yaşanıyormuş.

İnsanlar da bu dönemi evlerine çekilip endişeyle yaşamak yerine birlikte atlatacakları bir festivale dönüştürmüşler. Zor bir dönemde bir araya gelip kutlama yapmak, doğanın şartlarına aykırı davranmak epey cesurca bir hareket bence. Siz ne dersiniz? Aslında buna bir festivalden çok bir ritüel demek de daha doğru olabilir. Karanlığa, yalnızlığa ve yılgınlığa karşı birlikte durabilmenin ritüeli.

Toreblot Festivali'nin etkisi üzerine bilimsel bir gözlem de yapılmış tabi bu arada ve bu araştırmaya göre festivalin İzlanda'da sosyal dayanışmayı arttırdığı, depresyon riskini düşürdüğü ve duygusal regulasyonu desteklediği ifade ediliyor. Özellikle kış mevsiminin uzun sürdüğü coğrafyalarda bu tür kolektif etkinliklerin önemine vurgu yapılıyor. Yani insanların hem ruh sağlığını hem de toplumsal bağlılığını güçlendiren etkinlikler bunlar sonuçta öyle değil mi? Ayrıca bu festivalin yüzyıllardır düzenlenmesi İzlanda'nın nasıl dünyanın en mutlu üçüncü ülkesi olduğuna dair de güzel bir ipucu verebiliyor olabilir sanırım. Yani şimdi bu istatistikler, bilimsel araştırmalar falan bir yana çok güzel de bir mesajı var bence bu festivalin.

Tek başına donarsın ama birlikte olduğun zaman karanlıklardan geçersin. Cesareti yanındakinden değiştirmeye dair en güzel örneklerden biri de bu olabilir herhalde değil mi? Yani diyeceğim o ki, korku gibi cesaret de bulaşıcıdır sevgili arkadaşlar. Buna dair farklı alanlardan türlü türlü örnekler, farklı farklı hikayeler bulup anlatabiliriz. O bulaşıcı cesaretten payınızı almak için tek yapmanız gereken birlikteliğe dahil olabilmek.

Kendi çıkarlarından çok bir topluluğun ya da bir ekibin çıkarlarını gözetmek, başta cesaret olmak üzere birçok güzel duyguyu hissetmenize yol açacaktır, emin olun. Unutmayalım, bir sorun birlikteyken daha kolay çözülür. Bir keder birlikte olduğunuzda daha az acıtır. Hatta birlikte attığınız kahkaha bile daha güzel gelir kulağınıza.

Eğer üstünüze bir yerden korku bulaştıysa endişe etmenize hiç gerek yok. Birileri mutlaka sizinle dayanışacaktır. Asla yalnız yürümemeniz dileğiyle. Şimdilik hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)