
2.452 kelime · ~12 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Bu ne kalabalık ya böyle. Bir hava güzel tabi, herkes dışarı atmış kendini. Heh, şuradaki masa boş galiba. Bir oturayım.
Oh, neyse ki yer buldum. Evet, artık selamlaşabiliriz. Hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün benim kendimi dışarı çıkarma günü. Evet evet, doğru duydunuz. Arada yapıyorum böyle şeyler. Kendimle baş başa geçirdiğim bu zaman... Bana mı dedi onlar?
Sus sus duyacak şimdi. Deli herhalde boşver. Deli dediler değil mi? Duydunuz siz de. Hayır yani belki öteki kulağımda kulaklık var. Telefonda ya da toplantıda falan olabilirim sonuçta değil mi? Merhaba hoş geldiniz. Hazırsanız siparişinizi alabilirim. Merhaba ben bir filtre kahve bir de bir de kakaolu kekinizden rica edeyim. Tabii başka bir isteğiniz var mıydı? Şey aslında siyah zeytin var mı acaba?
Anlamadım? Ya evet biraz garip geliyor, farkındayım ama. Ben keki zeytinle yemeyi çok severim de. Böyle tatlı ile tuzluğunun o dengesi, hani lezzeti bir üst sevi... Siyah zeytin mi? Yok artık. Ya kızım yapmasana şöyle ya, yazık adamcağıza. Aa, ayıp ama ya bu yaptığınız. Sorry. Hem tadını biliyor musunuz sanki? Gayet de güzel oluyor yani. Kek de siyah zeytin mi?
Arkadaşlar yapmayın ya. Deli de olsa insan insandır. Ne delisi ya? Hayır. Deli filan değilim ben. Deli değilim ben. Yoksa deli miyim? Delirdim de farkında mı değilim? Kime deli diyoruz? Kime akıllı? Yok ya. Delirmiş olamam. İyi de delilik kötü bir şey mi ki? Belki de iyidir. Ya da belki de zaten hepimiz deliyizdir.
Bunu nasıl bilebilirim ki? Hayır! Hayır! Delirmedim! Ben... ...deli... ...değilim!
Çok derinlere daldım bir anda arkadaşlar. Kafam bir hayli karıştı. Benim deli olup olmadığımı bir kenara bırakıyorum şimdilik ama düşününce deli kelimesini ne kadar da sık kullandığımızı fark ettim. Hatta günlük hayatımızda öyle bol keseden dağıttığımız bir sıfat bu değil mi? Delilik. Ama ne demek olduğunu tam olarak biliyor muyuz acaba? Kime, neden deli diyoruz? Ve buna kim karar veriyor? Hiç düşündünüz mü? O zaman önce deliliğin tanımını yaparak başlayalım.
Diyeceğim de bu pek de kolay bir şey değil tabi. Zira bu kavramın öyle tek bir tanımı yok. Mesela bir tanesinde demişler ki anormal zihinsel ve davranışsal örüntüler. Bu şekilde tanımlanmış.
Başka bir açıklamada bir kişi içinde yaşadığı toplumun kendisinden beklediği yani normal kabul edilen davranışların, tutumların düşünme biçimlerinin dışına çıkar yani anormal hareket ederse deli olarak görülebilir denmiş. Ama burada bir sıkıntı var. Siz de fark etmişsinizdir belki. Normal ve anormal. Bu kavramlar üzerinden bir tanımlama yapılmış her ikisinde de. Fakat bunlar da çok geniş, çok nulak, hatta öznel ifadeler değil mi? Neyin normal, neyin anormal kabul edileceği, zamana göre, mekana, toplumsal ve kültürel değerleri hatta kişiden kişiye göre bile değişebiliyor sonuçta. E bu durumda delilik oldukça değişken bir kavram diyebiliriz.
