
2.690 kelime · ~13 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Ve kahin, Apollo'nun mesajını taşıyarak yola koyuldu. Sunakta bir türlü alev almayan ateş, yaklaşan felaketin habercisiydi. Delphi'den Tebae'ye uzanan üç günlük yolculuk belki de son bir uyarı şansıydı. Parnasos Dağı'nın eteklerinden başlayan yolculuğunda önce sık ormanların arasından geçti. Açık araziye ulaştığında çobanların selamlarıyla karşılandı.
Ardından Boeotia'nın bereketli ovalarına indi. Buğday, arpa ve üzüm tarlaları arasında bir gece mola verdi. Şafak'la birlikte tekrar yola koyuldu. Güneş ufukta kaybolurken başka bir kasabaya vardı. Delfi kahini olduğunu söylemesi kafiydi. Kasabalılar, Apollon'un elçisine misafirperverliklerini göstermek istiyorlardı.
...üçüncü günde yoluna devam etti. Tebae'nin surlarını gördüğünde... ...zaman öğleyi çoktan geçmişti.
Çehrin yedi kapısından birinden geçer geçmez... ...varlığı kulaktan kulağa yayıldı. Sarayın merdivenlerini tırmanırken... ...omuzlarında Apollo'nun mesajının yükünü taşıyordu kâhin.
Mermer sütunların arasında beklerken sunaktaki sönük ateşi düşünüyordu. Ve sonunda Creon'un huzuruna çağrıldı. Dinle Creon, kuşların çığlıklarında yeni sesler var. Tuhaf sesler. Kötü, vahşi çığlıklar. Sunağa getirilen kurbanlar alev almıyor. Ne demek istiyorsun yaşlı kahin?
Akıllı insan hatasını kabul edip düzeltmeyi bilir. İnat felakete yol açar. Ölüyü tekrar öldüremezsin. Cansız bedene eşkence etmenin anlamı yok. Oğlunu düşün. Tanrıları düşün. Henüz çok geç olmadan dön şu hatadan. Hepiniz rüşvet aldınız. Kâhinler. Hepiniz para için konuşuyorsunuz.
Çok yakında kendi evladının ölüsüyle ödeyeceksin bu sözlerin bedelini. Güneş bir kez daha doğmadan. Selam arkadaşlar. Tam da en sevdiğim Yunan oyunlarından birine Sofokles'in tebaa üçlemesinin son perdesi olan Antigon'a dalmışken geldiniz. Üstelik oldukça ürkütücü bir sahnedeydim.
Kâhinin kehanetleri ve Kral Creon'un söyledikleri kulağınıza biraz böyle muğlak, biraz şifreli gelmiş olabilir, anlıyorum. Belki de zamanı biraz geri sarmak, olayları en başından ele almak en iyisi olur. Evet arkadaşlar, bugün hep birlikte Yunan tiyatrosuna, daha spesifik olarak da trajedilere bir bakalım istedim. Uzun süredir böyle aklımı kurcalayan bir takım sorular vardı. Neden üzerinden binlerce yıl geçmiş eserler hala bu kadar popüler gibi sorular? Trajedileri okumak ya da izlemek bize ne sağlar, ne sunar? İşte bugün bu soruların cevabını arayacağız.
Trajediden bahsetmişken konuyu birçoklarının en iyi trajedi yazarı olarak kabul ettiği Sophocles'ten ve Antigon'dan açmamak da olmazdı. Biliyorum baştaki sahnenin ne hakkında olduğunu merak ediyorsunuz. Hatta bir kısmınız bu sahneyle belki de trajedi kavramıyla ilk kez karşılaştı. O yüzden önce bazı temel noktaları bir netleştirelim.
Antik Yunan kentlerini görenleriniz varsa fark etmiştir mutlaka. O şehirlerin kalbinde yükselen bir yapı bulunur. Tiyatro. Epey büyük yapılardır bu tiyatrolar. Mesela Efes Antik Kenti'nin tiyatrosu 25.000 kişi alacak şekilde inşa edilmiş. Düşünsenize 25.000 kişi bir araya geliyor ve saatlerce tek bir şeye bakıyor, tek bir oyunu izliyor.
Tezahüratlar, bağrışlar, çağrışlar, yeri geldiğinde ağlamalar. Ancak bu taş yapılar sadece birer eğlence mekanı değildi. Onlar aynı zamanda bu kentlerin eğitim merkeziydiler. Düşünsenize henüz ortada okul filan yokken bilgi kuşaktan kuşağa nasıl aktarılmış olabilir? Elbette hikayelerle.
