
2.555 kelime · ~13 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
24 Temmuz 1798. Kahire. Bugün sizi burada karşılamamın bir sebebi var arkadaşlar. Dün Mısır hakkında bir belgesel izliyordum ve bu belgeselde Napolyon'un Mısır'ı fethettiği dönem de detaylıca işlenmişti. Ordularıyla denizden geliyor, yavaş yavaş Kahire'ye doğru ilerliyorlardı. Ve tarihler 24 Temmuz'u gösterdiğinde artık o şehir resmi olarak düşmüştü.
Belgesele göre Napolyon, tarihi kazananlar yazar demişti. Mısır'ın tarihini değiştirmişti ve ona göre adı tarih kitaplarına altın harflerle yazılacaktı. Napolyon, Mısır'ın fatihi. Ancak bir soruyu sormadan duramadım.
Mısır halkı kendi tarihlerini yazamaz mıydı acaba? Tarihi sadece kazananlar mı yazabilir gerçekten? İşte bunu anlamak için birini ziyaret etmem gerekiyordu. Hadi gelin birlikte şimdi gidip onun kapısını çalalım.
Buyurun. Kime bakmıştınız? Ben Barış. Siz Abdurrahman El Ceberti'siniz değil mi? Size bir şey sormak için çaldım kapınızı. Evet, benim Barış. Dinliyorum seni. Ancak yabancıları ayıracak çok vaktim yok. Lütfen hızlı ol.
Bütün bu yaşananlar, bu yıkım, neler olduğunu anlamaya çalışırken aklıma bir şey takıldı benim. Napolyon, buranın tarihini değiştirdiğini söylüyor. Kendisinin kazandığını ve tarihi de onun yazacağını iddia ediyor. Peki gerçekten de tarihi sadece kazananlar mı yazmalı? Barış. Ben burada doğdum, burada büyüdüm. Yaşadığım yerin tarihini yabancılara yazdırmak gibi bir niyetim yok. İşgali de, felaketi de ben anlatacağım. Çünkü tarihi sadece kazananlar yazmaz. Tarih de sadece kazananların hikayesini anlatmaz. Tarihi
sadece kazananlar yazmaz. Ne kadar gösterişli bir söz değil mi? Peki El Geberti'nin söylediği şeyin doğruluk payı var mı? Az evvel dinlediğimiz hikayede ne olduğunu birazdan anlatacağım elbette. Ancak tanık olduğumuz sahneye bakarsak orada bir sorun var gibi. Kimin yazdığı tarih doğru olan? Tarihçi olanları hangi kaynağa dayanarak yazar? Bunun ölçütü nedir? Bugün sizinle birlikte işte biraz bu sorularla haşır neşir olalım isterim.
Tarih deyince kimilerinin aklına ilk gelen kavram zamandır herhalde. Zaman hakkında filozof St. Augustine günün birinde şunları söylemiş. Zaman nedir diye sormuş. Kimse bana bunu sormasa ne olduğunu biliyorum ama sorulduğunda verecek bir cevap bulamıyorum. Eee tarihte biraz böyle değil mi arkadaşlar? Onun ne olduğunu hepimiz biliyoruz ama biri bize sorduğunda yani ne diyeceğimiz konusunda tıkanıp kalıyoruz.
Yani basitçe geçmişteki olayları yazmak diyemeyiz herhalde değil mi? Eğer öyle olsaydı belgeleri tutanlar günümüzde devlet makamlarında belgeleri not edenler de tarihçi olmaz mıydı? Yani herkeste tarihçi denmiyor herhalde değil mi? Peki kime tarihçi diyoruz?
Sanırım bizim bu tarih biliminin tarihine bakmamız şart oldu. Tarih nasıl yazılmış? Zaman içinde ne şekilde değişmiş? Bu soruların cevapları için en başa gitmemiz gerekiyor. Birçok akademik disiplin gibi tarihin kökeni de Antik Yunan'a kadar dayanıyor. En azından genel olarak kabul edilen görüş böyle. Heredot ve Tükedides iki önemli kişi. Ancak onlar da belli bir kültür içinde bunu yapıyorlar.
bizim daha öncesine, en önceye gitmemiz lazım. Evet, başlangıçta sadece karanlık vardı. Yok, o kadar da değil. Tarih bilimi de her şey gibi zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıkmış arkadaşlar. Bu alanın ortaya çıkmasından önce Yunanlar için sözlü anlatılar vardı. Örneğin büyük Yunan şairi Homeros'un anlattığı karakterler geçmişte bir zaman yaşamışlardı. Truva Savaşı geçmişteki bir tarihte gerçekleşmişti. Ok, Aşil'in topuğuna geçmişte bir dönemde saplanmıştı.