tarih boyunca nörolojik ve psikolojik sıkıntılar yaşayan, herkesten farklı olan, daha cesur, daha yaratıcı, hatta diğerlerinden daha zeki olan kişiler de deli olarak nitelenmişler mesela. İnanır mısınız, Trans Allergy Akıl Hastanesi kayıtlarına göre 1864-1889 yılları arasında aşırı duygusallık, aklın fazla çalışması, kıskançlık, fazla roman okuma gibi sebeplerle insanlar yatırılmış buraya. E bugünden baktığımızda ne kadar insani, tırnak içinden ne kadar normal şeyler bunlar halbuki öyle değil mi? Yani sonuç olarak delilik, tarihin her döneminde hakim olan gücün belirlediği kalıpların dışında kalanları, yani bir nevi ötekileri tanımlamak, hatta çoğunlukla onları damgalamak için kullanılmış. O halde gelin şimdi zamanı biraz geriye saralım ve deliliğin ne olduğunu, neye göre nasıl değiştiğini biraz daha iyi anlamaya çalışalım.
Antik Yunan ve Roma gibi medeniyetlerde deliliğin tanrısal kaynaklı olduğuna inanılıyormuş ve deli denilen kişinin ya işlediği günahlar nedeniyle tanrılar tarafından cezalandırıldığı ya da tam tersine iyi biri olduğu için ödüllendirildiği düşünülüyormuş. Mesela zihinsel rahatsızlıkları olanlar fazla duygusallar, cahiller ya da kahinler, sanatçılar hatta aşıklar deli olarak görülüyormuş. Zamanı biraz daha ileriye sarıp ortaçağa geldiğimizde ise deliliğin dini ve ahlaki kurallara göre belirlendiğini görüyoruz. Zira bu dönemde hakim olan anlayış tamamıyla din merkezli. İnsanlar hayatı buna göre algılayıp anlamlandırdığı için toplumsal normlar da buna göre belirlenmiş doğal olarak.
Bu dönemde delilik yine antik çağlardaki gibi tanrının cezası olarak görülmüş ya da tanrı tarafından o kişiye verilmiş bir sınav olarak değerlendirilmiş. Kimilerince de delilerin ruhunun iblisler tarafından ele geçirildiğine inanılmış. Zehinsel ve ruhsal problemler yaşayan insanların dışında dine inanmayanları, fazla dindarları, ahlak kurallarının dışında davrananları, büyücüleri ya da yalnız yaşayan kadınları bu dönemin delileri arasında sayabiliriz mesele. Zamanı biraz daha ileri sarıp Rönesans'a geldiğimizde ise işler biraz değişiyor. Zira bu dönemin hakim anlayışı din ekseninden hümanizme doğru kaymış durumda. İnsana dair değerler, insanın iç dünyası, duygu ve düşüncelere öne çıkınca deliliğin de artık tanrısal bir ceza ya da kutsanma değil, her insanın başına gelebilecek doğal bir şey olduğu kabul edilmiş öncelikle.
Ayrıca Rönesans döneminde sanatsal alanda yaşanan önemli ilerlemelerle birlikte deliliğe bakış da bu yönde ele alınmaya başlanmış. Olumsuz anlamlarının yanında deliliğin yaratıcılıkla, entelektüel derinlikle ve deha ile alakalı olduğu fikri öne çıkmış. Ancak her şeye rağmen deliler toplumla birlikte toplumun içinde yaşamını sürdürmeye devam etmişler bu dönemlerde. Evet, toplumun merkezinde tabii ki yer almamışlar. Genelde böyle kenarlara doğru itilmişler. Bazen korkulan, bazen kutsanmış kabul edilen, bazen de dalga geçilen kişiler olmuşlar.
Fakat saldırganca bir tutum sergilemedikçe toplumdan ayrıştırılmaları, uzaklaştırılmaları ya da öyle gidip de bir yerlere hapsedilmeleri falan düşünülmemiş bu insanların. Ta ki o zamana, büyük kapatılmaya kadar. Ünlü düşünür Foucault, 17. yüzyılın ortalarında norm dışı davrandığı için istenmeyen grupların kitlesel olarak hastanelere hapsedilmeye başlanmasını Büyük Kapatma olarak isimlendirmiş.
