Podcast

174 - Kuşları Kıskanan İnsan: Neden Uçmak İsteriz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kuşlar gibi uçabilsek, kanat çırpıp gökyüzüne yükselsek, semalarda süzülüp yeryüzünü yukarıdan izleyebilsek... Ne güzel olurdu, değil mi? Uçmak, insanlığın en eski hayallerinden biri olduğu kadar, en büyük korkularından da biri aynı zamanda. Ancak tüm tehlikelerine rağmen, binlerce yıldır uçma arzumuz hiç sönmedi. Diadolus ve İkarus'un güneşe doğru uçma cesaretinden Hezarfen'in Galata'dan süzülüşüne, uçma rüyalarından farklı hikayelerdeki çeşitli metaforlara... 111 Hz’in bu bölümünde uçma tutkumuzun kökenlerini araştırıyor, tarih boyunca insanın gökyüzüne uzanma çabasını ve bu çabanın aslında neyi simgeliyor olabileceğini sorguluyoruz.



111 Hz quiz sayfasına erişmek için: https://podbeemedia.com/quiz/baris-ozcan-ile-111-hz

111 Hz ana sayfasına erişmek için: https://podbeemedia.com/podcast/baris-ozcan-ile-111-hz



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kevser Yağcı Biçici

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.000 kelime · ~15 dk okuma

Hepiniz hoş geldiniz. Bu bölüme başlamadan önce size birkaç tane haber vermek istiyorum. Malum, 175 bölüme dayanan devasa bir külliyata sahip 111Hz ve onu diğer podcastlerden ayıran en önemli şey herhalde birçok farklı konuya, birçok farklı duyguya, hikayeye odaklanıyor olmamız aynı anda. Elbette ele aldığımız konuların tamamı herkesin ilgisini çekmiyor olabilir. Bu son derece doğal bir şey. Bizi yeni dinlemeye başlayan arkadaşlarımızdan en çok gelen ricalardan biri

Bu büyük havuzda onlara yardımcı olacak bir kılavuzdu. Ben ve PodB Media'daki ekip arkadaşlarım tabii ki sizleri dinliyoruz, duyuyoruz. Bunun için PodB Media'nın web sitesinde özel bir quiz sayfası hazırladık. Burada sorduğumuz dört tane kısa soru var ve bunlar aracılığıyla o anki ruh halinize, odaklılık durumunuza dinlemek istediğiniz kategoriye göre bir bölüm önerisi alacaksınız.

Aynı zamanda podbimedia.com'daki barisozcanla111hertz sayfasının altındaki tüm bölümlerin çalma listesi alanında bölümlerimizi kategorilerine göre filtreleyebileceksiniz ya da popülerliklerine göre sıralayabileceksiniz. E ben üşenirim diyenleri de unutmadık tabii ki. Onlar için de özel çalma listeleri hazırladık. Bu linkleri bölümün açıklama kısmından bulabilirsiniz. Fakat 111 Hertz'teki tek havadisimiz bu değil. Bölümü açtığınıza göre fark etmişsinizdir. Evet kapağımız da değişti. Ancak o kadar basit bir değişim değil bu. Dikkatli bakmanızı rica ediyorum çünkü bu kapakların bir köşesinde farklı ikonlar göreceksiniz. Ve bu ikonlar bölümlerin kategorilerini ifade ediyor.

Transkriptin tamamını oku

Buradaki amacımız daha ilk görüşte sizinle konuşan bir podcast deneyimi yaşamaya başlamanız. Ve son değişikliğimiz, e bu kadar ekleme yaparken, e bir de jenerik müziğimizi değiştirelim, yenileyelim istedik. Buyurun şimdi sizi o müziğimizle ve yeni 111Hz bölümümüzle baş başa bırakayım. Keyifli dinlemeler.

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.

Herkes son kontrollerini yapsın arkadaşlar. Birazdan atlayışa başlıyoruz. Arkadaşlar, oo iyi ki geldiniz. Çünkü size çok ihtiyacım vardı şu an. Hem çok heyecanlıyım hem de epeyce bir gerginim.