Bu olaylar o dönemin Yunan halkları için tarihti. Ancak tam olarak ne zaman gerçekleştiğini kimse sormuyordu. Homeros için de bu önemli değildi zira kimse tam tarihi öğrenmek için bir çaba sarf etmiyordu. Günümüzdeki anlamını en yakın haliyle tarih bilimini başlatan isim Heredot'tu. Tarihler adlı eserinde geçmişteki bir zamanda yaşanmış Truva Savaşı'nı değil de Perslerle Yunanlar arasında yaşanmış gerçek bir savaşı yazmıştı.
Bu savaşı yazmasının yanında o dönemin diğer halklarından yani Mısırlılardan, Libyalılardan da bahsediyordu o kitabında. Heredot, epik hikayelerden yola çıkıp dünyada olup biteni anlamaya çalışan ve bunları yazıya döken biriydi. Burada Herodot'un şanslı olduğunu da söylememiz gerekiyor. Çünkü onun döneminde Yunanlar savaşlardan galip çıkıyorlardı. Ondan sonra gelen diğer tarihçi Tükidides için ise aynısını söyleyemeyiz. Onun yazdıkları Pelopones Savaşı sırasında yaşananları anlatan Tükidides, Atina'nın ve müttefiklerinin savaşı nasıl ve neden kaybettiklerini yazmak zorunda kalmıştı.
Herodot'sa anlatısını Büyük Pers Savaşı'nın öyküsüyle sona erdirmişti. Böylece geniş kültürel tarihi Yunan şehir devletlerinin özellikle Atina'nın kutlu yükselişiyle noktalıyordu. Thucydides'in ise böyle değildi. Onun tarih yazmaktaki amacı Herodotink'inden daha radikal bir biçimde farklıydı. Ona göre Atina'nın yükselişi Spartalıları korkutmuş ve onlara savaşmaktan başka bir seçenek bırakmamıştı. Peloponnes Savaşı tanrıların veya kralların kaprislerinden ya da insanların yolunu şaşırmış tutkularından değil, durmak bilmeksizin güç peşinde koşmalarından kaynaklanıyordu.
Yani anlayacağınız o ki antik Yunan'da tarih disiplini halkın kim olduğuyla doğrudan bağlantılı olarak önce doğaüstü hikayelerle şekillenmiş, daha sonra da direkt olarak onların ne yaşadığını belgelemek ve anlatmak için ortaya çıkmış. Yani tarih disiplininin ilk örnekleri de bir hikaye geleneğinin devamı niteliğindeymiş. Değişen şeyler ise özneler ve zamanın netliği. Artık özneler kahramanlar değil, gerçek insanlar. Zamansa öyle belirsiz değil, net. İşte böylelikle yüzyıllarca Herodot ve Thucydides'in yaptığı gibi bir tarih yazma pratiği süre geldi.
Modern çağın biraz öncesinde bilimsel devrim gerçekleşmişti. Tarihte diğer tüm bilim dalları gibi bilimsel devrim ve aydınlanma felsefesinden nasibini aldı ve kurumsallaşmaya başladı. Bilimsel devrimle birlikte başta fizik ve astronomi olmak üzere bilgi üretiminin ana mekanı artık üniversiteler olmaya başlamıştı. Modern bir devlet kurumu olan üniversiteler çoğunlukla krallar tarafından kurulurdu. Ve bu yerlerde fizik gibi bilimlerin kesinliklerinden etkilenen tarihçiler de bir şeyler kaptılar galiba. Onlar da kesin bilgilere ulaşmak istediler artık. Ancak önlerinde metodolojik bir belirsizlik bulunuyordu.
