
2.594 kelime · ~13 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Afiyet
olsun. Sağ ol, sana da. Ay, karıştırma. İnanılmaz açım, bayılacağım şimdi. Geç geç. Ama menüden fazla bir şey bekleme. Yani bu soğan çorbasının kötüsü çok kötü oluyor.
Yana kayna yapılabilecek bir şey değil. İçme. Köfte var, patates var. Onlardan ye. Şu ketçabı uzatır mısın? Her gün aynı şey mi yiyelim canım? Hayret bir şey. Al. Açılın, açılın! Kaldır ellerini. Ne oluyor? Hocam! Hocam! Hemen o elindeki ketçabı masanın üstüne bırak. Ben bir şey yapmadım. Hocam biz suçsuzuz. Ketçap sıkmaya yeltendin. Gördüm. Hayır, hayır. Bakın patates. Patatesin yanına sıktım. Yemin ederim köfteye değmedi bile. Öyle mi?
O tamam, patatesin yanına sıkabilirsin tabi. Ama onun dışında yasak. Bakın hepinize söylüyorum. Fransa'da yaşadığımızı unutmayın. Kurallar açık ve net. Patates kızartması dışında herhangi bir yemeğe ketçap değdirmek tehlikeli ve yasaktır.
Evet arkadaşlar, yanlış duymadık. 2011'den beri Fransa'da okullarda ketçap sıkmak yasak. Yani yasak derken sınırlandırılmış diyelim. O da şöyle bir sınırlandırma ki ketçabı patatesin üstüne sıkabilirsiniz ama sandviçin içine koyamazsınız.
Yani soğan halkasının yanına da sıkabiliyor olabilirsiniz. Şimdi yalan söylemiş gibi olmayayım. Gastronomi katillerinin tespit edilmesine yönelik çıkarılan bu absürt yasağın sebebi de şu. Fransız mutfağının özgünlüğünü korumak. Ve tabii işlenmiş gıdaların aşırı tüketiminin önüne geçmek.
Yıllar içinde tüm dünyada artan bu sağlıksız gıda tüketimi Fransız yetkilileri ve okul yönetimlerini o kadar çok endişelendirmiş ki çocukların geleneksel Fransız yemeklerini bırakıp her yemeği ketçapla tüketmeye başlamasını ve gelecek nesillerin obezite ile mücadele etmesini önleyebilmek için böyle bir yasak getirme ihtiyacı duymuşlar. Çünkü ketçap sadece bir sos değil, lezzetleri tek tipleştiren bir tehdit olarak görülüyormuş. Yani bir düşünsenize. Böf, bourguignon'u ketçaba bulamak.
Fransız gurmelerin kabusu olurdu herhalde. Bunun neden yapıldığını anlamak tabii güç değil. Bir toplumun toplum olarak kalabilmesi için kültürüne sahip çıkması güzel bir şey tabii ki. Peki ama bunu yasaklayarak yapmak ne kadar makul? Yani bir şeyi yasaklamak onu gerçekten ortadan kaldırıyor mu sizce? Yoksa tam tersi yasaklanan şeyi bir arzu nesnesine dönüştürüp onu daha da cazip bir hale mi getiriyor?
Bir düşünelim mesela, çocukken size bir şeyin yasak olduğu söylendiğinde ne yapardınız? Sakın elektrik düğmesiyle oynama dediklerinde örneğin, içine böyle gerekirse ıslak parmaklarınızı da devreye sokup ne olacağını görmek isterdiniz değil mi? Ya da kardeşinize... Bu odaya sakın girme dediğinizde bu oda bir anda dünyanın en merak edilen yeri haline gelmez miydi? Bu sadece çocuklukla ilgili de değil. Yasaklar insan psikolojisinin en büyük tetikleyicilerinden biri. Bir şeyi yapmamanız söylendiğinde içimizde onu daha da fazla yapma isteği doğuyor.