Zira pek çok insanın ölmeden önce yapılacaklar listesinde yer alan bir şeyi yapmak üzere bir uçağın içindeyim. Az sonra tam 4000 metreden paraşütle atlayacağım. Of! Söylemesi bile çok garip. İçim içime sığmıyor. Kalbim ağzımda atıyor resmen. Bu yapacağım şey skydiving deniyor ya. Bildiğiniz paraşütle atlama ama paraşüt açılmadan önce bir süre işte serbest bir şekilde yere doğru düşeceğiz. Yani adeta böyle bir kuş gibi uçup yeryüzüne doğru süzüleceğim.

Of nasıl bir his olacak gerçekten çok merak ediyorum. Evet başlıyoruz! Ama tabi bir yandan da çok gerginim. 4000 metreden boşluğa atlamak öyle hiç de kolay bir şey değil tahmin edebilirsiniz ki.

İnsanın aklına türlü türlü şeyler geliyor. Ama yok yok. Onları düşünmüyorum. Ben uçuşa odaklanıyorum. İlk anda korkmak normal zaten. Ama sonrası eminim eşsiz bir deneyim olacak. Umut Bey sıra sizde. Yok ben hazır değilim. Vazgeçtim ben. Kuş gibi uçmanın vereceği o özgürlük hissini tatmak için sabırsız... Artık çok geç. Bak şimdi stres yapmaya başladım görüyor musunuz?

Kalp atışların falan da yükseldi gibi. Kortizol, adrenalin falan ne varsa talan. Of ya hiç bulaşmasa mıydım ben bu işe? Midem de bulanmaya başladı galiba iyi mi? Barış Bey, 30 saniye içinde atlayışımız gerçekleşecek. Kapıya doğru yaklaşalım. Ne çabuk geldi ya sıram. Şimdi sakin olun.

Uçuş öncesi eğitimi hatırlayın. Merak etmeyin. Her şey kontrol altında. Ne eğitimi? Ben şu an adımı bile hatırlayamıyorum. Atlamadan önce aşağıya bakmayın. Sonrasında her şey çok güzel olacak. Yok yok ben yapamayacağım galiba. Arkadaşlar

anlatacak çok şey var ama şu kadarını söyleyeyim. Uçmak gerçekten müthiş bir hismiş. Evet gökyüzündeki süzülüşüm bitti ve nihayet stüdyoya sağ salim inişimi yaptım. Benim için gerçekten de eşsiz bir deneyimdi. Atlamadan önce ve düşerken yükselen o stres hormonları yani kortizol ve adrenalin paraşüt açıldıktan sonra yani beyin güvende olduğuna inandıktan sonra tabii ki yerini mutluluk hormonu serotonine ve tatmin hissini veren dopamine bıraktı.

Daha önce korkuyu ve keyfi bu kadar aynı anda hissettiğim, içimdeki o kaçma dürtüsüne rağmen olacakları deli gibi merak ettiğim başka bir deneyim yaşamamıştım sanırım. Zaten insanlığın uçma serüveni de biraz böyle değil mi? Uçmak hem en büyük fobilerimizden hem de en büyük tutkularımızdan olmuş tarih boyunca. O zaman gelin bu bölüm, bu ikileme yakından bakalım ve uçmanın gizemli dünyasını keşfedelim birlikte.

Uçmak gerçekten de pek çok insanın korktuğu bir şey. En büyük fobilerden biri, hatta literatürde bir adı bile var bunun. Aerofobi. Bu fobi, uçak veya helikopter benzeri ulaşım araçlarıyla seyahat etme düşüncesiyle başlayan ve bu vasıtalara binememeye sebep olan aşırı ve tabii ki irrasyonel bir korku deneyimi olarak tanımlanıyor. Yani bu fobiye sahip kişiler, uçağa binmek şöyle dursun, böyle bir seyahati düşündüğünde bile tedirgin olabiliyorlar.

Tabi burada fobiyi normal seviyedeki bir korkudan ayırt etmek önemli. Korku bilinmeyen bir durumla karşılaştığımızda bu riskle yüzleşip hayatta kalmamızı sağlayacak bir duygu. Yani korkularımız aslında bizi tehlikelerden korumak için var. Fakat fobi dediğimiz şey biraz farklı. Riskin çok abartıldığı, kişinin ölümcül bir tehlike altında olduğuna inanmasına yol açan ve onu korumaktan ziyade hayatını zorlaştıran, uygunsuz korkular için kullanılan bir tabir fobi.

