Podcast

147 - Seyahat Etmeyi Sever misiniz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Seyahat etmek insanlığın her zaman en büyük tutkularından biri oldu. Tarih boyunca var olan tüm tehlikelere, yaşanabilecek tüm zorluklara rağmen seyahat etmekten vazgeçmedik. Günümüzdeyse durum biraz farklı... Artık oturduğumuz yerden merak ettiğimiz her bilgiye ulaşabilecek durumdayız. Fakat hala seyahat etmekten vazgeçmiyoruz. Peki bu arzunun kaynağı ne olabilir? 111 Hz’in bu bölümünde bir yolculuğa çıkıyoruz. Seyahat etme arzumuzun kaynağını farklı destinasyonlarda arıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kevser Yağcı Biçici

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.504 kelime · ~13 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Ufuktaki kara bulutlar hayra alamet değil. Hava bozacak gibi. Taife! Hazırlıklar yapıla! Yelkenler fora!

Çek, çek, çek! Çek, çek, çek! Çek, çek, çek! Çek, çek, çek! Çek,

Transkriptin tamamını oku

çek, çek! Çek, çek, çek! Çek, çek, çek! Çek, çek, çek! Çek, çek, çek! Çek, Gövdenizden ayırıp çek, çek! kellenizi martılara yedirirdi cümlenizi. Hadi aylaklık istemiyorum. Herkes iş başına. Arkadaşlar kusura bakmayın araya girip selam veremedim bu karışıklıkta. Biraz hareketli bir başlangıç yaptık farkındayım ama olsun yolculuğumuzun bundan sonrası harika olacak eminim.

Yani umarım öyle olur. Çünkü ben bir haftadır boş durmadım ve bu bölümde bizim için muhteşem bir seyahat planladım. Evet, şu anda 1641'de Kırım'dan İstanbul'a giden bir gemideyiz. Ve bu gemide bizimle birlikte seyahat eden çok önemli biri var. Seyyah-ı Alem Evliya Çelebi.

Kendisinin haberi yok ama yıllar sonra on ciltten oluşan epey kapsamlı bir seyahatname yazacak. Özellikle de seyyahlık yapmaya başlama hikayesi fazlasıyla ilginç ki biz de zaten o yüzden buradayız. Ona sormak istediğim birkaç şey var. Ama tabii önce Evliya Çelebi'yi bulmamız gerekiyor. Hmm, nerede olabilir ki acaba? Belki de kameralarda dinleniyordur. Hadi gidip oraya bakalım.

Ohoo burası da amma karanlıkmış ya. 1600'lerde gemi yolculuğu pek de konforlu değil demek. Ajan mı? Yok ya yanlış anladınız Evliya Bey. Ben size bir şey sormak için gelecekten geliyorum. Demek öyle. Alaa, alaa.

Lengeler, halatları sağlamla. Yükleri dengele. Akabinde sıkı tutun. Son doğana başla hergele. O halde sıkı tutun zaman gezgini. Galiba batıyoruz. Ne? Batıyor muyuz? Hayda! Yahu bir maceramız da şöyle bir olaysız geçsin ya. Neyse

bana müsaade o halde. Size bol şanslar. Bre adam senin ağzından çıkanı kulağın duymaz mı? O neydi öyle ya? Çok büyük bir tehlike atlattık. Yüreğim ağzıma geldi resmen. Evliya Çelebi ile de konuşamadık. Ama ne yapalım? Yani sağlık olsun. Gerçi fark etmişsinizdir. Kendisi biraz tuhaftı. Yani gelecekten geldiğimi söyleyince hiç şaşırmadı. Ama bu onun için çok da garip bir durum değil. Zira kendisi acayip ve garaip hikayelere biraz düşkün biriymiş. Madem öyle,

Gelin ben anlatayım size Evliya Çelebi'nin seyahatlerine başlama hikayesini. Evliya Çelebi çocukluğu boyunca babasının anlattığı savaş hikayelerini dinleyerek büyümüş. Savaş meydanında şahit olduklarını, gösterdiği kahramanlıkları anlatırken küçük Evliya Çelebi yalnızca savaşın olduğu yerleri düşünüyor. Oradaki ağaçları, nehirleri, hiç bilmediği değişik hayvanları düşünüyor. Uzak diyarları hayal etmekten kendini alamıyormuş.