Büyükler çocuklarına mitler anlatır, çocuklar da erdemlerin ne olduğunu küçük yaştan itibaren öğrenirlerdi. Genç yaşlı demeden herkes bu mekanlarda toplanır, ahlaki değerleri anlatan oyunları izlerdi. Ve işte tam burada dilimize geçmiş bir sır açığa çıktı. Teoros.
İzleyicilerin oturduğu yer için bu kelime kullanılıyormuş. Yunanca'da görmek anlamına gelen teoriyle aynı kökenden geliyor. Ve günümüzde kullandığımız teori kelimesi de yine bu kadim bilgelikten doğuyor. Ne muhteşem bir bağlantı değil mi? Trajediler sadece izlenen oyunlar değil de izleyicilerin ahlaki çatışmaları gördüğü, onları düşündüğü, hissettiği açık dersler adeta.
İşte o trajedilerin en meşhurlarından biri Antigon'un hikayesi de bir doğumla başlıyor. Önce Antigon'un babasının yani Oedipus'un hikayesine bir bakmamız gerekiyor ki yaşanacakları anlamlandırabilelim. Ve ne yazık ki kahinlerinin fısıltıları yine hiç hayırlı değil. Düşünün, bir bebek doğar doğmaz korkunç bir kehanet tarafından lanetlenmiş. Ve bu kehanete göre bebek babasını öldürecek ve annesiyle evlenecekmiş. Korku içindeki anne baba bebeği ölüme göndermiş. Fakat tanrılar Oedipus'un hayatta kalmasını istemiş.
Çocuksuz bir çiftin sevgi dolu kollarında büyütülmüş. Ancak kader bir örümcek gibi ağını örmeye devam ediyormuş. Hani şu doğduğunda özanne ve babasına verilen kehanet var ya. Genç Oedipus da bu kehaneti duyunca onu büyüten ailesini hemen terk etmiş. Bir süre ormanda başıboş dolaşırken yaşlı bir adama denk gelen delikanlı adamın askerleriyle bir kavgaya girişmiş.
Güçlü ve kuvvetli olduğundan hem askerleri hem de yaşlı adamı öldürmeyi başarmış ve ormanın sonunda tebainin kapısında bekleyen kocaman bir Sphenx ile karşılaşmış. Bu insan başlığı, kanatlı aslan, şehri lanete boğmuş durumdaymış. Açlık, kıtlık, hastalıklar... Kral Kreos'a çaresiz tek bir vaat sunmuş. Sphenx'i yenen bir kahraman, kız kardeşi Jocasta ile evlenip kendi yerine tahta geçebilecekmiş. Ancak... Sphenx savaşarak yenilebilecek bir varlık değilmiş. Onu yenebilmek için şu bilmecenin çözülmesi gerekiyormuş.
Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür? Yalnız Spanx'in sorusu da bir o kadar enteresan. Cevabını bölüm sonunda sizinle paylaşacağım ama siz de bölümü dinlerken bir yandan da düşünün bence. Bunu da bir oyuna çevirmek hiç fena bir fikir değil sanki. Gel gelelim, bizim kahraman, yani Oedipus, Spanx'in bilmecesini çözmüş.
Bunun üzerine tebaayı halkı sokaklara dökülmüş, kurtarıcılarını selamlamak istemişler. Tam bir şenlik havası. Creon da sözünü tutmuş ve böylece Oedipus ve Jocasta'nın kaderleri birbirine bağlanmış. Dört çocuk dünyaya gelmiş. İsmene, Polynikes, Eteocles ve Antigum. Ama kader sessizce beklemekteymiş. Şehrin üzerine öyle bir kıtlık çökmüş ki tebayı halkı Sphenx'in lanetini özler hale gelmiş. Ve çaresiz kalan Oedipus, Apollo'nun tapınağına yönelmiş ve orada hakikat tüm karanlığıyla ortaya çıkmış.
O ormanda karşılaştığı yaşlı adam öz babası, Jocasta ise maalesef öz annesiymiş. Böylelikle kahramanımız kaçmaya çalıştığı kaderinin yolunu bizatihi elleriyle ördüğünü fark etmiş. En nihayetinde çaresiz Oedipus kendini sürgüne mahkum etmiş. Böylece Creon tekrar tahta geçmiş.