Bu büyük değişimin sebebi ise bu dönemin doğrularının kökten değişmesi tabii ki. Aydınlanma çağıyla birlikte kilisenin otoritesi sarsılmış, dini açıklamalar ve mistik anlatılar önemini kaybetmişti zira. Bununla birlikte bilgi ve hakikat yüceltilmeye başlanmış, her şey akıl ve mantık çerçevesinde açıklanır olmuştu. Tüm normaller de buna göre belirleniyordu doğal olarak. Onlara göre akla uygun davranmayan, mantıklı düşünmeyen herkes deliydi. Ve topluma zarar veren bu tür insanların kapatılması gerekirdi. Ayrıca bu dönemde değişen siyasi ve ekonomik yapı da toplumda belirli ahlak normlarının oluşmasına sebep olmuştu.
Çöken feodalizmin yerine geçecek kapitalizm yavaş yavaş inşa edilmekteydi o dönemlerde. E bu da çalışmanın yüceltilmesini sağlamış, dilencilik ve işsizlik gibi hallerin ahlaksız olarak kabul edilmesine neden olmuştu. Ayrıca suçlu, yoksul, yaşlı gibi üretmeyen, topluma faydası olmadığı düşünülen insanlar dışlanıyor, anormal olarak yaftalanıp hastanelere kapatılıyorlardı. O halde şimdi gelin bu hastanelerden birini ziyaret edelim ve buraların nasıl yerler olduğuna biraz daha yakından bakalım.
Evet, şu anda Londra'daki Bedlam Royal Hospital yani bilinen adıyla Bedlam Hastanesindeyiz. Burası büyük kapatmanın en sert yaşandığı hastanelerden biri. Dönemin normlarına uymayan herkes, zihinsel ve ruhsal sıkıntı yaşayanlar, hırsızlar, katiller, engelliler, yaşlılar, işsizler hatta kocasına karşı gelen kadınlar dahi buraya kapatılmış arkadaşlar. Kapatılmış diyorum zira burası bir hastaneden çok bir hapishaneye benziyor maalesef. Amaç tedavi filan değil zaten. Anormal kabul edilen bu insanları kontrol altında tutmak. Üstelik öyle doğru düzgün yemek vermemek, kötü muamele, tedavi adı altında işkence yapmak da bu bedlemin normalleri arasında maalesef.
Korkunç bir şey bu. Bir insana bunları hak edecek... Bu kalabalık da ne böyle? Düzgün gibi gayet normal görünen insanlar. Neyi izliyorlar? Neye gülüyorlar onlar böyle? Delileri izlemek istiyorsanız kutuya giriş ücretini atmanız gerekiyor bayım. Delileri izlemek mi? Siz bu zavallı insanları izleyip eğleniyor musunuz yani? İnsan mı? Bunlar deli bayım. İnsanı insan yapan şey akıldır.
Aklı olmayan bu canlılara insan diyebilir miyiz? Tabii ki diyebiliriz. Dalga mı geçiyorsunuz siz? Bu yaptığınıza en hafif tabirle vicdansızlık, vahşelik denir. Öyle mi? Bu söylediklerinize ve aşırı öfkenize bakılırsa siz de onlardan birisiniz. Yakalayın şunu! Bir dakika, bir dakika ya! Ne oluyor? Of! Yine başımı belaya sokmayı başardım. Arkadaşlar, benim buradan acilen kaçmam gerekiyor. Kısa bir ara verelim, görüşte görüşürüz.