Gel zaman, git zaman Evliya büyümüş. Ve büyüdükçe içindeki merak duygusu daha da artmış, artmış ve artık dayanılmaz bir hale gelmiş. Bu isteğe daha fazla karşı koyamayacağını anlayan Evliya Çelebi sonunda gezmeye karar vermiş ve işe yaşadığı şehirle başlamış. İstanbul'u karış karış dolaşmış. Girmediği sokak, incelemediği bina, takmadığı yemek kalmamış.

Ve fakat içindeki uzak diyarları görme arzusu bir türlü dinmemiş. O sıralar 29 yaşında olsa da bu isteğini babasına açıklayamayacağını düşünen Evliya Çelebi gizli gizli çıktığı ilk seyahatinde İstanbul'a çok da uzak olmayan bir şehre Bursa'ya gitmeye karar vermiş. Evliya Çelebi, Bursa'da da girmedik han hamam bırakmamış. Kâh yerli halkla sohbet etmiş, kâh bağlarını, bahçelerini gezmiş. Şehre ve insanlara dair bilinecek her ne varsa adeta su gibi içmiş ve evine geri dönmüş.

Geldiğinde babasının bu gizli seyahatinden haberdar olduğunu anlamış. Fakat babası tepki göstermek yerine ona gezip gördüğü yerler hakkında notlar almasını, öğrendiklerini diğer insanlara anlatmasını öğütlemiş. Babasının bu sözünü dinleyen Evliya Çelebi o saatten sonra gezip gördüğü her yer hakkında coğrafyasından diline, demografik yapısından kültürel özelliklerine kadar her şeyi tek tek kaydetmiş. Ve işte on ciltlik o devasa seyahatname de böylelikle ortaya çıkmış.

İyi ama benim aklıma takılan şey şu. Malum gemide yaşananlara hepimiz şahit olduk. Üstelik bu batma tehlikesi Evliya'nın ilk gezilerinden biri sırasında yaşanmış. Gerçi bu badireyi atlattıktan sonra seyahatlerine 4 yıl kadar ara vermiş kendisi ama işte yani içindeki merak ve keşif arzusu yine de bir baskın çıkmış ve tekrar seyahat etmeye başlamış. Dahası o yıllarda seyahat edenlerin başına gelebilecek tek tehlike de bu değil.

Soygun, açlık, hastalık, vahşi hayvan saldırısı say say bitmez. Peki o zaman böyle tehlikeler yaşamasına rağmen seyahat etmeye nasıl devam edebilmiş, bunca riski niye göze almış ki? Aslında buradan bakınca bugün bizim seyahatlere çıkıp hem yorulup hem para harcayıp dönmemiz de pek mantıklı duyulmuyor. Sonuçta evimizdeki en rahat koltuğa kurulup adını bile bilmediğiniz bir ülkenin sokaklarını izleyebiliyoruz.

Kafama takıldı şimdi bak bu seyahat meselesi. Eee tamam o zaman gelin bu bölümde biraz bunu araştıralım. Öncelikle seyahat derken neden bahsediyoruz, onu netleştirelim isterseniz. Zira tatil, turistik gezi, seyahat gibi kavramlar çoğunlukla böyle birbirinin yerine kullanılabiliyor. Ama aslında aralarında önemli farklar var. Bu karışıklığı gidermek için literatürde şöyle bir sınıflandırma yapılmış ve insanlar gezme amaçlarına göre ikiye ayrılmış. Sunlust ve Wanderlust.

Sunlust yani güneş tutkusu olarak adlandırılan ilk grupta dinlenme ve eğlenme amacıyla tatile çıkan daha çok deniz kıyılarını, işte güneşli destinasyonları falan tercih eden kişiler yer alıyor. Wanderlust yani seyahat tutkusu ismi verilen diğer grupta ise yeni yerler görmek, yeni kültürler tanımak isteyen, yeni deneyimlerin peşinde koşan insanlar var. Burada turistik geziyi de seyahatten ayırmamız gerekiyor. Zira turistik geziler genel olarak programı önceden belli olan, çoğunlukla ziyaret edilen şehrin yalnızca turistik noktalarına gitmenin amaçlandığı, yerel kültürle ve insanlarla temasa imkan tanımayan tatiller oluyor.