E uçmanın böyle insanlar için çok farklı bir deneyim, alışılmadık bir deneyim olduğunu düşünürsek eğer, pek çok kişinin uçmaktan korkması çok da acayip bir durum değil aslında. Zira beynimiz bilmediği ve kontrol edemediği bir durumla karşı karşıya kaldığında otomatik olarak tehlike içinde olduğumuzu varsayar. bir sonraki adımı öngöremediğinde yaşadığı o belirsizliğe tahammül edemiyor ve boşlukları felaket senaryolarıyla doldurmaya başlıyor. Bu durumda da hayatta kalma modunun aktive edilmesi kaçınılmaz oluyor tabii ki. Yani artık mantıklı ama yavaş karar alan rasyonel beynimiz devreden çıkıyor, onun yerine direksiyona sezgisel ama hızlı karar alan ilkel beynimiz geçiyor. O noktadan sonra amaç doğru karar almak değil, hayatta kalmak. E öyle olduğu için de yanlış seçimler yapmamız ya da korkularımızın esiri olmamız işlem bile değil.

Biliyorum uçağın kara taşıtlarına göre daha güvenli olduğuna dair yüzlerce istatistik görmüşüzdür, onlarca makale okumuşuzdur ama bunlara rağmen kalkış anında kalbimiz ağzımızdan çıkacak gibi atabiliyor mesela. Ya da ufacık bir türbülansla uçağın düşeceğine emin oluyoruz. Hayatımızın film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçişini izleyebiliyoruz. Bazı evrimsel psikologlarsa yükseklik korkusunun uçma fobisine yol açabileceğini söyleyerek bu korkunun bize atalarımızdan miras kalmış olabileceğini ifade ediyorlar. Onların söylediklerine göre insanların yırtıcı hayvanlardan korunmak için ağaçların üstünde yattığı çağlarda ağaçtan düşmek ölüm ya da ciddi şekilde sakatlanmak demekti.

Bu bilginin sonraki nesillere aktarılmasıyla birlikte insanlar da yükseklik ve dolayısıyla da uçma korkusunun gelişmesi kaçınılmaz oldu. Fakat insanlar ne yaptı? Vazgeçti mi? Tabii ki vazgeçmedi. Hiçbir şey onların gökyüzüne uçmaya olan merakını engelleyemedi. Yapılan kazı çalışmaları uçma hevesimizin taa M.Ö. 3500 yılında dahi var olduğunu gösteriyor.

Mağara duvarlarına çizilen resimler insanın kendini bildi bileli uçmak istediğini, bunun engellenemez bir tutku olduğunu kanıtlamış durumda. Bir kuş gibi uçmak, kanat çırpıp yükselmek, başka diyarlara gitmek, havada süzülerek yeryüzünü izlemek. Az önce kilit bir şey söyledim. Dikkatinizi çekti mi? Bir kuş gibi uçmak dedim. Bu çok önemli bir ifade çünkü yalnızca bir benzetme gibi duyulmasının yanında bir gerçekliği de ifade ediyor aslında. Zira insanlar uçmayı denemeye kuşları taklit ederek başlamışlar.

Aynı onlar gibi kanat takmak istemişler ve yapay kanatlar takıp özgürce uçmayı hayal etmişler yüzyıllar boyu. Hatta bu konuda Yunan mitolojisine ait çok bilinen hikayeler de vardır biliyorsunuz. İşte Mucit ve Mimar, Daidalos'la oğlu Icarus'un hikayesi mesela. Hatta durun kısaca hatırlatayım size.

Kral tarafından kendi yaptığı ve içinden çıkılması imkansız bir labirente hapsedilmiş Diodalus ve oğlu Icarus. Mucit olan Diodalus buradan kurtulmak için sabah akşam bir çare düşünmekteymiş ama hiçbir yol bulamamaktaymış. Derken bir gün üstlerinden olanca çalımıyla böyle geçiveren gökyüzünde özgürce salınan kuşlar dikkatini çekmiş ve işte tam da o an aklında şimşekler çakmış. Nasıl kaçacaklarını bulmuş. Sonraki günler boyu kuşların kanatlarından düşen tüyleri tek tek biriktirmiş biriktirmiş ve nihayet hem kendisi hem de oğlu için bir çift kanat yapmayı başarmış. Zamanı geldiğinde de bu kanatları takan ikili baba oğul özgürlüğe doğru uçarak bu içinden çıkılması imkansız gibi gözüken labirentten kaçmayı başarmışlar.