Çok karanlık değil mi arkadaşlar ya? Gerçekten de trajedi. Neyse, ben döneyim Antigon'a. Trajik bir evlilikten doğma bu çocuklar kendilerini bir krizin ortasında bulmuşlar. Tebaide bir iç savaş patlak vermiş. Öyle bir savaşmış ki bu, Antigon'un iki erkek kardeşi Polynikes ve Teokles birbirlerine dahi kılıç çekmek zorunda kalmışlar.
Polinikes şehrin yönetimini ele geçirmeye çalışırken Eteokles şehrin ordusunda savaşmış. Sonunda Eteokles'in olduğu taraf galip gelmiş ancak olan iki kardeşi olmuş. İç savaş ikisinin de canını almış. Tüm bu olan bitenin ardından Kral Kreon bir yasa çıkarmış. Polinikes ve onun gibi tebaaya karşı savaşanların cesetleri gömülmeyecekmiş. İşte Antigon trajedisi tam da burada başlıyor.
İsmene, sevgili kız kardeşim. Artık senin de bildiğin gibi... ...amcamız Kreon kardeşimiz Etheokles'e verdiği gömülme hakkını... ...herkesin duyduğu bir fermanla zavallı Polynikes'ten esirgedin. Bana yardım edecek misin?
Duyduğunuz üzere Antigon yeni yasaya uymayacağını kız kardeşi Ismene'ye hafiften belli ediyor. Hatta onu da başkaldırıya davet ediyor. Kız kardeşi Ismene'ye gelince o Antigon'dan daha farklı bir ruh hali içinde. Daha sakin, daha temkinli. Ne Creon'un yanında ne de Antigon'un. Üç maymunu oynayacak adeta. Ve bir gecenin karanlığında Antigon harekete geçmiş. Herkesten saklanarak kardeşinin cesedini almış ve
ama gömerek tanrıların yasasına uymuş. Polinikes'in cesedini yerinde bulamayan bir asker soluğu Kral Kreon'un huzurunda almış. Haberleri vermiş vermesine ancak ne asker ne de Kral Kreon hangi asinin yasalara uymadığını bilmiyorlarmış daha. Bu bilinmezliğin ortasında Antigon sahneye tekrar çıkmış ve Kreon'la yüzleşmiş. ''Benim emrimi çiğnemeye nasıl cüret edersin?'' Çünkü bu emri ne Zaius verdi ne de yeraltının tanrıları. Adalet tanrısı böyle bir yasa koydu insanlar için. Senin yasaların bir ölümlünün sözleri. Tanrıların değişmez yasalarını çiğneyebilecek kadar güçlü değil. Hala direniyorsun demek ki.
Ve çatışma sahnede aniden canlanıyor. İki irade karşı karşıya geliyor. Biri kardeşini onurlandırmaya çalışan Antigon, diğeri şehri kaostan korumak isteyen Creon. Antigon için bu sadece bir cenaze töreni değil. Bir onur, hatta bir adalet meselesi.
Kreon içinse sadece bir hüküm değil, şehrin bekası. Buradaki çatışmanın ilginç yanı ne Kreon'un ne de Antigo'nun kötü olmayışı arkadaşlar. İkisi de inandıkları doğrular uğruna mücadele veriyorlardı. Biri düzenin, diğeri ise vicdanın sesiydi.
Trajediyanın gücü de işte tam burada ortaya çıkıyor. Karşımızda mutlak bir kötü yok. Sadece farklı doğrulara sahip insanlar var. Çünkü trajedilerde mutlak doğrular olmaz. Sadece çatışan değerler vardır.
Tam da bu yüzden, klasikler uzmanı Edith Hall, trajediyalardaki karakterlerin iyi fakat kusurlu karakterler olmaları gerektiğini söylüyor. Çünkü kusursuz karakterler hata yapmaz. Hata yapmayan karakterler de gerçek insan gibi hissettirmez. Bu nedenle Antigon ve Kreon gibi figürler zayıflıkları ve hatalarıyla bizi düşünmeye teşvik ederler.
Felsefeci Martha Nasbaum da tam bu noktaya değinmiş. Ona göre Yunan trajedilerini bu kadar güçlü yapan şey, ahlaki çatışmaların ortasında hata yapmaktan korkan fakat doğru olanı yapmaya çabalayan karakterlerin bulunması. Çünkü ona göre iyi bir insan olmak her zaman trajik bir sonuç ihtimalini de içinde barındıran bir çaba. Yine de bunu denemeye devam etmeliyiz ama değil mi?