Tarih, fizik gibi bir bilim değildi. Tarihçiler, fizikçiler gibi öyle deney ya da gözlem yapamıyorlardı. Zira yaşananlar geçmişte kalmıştı ve onların tekrar yaşanması imkansızdı. Kimse haçlı seferlerinin gerçekliğini test edemiyordu ama yine de tarihçilerin kesin olduğuna inandığı kaynaklar vardı.
Dönemin tarihçileri de devlet arşivlerine giriyor ve belgeleri inceleyerek geçmişteki olayları tekrar inşa ediyor ve anlatıyorlardı. Özellikle Almanya'da 19. yüzyıldan itibaren tarihçiler önemli bir yer edinmeye başladılar. Edindikleri saygınlık ve yeni kurulan Alman ulusu arasında bir ilişki vardı.
Bu tarihçilerden Alman ulusunun tarihini antik Yunan'a ve Roma'ya dayanacak şekilde yazmaları bekleniyordu. Alman tarihçilerine göre tarih, geçmişin gerçekte olduğu gibi yeniden inşa edilmesiydi. Bu tarihçiler bazen devlet yönetiminde de yer alıyorlardı. Hatta Fransa'da bakanlar, cumhurbaşkanları tarihçilerin arasından çıkmıştı. Fransa demişken Napolyon hiçbir zaman tarihi kazananlar yazar filan dememiş arkadaşlar. Bu söz Napolyon'a çok fazla kez atfedilse de doğrudan bunu kanıtlayan herhangi bir kaynak yok elimizde. Ancak bu atıfta da bir gerçeklik payı var.
Napolyon gerçekten de tarihi kendisinin yazdığını, kazandığı savaşların yazılacağını düşünüyordu. Aslında bu sözü direkt bu haliyle söyleyen kişi 1984'ün yazarı George Orwell. Tribün dergisinde yayınlanan bir yazısında hafif böyle ironik bir dille tarihi kazananlar yazar demiş kendisi ilk kez. Eleştirdiği şey ise devletlerin belli mücadeleleri kazandıklarında propaganda amacıyla gerçekliği çarpıtmaları.
Napolyon'a bu sözün atfedilmesine bir de bu açıdan bakmak lazım. Bölümün başında canlandırdığımız sahneyi hatırlarsanız, Kahireli tarihçi Mısır'daki Fransız işgali döneminin tarihi adlı kitabında işgalin nasıl gerçekleştiğinden ve Fransızların bu bölgedeki sömürgecilik faaliyetlerinden bahsedecekti. Hatta Fransız işgalini bir felaket olarak tanımlamıştı orada. Yazılarında Fransızlara karşı oldukça sert bir üslup kullanan Geberti daha sonra bu yapıtını Osmanlı Veziri Yusuf Paşa'ya hediye etmişti hatta. Ona göre bu dönem korkunç savaşların ve önemli olayların başlangıcıydı. Kötülüğün çoğaldığı, işlerin hızla değiştiği, acıların peş peşe geldiği, düzenin altüst olduğu bir zamandan bahsediyoruz.
Ceberti, işgalin her şeyi tersine çevirdiğini, yerleşik düzeni ortadan kaldırdığını, yıkımın egemen olduğu ve her şeyin yok oluşa doğru sürüklendiği bir dönem olarak tanımlıyordu bu zamanları. Ancak bu olay öyle Napolyon ve El-Ceberti ile de bitmiyordu. O dönem Mısır'da başka bir tarihçi daha yaşamış. Nikola Altürk. O yaşananları El-Ceberti'den biraz daha farklı bir tutumla belgelemiş. Mesela savaşın tarihini yazarken bunu bir felaket olarak tanımlamıyor.
Öte yandan yaşananları Napolyon gibi medeniyet olarak da değerlendirmiyor. İncelemelerinde hem Fransız işgalini eleştiriyor hem de Fransız ordusunun düzenine ve savaştaki stratejilerine dair böyle bir hayranlık da besliyor. Yani kısaca aynı dönem, aynı olaylar 3 farklı bakış açısıyla 3 farklı şekilde yazılabiliyor. E o halde şu soruyu sormanın zamanı geldi. Tarih, objektif yazılabilir mi?
