
1.265 kelime · ~6 dk okuma
İnsanın özgür iradesi var mı, yok mu? Keşke bu soruya var ya da yok deyip hayatımıza devam edebilseydik. Yani o yüzyıllara yayılmış argümanlar, bu uğurda yazılmış kalın kitaplar, yapılmış dersler, televizyon tartışmaları, münazara yarışmaları, bar sohbetleri… Keşke bunca kağıt, insan, stopaj, rating, barlarda içilen biralar daha faydalı şeylere harcanabilseydi. Peki bu soruyu ilk soran kişi, böyle bir israfa yol açacağını biliyor muydu? İşin kötüsü, bunca mesaiye rağmen en baştaki konumumuzdan, sıfır noktasından daha ileride değiliz.
Hatta daha geride bile olabiliriz. Yani cevabını bilmediğimiz bir şey daha olduğunu öğrendik. Denizciğim canım, felsefe böyledir. Önemli olan cevaplar değil, sorulardır diyeceksiniz muhtemelen. Ya eksikliklerimizi bile pazarlamayı öğrendik. Gerçekten herkes beceremediği şeyi kendi tercihimiş gibi sunuyor. Sanki felsefenin bu mevzulara çok iyi cevapları varmış da... kendi isteğiyle sorularla ilgileniyormuş gibi bir hava yaratılıyor. Hayır, felsefe doğru zamanda doğru cümleyi kullanmaktan aciz, antik Yunan zenginlerinin basiretsizliğinden doğmuş tartışmalar ve anlaşmazlıklar bütünüdür. Özgür irademiz var mı yok mu? Siz bu soruya bakınca insan doğasına dair bir muamma, zengin tartışmalara giden bir yol görüyor olabilirsiniz. Ama ben sadece gerekli cümlenin doğru zamanda söylenmemesinin yıkıcı sonuçlarını görüyorum. O gerekli cümle, zevkler ve renkler tartışılmaz.
Katılırsın, katılmazsın... Gerçekten çok güçlü bir cümle. Yani gündelik hayatta etkisini doğrudan hissedebileceğiniz çok az böyle kalıp var. Mesela bir insan annesine küfretmek olabilir. Direkt kavga başlatabilirsiniz. Ya da belli bir coşkuyla Allahu Ekber diye bağırıp bir metro vagonunu boşaltabilirsiniz. Zevkler ve renkler tartışılmaz diyerek de en hararetli tartışmayı bile şak diye sonlandırabilirsiniz. Ki muadillerine göre barışçıl da değişik bir
Efsunu var. Mesela sinema tartışmaları. Atıyorum Joker filmi tartışılıyor. Filmi sevip sevmemekten çıkıyor mesele. Bir taraf diğerini sosyopatlıkla suçluyor, diğeri onu sanat düşmanlığıyla suçluyor. Hakaretler, kişiliğe sövmeler, manipülasyonlar, gırla. Bu keşmekeşin ortasında birisi kutsal cümleyi ortaya bırakıyor. Zevkler ve renkler tartışılmaz. Ve birden her şey anlamsızlaşıyor. Şimdi zevkleri tartışmamak mantıklı. Gerçekten hak veriyorum. Adı üstünde zevk. Bir standardı yok. Tartışılmaması vakit kazandırabilir. Ama renklerin o cümlede ne işi var? Yani zaten böyle bir talep yok. Sırf uyak için koyulmuş gibi hissediyorum. Çünkü bir cümle uyaklı olunca potansiyelinden çok daha fazla anlamlı görünüyor. El üstünde tutuluyor. Yani sözlü müzik tamamen bu dolandırıcılığın üstüne kurulur. Bu cümlede bütün ikna ediciliğini buradan alıyor gibi. Yani diğer yaptığımız alıntılar, atasözleri hepsi bir sebep belirtir. İşte zevkler ve renkler tartışılmaz çünkü gibi bir şey, bir ek olması lazım bir cümlenin bu kadar etkili olması için. Ya da işte çok iyi bir referans olması lazım. İşte zevkler ve renkler tartışılmalı, Oscar Wilde falan gibi. Ama bunda yok. Gerçekten efsunlu bir cümle. Akıl sır ermiyor.
Özgür irademiz var mı yok mu? Var ya da yok deyip geçemiyorsun. Çünkü doğru cevabın ne olduğunu kimse merak etmiyor. Maksat karışıklık çıkarmak, tartışmak, münazara hali, kaos. İki tarafta en başta hangi cevabı seçtiyse sonrasında onu destekleyecek delilleri arıyor. Doğru kimsenin umurunda değil. Tartışmak iyidir ya, demokrasi, medeniyet, insanı insan yapan şeyler bunlar diyebilirsiniz. Benim için değil. Benim ideal düzenim tartışma değil, anlaşma üzerine kur. En kibar tartışma bile insanı geriyor, tansiyonunu yükseltiyor, üzebiliyor yersiz yeri, tat kaçırıyor.