Mesela şimdi Crayon'un gözünden bir bakalım. İç savaş bitmiş, şehirdekiler yorgun düşmüş ve evler yıkılmış. Hainler ve kahramanlar aynı toprağa mı gömülecek? Crayon için bu yalnızca bir yasa meselesi değil. O, şehrin ayakta kalmasını sağlamakla hükümlüydü ve iç savaşın bıraktığı yıkımı görmüş, halkının korkusunu hissetmişti. Eğer ihanetin bir cezası olmazsa yasalar nasıl ayakta kalırdı?
kendi ailesine bile sözünü geçiremeyen bir kral halkına nasıl bir düzen vaat edebilirdi ki? Peki ya o yanlış yapıyorsa? Ya halkı korumaya çalışırken aslında kendi hırsına yenik düşüyorsa? Bu düşünceler zihninin derinliklerinde bir yer kaplıyordu Creon'un. Ancak bir kral tereddüt ettiğini gösteremezdi. Creon işte tam da bu yüzden şehri ele geçirmek isteyenlerin gömülmesini yasaklamıştı. Ama işte
Heyhat, en yakını, yeğeni bu yasaya meydan okudu. Şimdi de olaylara Antigon'un gözünden bir bakalım. İki kardeşini savaşta kaybetmişti Antigon. Annesinin ve babasının kaderi zaten korkunç bir trajediydi onun için. Şimdi ise amcası ona kardeşlerinden birini unutmasını, toprağın bile ona yasak olduğunu kabullenmesini söylüyordu. Biri gömülecek, diğeri sonsuza dek çürümeye terk edilecekti.
Yunanlılar için bunun ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu Antigon. Hades'e ulaşamamak. Ruhun sonsuza dek huzursuz kalması. Ölülerin bile adaletsizlikten kaçamadığı bir dünyada yaşamak. Ama nasıl susabilirdi ki? Kardeşinin onurunu hiçe sayan bu buyruğa boyun eğemezdi. Tereddütü yoktu. Ne pahasına olursa olsun onun ruhunu kurtarmalıydı.
Peki, şimdi de birlikte düşünelim. Antigon mu haklı yoksa Creon mu? Biliyorum, epeyce çıkmazlara sokan bir çatışma bu. Onun için kısa bir ara verelim dilerseniz. Bu denli ahlaki bir çatışma insanı zorluyor haliyle. Düşünmek, karar vermek için bir mola hepimize iyi gelecek. Evet, nerede kalmıştık? Creon ve Antigon'un perspektiflerini anlamaya çalışıyorduk. Kendimizi onların yerine koyuyorduk, değil mi?
Ama işte Creon kimsenin düşünmesine müsaade etmeden bir karar vermiş bile. Antigon'un ölüm fermanı çoktan çıkmıştı. Ama bu defa da biri onun kararlarına karşı koyacaktı. Hem de bu sefer yeğeninden daha yakın biri olacaktı bu. Öz oğlu ve Antigon'un müstakbel eşi Haymon.
Tanrılar en değerli armağan olarak akıl vermiş insana. Senin haklı ya da haksız olduğunu ben söyleyemem. Yaşın başın bu kadar küçükken bana akıl mı öğreteceksin ey evlat? Gençliğime değil söylediklerimin doğruluğuna bak. Suçluları savunmak mı doğru olan? Kötülük yapanları savunamam elbette. Peki antigon suçlu değil mi?
Şehri yöneten kişinin emirlerine ister küçük ister büyük, ister adil ister adaletsiz olsun itaat edilmelidir. İtaatsizlikten daha büyük bir bela yoktur. Şehirleri, evleri yıkan da budur. İşte bu sözler arasında gizlenen bir şeyler vardı. Sanki yalnızca bir baba-oğul çatışması değildi bu. Kreon'un kibrini siz de sezmişsinizdir. Kralın, Haymon'un akılcı eleştirilerine verdiği tepki için antik Yunanlar hubris kavramını kullanıyor. Bu durumdaki insan kendini öyle yüksekte görür ki sanki tek doğruyu bilen oymuş gibi davranır.