Bu hikayenin devamı da var tabii ama bizi ilgilendiren buraya kadar olan kısmı. Görüyorsunuz ya da duyuyorsunuz diyelim mitolojik hikayelerde dahi kuşlara özenmenin, kanat takıp uçmanın ve bu sayede özgürlüğe kavuşmanın izleri var. Fakat bu uçma mevzusu yalnızca mitolojik hikayelerle sınırlı kalmamış tabii ki. Bazı tarihi kaynaklara göre İbn-i Firnas adındaki Endülüslü bir mucit 875 yılında ipek kumaşlarla birbirine bağlı tahtalardan tüy kaplı kuş kanadına benzer bir alet tasarlamış ve bununla kısa bir süreliğine de olsa havada süzülmeyi başarmış.

875 yılından bahsediyoruz. Düşünebiliyor musunuz? Wright kardeşlerin uçak yapmasına daha 1000 seneden fazla zaman var. Dolayısıyla İbn-i Firnas uçmayı başaran ilk insan olarak kabul ediliyor fakat yine de kanat takıp uçmak deyince... Bizim aklımıza başka biri daha geliyor değil mi? Ne dersiniz? Evet, tabii ki Hazer-Fanahmet Çelebi'den bahsediyorum.

Şu an 1632 yılında Evliya Çelebi'nin İstanbul'undayız. Ne güzel bir pazar yeri burası böyle. Herkes neşe içinde. Çeşit çeşit satıcılar var. Mis gibi yemek kokuları her yeri sarmış. Oh be iştahım açıldı ha.

Efendi efendi duydun mu? Hazarfen Ahmet Çelebi adında bir zat bugün kanat takıp uçacakmış. Günlerdir ok meydanında talim yapan şu divaneden mi bahsedersin? İnanma böyle şeylere bozacı kardeş. Bir insanın kuş gibi uçtuğu nerede görülmüş ya?

Bak vallahi doğru söylüyorum efendi. Padişah hazretleri bile saraydan izleyecekmiş kendisini. Galata Kulesi'nin zirveyi belasından atlayıp bir kuş misali uçacak, boğazı geçip Üsküdar Doğancılar meydanına konacakmış. He tabi tabi. Birazdan kendin görürsün gözlerini ova. Birazdan dedi ne zaman acaba? Aaa işte orada. Hazerfan Ahmet Çelebi, Galata Kulesi'nin tepesinden kendini boşluğa bırakmak üzere. Uuu çok heyecanlı.

Bu arada uçmayı planladığı mesafe de tam olarak 3358 metre. 3 kilometreden uzun bir mesafe. İnanılmaz gerçekten. İşte başladı. Şaka gibi resmen şu anda gökyüzünde kanat çırpan bir adam var.

Yani Evliya Çelebi'nin aktardığı bir olay bu. Eğer gerçekse muhtemelen böyle sahneler yaşanmıştı İstanbul'un çeşitli meydanlarında. Ancak maalesef bu hikaye seyahatname'den başka hiçbir kaynakta yer almadığı için olayın gerçekliğine dair çok büyük soru işaretleri de mevcut. Bunu da göz önünde bulundurmamız lazım.

Fakat Hazerfan gerçekten kanat takıp uçmamış olsa bile Evliya Çelebi bu hikayeyi yazdığına göre bunu hayal etmiş demektir. Ondan sonra yaşayan pek çok şair, yazar, sanatçı, bilim insanı da uçma hayalleri kurmaktan, anlatmaktan, bunun için çabalamaktan hiç vazgeçmedi zaten. Hatta bu kişilerin içinde dünyaca ünlü bir ressam da var. Kendisi uçmayı hayal etmekle kalmamış, bununla ilgili onlarca çizim yapmış.

Hayır, sanatsal anlamda değil. Bildiğiniz böyle mekanik çizimlerden bahsediyorum. Ama oraya geçmeden önce kısa bir ara verip bir nefeslenelim bence. Zira şu ana kadar epeyce bir hızlı ilerledik dönüşte, uçma tutkunu ressamımızla devam edeceğiz.