Bu sorunun cevabını 20. yüzyılda tarih biliminde yaşanacak değişikliklerle birlikte arayacağız elbette. Ama isterseniz yeni yüzyıla geçmeden önce kısa bir ara verelim. Sonra tarih biliminin nasıl değişeceğini birlikte anlamaya çalışacağız.
1900'lerin ilk 50 yılını büyük oranda belirlemiş olan iki kelime var arkadaşlar. Bilim ve savaş. Bu 50 yılda insanlık tarihinin en ilginç bilimsel keşifleri de gerçekleşti, insanlık tarihinin en korkunç savaşları da yaşandı. Her ikisinin de tarih bilimine etkisi var. İsterseniz önce daha pozitif olanlardan yani bilimden başlayalım.
1900'lerin başından itibaren fizik biliminde ardı ardına yaşanan gelişmeler dönemin tüm entelektüel çevrelerinde bir sarsılma yaratmıştı. Einstein, zaman kavramının sabit olmadığını görelilik teorisiyle ortaya koymuş ve Heisenberg belirsizlik ilkesini ortaya atarak kesin sonuçlu bilimsel ölçüm yaklaşımının temellerini sarsmıştı. Öte yandan Niels Borsa elektronların spin özelliklerinin gözlem yapılmadan bilinemeyeceğini söyledi ve determinizmin sınırlarını sarsmaya başladı. Doğa bilimleri birkaç yüzyıldır hakikatin ortaya çıkması yönünde bir model olarak ele alınırken işte bu gelişmeler bilimlerin metodolojisine dair yepyeni bir tartışma başlattı. E tarihte bu tartışmadan nasibini aldı. Eğer bulgular fizik biliminin dahi tamamen kesinlik içermediğini gösteriyorsa tarih disiplininden geçmişi olduğu gibi yazması beklenebilir mi?
Elbette hayır. Gözlemcinin dahiliyetini yok saymamız mümkün değil arkadaşlar. Ne Napolyon ne de Elgeberti'nin yapamadığı şey modern tarihçilerden de beklenemez. Mesela William Dilty'e göre tarihçinin rolü de fizikçinin rolüyle örtüşüyor. Kendisi de bir tarihçi olan Dilty şöyle düşünüyor. Bilim insanı var olan bir gerçekliği direkt olarak gözlemleyemez. Kendisinin gözlemci rolüyle gerçekliği de belli oranda şekillendirir.
Tüm bunlar olurken bir de üstüne iki tane dünya savaşının ardı ardına patlak verdiğini bir düşünün. Aslına bakarsanız dünya savaşları bilimsel gelişmenin nasıl kitlesel imha silahlarına dönüştüğüne dair bir uyarı da sundu insanlığa. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası yükselen yeni bir tarihçilik yaklaşımı ortaya çıktı. 19. yüzyıldaki kesin kaynaklar devlet arşivlerinden oluşuyordu.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarih yazımının asıl kaynağı olma niteliğini yitirdiler. Tam da bu noktada size şimdi başka bir tarihçiden bahsetmek istiyorum. İsmi Mark Bloch. İçinde bulunduğu dönemde yaşananların tarihe yansımasını anlatırken tarihçiden beklenenin artık saf bir nesnellik olmadığını vurgulamış kendisi. Fizikçilerden farklı olarak hiçbir tarih uzmanı geçmişi kendisi gözlemlememişti ne de olsa öyle diyordu. Dolayısıyla yazılanlar görgü tanıklığının belli bir formda yazıya dökülmesinden ibaretti. Hatta kendisi bu durumu şöyle özetliyor.
Diyor ki hiçbir Mısır tarihçisi ram sesi görmemiş. Hiçbir Napolyon savaşları uzmanı top seslerini duymamış. İşte Blok'a göre geçmiş böyle bir tiran. Tarihçiye sadece istediği bilgileri gösteren bir şey. Ona göre burada soru şu. En saf polis memuru bile rastgele bir görgü tanığını dürüst kabul etmezken tarihçi geçmişe dair dokümanlara kesin gözüyle bakabilir mi?
