
2.537 kelime · ~13 dk okuma
Gel bakalım, gel bakalım, gel seni tanıştırayım bak. Bunlar 111 Hertz'in dinleyicileri. Adını söyle bakalım. Neymiş senin adın? Peregrin Tuk. Ailemize yeni bir canlı katıldı. Evet, bu hafta üstelik ben de sıcağı sıcağına paylaşmak istedim sizlerle. Kendisine tahmin edebileceğiniz gibi yüzüklerin efendisinden dolayı Peregrin Tuk adını verdik. Kısaca Pipin diyoruz. Pist! Gel bakalım.
Selam ver. Daha dört buçuk aylık. Tamam tamam yok bir şey. Yok bir şey. Tamam. Şimdi ben kayda giriyorum. Tamam mı? Hadi görüşürüz. Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Mis gibi deniz havası. Gerçekten de insana iyi geliyor böyle yerler. Dalgaların sesi, havadaki tuzun kokusu filan derken insan düşüncelere dalıp gidiyor. Ama bugün bizim deniz kenarında buluşmamızın başka bir sebebi var. Martıları gözlemleyeceğiz arkadaşlar. Evet, doğru duydunuz. Martıları. İnsanların yemeklerini alıp kaçan martı videolarına mutlaka denk gelmişsinizdir bir yerlerde.
ya da 111 Hz'i sıkı takip edenler bilirler, ara sıra bölümlerimizi davetsiz martılar ziyaret ediyor malum. Ben de neymiş bu dostlarımızın derdi diye araştırırken bir de saha incelemesi yapmanın iyi olabileceğini düşündüm. İşte dürbünüm ve not defterim de hazır. Bakalım insanlarla temas halinde değilken neler yapıyormuş bizim kanatlı ve aksi dostlarımız.
Her ne kadar sadece açgözlü, gürültücü canlılar olduğunu düşünsek de en gelişmiş kuş türlerinden birisi bu martılar. Mesela burunlarındaki Jacobson organı sayesinde yaklaşık 4,5-5 kilometre ötedeki yiyecekleri bile tespit edebiliyorlar. Ayrıca saatte 48 kilometre mesafe kat edebiliyorlar. Öte yandan okyanus suyundaki tuzu filtreleyebilen bu kuşlar denizler üzerinde günler süren yolculuklara çıkabiliyor. Üstelik epey de kurnaz canlılar kendileri. Zira çıktıkları yolculuklarda karşılaştıkları kartal ya da şahin gibi bir takım diğer yırtıcı kuşların saldırılarından jinking denilen düzensiz uçuş stratejileri sayesinde kaçabiliyorlar ki bu da insanlara pilotluk alanında ilham veren bir davranış şekli.
E tabi bir de epeyce obur bu deniz kuşları. Onları çöpleri karıştıran kanatlı fareler gibi düşünsek de aslında bu özellikleriyle dünya için epeyce önemli bir hizmette bulunuyorlar. Şehirlerde sık sık gördüğümüz gri kanatlı ringa martıları çöpleri ayrıştırarak bulundukları bölgedeki metan ve amonyak miktarını azaltıyor mesela. Bu da daha temiz bir hava demek bizim için. Ayrıca guano olarak bilinen dışkıları nitrojen açısından çok zengin olduğu için bitkilere de harika bir gübre... Ne oluyor ya? Neden bunlar bana doğru geliyor şimdi? Hayda! Baya da kalabalık bir sürüymüş.
Neyse ki hazırlıklı geldim. Nerede bu? Nerede? Hay aksi! Bak, beni fark ederlerse diye hazırladığım yiyecekleri yanıma almayı unutmuşum. Ah be Barış! Arkadaşlar, ben en iyisi başıma bir iş gelmeden tüyeyim buradan. Sizinle sonra stüdyoda görüşürüz.
Püh! Ucuz atlar. Kabul, gözlenmeyi kimse sevmez ama bir kuş için de fazla bu aksilik canım. Tamam kendilerini koruyorlar neticede ama olayı da Hitchcock filmine dönüştürmenin ne alemi var yahu? Neyse.