İşte insan doğasının en büyük paradokslarından biri bu. Yasaklar sadece kısıtlamaz, bazen tam tersine arzuyu körükler. Aslında bu mesele o kadar derin ki insanlık tarihinin en eski anlatılarından biri bile bunun üzerine kurulu. Adem'le Havva'nın yasaklı elması. Bahçedeki her meyve serbest ama bir tanesi yasak. Peki sonuç ne oldu?
Tabii ki cennetten kovulma pahasına o meyveyi yemek istediler. Çünkü yasaklanan şey bilinmeyen şeydir. Bilinmeyen şey ise her zaman daha çekici. Bugün sizinle bu meselenin biraz daha derinlerine ineceğiz. Osmanlı'da kahve içmek neden yasaklanmıştı mesela? Ya da Japonya'da insanlar neden bel ölçülerine göre sınıflandırıldı? Ve en önemlisi acaba bu yasaklar gerçekten işe yaradı mı? Yoksa insanların içindeki o yasaklı elmayı daha da tatlı bir hale mi getirdi?
Gelin tarihin en ilginç yasaklarına birlikte göz atalım ve bu sorunun cevabını hep birlikte arayalım. Ay çok hızlı yedim yine sanki önümüzden alan var. Evet ben daha yarısına bile gelmedim. Görüyorum görüyorum evet ben tam daha doymadım sanki ya. Bir tas daha ramen alsam da. Sen bitirene kadar belen zaten 52 yemeği. Bel bölgenizden 3 santimetre kalınlaşmışsınız hanımefendi. Bu da demek oluyor ki devletin belirlediği yasal sınırı aştınız. Eğer bir tas daha ramen alırsanız kurumunuz hakkında işlem başlatılacak. Tatilat sizin bölgeniz! You lose! Arkadaşlar açıkçası ben bu kadarını da beklemiyordum doğrusu ama şaka gibi görünen bu durum Japonya'da gerçeğe oldukça yakın. Bugünlerde beden algısı ve bireysel özgürlük üzerine hassasiyet artarken Japonya'da fazla kilolu olmak yasal olarak izleniyor.
Biliyorsunuz body shaming yani beden utandırma kavramı bireylerin dış görünüşü üzerinden baskıya maruz kalması anlamına geliyor. Ve dünya genelinde psikolojik etkileri nedeniyle giderek çok fazla eleştiriliyor. Ancak Japonya bu algının tersine bedeni değil toplum sağlığını koruma odağıyla hareket ettiğini savunarak fazla kiloyu bir halk sağlığı meselesi olarak ele alıyor. Peki bir insanın, bir bireyin kilosu gerçekten de bir devlet meselesi haline gelebilir mi? Japonya gerçekten de uzun yaşam süresiyle ünlü bir ülke. Dünyanın en yaşlı insanları burada yaşıyor ve sağlıklı bir hayat sürmeleriyle tanınıyorlar. Peki bu sadece genetik mi yoksa sıkı bir disiplin ve yaşam tarzının bir sonucu mu sizce? Şimdi Japonya'yı düşündüğümüzde aklımıza tabii ki düzen geliyor değil mi? Disiplin, saygı gibi bir takım kavramlar geliyor.
İşte bu sadece bir algı değil, hayatın her alanında karşılaşılan bir gerçek. Bushido felsefesi yani samurayların o onur, sadakat, öz disiplin anlayışı modern Japon toplumunda hala etkisini sürdürüyor. Bu anlayışı böyle özetlememiz gerekirse eğer, birey yalnızca kendi hayatı için değil, toplumun geneli için de bir sorumluluk taşıyor. Yani ben böyle iyiyim diye bir şey yok. Çünkü sağlıklı olmak sadece kişisel bir tercih değil, toplumsal bir gereklilik olarak görülüyor.
Öyle olduğu için de bu kolektif bilinç sağlık politikalarına da yansımış. 2008'de yürürlüğe giren Metabo yasası tam olarak bu yüzden var. Amaç Japon halkının daha sağlıklı beslenmesini teşvik etmek ve obezite oranlarını düşürmek. Bu yasa kapsamında da 40 ila 74 yaş arasındaki bireylerin bel çevresi ölçülüyor ve belirlenen sınırları aşanlar zorunlu sağlık danışmanlığı ve yaşam tarzı eğitimine tabi tutuluyor.