Peki eğer bakamıyorsa, tarih nesnelliğin olmadığı bir bilim midir? Kolombiya Üniversitesi tarih bölümünden Edehem Eldem, objektiflik meselesinin sanılandan daha karmaşık olduğunu iddia ediyor. Ona göre tarihçinin objektif olmaya çabalaması gerek ama bunun belli sınırları var. Mesela siz tarihçi olmak istiyorsunuz ve seçemediğiniz bir gerçek olarak Fransa'da dünyaya gelmişsiniz.
O halde Fransızca biliyorsunuz doğal olarak ve okulda bir şekilde başka bir dil daha öğreniyorsunuz. Büyük ihtimalle öğrendiğiniz dil de ya Latince veya İngilizce. Sonuç olarak belli tarihsel çalışmaları yapmak sizin için daha avantajlı. Örneğin Roma veya Fransız tarihi.
İşte Eldem'e göre bu durum nesnellik açısından bir sorun yaratmıyor. Çünkü dillerde birer alet, bir araç gibi ve sizin elinizdeki alet kutusuna göre bir çalışma yürütmeniz olası. Lakin bir sorunu da göz önünde bulundurmakta fayda var diye ekliyor kendisi. Eğer Fransız olduğunuz için Fransa tarihinin en önemli tarihi olduğunu düşünüyorsanız bu da çalışmalarınıza yansıyabilir.
Böyle bir inançla yola çıkmak nesnellik amaçlasanız bile objektif bir sonuca ulaşmanızı zora sokar doğal olarak. Aletlerinizin sınırı araştırmanızın yönünü belirlerken rasyonel olmayan bir inançla başlayan sınırlandırma nesnelliğe bir darbe vurabilir eldeme göre. Kendisi tam da bu noktada ikinci bir ayrım daha yapıyor. Bir grubun tarihine bakmak bazı koşullar altında hala nesnellik arayışını koruyabilir diyor. Mesela feminist tarih yapan bir tarihçiyseniz kadınların üstünlüğüne inandığınızdan yapmıyorsunuz bunu. Rasyonel olarak seçtiğiniz bir şey var ortada. Tarih yazımında kadınların arka planda kaldığını tespit etmişsiniz.
ve bilinçli olarak kadınların tarihsel akıştaki yerini ve etkisini araştırıyorsunuz. Yani Eldem'e göre objektiflik zor bir kriter olmasına rağmen tarihçilerin ulaşmak için çabalaması gereken bir nitelik. Peki tarihte bir konuyu ne kadar farklı şekillerde anlatabiliyoruz? Zira tarihte birçok farklı bakış açısı var. Farklı gruplara odaklanmak özgün anlatıların kurulmasına sebebiyet verebiliyor. İşte burada anahtar kelime anlatılar. Edhem Eldem'e göre tarihçiliğe dair bir yanlış anlaşılma var.
Ona göre tarihçiler olgular üzerinden ayrışmıyor. Ancak olguların ne ifade ettiği ve nasıl bir bağlamda yorumlandığı konusunda fikir ayrılıkları yaşıyorlar. Belli bir olayı ele alalım mesela. Amerikan Bağımsızlık Savaşı gibi bir olay. Şimdi bu olay gerçekten oldu. Tarihi, özneleri, olayları da belli. Ancak tarih yazımına gelince burada olayın farklı perspektiflerden ele alınması gibi bir durum var.
Dönemin İngiliz tarihçileri bu olayı Britanya İmparatorluğu'nun istikrarını sarsan bir ayaklanma olarak ele aldılar. Amerikalıların perspektifinden ise özgürlük için yapılmış büyük bir devrimdi o olay. 1960'lar sonrasında yükselen Sömürgecilik sonrası tarih yazımına göre ise Amerika Birleşik Devletleri yerlilerin topraklarını zorla almış bir devletti. Afrikalı Amerikalıların perspektifindense köleler için bir özgürlük falan getirmeyen e dolayısıyla bağımsızlık iddiasının altı dolu olmayan bir savaştı. Gördüğünüz gibi çok karmaşık. Peki o zaman yine döndük objektiflik meselesine. Her şey hikaye mi yani? Tarihteki tüm üretime böyle bir hikayeymiş gibi bakabilir miyiz? Yani neye inanacağımızı nasıl seçeceğiz?