Şimdi nereden çıktı bu martı meselesi diye düşünmüş olabilirsiniz. Aslında geçerli bir sebebim var. Bu hayvanlar ve insanların arasında karşılıklı faydaya dayalı bir ilişki var sevgili arkadaşlar. Mesela hani biraz önce söyledim ya martılar çöpleri ayrıştırıp havayı temizliyor ya da uçuş stratejileriyle bizlere ilham oluyor diye. Biz de bunun karşılığında onlara hem şehirlerimizle güvenli bir yuva ortamı sağlıyoruz hem de besin.
Bu çok basit bir şeymiş gibi duyulsa da daha derin bir okuma yapabilmemizi sağlıyor açıkçası. Zira hayvanlarla insanların birbirlerinin evrim süreçlerini etkilediği düşünülüyor ki ben de bugün biraz bu meseleyi anlatmak istiyorum sizlere. Penn State Üniversitesi'nde paleoantropoloji üzerine çalışmalar yapan Pat Shipman'a göre insanlığın evrimsel sürecinde hayvanların çok ama çok önemli bir etkisi var. Onlarla iki buçuk milyon yıl kadar önce kurduğumuz ilk temasın, türümüz için bir kırılma noktası olduğunu söylüyor kendisi. İnsanları diğer canlılardan ayıran en temel şeylerin alet yapabilme ve bir dil oluşturabilme olduğunu ifade eden Shipman, bu kabiliyetlerimizin hayvanlar sayesinde geliştiğini iddia ediyor. Şimdi gelin onun teorisi üzerine birlikte düşünelim.
Doğada küçük gruplar halinde yaşayan mağara insanları bir noktada taş ve sopaları kullanarak yeni aletler yapma gereksinimi duymuşlardı. Zira dışarıda kendilerine hiç benzemeyen, devasa büyüklükte yaratıklarla karşılaşmışlardı. İşte bu da onların yeni bir duygu deneyimlemelerini sağlamıştı. Korku. Fakat öyle durup bekleyemezlerdi. Kendilerini savunmalıydılar. İşte bu korkunun etkisiyle kendilerini koruyabilmek için aletler, edevatlar geliştirdiler. Zamanla bu araçlar sayesinde de avlanmayı öğrendiler.
Avcılık atalarımızın beslenme şeklini de değiştirmişti. E bu da zeka kapasitelerinin yükselmesi demekti. Sonuçta daha besleyici şeyler yedikçe vücut fonksiyonları da daha iyi çalışmaya başlamıştı. Gördüğünüz gibi noktaları böyle birleştirdikçe epeyce etkileyici bir resim çıkıyor ortaya. Fakat hayvanların türümüz üzerindeki tek etkisi bu değil. İletişim kurmayı ve sanat yapmayı da onların sayesinde öğrendiği bu ilk insanlar.
Mağaraların dışında gördükleri yeni hayvanları kendilerini savunmak için icat ettikleri aletlerle duvarlara resmetmeye başladılar mesela. Bu sayede hem birbirlerine çevredeki tehlikeleri haber veriyorlardı hem de kendi aralarında sembolik de olsa bir dil geliştiriyorlardı. İşte bu resimler de ilk yazılı iletişim ve sanat eseri örnekleri. Zamanla bu sembolleri seslerle de ifade etmeye çalıştılar. Artık dışarıda gördükleri hayvanları sadece çizmiyorlardı, bile bunun üzerine taklit etmeye başlamışlardı. Yani yazılı iletişimin yanında sözlü iletişimi de geliştiriyorlardı. Hatta bunlar insanlığın anlattığı ilk hikayelerdi. İşte Pat Shipman da bu tarihsel ilerlemelerin her anında hayvanların merkezde olduğunu söylüyor.