Burada erkekler için üst sınıf 85 santimetreymiş, kadınlar için de 90 santimetre olarak belirlenmiş. Tabii işler sadece bununla kalmıyor, daha da ilginçleşiyor. Çünkü bu yasak sadece bireyleri değil, şirketleri de ilgilendiriyor. Şirketler çalışanlarının sağlıklı kilo aralığında olmalarını sağlamak zorundalar. Eğer çalışanlar bu kriterlere uymuyorsa, şirketler mali cezalarla karşı karşıya kalıyorlar. Yani burada mesele, ben biraz kilo aldım, yanlarım çıktığından işverenin senin yanların çıktığı bize ceza kesilecek diye dertlenmesine giden bir sistem.
Düşünsenize eğer böyle bir yasa Türkiye'de olsaydı iş yerlerinde nasıl sahneler yaşanırdı. Öğle yemeğinde biri tabağınıza bakıp yani şimdi şu üçüncü dilim baklavaya gerçekten ihtiyacın var mı diye sizi uyarsa mesela. Açıkçası ben böyle bir duruma direkt arıza çıkarırdım. Kimse kimsenin baklavasını öyle dilim bazında falan saymamalı yani. Bence tabii.
Şaka bir yana bu yasa ilginç bir soruyu da beraberinde getiriyor. Sizce sağlıklı yaşamak bireyin sorumluluğunda mıdır yoksa devletin mi? Japonya'da bu yasa yürürlükte olduğu süre boyunca obezite oranlarında belli bir düşüş gözlemlenmiş mesela. Peki bu şekilde uygulanan bir yasayla gerçekten sağlıklı alışkanlıklar oluşturulabilir mi sizce? Yoksa insanlar sadece bel çevresi ölçümlerinde geçer not alacak şekilde ayar yapmayı mı öğreniyor?
İşte bence burası biraz kritik. Japonya'da bu yasanın başarılı olmuş olması birey ve toplum arasındaki bağın kuvvetinden geliyor. İnsanlar kendilerini sadece bireysel varlıklar olarak değil, büyük bir toplumun parçası olarak görüyorlar orada. Yani sağlıklı olmak onların sadece kendi tercihleri değil, çalıştıkları yerden, içinde bulundukları topluma kadar herkesi etkileyen bir mesele. Kültürlerindeki bu disiplin, kolektif sorumluluk, düzen anlayışı da bu tarz yasaların daha etkin olabilmesini sağlıyor.
Peki her zaman böyle mi işler? Yani her yasak gerçekten amacına ulaşır mı? Yoksa bazen tam tersi bir etki yaratır mı? İşte bu sorunun cevabını ararken yasakların nasıl ters tepme eğiliminde olduğunu gösteren çarpıcı bir örneğe de bakalım isterseniz.
Ama bir dakika galiba ben de az önce bir yasağa gelmiş olabilirim. Arabayı park ettiğim yerde park edilmez tabelası var mıydı? Pek emin olamıyorum. Varsa da görmedim yani. Çok küçük yapıyorlar. Neyse burada küçük bir ara verelim. Ben bu işi halledeyim. Siz de o arada bir düşünün bakalım. Yasaklar her zaman işe yarar mı? Yoksa bazen tam tersini doğurur mu? Hemen dönüyorum.
Şimdi bir düşünelim. 17. yüzyıl Osmanlısındayız. İstanbul'un dar sokaklarında yürüyorsunuz. Hava puslu, han kapılarında yankılanan sesler, çarşı içinden yükselen taze pişmiş simit kokusu, bakırcıların çıkardığı o ince çekik sesleri ve tabii ki kahve. Mis gibi kokusu her yere yayılıyor. Ama durun! Bu seslerin arasında bir başka şey daha var.