Tekrar hoşgeldiniz arkadaşlar. Bir an klasik çağın ortasında ben demin korkunç duvarlarına zincirleneceğim ve sonsuza kadar orada kalacağımı zannettim yani neyse ki kaçmayı başardım ve şimdi buradayım. O halde gelin artık günümüze doğru biraz daha yaklaşalım modern zamanlara geçelim. 19. yüzyılda başlayan modern çağ ile birlikte artık insan ve insana dair olan her şey önem kazanmaya başladı arkadaşlar. Odak noktasına insanı alan antropoloji, sosyoloji, tarih ve tabii ki psikiyatri ve psikoloji gibi alanlarda çok önemli gelişmeler yaşandı. Mesela Freud'la birlikte bilinç dışı keşfedildi.
psikanaliz gibi bir takım yöntemler ortaya çıktı ve bu sayede artık akıl hastalıkları ve ruhsal sıkıntılar yaşayan insanlar daha iyi anlaşılmaya başlandı. Her bir rahatsızlığı belirlemek, bunlara isim koyarak sistemleştirmek, tanı ve tedavi yöntemleri geliştirerek bu insanların acılarını dindirmek artık amaç haline geldi. Tıbbi yanı bir kenara bırakıp toplumsal hayata baktığımızda da yine bir normallik söylemiyle karşılaşıyoruz. Mesela işinin sorumluluklarını yerine getirmeyenler, üretken olmayanlar, tembel ya da disiplinsiz kişiler veya hakim rasyonaliteyi sorgulayanlar anormal olarak görülebiliyor bugün. Şimdi biri gelip de size işte efendim internet kullanmadığını, akıllı telefona karşı olduğunu ya da hiçbir sosyal mecrada hesabı olmadığını söylese ne düşünürsünüz?
Hadi, itiraf edelim. Çoğumuz onun yani birazcık deli olduğunu düşünebiliriz bence. O halde birazcık veya daha fazla deli olduğu düşünülenlerin, farklı olduğu için toplum dışına itilenlerin, ötekileştirilenlerin tarihini anlatan önemli bir düşünürden bahsetmenin zamanı geldi. Gerçi az önce büyük kapatma döneminde adını geçirmiştik ünlü Fransız düşünür Foucault'dan bahsediyorum. Gelin şimdi biraz daha yakından bakalım kendisinin düşüncelerine.
1961 yılında yayınlanan Deliliğin Tarihi isimli kült eserinde ve sonraki kitaplarında konu hakkında çok detaylı, çok yönlü bir inceleme sunuyor kendisi. Hatta bu bölümün başından beri anlattıklarımda da büyük etkisinin olduğunu söyleyebilirim. Foucault, tıbbi anlamda bile olsa deliliğin nesnel bir durum olamayacağını belirtmiş. ve normallik-anormallik sınırlarının her dönemin değişen epistemesine yani o dönemde geçerli olan bilgi sistemleri ve düşünme biçimlerine göre yeniden çizildiğini söylemiş. Ortaçağ'da en önemli epistemelerden biri dinken, aydınlanma çağında akıl olarak değişmişti mesela hatırlarsanız.
E tabii normal ve anormali belirlemek tek başına ötekileştirmeyi sağlamıyor. Bir de bunun bekçiliğini yapacak, toplumu oluşturan bireylerden normale uygun davranmasını isteyecek, onları baskı altına alacak, çizilen sınırların dışına çıkanları da anormal olarak yaftalayacak bir yapıya ihtiyaç var. İşte bunu yapanların da iktidar mekanizmaları olduğunu söylüyor Foucault. İktidar derken dönemin epistemesine uygun davranan, kendini normal kabul eden bireyleri, öğretmen, psikolog, patron gibi bir takım otorite figürlerini, aile, iş yeri gibi kurumları yani toplumdaki tüm ilişkiler ağını kastetmiş kendisi. İktidar deyince bunların hepsini yazmış.