Evet, biraz önce bir ressamdan bahsediyorduk. Uçma tutkusundan söz ediyorduk. Aslında bu kişiyi de eminim tanıyorsunuzdur, biliyorsunuzdur. Çok şaşırtmayacaktır sizleri. On parmağında on marifet olan biri bu. Leonardo Da Vinci.

Tabii ki Mona Lisa'yla, Son Akşam Yemeği gibi ünlü tablolarıyla tanıyoruz bu ressamı. Ama böyle eşsiz bir sanatçı olmasının yanında aynı zamanda bir bilim insanıydı kendisi. Önemli bir mucitti. İnsan anatomisi hakkında yaptığı detaylı incelemelerden köprü tasarımlarına, su altı dalgıç giysisinden savaş makinelerine kadar sayısız çalışması mevcut kendisinin. Fakat tüm bunlar bir yana, Da Vinci'nin gökyüzüne ve uçmaya duyduğu merak bir yana. Öyle ki 1480'lerde başladığı çalışmaların sonucu 200'den fazla uçuş makinesi tasarladığı biliniyor kendisinin. Bir yerlerde görmüşsünüzdür mesela vida şeklinde mekanik bir uçma aracı, planör, helikopter benzeri aletler çizmiş. Fakat bence Da Vinci'nin bu alandaki en ünlü tasarımı Ornitopter adını verdiği insanların kanat çırparak uçmasını sağlayacak bir makine.

Evet arkadaşlar, Da Vinci de kuşları taklit ederek göklerde özgürce salınabileceğimizi düşünenlerdenmiş yani. Ve bunu başarabilmek için de kapsamlı araştırmalar yapmış tabii ki. Doğanın işleyişini, çeşitli böcekleri, kuşları, uçurtmaları, özellikle yarasaları çok yakından incelemiş Da Vinci. Kuşların anatomileri, uçuş hareketleri, kanatlarının yüzey alanı şekilleri gibi bir takım önemli detayları da göz önünde bulundurmuş bunları yaparken ve hatta bu çalışmaları sayesinde aerodinamik prensiplerine dair önemli çıkarınlarda da bulunmuş.

Yine bildiğimiz kadarıyla, kaynakların bize aktardığı kadarıyla, o tasarladığı ornitopteri inşa etme şansını bulamamış. Fakat olsa dahi motora sahip olmayan bu tür bir makinenin onun hayalindeki gibi olamayacağı, insanların bir kuş gibi her yüzünden gökyüzüne yükselebilmesini sağlayamayacağı daha sonra yapılan bir takım denemelerle kanıtlanmış durumda. Her ne kadar Da Vinci'nin bu tasarımı başarılı olamasa da bu süreçte yaptığı çalışmalar o kadar önemli ki bunların modern havacılığın temellerini oluşturduğu düşünülüyor. Yani onun çizdiği bu Ornitopter'den yaklaşık 400 yıl sonra 1903'te başarıyla havalanan ilk uçağı yapan Wright kardeşlerin yürüdüğü yoldaki taşların bir kısmını da Leonardo da Vinci'nin döşediğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Ancak maalesef biz insanlar bu kadar istekli olmamıza, bu kadar böyle sayısız kez denememize rağmen uçabilecek şekilde evrimleşememişiz. Bunun en önemli sebeplerinden biri vücut yapımızın buna uygun olmaması. Diğer bir sebepse yaşamak için aklını ve becerilerini kullanan atalarımızın hayatta kalabilmek için bir çift kanada pek de ihtiyaç duymaması. Zaten insan aklını kullanabilmesi sayesinde bir araç içinde de olsa uçmayı başarabilmiş en nihayetinde.

Balon, helikopter, planör, uçak, roket... Daha ne olsun tüm bu araçlar içimizde yatan bu bitmek bilmez uçma arzusu sayesinde yapılamadı mı? E iyi ama neden hala bir kuş gibi uçmayı hayal etmekten vazgeçemiyoruz? Uçmak bizim için ne anlama geliyor? Neden hala rüyalarımızda gökyüzünde kanat çırptığımızı filan görüyoruz? Evet, doğru duydunuz. Uçmak rüyası diye bir şey var. Pek çok insana sıklıkla gördüğü bir rüya türü bu.