Diyor ki, dilin en eski kullanımını keşfetmek için belli bir içeriğe sahip ilk sanat eserlerine bakabiliriz. Mağara duvarlarına çizilen resimler, kullanılan o ilk aletlerin üzerine işlenen motifler, bunların hepsinde de hayvanlar tasvir ediliyor. İşte bu açıdan bakınca hayvanların insan evrimi üzerinde çok önemli bir etkisi olduğu iddiası da epeyce haklı gözükmeye başlıyor. Yani anlayacağımız ilk çağlarda hayvanlar sadece böyle bir besin kaynağı değildi insanlar için. Yeni duygular hissetmemizi, icatlar yapmamızı, bir dil oluşturabilmemizi falan da onlara borçluyuz bir anlamda. Hatta inanç sistemleri bile hayvanların etkisiyle gelişti desek yeridir. Mesela İskandinav ya da Mısır mitolojilerine baktığımızda tanrıların hayvan suretlerine büründüğünü görürüz değil mi?
Bir tilki olarak tasvir edilen Anubis mesela ya da bir kedi olan Bast. İnsanların arasına kuzgun olarak katılan Odin. Eminim ortak noktayı yakalamışsınızdır. Hayvanlar aracılığıyla inanç duygumuzu ve hikayelerimizi de geliştirdik. Bu da insanların birbirleri arasındaki sosyal ilişkilerini güçlendiren bir şey.
Şimdi ama çok enteresan bir şey söyleyeceğim size. Bu sosyal becerileri geliştirebilmeyi de bir açıdan hayvanlara borçluyuz. Bunu da şöyle açıklayayım şimdi size. İnsanı diğer canlılardan ayıran şeylerden biri başka türlerle iletişim kurabilmesi ve onları evcilleştirebilmesi değil mi? İşte bu kabiliyetimizi de türümüzün en yakın dostu olarak bildiğimiz köpekler aracılığıyla geliştirdik. Fakat arkeolog David Ian Howe bu enteresan hikayenin en başlarında bir rekabetin mevzubahisi olduğunu söylüyor. Şöyle ki,
Yontmataş devrinde Avrasya'ya göç eden bazı insan toplulukları burada yeni bir rakiple karşılaşmışlardı. Canis Lupus. Yani gri kurt. Kanislu pusların davranışları birçok açıdan bizimkilere benziyor aslında. Sürü olarak dolaşıyorlar, besinlerini avlanarak sağlıyorlar ve tabii ki kendi bölgelerini korumaya çabalıyorlar. Fakat onlar doğada, vahşi doğada özellikle bizden daha becerikli yaratıklar. Avının kokusunu ta 1,5 kilometre öteden alabilen ve 136 kilogram üstünde basınç gücüne sahip kemik parçalayabilecek ısırıklar atabilen hayvanlar bunlar sonuçta.
Tabii bir de çok daha hızlı koşabiliyorlar. Yani epeyce korkutucuydular o zamanlar bizim için. Buna rağmen besin zincirindeki en yeni ve en büyük rakip bizdik elbette. Ve bu rekabette bize çok önemli bir takım kazanımlar sağlamıştı.
Kanis Lupus'ların av stratejilerini gözlemleyen atalarımız onlardan yeni ve başka bir strateji daha öğrendi. Kendilerinden büyük hayvanlara sürü halinde saldıran bu yırtıcı canlılar bize de böyle işte bir arada hareket etmenin avantajlarını göstermişlerdi. İşte bu avantajla besin zincirinde bir adım öne geçmiştik. Dolayısıyla yeterli besin bulamayan Kanis Lupus sürülerinde de ayrışmalar meydana gelmeye başlamıştı.
Sürüden kopanlar, besin bulamayan gri kurtlar gün geçtikçe uysallaşıp insan kamplarına yanaşmaya, yaklaşmaya falan başladılar. Sosyal açıdan birbirine benzeyen bu iki tür arasındaki bağ güçlendikçe de faydacı bir ilişki oluşmaya başladı. Bizim yerimize nöbet tutan, av esnasında iz süren bu kurtlara biz de yemek verdik ve güvenlik sağladık. Yavaş yavaş evcilleştiler ve pişmiş et yemeye başladılar. Ve zamanda da kesici dişleri ve boyutları küçüldü, postları hafifledi.
İşte bu şekilde evrimleşen gri kurtlar ilk proto köpeklerinde oluşmasını sağladı. 33.000 yıl önce yazdığımız bu hikaye bir canlı türünün kaderini de değiştirmişti anlayacağınız. Yani kısaca köpekler ve insanlar birbirlerinin evrimsel sürecini doğrudan etkileyen bir ilişkiye sahipler diyebiliriz. Tabi onlarla birlikte yazdığımız hikaye bununla bitmiyor.