Hatta gelin şimdi bunları hepimizin çok yakından tanıdığı bir kahramanın, edebiyatın en ünlü delilerinden biri olan Don Quixote'un üzerinden anlamaya çalışalım. Alonso Quijano, İspanya'nın La Mancha bölgesinde yaşayan, yaşı ilerlemiş ve yoksul düşmüş bir asilzade. Bu kişi şövalye romanları okumaya bayılıyor. Öyle ki bir süre sonra yaşadığı dünyanın gerçekliğinden korkmaya başlıyor.
zamanın gereklerini de aklın hükümranlığını da reddediyor. Onun normali okuduğu bu kahramanlık hikayeleri ve romanlarda gördüğü dünyalar olmaya başlıyor. Ve nihayet bu kişi kendini bir şövalye, Don Quixote olarak ilan ediyor. Hemen eski püskü zırhını kuşanıyor, paslanmaya yüz tutmuş kılıcını beline takıyor ve kendisi gibi yaşlı ve cılız atı Rosinante'ye atlayarak yola çıkıyor.
Don Kişot, gerçek bir şövalye gibi mazlumları savunmak, çaresiz insanları kurtarmak, dünyadaki haksızlıklara meydan okumak ve şan kazanmak, namını duyurmak amacı. Fakat yardımcısı, aklın sesi Sancho Panza, her seferinde onu gerçek dünyaya geri çağırıyor. Normalin sınırlarını hatırlatıyor ona. Ama Don Kişot'un öyle vazgeçmeye niyeti falan yok tabii.
Yel Değirmenleri ile karşılaştıklarında da devlere karşı şerefli bir şövalye gibi savaşmaya karar veriyor. Evet karşılaştıkları şeyler gerçekten de Yel Değirmenleri ama bunun Don Quixote için hiçbir önemi yok. Sancho Panza arkasından işte efendim durun onlar dev değil yel değirmeni filan diye seslense de o hiç umursamıyor. Zira onların gerçekte ne olduğu ile filan ilgilenmiyor Don Kişot. Önemli olan onun kendi gerçekliği. Kendi değerleri. Ve o bunlardan bir an için bile olsun vazgeçmeyi düşünmüyor.
Elinde kılıcı, gözlerinde o kararlı bakışlarıyla düşmanlarına doğru koşmaya başlıyor Don Quijote. Koşuyor, koşuyor ve gözünü kırpmadan kılıcını savuruyor değirmenlere karşı. Don Quijote'un maceraları bununla sınırlı değil tabii. Miguel de Cervantes tarafından yazılan bu devasa eserde türlü türlü şeyler geliyor kahramanımızın başına.
hanları şato, köylü kızlarını prenses, koyun sürülerini düşman ordusu olarak gördüğü de oluyor, kendi gerçeklerinden vazgeçmediği, hayal gücüne ket vurmadığı için insanlar tarafından alay konusu yapıldığı da, hatta dayak yediği de. Maalesef insanda kendisi gibi olmayanı, farklı gördüğünü dışlamaya yönelik bir itkim mevcut, bunu itiraf edelim. Ya onları normalleştirmeye çalışıyor ya da doğrudan anormal olarak damgalayıp ötekileştiriyoruz. İnsanları sırf farklı oldukları, alışılmadık şeyler yaptıkları için yargılayabiliyoruz farkında olmadan. Hatta tarih boyunca yaşamış onlarca sanatçının da bundan mustarip olduğunu biliyoruz. Öyleyse gelin onlardan birini yakından tanıyalım bugün. Postmodern Türk Edebiyatı'nın temel taşını Oğuz Atay'ı konuşalım şimdi de.
Oğuz Atay'ın 1971'de yayımlanan ilk romanı Tutunamayanlar, edebiyat dünyasına adeta bomba gibi düşmüştü arkadaşlar. Daha önce yayınlanan hiçbir şeye benzemiyordu çünkü. Oldukça deneysel bir metindi. Bir kere klasik bir olay örgüsü yoktu tutunamayanların ve bu daha önce hiç görülmemiş bir şeydi. Günlük, mektup, tiyatro, şiir gibi farklı metin türleri bir arada kullanılmış, farklı anlatıcılara yer verilmiş, hatta bazı bölümlerde noktalama işaretleri bile kullanılmamıştı.