Şimdi gelelim Wanderlust'a. Zira bizim bu bölümde ilgilendiğimiz grup asıl olarak bu. Tabii bu konuyla ilgilenen sadece biz değiliz. Bilim camiası da bu konuyu ele almış ve bu Wanderlust dediğimiz şeye sahip insanlar üzerinde yapılan araştırmalar neticesinde seyahat tutkusunun, hazır olun, genetik olabileceği sonucuna ulaşılmış.

Hatta bunun da ilgili olduğu düşünülen DRD4 geninin 7R varyantı, Wanderlust geni olarak adlandırılmış. Şimdi varyanta geçmeden önce asıl gene bir bakalım isterseniz. DRD4 isimli bu yapı, hoşumuza giden bir deneyim yaşadığımızda ya da mesela güzel bir yemek yediğimizde salgılanan dopaminin etkilerini düzenleyen bir reseptör. Fakat bu genin DRD4-7R olarak adlandırılan varyantını taşıyanlar da süreç biraz daha farklı işliyor. Şimdi gelin bu süreci davranışsal genetik profesörü Richard Paul Epstein'ın DRD4'ün insanlardaki yenilik arayışı özelliği hakkında yaptığı çalışması üzerinden konuşalım.

Epstein 1996'da yayınladığı bu çalışmasında DRD4'ün 7R varyantına sahip kişilerin yenilik ve heyecan arayışlarının diğerlerine oranla daha yüksek olduğunu keşfetmiş. Çünkü bu kişilerin dopamin duyarlılığı diğer insanlardan daha düşük seviyede. Dolayısıyla da bu varyanta sahip olmayanlar küçük şeylerden mutlu olabiliyorken DRD4-7R'yi taşıyan insanların dopamin salgılayıp mutlu hissedebilmeleri için biraz daha büyük şeylere, daha yüksek heyecanlara, daha böyle büyük yeniliklere ihtiyaçları var. Hemen bunu bir örnekle açıklayayım şimdi size. Mesela bu varyantı taşımayan biri çok sevdiği güzel bir dilim çikolatalı pastayı mideye indirdiğinde beyni dopamin salgılamaya başlar. Salgılanan bu dopamin yine beyindeki ödül merkezini uyararak kişiye kendini mutlu hissettirir.

Fakat bu varyanta sahip olan insanlar da süreç ne yazık ki bu kadar kolay işlemez. Çünkü onlar bir süre sonra çikolatalı pasta yemek gibi öyle küçük şeylere karşı duyarsızlaşırlar. Ve böyle durumlarda salgılanan dopamin beyinlerindeki ödül merkezini aktive etmeye yetmez. Bunun için daha büyük, daha heyecan verici şeylere ihtiyaç duyarlar. Mesela bungee jumping yapmak.

ya da seyahat etme. Hmm... Şu an Evliya Çelebi'yi biraz daha iyi anlamaya başladım sanırım. Tabii şimdi onun genetiğini inceleme şansımız kalmadı maalesef fakat bu bilgiler ışığında yani bir tüme varım falan yapabiliriz herhalde. Evliya Çelebi gibi seyyahların DRD4-7R genine sahip olma ihtimallerinin çok yüksek olduğunu söyleyebilirim.

Ama tabii öyle olsa bile genetik tek başına seyahatlerin bu tutkusunu açıklamaya yetmiyor. E sonuçta 1600'lerden bahsediyoruz. Dünyaya dair bilinenler pek az. Bilgiye ulaşmaksa son derece zahmetli.

E haliyle bu çağlarda seyahatnameler farklı coğrafyalar ve toplumlar hakkında çok önemli bilgiler içeren kaynaklardı. Yani seyyahların dünya hakkında bilinmeyenleri öğrenmek ve keşfettiklerini de diğer insanlara anlatmak dürtüsüyle yola çıktıklarını kabul edebiliriz. E peki bu motivasyon bugün bizim de sahip olduğumuz o seyahat tutkusunu da açıklayabilir mi? E malum artık dünya hakkında daha çok şey biliniyor. Üstelik bu bilgilere istediğimiz her an hem de oldukça zahmetsiz bir şekilde ulaşabilmemiz de mümkün. O halde biz neden hala seyahat etmek istiyoruz? Bununla ilgili bazı notlarım olacaktı benim. Bir saniye. Araştırmıştım ya. Nerede bunlar?