Mesela yeni yerleri keşif maceramızda da bizim yol arkadaşımız oldu bu proto köpekler. Onların iz sürme yetenekleri, tehlikeyi sezebilen iç güdüleri sayesinde doğanın zorluklarını aşabilmeye başlamıştık. Birçok tarihçi köpeklerin insan türüne arkadaşlık kavramını da öğrettiğini düşünüyor. Hatta köpekler olmadan medeniyetin kurulamayacağını dahi iddia edenler bile var.
Aslına bakarsanız bizim bu yaşam maceramızda izi olan tek canlılar köpekler değil. Atlar sayesinde hem daha uzak yerleri keşfettik hem de tarlaları sürecek aletler geliştirdik örneğin. Ya da inek gibi hayvanlardan elde ettiğimiz besinler sayesinde fizyolojik evrimimiz de yön değiştirdi. Güvercinleri kullanarak basit bir posta teşkilatı bile kurduk.
Ve zaman geçtikçe daha da bir içli dışlı yaşamaya başladık bu hayvanlarla. Tıpkı martılar gibi kurduğumuz şehirlerin bir parçası haline geldiler. Hatta düşünecek olursak hem şehirlerimizi hem de dolayısıyla bizleri kurtaran hayvanlar bile olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi ona dair de bir hikaye anlatacağım sizlere fakat öncesinde kısa bir ara verelim. Geri geldiğimizde tanıdık bir yeri ziyaret edeceğiz.
Demek geldiniz. Korkmayın bu sefer alelade bir martıydı o. Güvendeyiz yani. Neyse. Size şehirlerimizi kurtaran hayvanlardan bahsedecektim. Bunun için de sizleri Osmanlı dönemi İstanbul'una getirdim arkadaşlar. O zamanlar şehrin en büyük limanlarından biri olan Tophane'de başlıyor bu hikaye.
Donanma gemilerinin demir attığı yer olmasının yanında çok önemli bir ticaret noktasıymış aynı zamanda burası. Dünyanın dört bir yanından gelen ticaret gemileri işte tam da bu limana uğrar yüklerini doldurup boşaltırmış. Bu gemilerin taşıdığı yüklerin saklandığı ambarlarda ufak ama etkili bir tehlike de gizleniyormuş. Fareler.
Ufak oldukları için fark edilmeleri zor olan bu hayvanlar gizlice gemilerin ambarlarına sızıp oradaki yiyecekleri kemirirlermiş. Öte yandan virüslerin kıtalar arasında yayılmasına da sebep oluyormuş bu canlılar ki birazdan ona da geleceğiz ama şimdilik hikayemize devam edelim. Ambarlara dadanan bu fare sorununu fark eden gemiciler de buna sevimli mi sevimli fakat bir o kadar da vahşi bir çözüm üretmişler. Kediler tabii ki.
Bu doğal fare savarlar, en azından miskin olmayanları, gemilerdeki malzemeleri korumakla görevliymiş. Az çok biliyorsunuz epey de meraklı canlılardır kendileri. Gemiden yük boşaltılırken karaya inip Cihangir Sıtları'na doğru geziteye çıkarmış bazıları. Tabii aylak... Pardon. Meraklı oldukları için de o sokak senin, bu sokak benim dolaşırlarmış.
İşte böylece dünyanın farklı farklı yerlerinden gelen cins cins kediler, Cihangir sokaklarının yeni sakinleri haline gelmişler. Bu da İstanbul'daki kedi çeşitliliğinin sebeplerinden biri aslında. Ama hikayemiz burada bitmiyor. Daha sonralarda bu semtte büyükçe bir kanalizasyon şebekesi kurulmuş. Bu da semtin kedilerini yeni bir göreve çağırmış tabii ki. Zira kanalizasyon demek ne demek? Fare demek.