En önemlisi ise dönemin hakim edebiyat anlayışına tamamen tersti tutunamayanlar. Yetmişler Edebiyatı'nda toplumcu gerçekçi yani mesaj kaygısıyla yazılan metinler geçerli kabul ediliyor, bir romanda anlatılanların herkes tarafından anlaşılması gerektiği düşünülüyordu. Fakat Oğuz Atay bunun tam tersini yapmıştı. Tutunamayanlar da bireyin iç dünyasını anlatmış, varoluşsal sorgulamalarını ele almış, bol bol ironi içeren, yer yer anlaşılması zor ve emek isteyen bir metin ortaya koymuştu. Tabi bu durum dönemin edebiyat çevrelerince hiç de hoş karşılanmadı.
Alışılmışın dışında kalan bu metni anlamayan ya da anlamak istemeyen birçok yazar, eleştirmen hatta okur ona saldırmaya başladı. Oğuz Atay'a, evet. Onu acemi, onu yeteneksiz olmakla suçladılar. Yaptığı şeyi değersizleştirmeye çalışanların sayısı hiç de az değildi. 70'lerin normal edebiyat anlayışına uyum sağlamadığı için anında dışlanıp ötekileştirilmişti Oğuz Atay.
Çalkantılı geçen o 80'ler Türkiye'sinden sonra nihayet sular durulmuş ve buna bağlı olarak edebiyattaki hakim görüş yani episteme değişmişti. Şimdi Oğuz Atay'ın hak ettiği değeri görmesinin zamanı gelmişti artık. Onun edebi dehası, yeteneği, ilerici sanatı da ancak o zamanlar anlaşılmaya başlandı. Fakat maalesef kendisinin ömrü o günleri görmeye yetmedi.
Bu durumda eğer dönemin normlarını geçerli kabul edersek, Don Quijote da, Oğuz Atay da birer deliydi diyebiliriz rahatlıkla, öyle değil mi? Fakat bugünden baktığımızda hiç de öyle olmadıklarını söyleyebiliyoruz. Neyin normal, neyin anormal olduğunu belirlemek, bu ikisi arasında kesin sınırlar çizmek mümkün değil arkadaşlar. Zira her dönemin gerçekliği farklı olduğu gibi her alandaki hakim anlayış da sürekli bir devinim halinde.
İşte bizler de içinde yaşadığımız zamana, bu zamanda çizilen sınırlara ayak uydurmaya çalışıyoruz. Normalin dışına çıkıp ötekileştirilmekten korkuyoruz, çekiniyoruz. Ve bu oldukça insani, anlaşılabilir bir durum tabii ki. Kim toplumun kenarına itilmekten, dışlanmaktan memnuniyet duyar ki? Kaldı ki gerçekçi bir şekilde baktığımızda belli bir normale ayak uydurmak da olağan ve gerekli bir durum aslında.
Fakat sorun normal-anormal ayrımı bir baskı unsuru haline geldiğinde ortaya çıkıyor. Bir takım normallere uymuyor diye insanları ötekileştirdiğimizde ya da kendimizi belli kalıplara hapsettiğimizde tehlike çanları çalmaya başlıyor bir anda. Yapmak istediklerinizi yapmaktan, ''Ama bu böyle olmaz, o öyle yapılmaz, elalem ne der şimdi?'' diye vazgeçmenin ne kadar korkunç bir prangı olduğunun farkında mısınız? Mesela Don Kişot. Herkes ona deli derler diye çıkmasaydı o yolculuğa ne kadar kendi olabilirdi? Ya da Oğuz Atay'ın edebiyat normlarına uygun değil diye tutunamayanları yazmaktan vazgeçtiği bir dünyayı hayal edebilir miyiz?
Eee işte farklı olmak cesaret ister. Ama inandığınız değerler uğruna cesur olmaya, biraz olsun delirmeye değmez mi?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.