Klasik yani geleneksel yoruma göre rüyada uçmak özgürlük, bağımsızlık, işte sınırları aşmak, ruhani bir yükselişi simgeleyebileceği bir şey. Ama bir yandan da kaçışı, kontrol kaybını, güçsüzlük duygularını da ilişkilendirebiliyoruz bununla. Uçuş sırasındaki hislerinize ve uçuşu kontrol edip edememenize bağlı olarak hem olumlu hem de olumsuz anlamda tabir edilebiliyor bu tür rüyalar. E tabii şimdi rüyalardan bahsetmişken bununla ilgili çalışmalarıyla ya da bilinç dışı diyebileceğimiz türdeki çalışmalarıyla tanıdığımız ve mutlaka bahsetmeden geçemeyeceğimiz çok önemli biri var. Ünlü psikiyatr ve psikanalist Carl Gustav Jung'tan bahsediyorum şimdi de. Jung rüyada uçmayı yalnızca bilinçli dünyanın sınırlamalarından bir kaçış olarak görmemiş.

Aynı zamanda ruhsal dönüşümün, içsel potansiyele erişme arzusunun, benliğin yeniden keşfinin, bireyleşme sürecinin bir yansıması olarak da ele almış. Rüyada uçmak, bilinç dışındaki arzuların, bastırılmış duyguların veya pislişenin yani zihnimizin derin katmanlarından gelen mesajların bir yansıması olabilir demiş kendisi. Tabi biraz önce söylediğimiz şeylerde olduğu gibi Jung'un yorumları da kişinin uçuşu kontrol edip edememesine göre değişim gösteriyor. Ona göre eğer kişi rüyasında özgürce uçuyorsa bu onun bilinç dışı potansiyelleriyle uyum içinde olduğunu ve bireyselleşme sürecinde ilerlediğini gösteriyormuş.

Ancak kontrolsüz veya korkutucu türdeki bir uçuş deneyimi bilinç dışından gelen güçlü bir enerjinin yani gölgede kalan yönlerin bilinç tarafından yeterince entegre edilemediğine işaret edebilir demiş Jung. Ayrıca yine Jung uçma rüyalarının kolektif yani tüm insanlığın ortak bilinç dışındaki arketipik sembollerle ilişkili olabileceğini de ifade etmiş. Bu durumda uçma rüyaları da bize kişisel olarak sembolize ettikleri anlamların yanında insanlık tarihine kodlanmış ortak imgelerle de bağlantı kurduğumuzu gösteriyor. Bu ortak imgeleri mitolojik ya da dini hikayeler gibi kadim anlatılarda ya da modern dönem eserlere baktığımızda görebiliyoruz aslında.

Uçmak genellikle yine özgürlükle, bağımsızlıkla, güç ve keşif arzusuyla, kaçışla, değişimle, ruhsal yükselişle ve hatta yeniden doğuş gibi ingelerle ilişkilendirilebiliyor. O zaman hadi gelin bir de bu ingeleri hikayelerin içinde görmeye çalışalım. İranlı yazar Feridüddin Attar'ın 12. yüzyılın sonlarında kaleme aldığı Mantık-ı Tayr yani Kuşların Diliyle adlı eserinde şöyle bir hikaye var. Çeşitli kuşlardan oluşan büyük bir kuş sürüsü hüd hüd kuşunun önderliğinde padişahları simurgu bulmak için uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkarlar.

Bu yolculuk sırasında birbirinden zorlu ve tehlikeli yedi tane vadiden geçmeleri gerekmektedir. Fakat bunları aşmak gittikçe daha da güç bir hale gelir. Yolda kuşların büyük bir kısmı vazgeçer simurgu aramaktan. Kimisi daha erken, kimisi daha geç de olsa bir şekilde pes eder, yorulur hatta hastalanır.

En nihayetinde yollarına devam eden hüd hüd ve otuz kuş Simurg'a ulaşır ve fakat vardıkları yerde aradıkları o padişah Simurg'un aynadaki yansımalarından yani kendilerinden başkası olmadığını keşfederler. Burada tasavvufta yeri olan vahdet-i vücut inancını anlatıyor aslında Feridüddin Attar. Ulaşmak istenen simurg bu inancı temsil ediyor. Kuşlar tasavvuf inancındaki insanları o yedi zorlu vadide bu yolda aşılması gereken manevi aşamaları simgeliyor.