Neyse arkadaşlar en iyisi kısa bir ara verelim de ben notlarımı bulayım sonra birlikte devam ederiz. Evet notlarımı buldum artık hazırım. Bu devirde seyahat etme motivasyonunu nereden buluyoruz diyorduk değil mi? O zaman gelin bu motivasyonlarımız ne olabilir onları anlamaya çalışalım.

Seyahat etme arzusunun olası biyolojik sebeplerinden az önce bahsetmiştik fakat Wanderlust geni taşımayan insanlar da gezmek isteyebilir tabii ki. Yapılan çeşitli psikolojik araştırmalarla bu seyahat tutkusunun sebebi anlaşılmaya çalışılmış ve insanların seyahat motivasyonları hakkında pek çok teori ortaya atılmış. Bunlardan bana en ilginç gelenlerinden biri rekreasyon, park ve turizm bilimleri profesörü John Crampton'ın çalışması oldu. Crampton, Motivations for Pleasure Vacation adlı çalışmasında bir kişiyi seyahate teşvik eden nedenleri itici ve çekici faktörler şeklinde ikiye ayırmış.

İtici faktörler. Bunlar kişinin kendi içsel ihtiyaçları sonucu ortaya çıkan motivasyonlar. Yani sosyo-psikolojik nedenlere bu isim veriliyor. Mesela içinde bulunulan rutin hayattan kaçış isteği, kendini keşfetme arzusu, sosyal etkileşimde bulunma ihtiyacı bu motivasyonlardan sadece birkaçı.

çekici faktörler yani kültürel nedenlerse kişiyi belirli bir destinasyonu ziyaret etmeye teşvik eden dışsal motivasyonlara deniyor. Mesela yemeklerini tatmak, bir müzeyi ziyaret etmek ya da sadece öyle sokaklarında boş boş yürümeyi istemek bu motivasyonlar arasında sayılabilir. Yani şimdi düşününce yani bana kalırsa saydığım tüm bu motivasyonları böyle tek bir çatı altında toplayabilmemiz mümkün. Merak. Dünyaya ve kendimize dair merakımız. Çünkü bilmediğimiz yerleri tanımak, oraların tarihini anlamak, mimari yapılarını incelemek, sokaklarında yürümek, doğal güzelliklerini görüp şaşırmak, yemeklerini tatmak, orada yaşayan, alışık olduğumuzdan farklı insanlarla konuşmak istiyoruz. Kısaca, deneyimin peşindeyiz.

Dolayısıyla okumak ya da izlemek tek başına yetmiyor. Zira bunları yaparken sadece gözlemci konumundayız. Ama kendimiz deneyimlerken oradayız ve yeni şeyler keşfettiğimiz her an, her hücremizle yaşadığımızı hissediyoruz. Çünkü yeni bir şey deneyimlerken duyularımız ve beynimiz de aktif halde. Bu sayede öğrenme sürecine doğrudan katılmış ve beynimizin yeni sinaptik bağlantılar kurmasını sağlayarak gelişebilmesi için bir alan yaratmış oluyoruz. Hele bir de yola çıkmadan gideceğimiz yer hakkında böyle ufak bir ön araştırma, döndükten sonra da deneyimlediklerimiz hakkında okumalar yapıyorsak seyahatlerimizin hakkını fazlasıyla vermiş oluyoruz. Kaldı ki bu geziler öyle sadece bilgi dağarcığımızı zenginleştirmekle kalmıyor. Yolculuğumuz sırasında yaşadığımız her bir deneyim, her bir an bizi değiştirip farklı bir insan haline getiriyor.