Kreon kendisine yöneltilen eleştirileri kendi ve halkının iyiliği için değil, iktidarını sarsmaya yönelik birer saldırı olarak görüyordu. Daha oğlunu bile dinlemeyen böyle bir kralın halktan birini dinlemesini hiç beklemeyiz herhalde değil mi? İşte bu hubris kavramı mitolojinin en dramatik hikayelerinin merkezinde yer alıyor. Hani o dönemde eğitim için çocuklara anlatılan hikayeler vardı ya, Örneğin Aragne. Kendini tanrılardan bile üstün gören yetenekli bir dokumacı. Öylesine büyük görüyormuş ki kendisini. Karşısına gelen dokuma tanrıçası Athena'ya bile meydan okumuş. Bu meydan okumanın sonunda bir yarışma düzenlenmiş ve halk faninin sanatını tanrıçanınkinden daha çok beğenmiş. İşte bu Aragne'nin sonu demekti. Tanrıça onu bir örümceğe dönüştürdü.
Böylelikle sonsuza dek dokuma yapacak ve her dokumada Kibri'nin bedelini hatırlayacaktı. Ya da Icarus miti. Babasının ürettiği kanatlarla adadan kaçmaya çalışırken düşen zavallı Icarus. Güneşe ulaşma hayali onu gökyüzünde yükselten Kibri. Babasının uyarılarına kulak asmamış ve kanatlarını bir arada tutan Balmum'u erirken denizin hırçın dalgaları arasında babasının çaresiz bakışları önünde can vermişti.
Her iki hikayede de aynı motif var. Kibir yükseldikçe kahramanın düşüşü kaçınılmaz oluyor. Hatta bu motifi şeytanın hikayesiyle İslam'da, Lucifer'in düşüşüyle Hristiyanlık'ta dahi bulabilirsiniz. İşte bu öylesine büyük bir günah. Bu kusur trajedilerde kendine oldukça yer buluyor ama trajedi trajedi yapan şey Höbris değil. Ana karakterlerin hata yapabiliyor olması.
Aristo bu durumu Hamartia kavramıyla açıklamış. Bu kavramla kastedilen ise şu, trajedilerdeki kahramanlarımız iyi olmaya çabalayan karakterler ancak hepsinin büyük bir kusuru var ve o kusur oyunun sonunda kahramanımızın düşüşünü getiriyor. Kreon'un kusuru kibriydi. Oedipus'un kusuruysa ona tanrılar tarafından vaat edilen kaderden kaçabileceğine inanması. Yani trajik oyunların yapısı oyunun başında iyi bir konumda bulunan kahramanın korkunç bir sona ilerlemesi şeklinde kuruluyor. Böylelikle karakterdeki kusur kahramanımızın veya ailesinin sonunu getiriyor.
Açılıştaki kahini hatırlıyor musunuz arkadaşlar? Hani o ürkütücü sesiyle Creon'a oğlunu güneş doğmadan kaybedeceğini söyleyen o kahin? Kral da onu dolandırıcılıkla filan suçlamıştı hatta. İşte Creon'u Hymon'la konuşmasından sonra uyarıyor bu kahin. Creon'a hatasından dönmesini öğütleyen son kişi de o oluyor. Ancak kibrinden kimseyi dinlemeyen kral hakikatle korkunç bir şekilde yüzleşiyor.
Zavallı ben. Acı gerçeği çok geç öğrendim. Bir tanrı vurdu başıma, çılgınlığa sürükledi beni. İnsanların çektiği acılar. Dayanılmaz acılar. Efendim, elim bir haberim daha var. Karınız yürüdü ki o da öldü. Oğlunun yasını tutamadım. İşte ikinci bir felaket daha görüyorum. Nasıl bir kadar bekliyor beni daha?
Demin oğlumun cesedini kollarında tutuyordum, şimdi de karımın cesedine bakıyorum." Oğlu Haymon kendini öldürmüş, bu acıya dayanamayan kraliçe Yuridike de kendi canına kıymış. Kreon'un tek bir kararı domino taşları gibi düşerken en yakınındaki üç canı alıp götürmüş. Yeğeni, oğlu ve eşi. Ve işte o an Kreon'un yüzüne sert bir rüzgar gibi çarpan o gerçekliğe yüzleşiyormuş.