Yani kişi ancak bu vadileri geçip bu manevi süreçleri tamamlarsa içsel olarak değişip gelişebilir ve bu sayede benliğini de aşarak hakikate ulaşabilir demek istiyor kendisi. İnsanın böyle ruhsal olarak yükselmesinin, sınırlarını aşarak kendini yeniden keşfetmesinin kuşlar ve uçuş metaforu üzerinden anlatılması tabii ki tesadüf değil arkadaşlar. Bir kuş gibi uçabilmek neyi gerektiriyor çünkü? Yer çekimi gibi çok güçlü bir kuvvete karşı koyabilmeyi gerektiriyor. Gökyüzünden yeryüzüne bakıp her şeye hakim olabilmeyi sağladığı için kontrol bunlarla birlikte hiçbir şeye bağlı olmadan dilediğin anda, dilediğin yerde olabilme olanağı sunduğu için de bağımsızlık ve özgürlüğü çağrıştırıyor bize en çok. Uçmak deyince hangimizin aklına özgürlük gelmez ki?

Enitekim, Richard Bach'ın aklına da gelmiş. Kendisi, Martha Jonathan Livingston adını verdiği novellasında yani kısa romanında, aykırı bir Martha olan Jonathan'ın hikayesini anlatıyor bizlere. Aykırı diyorum çünkü Jonathan diğer Martha'lar gibi yalnızca yemek bulmak için uçmaya karşı çıkıyor. Sınırlarını aşmak istemesi, farklı tekniklerle uçmayı denemesi, daha yüksek hızlara, daha keskin manevralara sahip olmak için çalışması büyük bir tepkiyle karşılanıyor Martı topluluğu tarafından ve hatta dışlanıyor. Ama ne diyor Canıt'ın?

Uçmak, bir martının en doğal hakkı. Özgürlük onun doğasında var. Ve bu özgürlüğü engelleyecek her ne varsa, gelenekler, batıl inanışlar ya da diğer sınırlamalar, bunların tümü bir kenara bırakılmalıdır, diyor. Toplum baskısına kulak tıkayarak, isteklerinin peşinden gitmeye devam ediyor.

Başka bir dünyaya gittiğinde ise uçuş becerilerini geliştirmesinin yanında uçmanın çok daha derin anlamları olduğunu keşfediyor sevgili Mart'ımız. Böylelikle hem özgürlük ve bağımsızlığından feragat etmiyor hem de sınırlarını aşarak kendini yeniden keşfediyor. Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinden koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı. Öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi. İşte bunları söyleyerek de değişimin, gelişimin ve tabii ki özgürlük ve bağımsızlığın ne kadar önemli olduğunun altını bir kez daha çizmiş oluyor. Gelecek tabii ne getirir bilemeyiz ama şu an için göklerde öyle bir kuş gibi rahat rahat kanat çırparak uçabilmemiz pek de mümkün görünmüyor.

İşte ya uçak gibi, helikopter gibi bir takım araçlarla ya da paraşüt, bungee jumping gibi ekstrem sporlarla yetinmek durumundayız. Bu deneyime biraz olsun yaklaşabilmek için. Fiziken kanatlanıp uçabilmemiz pek mümkün olmasa da zihnen bunu yapabilmemiz gayet de mümkün. Ama önce Martha Jonathan Livingston gibi belli kalıpların içine koyulmayı reddetmemiz gerekiyor. Onun gibi batıl inançları ya da toplum baskısına göğüs germeyi öğrenmeliyiz. Ve gerektiğinde konfor alanımızdan çıkabilecek cesareti gösterebilmeliyiz.

O yola çıktıktan sonra ise yol çok zorlu bile olsa hüt hüt ve arkadaşları gibi pes etmeden devam etmemiz gerekiyor. Zira ancak bu şekilde özgürleşebiliriz. Ancak o zaman değişip gelişebiliriz ve kendimizi yeniden keşfedebiliriz. Evet, belki bizi istediğimiz her an, istediğimiz her yere ulaştıracak heybetli kanatlarımız yok. Belki gökyüzünde süzülerek ufka doğru uçamıyoruz gönlümüzce. Ama bizim de neyimiz var? Hayal gücümüz. Ve inanın bana, bu hiç de azım sanmayacak kadar büyük, çok önemli bir güç. Onu kullanmayı, zihninizdeki ve ruhunuzdaki kanatlarla uçmayı sakın ha unutmayın, tamam mı arkadaşlar?

...dünya

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)