Yani aslında fiziken yaptığımız bu geziler aynı zamanda kendi içimize yaptığımız birer yolculuğa dönüşüyor. Zor ya da ilginç durumlar karşısında verdiğimiz tepkiler, mutlu hissettiğimiz anlar, şaşırdıklarımız, keşfettiğimiz yeni kültürler, tanıştığımız yeni insanlar, düşünceler bize yeni kapılar açıyor. Ufkumuzun genişlemesine, bakış açımızın çeşitlenmesine olarak tanıyor. Evet görüyoruz ki seyahatin faydaları say say bitmiyor. Ama yani gerçekçi olursak çoğumuzun her an bir seyahate çıkması da pek mümkün değil tabii. Peki bu durumda bahsettiğimiz tüm bu olumlu etkilerden mahrum mu kalacağız? Tabii ki hayır. Çünkü böyle durumlarda kendi şehrimizde bir yolculuğa çıkmak, flaneurluk ya da flaneuzluk yaparak yeni keşiflerin peşinde koşmak mümkün.

Bu kavramın da pek çok farklı tanımı yapılmış ama ben bugün sizinle flaneur deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan Fransız şair Charles Baudelaire'inkini paylaşmak istiyorum. Baudelaire, kentle ilgili deneyim edinmek ve öğrenmek için şehri dolaşan kişi olarak tanımlamış flaneur kavramını. Yani bir anlamda şehir seyyahı da diyebiliriz sanırım. Ve inanır mısınız flaneur ya da flaneuz olmak için yapmamız gereken şeyler Oldukça basit. Öncelikle kendimize boş bir zaman yaratmalıyız. Ayaklarımıza kara sular inene kadar yürümeliyiz. Evet, flanör ya da flanözlüğün olmazsa olmazı sokaklarda amaçsızca, telaşsız bir şekilde, sadece keşfetmek için yürümek. İşte bu kadar basit.

Tabii yürüyüşlerimiz sırasında etrafımıza dikkat kesilmemiz de önem arz ediyor. Daha önce girmediğimiz sokaklara girmeli, oradan yükselen müziklere kulak vermeli, gördüğümüz manzara, ağaç, çiçek, böcek dahil her şeye merakla bakmalıyız. Zira bir şehir seyyahı için tüm bu detayların düşündürdükleri ve hissettirdiklerini fark edebilmek oldukça önemli. Ve tabii bir de insanlar. İnsanları gözlemlemek, onları anlayabilmek, yeni birileriyle konuşmak bize yepyeni hikayelerin kapısını aralıyor.

İşte tam bu noktada insanları gözlemlemek ve filanözlük deyince benim aklıma ilk gelen kişi Fransız yönetmen Agnes Varda. Zira kendisi bu bahsettiğim şeyi en iyi yapan isimlerden biri. E o zaman podcastin bize sunduğu nimetlerden yararlanalım ve gelin bu işi ustasından öğrenelim. 1962'nin Küba'sı. Baya hareketli bir yerine geldik sanırım. Etraf oldukça renkli.

Agnes vardı da buralarda bir yerlerde olmalı. Aaa Kadillak'mış o. Evet hem de 57 serisinden. Aaa işte Agnes var da şu köşede durmuş arabanın fotoğrafını çekiyor. Hatta çekti. Şimdi de yürümeye başladı. Ara sokaklarda gözden kaybetmeden hemen peşinden ilerleyelim biz de.

Agnes Varda devrimden sonra Küba'nın durumunu, insanların hislerini, yaşayışlarını merak edince fotoğraf makinesini boynuna taktığı gibi yollara düşmüş ve soluğu burada almış arkadaşlar. Küba hakkında gazete haberleriyle eğitilmek ya da bazı yazarların kendi bakış açılarıyla değerlendirme yapmaktansa gelip kendi gözleriyle görmeyi tercih etmiş. İşte şu anda da şehrin ara sokaklarında hiç acelesi olmadan ilerliyor. İlgisini çeken bir şey olduğunda da durup fotoğraflarını çekiyor. Ve sonra dikkatle incelemeye başlıyor. Bazen bir ev, bazen bir duvar yazısı, bazen de deminki gibi bir araba olabiliyor bunlar. Fakat onun buraya gelme amacı devrimin Küba halkı üzerindeki etkilerini görmek. Yeni düzenin onların yaşayışlarını, neşelerini, hüzünlerini değiştirip değiştirmediğini anlamak.