O kanalizasyon sisteminden sokaklara ve evlere çok büyük fareler sızmaya başlamış. Bu problem sokaklarda öyle pek büyümesede evlerin içinde bir türlü çözüm üretemiyormuş semt halkı. Gel zaman git zaman en nihayetinde haneye yeni bir sakin almakta bulmuşlar çareyi. Anlayacağınız aynı görev, farklı mekan. Gemilerde başlayıp Cihangir sokaklarına, oradan da semtin evlerine yerleşen bu kediler bir fare istilasının, dolayısıyla da potansiyel bir salgın hastalığın önüne geçmişler. Zaten biraz da bu sayede İstanbul'un simgelerinden biridir bu sokak kedileri. Bu şehrin gizli kahramanı olduklarını söyleyebiliriz. Aslına bakarsanız kedilerin kurtardığı tek yer Cihangir ya da İstanbul değildi.
koca bir kıtanın da sorununa çare oldular. 1346-1353 yılları arasında tüm Avrupa'yı etkisi altına alan ve en az 25 milyon insanın yaşamını elinden aldığı tahmin edilen kara ölüm yani veba salgınında da epeyce efektif bir rolleri vardı kedilerin. Yine fareler tarafından yayılan bu salgın yeni hijyen önlemleri, fare kapanları ve sokaklara salınan kediler sayesinde son bulmuştu. Alın buyrun size bir kediyi sahiplenmek ya da sokaktaki kedilere mama vermek için bir sebep daha.
Hayvanların insanlık tarihine katkılarını saymakla bitiremeyiz sevgili arkadaşlar. Mesela kuşları taklit ederek en büyük hayallerimizden birini yani uçabilmeyi başardık. Teknolojik ilerleyişimizin bazı kategorilerinde bile bize bir çeşit pusula olmuş yani bu hayvan dostlarımız. Diğer yandan doğayla aramızda denge noktasını oluşturuyorlar. Hayvanlarla kurduğumuz iletişim ve bağ sayesinde yaşadığımız dünyanın dilini ve sorunlarını daha iyi anlayabiliyoruz.
Başka bir perspektiften örnek vereyim şimdi size. Tuttuğunuz takımları düşünün mesela. Hemen hemen hepsinin logosunda bir hayvan var değil mi? Bir gruba ait hissetmemizi, kendimizi ifade etmemizi sağlıyor. Ama ben şimdi size hayvanların başka bir pozitif etkisinden daha bahsetmek istiyorum. Bu canlıların psikolojimize de son derece olumlu etkileri var. Hatta Leeds Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma da bu söylemi destekliyor.
15 öğrenci ve 4 akademik personelin katıldığı bu çalışmada sevimli hayvan videolarının ruh halimize olan etkisi incelenmiş. Hani YouTube denince bir zamanlar kedi videoları akla geliyordu ya. Neyse o tür videolardan bahsediyoruz yani. Öncelikle bu 19 kişinin stres ve kaygı seviyelerine dair bir takım tespitler yapılmış. Ve ardından onlara böyle sevimli hayvan videolarından oluşan 30 dakikalık bir slide gösterisi izletilmiş.
Deneyin bir sonraki aşamasındaysa katılımcıların 90 dakika süren bir psikoloji testine girmesi istenmiş. Yine kaygı ve stres gibi konularda soruların yer aldığı bu test esnasında deneklerin kalp atış hızı ve kan basıncı gibi verileri takip edilmiş. Burada temel amaçsa deneklerin hem bilişsel hem de fizyolojik açıdan stres seviyelerini ölçmek tabii. Deney sonucundaysa tüm katılımcıların kan basıncı ve kalp atış hızının düştüğü gözlemlenmiş.
Bununla birlikte girdikleri 90 dakikalık testte de katılımcıların tamamında stres seviyesinin düştüğü sonucu ortaya çıkmış. Aslına bakarsanız, hayvanların psikolojimize olumlu etkileri olduğunu söylemek için illa böyle bir deneye de ihtiyacımız yok. Bir kedinin kucağınıza kurulduğunda hissettiğiniz huzuru, bir köpeğin başını okşadığınızda duyduğunuz sevgiyi ya da internette gördüğünüz bir sevimli hayvan videosunu yüzünüzde oluşturduğu tebessümü düşünmek yeter. Bunlar bile hayvanların bizim için ne kadar pozitif bir etkisi olduğunu kanıtlayan doneler.