Usulca fısıldayan insanlar, hızlıca kapanan kapılar, gölgelerde kaybolan adamlar... Çünkü kahve içmek çok büyük bir risk. Osmanlı'da kahvehaneler yasaklanmış durumda. Peki neden? Yani kahve dediğimiz şey sonuçta su, biraz tel ve biraz da keyif. Devletin bunda ne alıp veremediği olabilir ki? Diye sorulabilir. Ama işte mesele tam da burada başlıyor. Çünkü kahve Osmanlı'da sadece bir içecek değil, bir sosyallik biçimiydi. Kahvehaneler yalnızca geldin kahveni içtin gittin mantığıyla işleyen yerler değildi.
Buralar halkın bir araya geldiği, konuştuğu, haber aldığı yani aslında bilginin ve sohbetin merkezi haline gelen mekanlardı. Bir anlamda yaşayan medyaydı. Şimdi düşünün, saray için bu çok da hoş bir durum değil, değil mi? İnsanlar böyle bir araya geliyorlar, ne konuşuyorlar orada? Dedikodu mu yapıyorlar? Siyaset mi yoksa? Yoksa padişah hakkında memnuniyetsizliklerini mi dile getiriyorlar?
Muhtemelen yukarıdakilerin hepsi. İşte o yüzden Osmanlı'da kahvehaneler bir dönem büyük bir tehdit olarak görülmeye başlandı. Ve sonunda 4. Murat 1633'te kahvehaneleri kapatıp kahve içmeyi yasakladı. Üstelik sadece kahve değil, tütün ve alkol de yasaktı. Hatta 4. Murat bu yasağı o kadar ciddiye alıyormuş ki bizzat kılık değiştirip İstanbul sokaklarında denetim yaptığı bile söyleniyor.
eline kahve fincanı ya da nargile almış birini yakalayınca da hoop cezalandırılıyor. Ve bu cezalar da öyle pek hafif filan değil. Kimi zaman idama kadar gidebilen çok ağır cezalar. Ama tahmin edebileceğiniz gibi yasaklar her zaman istenildiği gibi çalışmaz.
Ne oldu? İnsanlar kahveden vazgeçti mi? Tabii ki hayır. Kahve yer altına indi. İstanbul'un dört bir yanında gizli kahvehaneler açıldı. İnsanlar kahve içmek için buluşmaya devam etti ama daha sessiz, daha dikkatli bir şekilde. Üstelik bu yasak kahveyi daha da cazip hale getirdi. Hatta yasaklar kalktıktan sonra kahve kültürü Osmanlı'da iyice yayıldı ve bugün hala süren o meşhur kahve geleneğimizin de temelleri çok sağlam bir şekilde atılmış oldu.
Eee insan doğası işte. Neyi yasaklarsanız ona daha çok ilgi duyuyor. Peki bu sadece Osmanlı'ya özgü bir durum mu? Tabii ki hayır. İşin içine psikoloji girdiğinde yasakların insan zihni üzerindeki etkisinin çok daha evrensel olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çünkü yasaklanan şeyler insanlar için çoğu zaman olduğundan çok daha değerli, çok daha cazip hale geliyor. Bunun arkasındaki mekanizmayı anlamak için psikolog Jack Bram'in karşı tepki kuramına bir bakalım şimdi de.
Bu kurama göre insanlar özgürlüklerinin tehdit altında olduğunu hissettiklerinde tepki olarak yasaklanan şeye daha fazla ilgi duyarlar. Brehm'in 1966'da yaptığı bir deneyde katılımcılara belirli tüketim ürünleri sunulmuş. ve bazıları da kasıtlı olarak yasaklanmış. Denekler başlangıçta tarafsız oldukları bu ürünlere yasaklandıktan sonra daha bir fazla değer biçmeye başlamışlar. Yani özgürlüğümüzün kısıtlandığını hissettiğimizde kısıtlanan şey bizim için bir anda çok daha anlamlı hale gelebiliyor.