Başka bir tarihçi, William Geddes belki bize bu soruda yardımcı olabilir. The Landscape of History adlı eserinde tarihin felsefesini yapmış kendisi. Bu bilimi anlayabilmek için nelere bakılacağını inceleyen Geddes'e göre tarih her şeyden önce bir temsil alanı. Ve bu nedenle resimleri örnek vermiş. Mesela büyük bir manzara resmi düşünün. Bu manzarayı birçok farklı ressam farklı şekilde resmedebilirdi. Ve bu farklı temsil biçimlerinden daha çok beğendiklerimiz veya daha iyi bulduklarımız elbette olabilir.
İşte tarihi de böyle bir metaforla anlamamız gerektiğini söylüyor. Geçmişte yaşanan belli olaylar var ve bunları tarihçi, aynı bir sanatçının belli bir perspektifte resmetmesi gibi bir anlatı içinde temsil ediyor. Şimdi dikkat ederseniz burada yazar Geddes de tarihteki olayların tartışmasını yapmıyor. Manzara her ressam için orada, dünyada ve gerçekten var. Yani bir hikaye, bir masal gibi uydurma değil. Ancak onun nasıl temsil edileceği, okura nasıl bir ustalıkla aktarılacağı meselesi tarihçilerin elinde.
iyi bir tarihçi o olayın öncesini sonrasını ustalıkla aktarıp ayakları yere basan bir anlatı kurabilir. Hatırlarsanız tartışma konusu Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın gerçekten olup olmadığı değildi. Onun nasıl bir anlatı altında, nasıl bir temsille okuyucuya aktarıldıydı. Yani anlatının ne kadar iyi kurulduğuyla alakalı konuşmak lazım. Tam da burada yine Edhem Eldem'e dönüp ondan son bir uyarı yapmakta fayda var.
Tarihte eğer bir anlatıysa, edebiyattan neden daha kayda değer bir bilgi vaat ediyor olsun? Ya da tarih sadece kurgusal bir anlatı mıdır? Eldem'e göre aradaki fark şurada yatıyor. Edebî temsilde öznellik tüm eserin çıkış noktası iken, tarihteki anlatıda öznellik tam anlamıyla kurtulamayacağımız bir limit.
Yani birinde öznerlikten kurtulmamız hiç gerekmez, hatta kurtulduğumuzda anlatının gücü azalır, ötekinde ise kurtulmak için çabalamak gerekir. Ama yine de asla tam olarak kurtulamayız. İşte tarih böyle bir disiplin arkadaşlar. Görkemli bir manzaranın karşısında durduğumuzda tıpkı bir tarihçi gibi biz de bazı seçimler yaparız. Hangi ağacın meyvelerinin tadına bakacağız? Hangi patikadan yürüyeceğiz? Hangi tepeye tırmanacağız? Belki de tarih yazımının en büyüleyici yanı bu. Geçmişin o engin coğrafyasında kendimizi bir yol çizmek zorunda olmamız, bazı seçimler yapmamız,
Nasıl ki bir ressam fırçasını bir yöne değil de diğerine yönlendirdiğinde farklı bir eser ortaya çıkarıyorsa, tarihçi de belgeler arasında gezinirken, kimi belgelerin üzerinde daha fazla durup kimi belgeleri görmezden geldiğinde farklı bir anlatı oluşturuyor. Yolculuğumuzun sonunda işte o yüzden belki de biz şunu sorgulamalıyız. En doğru, en hakiki temsil nedir? Hangisidir? El-Ceberti'nin kaleminden dökülen acı mı? Napolyon'un zafer sarhoşluğu mu? Yoksa modern tarihçinin mesafeli analizi mi? İşte bu yüzden tarih bizi kendisine çekiyor. Çünkü geçmişin o görkemli büyüklüğünde dolaşırken sadece seçimler yapmakla kalmıyoruz, aynı zamanda kendi izlerimizi de bırakıyoruz.
Ve kim bilir belki de ileride birileri bizim bıraktığımız bu izleri de okuyacak. Bizim gördüğümüz manzaranın nasıl göründüğünü de merak edecek. Sonuçta ta Homeros'tan beri yapılan şey de kendimizi tanımak için bir çaba değil miydi?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.