Peki, bizim hayvanların üzerinde hiçbir etkimiz yok mu onların evrimi ya da yaşantısı üzerinde? Elbette var. Hayvanlar bizlerle etkileşime girince onların da sosyal beceriler geliştirdiğini, daha pragmatik canlılar haline geldiklerini ortaya koyan sayısız çalışma var. Öte yandan proto-köpek örneğinde de olduğu gibi birçok yırtıcı canlıyı ehlileştirmekle kalmadık, onların fizyolojik açıdan da değişmelerini sağladık.
Bu noktada şunu da söylemek gerekiyor ki biz bu dünyaya onlardan sonra geldik arkadaşlar. Evet sahip olduğumuz bir takım avantajlar sayesinde gezegenin böyle yeni liderleriymişiz gibi gözükse de aslında burada hepimiz misafiriz. Kurduğumuz her şehrin eskiden hayvanların yuvası olduğunu unutmamamız gerekiyor. Ve şehirlerimizin büyümesini kontrol edemediğimiz her an gezegenin de ayarlarını bozmaya devam ediyoruz.
Kaldı ki şehirlerimizi hayvansızlaştırmaya kalktığımızda bizi çok daha büyük tehlikeler beklediğini söylüyor uzmanlar. Hayvan bilimcilerin vakum etkisi olarak tanımladığı durum çevre ve şehir biyolojisi açısından son derece kritik bir konu açıkçası. Hayvan popülasyonlarının büyüklüğü onların erişebildikleri alan ve besin miktarı ile ilişkili. Şehirlerimizde birbirine komşu çok sayıda hayvan popülasyonu var. İşte bunlardan birinin tamamını aynı anda başka bir yere taşıdığımızda o bölgede besin ve yaşam alanı bakımından bir çeşit vakum yaratmış oluyoruz.
Bu da komşu hayvan popülasyonları için yeni bir alan demek elbette. Dolayısıyla çok kısa bir sürede hayvansızlaştırılan bölgenin yeni yavrularla dolduğu gözlemleniyor. Bu da aslında hem bizler hem de hayvanlar için paylaşılması güç şehirler demek. Fakat bunun dengesini sağlamak sandığımız kadar zor değil. Birçok ülkede çeşitli metotlar uygulanıyor. Mesela yakala, kısırlaştır, bırak ya da yakala, kısırlaştır, sahiplendir gibi bir takım metotlarla şehirlerdeki hayvan popülasyonu dengesinin sağlandığı gözlemlendi.
Yaşadığımız sokakların kültüründe çok önemli bir yere sahip hayvanlar. Onlarla kurduğumuz dostluk sayesinde kendimizi güvende hissediyoruz. Yine onlar sayesinde çocuklarımıza sevginin, şefkatin ne olduğunu daha rahat öğretebiliyoruz. Hayvanlarla hayatımızı paylaşarak kendimizi çok daha tamamlanmış hissedebiliyoruz. Bir felaket durumunda bile imdadımıza yetişiyor bu dostlarımız.
İlk bakışta öyle gözükmese de birçok açıdan bizi biz yapan ya da bizi tamamlayan şey aslında hayvanlar. Türümüzün tarihindeki bütün kırılma noktalarında bize eşlik eden bu canlıları daha iyi anlayabilmek için çabaladığımızda doğayı da daha iyi anlayacağımız kesin. Onlara bir anlamda bir huzur ortamı borçlu olduğumuzu unutmamak gerekiyor bence. Sanırım benim de huzursuz ettiğim martılara bir özür borcum var. En azından onlar için hazırladığım yiyecekleri sahil kenarına bıraksam iyi olur. Hayvanlarla, diğer canlılarla bir şeyler paylaşmak insanın perspektifini ve vizyonunu da genişletiyor. Emin olun bunu yapmak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak.
Hadi hoşçakal de. Hoşçakal de. Karnın mı acıktı senin? Karnın mı acıktı senin?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.