O sadece sevdiklerini kaybetmemiş, aynı zamanda aklına ve mantığına güvenerek aldığı bir kararın ne kadar büyük bir yıkıma yol açabileceğini fark etmiş. Kendi doğrularının peşinden gitmiş ama sonunda kendini dipsiz bir boşluğa düşerken bulmuş. Koca bir krallığı yönetebilen adam kendi ailesinin kaderini yönetememiş. Ve işte Kreo'nun bu farkındalığıyla birlikte seyircinin gözyaşlarına boğulduğu, içlerindeki acının en üst seviyeye ulaştığı, duyguların patladığı o an geliyor. Aristo'nun katarsis olarak tanımladığı bölümdeyiz. Bu an yalnızca karakterler için değil, izleyiciler için de bir kırılma noktası. Seyirci, Kreo'nun pişmanlığında kendinden bir şeyler bulurken, onun acısı yoluyla kendi korkularıyla yüzleşiyor burada.
Acaba ben de bu hatayı yapar mıydım? Acaba ben de kibrimden aklımı kaybeder miydim?" diye soruyor seyirciler. Bu nedenle Katarsis yalnızca gözyaşı değil, aynı zamanda bir aydınlanma anıdır. Aristo'ya göre trajediler seyirciyi duygularının en yoğun noktasına sürükler ve sonra da oradan çıkarır. Acıdan öğrenmek, korkudan ders çıkarmak insan ruhunu bir dönüşüme sokar.
Tragedyalar bu yüzden unutulmazdır. Çünkü bize sadece acı çektirmez, aynı zamanda bir şeyler gösterirler. Seyirci o sahnede yalnızca üzülmekle kalmaz, aynı zamanda kendi iç dünyasında bir dönüşüm de yaşar. Felsefeci Simon Critchley, trajedilerin temel odağının nasıl hareket edeceğim sorusu olduğunu söyler. Yani bir ahlaki çatışma anında zor bir karar almamız gerektiğinde sorduğumuz soru. Doğru yolu nasıl seçeceğiz? İşte Creon'un trajedisi de tam olarak bu sorunun etrafında şekilleniyor. O, bir kral olarak düzeni korumaya çalışırken, bir insan olarak sevdiklerinin gözyaşlarını görmezden gelmişti.
Ama en sonunda mantığıyla kurduğu dünya çökerken içgüdüsel olarak fark ediyor ki sadece yasa ve otorite değil merhamet ve adalet de yön vermelidir insanın kararlarına. Tragedyalar tam da bu yüzden yalnızca geçmişe değil bugüne de seslenir. Çünkü hala aynı soruyu sormaya devam ediyoruz. Zor kararlar alırken nasıl hareket etmeliyiz? Tıpkı Sphinx'in bilmecesinin cevabı gibi neydi onun sorusu?
Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür? Evet, Sphinx'in sorusunun cevabı insandı arkadaşlar. Bebekliğinde emekleyen, yetişkinliğinde iki ayak üstünde yürüyen ve yaşlandığında bastonuyla ilerleyen o varlık yani. Trajediler insanlık tarihinin en değerli derslerinden birini anlatıyor bize. İyilik yolunda yürümek hem zorunlu hem de belirsiz bir yolculuktur.
Bu yolda attığımız her adım bizi umduğumuz sonuca götürmeyebilir. Ama yine de yürümeye devam etmek zorundayız. Hayatın acımasız gerçekleriyle hepimiz yüzleşmişizdir elbette. Bazen en iyi niyetlerle yaptığımız seçimler beklenmedik ve trajik sonuçlar doğurabilir. İşte dinlediğimiz Antigon'un hikayesinden öğrendiğimiz en değerli ders budur belki de. Sonucun ne olacağını bilsek bile doğru bildiğimiz yolda yürüme cesaretini göstermek.
Kreo'nun dönüşümü bu hikayenin merkezinde duruyor. O basit bir kötü karakter değil. Süper kahraman filmlerinde gördüğümüz o tek boyutlu kötüler gibi değil. Aksine kendi hatalarıyla yüzleşen, düşünce sistemindeki yanılgıları kabul eden bir insan. Onun son sahnede yaşadığı o katarsis tam da bu yüzden bu kadar etkileyici.
Sorumluluğu başkalarına yüklemek yerine kendi hatalarıyla yüzleşmeyi seçiyor. İşte okudukça bu kadim metinler bize şunu hatırlatıyor. İyilik yolunda yürümek, ip üstünde yürümek kadar hassas bir denge gerektiriyor. Düşebiliriz, hata yapabiliriz ama önemli olan bu yolculuğa devam etme cesaretini göstermek.
Çünkü insanı insan yapan tam da bu cesarettir. Belki de insanlığın kadim geçmişinden bize kalan hikayelere bakmak geleceğimizi bir nebze aydınlatabilir.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.