Bu insan beyninin kontrol algısıyla doğrudan bağlantılı. Beynimiz özgür irade duygusuna büyük bir önem veriyor ve seçim yapma yetimiz kısıtlandığında bilinçaltında bir savunma mekanizması devreye giriyor. Beyin kaybettiği bu özgürlüğü geri kazanabilmek için yasaklanan şeye daha fazla odaklanıyor. Bu tepki özellikle dopamin adı verilen nörotransmiterle de ilişkili. Dopamin biliyorsunuz ödül ve motivasyon sistemini kontrol eden bir kimyasal. Yasaklanan şeyde ulaşılması zor bir ödül olarak algılanıyor ve beynimiz daha fazla dopamin salgılamaya başlıyor. Yani yasaklanan bir şeyi istemek aslında beynimizin bizi motive eden biyolojik bir tepkisi.
Romeo ve Juliet etkisi de tam olarak bu mekanizmayla çalışıyor. Driscoll Davis ve Lippets'in 1972'de yaptığı bir araştırmaya göre, aileleri tarafından onaylanmayan ilişkilerde çiftlerin birbirine olan bağlılığı daha da güçleniyor. Neden? Çünkü yasak.
Yasak olunca da sıradan bir ilişkiyi büyük bir mücadeleye, epik bir hikayeye dönüştürebilme gücüne sahip oluyor. Engel ne kadar büyükse aşk da o kadar anlam kazanıyor. Bu aynı şey hikaye anlatıcılığında da vardır bu arada. İnsan zihni çünkü böyle çalışıyor arkadaşlar. Bir şeyi elde etmek zorlaştıkça ona daha fazla değer biçiyoruz. Normalde heyecanlı bir buluşma sadece hoş bir anı olurken engel koyduğunuzda tutkulu bir maceraya dönüşüyor.
Bir de tabii işin şöyle bir boyutu var. Yasaklanan ilişki çiftleri birbirine karşı değil de dünyaya karşı birleşmiş gibi hissettiriyor. Herkes bize karşı duygusu devreye giriyor ve bu da aralarındaki bağı daha bir güçlü hale getiriyor. Otoriteye karşı bir başkaldırı aynı zamanda ilişkiye de bir kimlik kazandırıyor, bir anlam veriyor. Benzer bir durum Streisand etkisinde de görülür. İnsan beyni bilgiyi özgürlüğünün bir parçası olarak kodladığı için
Bu bilgiye erişim engellenmeye çalışıldığında yasak ters etki yaratıyor ve onu daha da çekici hale getiriyor. 2003 yılında Barbara Streisand, hani meşhur var ya Barbara Streisand, mal ikanesinin havadan çekilmiş bir fotoğrafının internette yayılmasını engellemeye çalıştı. Ama tam tersi oldu. İnsanlar bu yasağı duyunca fotoğrafa daha da fazla ilgi göstermeye başladı. Çünkü beyin engellenen bilgiye karşı takıntı geliştirmeye yatkın. Yoksa bize ne Barbara Streisand'ın malikanesinin fotoğrafından.
Ama her yasak isyan doğuracak diye bir şey de yok. Bazen insanlar yasaklara tepki göstermek yerine onları sorgusuz sayesiz kabullenmeyi seçiyor. Japonya örneğinde bunu gördük. Peki yasaklar her zaman karşı çıkılacak bir şey mi oluyor yoksa bazen insanların uyum sağlamasına da yol açabiliyor mu? İşte burada işin içine otorite ve toplum mühendisliği giriyor.
Tarih boyunca yasaklar sadece bireysel psikoloji değil toplumları da şekillendirmek için kullanıldı. Devletler toplumları yönlendirmek, onları kontrol etmek için yasakları bir araç olarak gördü. Kimi zaman ahlaki düzeni sağlamak, kimi zaman kamu yararı için, kimi zaman da tamamen siyasi nedenlerle bir takım yasaklar getirildi. Peki her zaman istedikleri sonucu alabildiler mi? Amerika Birleşik Devletleri'ndeki içki yasağı toplum mühendisliğinin belki de en ünlü örneklerinden biri. Geçen yüzyılda yaşanmıştı bu örnek. Ama gerçekten de içki tüketimini azalttı mı yoksa tam tersi bir etki mi yarattı? Gelin bu yasakların toplum üzerindeki etkilerine de biraz daha böyle yakından bakalım isterseniz şimdi.