O yüzden plansızca sokaklarda gezip karşılaştığı insanları gözlemliyor, fotoğraflarını çekiyor ve bazen de hayatlarına dahil oluyor. Ne güzel bir müzik o öyle ya. İnsanın içini kıpır kıpır ediyor valla. İşte zaten arızanlar da buna kayıtsız kalamamış, hemen dans etmeye başlamışlar. Agnes de onlara doğru ilerliyor.

Genç, yaşlı, herkes ne kadar büyük bir neşeyle dans ediyor böyle. Agnes yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hepsinin fotoğraflarını çekmeye başladı bile. Fotoğraflar onun için önemli, zira sonrasında çektiği bu 4000 kare içinden seçtiği 1500 fotoğrafla bu flaneüzlü esnasında gördüklerini, gördüklerinin kendisine düşündürdüklerini ve hissettirdiklerini anlatacağı müthiş bir kısa film yapacak. Merak edenlerin Salut Le Cubain isimli bu filme göz atmasını tavsiye ederim.

Ooo yalnız aynısını buradaki işi biraz uzun sürecek gibi görünüyor. Zira bu ritimlere kayıtsız kalamayıp dans etmeye başladı bile. E o zaman biz onu burada bırakalım ve öğrendiklerimizi birlikte deneyimleyelim. Hem de hepimizin bildiği bir yerde. Şimdi kapayın gözlerinizi. Yani tabii eğer araba kullanmak gibi dikkat gerektiren bir iş yapmıyorsanız. Nerede

olduğumuzu tahmin edebildiniz mi? Evet, İstanbul'da İstiklal Caddesindeyiz. Tünelden çıktığınızı ve caddeyi adımlamaya başladığınızı düşünün. Burası her zaman olduğu gibi. Oldukça kalabalık ama bir o kadar da canlı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, hızlı adımlar birbirine karışıyor. Ama bizim bugün hiç acelemiz yok. Sadece etrafımızda olanları fark etmeye ve keşfetmeye odaklanacağız.

İşte çocuklar tramvayı yakalamak için yarışa başladı bile. Turistler boş durur mu? Hemen telefonlarına davrandılar. Kaçırmıyorlar tabii ki bu neşeli aktiviteyi kayda alma fırsatını. Şu kalabalığın olduğu köşeden mi geliyor o müzik sesi? Ne kadar güzel, ne kadar içten bir melodi. Herkes de oldukça etkilenmiş görünüyor. Sessizce dinliyorlar müziği. Ve ne hissettirdiğini anlamaya çalışıyorlar belli ki.

Çünkü insanın içinde bir yerlere dokunuyor bu şarkı. Ve bu kesinlikle müzisinin başarısı. Enstrümanıyla bütünleşmiş gibi. Aralarında bir aşk olduğu çok açık. Acaba ne zamandan beri çalıyor? Nasıl öğrenmeye başlamış olabilir ki? Acaba hayatını böyle mi kazanıyor? Nerede çalışıyor?

Pardon arkadaşlar ya, ben bir an düşüncelere daldım. Zihnimde laf lafı açtı, soru soruyu tetikledi derken bölümden kopmuşum. Başarılı bir flanörlük deneyimi yaşadık diyebiliriz bence. Sonuç olarak yine aynı noktaya döndük, dolaştık, geldik. Seyahat ederken de, flanörlük ya da flaneözlük yaparken de amaç merak duygumuzun peşinden gitmek. Zira zaman değişse de merak duygusu değişmiyor.

Evliya Çelebi de merak ediyor ve öğrenmek istiyordu. Bugün biz de aynı onun gibi merak ediyoruz ve yeni şeyleri deneyimlemek, dünyayı ve dolayısıyla kendimizi keşfetmek istiyoruz. Bu yüzden seyahat ederken önemli olan gidilen yerler ya da kat edilen kilometreler ya da görülmesi gereken şehirler listesine atılan tikler değil. Önemli olan yolculuk esnasında değişip gelişebilmek. Hem bilgi dağarcığımızı hem de deneyim ve anı depomuzu doldurabilmek. E zaten bizi bir adım öteye taşıyanlar da bunlar değil mi? Öyleyse hepimize iyi yolculuklar.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)