1920'lerde ABD hükümeti alkol yasağını yürürlüğe koydu. Amaç tabii ki alkol tüketimini azaltarak halk sağlığını korumak, aile içi şiddeti engellemek, üretken bir toplum yaratmak. İyi bir amaç. Ancak işler pek de planlandığı gibi gitmedi.
İçki yasağı yürürlüğe girdikten sonra ne oldu dersiniz? E tabii ki kaçak içki üretimi ve tüketimi patladı. O kadar ki yasak döneminde yasa dışı içki üretimi yasal döneme kıyasla daha da fazla artmış. Gizli barlar ya da nam-ı diğer speakeasy'ler her yerde açılmış.
Mafya, kaçakçılar bu yasağı fırsata çevirmişler ve muazzam bir ekonomik güç kazanmışlar. İşte bu Al Capone falan gibi suç baronları da bu yasak sayesinde yükseldi. Üstelik devletin amacı gayet masumdu. Alkol tüketimini azaltmak. E sonuç ne oldu? Halk çok daha tehlikeli, çok daha sağlıksız içkilere yöneldi.
Tıbbi alkol ve ev yapımı kaçak içkiler yüzünden binlerce insan kör oldu. Hatta hayatını kaybetti. Yani devletin iyi niyetle getirdiği bir yasak tam tersine halk sağlığını daha da tehlikeye attı. Otorite bir yasak koymuştu evet ama insanlar bunu dermenin yollarını gayet kolay buldular. Ve yasağın kaldırılmasıyla birlikte alkol tüketimi tekrar normal seviyelere geri döndü.
Ama bu sadece alkol yasağıyla sınırlı değil. Bazen yasaklar, devletlerin belirli bir ideolojiyi koruma çabası olarak da karşımıza çıkarlar. 1960'ların yine Amerika'sında rock müzik gençlerin isyankar olmasına neden oluyor diye bazı eyaletlerde yasaklanmaya çalışıldı. O dönemde kimler vardı? Tabii ki Beatles, Rolling Stones gibi bir takım gruplar. Onların şarkıları, konserleri muhafazakar kesimler tarafından çok tehlikeli olarak görülüyordu. Alabama'da Beatles plakları toplu bir şekilde yakıldı. Bazı radyo istasyonları rock müziği çalmayı tamamen bıraktı çünkü gençleri bozduğu düşünülüyordu. E ne oldu?
Rock müzik yok mu oldu? Hayır. Tam tersine isyanın, özgürlüğün, değişimin sesi oldu. Yani yasaklanan şey sadece bir üründen ibaret değil. Çoğu zaman bir yaşam tarzını, bir fikri, bir akımı engelleme çabası. Bugün bile hepimizin çok yakından tanık olduğu gibi bilgiye erişimin kısıtlanması, kültürel yasaklar toplumu yönlendirmek için kullanılan araçlar haline gelmiş durumda.
E bu durumda tabii şu kritik soruyu da sormamız gerekiyor. Yasaklar gerçekten bizi korumak için mi var yoksa dizginlemek için mi? Yasaklar insanlığın en eski araçlarından biri arkadaşlar. Tarih boyunca gücü elinde tutanlar toplumu şekillendirebilmek için yasakları kullandılar ama çoğu zaman beklenmedik sonuçlarla karşılaştılar.
Kahve yasaklandı ama daha çok içildi. İçki yasaklandı ama yer altına indi. Kitaplar yasaklandı, yakıldı ama elden ele dolaşıp daha fazla okundu. Çünkü insan zihni sınırları kabul etmek yerine onları aşmaya programlanmış durumda. E böyle olunca da her yasak kendi direnişini de beraberinde getiriyor.
Bazen yasak koymak bir şeyin tamamen unutulmasını sağlamak yerine ona daha fazla anlam yüklenmesine sebep olur. Belki de asıl cesaret bir şeyi yasaklamakta filan değil, onu serbest bırakmakta ve insanların kendi seçimlerini kendilerinin yapmalarına izin vermektedir değil mi?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.