Dünya huzursuz bir yerse bu tartışmaya verilen abartılı değerden ötürü. İlkokullar veli bu çatışma tartışma kültürünü besliyor. Çocuklarımızı münazara ile zehirliyorlar. Ama biliyorum, katılmadığı görüşü savunmak istemediği için münazara takımından atılan onurlu çocuklar da var. Kardeşlerim benim. Bu en alt seviyeden en tepeye kadar aynı. Yani ülkeyi de kötüye götürüyor. Mesela ideal yönetici profili bizim için iyi tartışan, ikna edici, hitabeti yüksek insanlar. Halbuki böyle olmamalı. Tam tersi kekeleyen, cümle kuramayan, televizyona her çıktığında halkı bu tip ne anlatıyor diye sorgulamaya itecek biri olmalı.
ki gerçekten böyle konuşmayı beceremeyen, yalan söyleyemeyen insanlar daha iyi niyetli insanlar oluyor. Sosyalleşmek için başka şansları yok çünkü. Diğeri ise ideal dolandırıcı profiliyle de örtüşüyor. İkna et, sempatik ol, özgür irademiz var mı yok mu? İnsanlar dışında kimse bunlarla ilgilenmiyor. Geri kalan bütün türler carpe diem, anı yaşıyorlar. Bir farenin önüne özgür iradenin var ya da yok olduğu iki kutu koy seçmesi için peynir kokanı seçer.
hayatına devam eder. Peki biz neden bunlar üzerine düşünüyoruz? Çünkü bizde bilinç diye bir şey var. Bilinç demek evrak işi demek. Yani günün sonunda fareyle aynı şeyi yapıyoruz. İki kutudan birini seçiyoruz, iki cevaptan birini seçiyoruz ama arada bin tane bürokratik iş var. İşte diğer ihtimalleri düşünüyorsun, karşı tarafın argümanlarını düşünüyorsun, kafa patlatıyorsun falan. Bütün bu hummalı çalışmanın sonunda da doğru kutuyu seçip seçmeyeceğin meçhul. Zaten asıl enerji doğru kutuyu seçmek yerine
Seçtiğin kutunun peynir kokan kutu olduğuna kendini ikna etmeye harcanıyor. Bu sonradan kendini ikna etme olayını hikayeyle somutlaştırmak gerekirse, bir zamanlar uçurumun tepesinde bir kaya varmış. Sonra rüzgar esmeye başlamış. Rüzgar giderek şiddetlenmiş, fırtınaya dönmüş. Ve kayayı yerinden oynatmış. Kaya, sağa sola çarpa çarpa uçurumdan yuvarlanmaya başlamış. Önce ikiye ayrılmış, sonra dörde, sekize, onaltı, otuz iki, altmış dört, yüz yirmi sekiz derken un ufak olmuş. Bu un ufak parçalardan bazıları yol üstünde nehire düşmüş.
Bazıları ağaç kütüklerine çarpıp durmuş. Kimisi de gözden kaybolana kadar yuvarlanmaya devam etmiş. Sonra bu ağaca çarpan minik parçalardan birine sormuşlar. ''Ne yaptın?'' O da ''Arkadaşlarla manzaradaydık. Sonra esti mesti beni baydı. Benle gelenlerle tayfadan koptuk. Önce ormanda jogging, daha sonra da serinlemek için yüzdük. Onlar devam ediyordu ama bana yetti yani bizden geçmiş. Ayrıldım buraya geldim.'' gibi bir şey der. Bu hikaye Spinoza'nın bir sözünün coverı aslında.
Söz şu, havaya fırlatılan taş eğer konuşabilseydi mutlaka kendi iradesiyle yola çıktığını söylerdi. Lafa bak. Yani bu lafın zevkler ve renkler tartışılmazdan daha az alıntılanıyor olması insanlık adına utanç. Şimdi Spinoza'nın dediği yeterliymiş Deniz. Niye bizi taşlı saçma sapan bir hikayeyle boğdun diyebilirsiniz. Pişman değilim. Zaten yeni yeni podcast yapıyorum, olur böyle şeyler.
Ki bunu herkes yapıyor zaten yani geçmiş hatalarına dair hiçbir sorumluluk almadan yaşayıp gidiyorlar. Mesela adamı hatırlatıyorsun. Çocukken oyuncağını kırdığı için arkadaşının gözüne taş da vurmuştun. Kaç yıl geçti hala bir gözü kandı diyorsun. Ya abi çocuktuk ya o zaman akıl mı vardı ya diyor. Lisedeyken sınıfta taciz etmenin kızı yoktu diyorsun. Ergendik abi ya kafamı vardı diyor.
Üniversitedeyken bira içmek için kör dilencinin önünden bütün paraları almıştın diyorsun. Ya o zaman gençtik ya mancera olsun gençlik heyecanı ya diyor. Oğlun bir yaşındayken Instagram'a Beşiktaş atkısıyla fotoğrafını koyacağım diye nefesini kesmiştin. Kısmı felç olmuştu. Ya taze babaydık ya o zamanlar olur öyle bilmiyorduk ya. Baba çocuğun pastasını yemişsin. 70 yaşına geldik ya göz görmüyoruz. Sürekli böyle bir hal yani. Bu geçmişe dair günah çıkarma geçen yıla kadar iniyor. O çocukla takılmak salaklıktı. O işi neden kabul ettim? Nasıl şunu yapamadım? Geçen yıl nem aldım. Burada şöyle bir uyarı yapmak benim görevim.
Şu an içinde bulunduğumuz yıl da teknik olarak bir geçen yıl. Her yıl bir sonraki yılın geçen yılıdır. Ve büyük bir olasılıkla, of ne maldım ya diye anacağınız hareketler yapıyorsunuz şu an. Buradan yola çıkarak, şu an gündelik hayatta, ilişkilerinizde, işte, aldığınız bütün kararları, davranışlarınızı sorgulayıp, sevgilinizi, işinizi, doğru olduğuna inandığınız şeyleri bırakırsanız geleceğe gidebilirsiniz. Her salakça hareketinizi düzelttiğinizde ay bir yaşıma daha girdim diyebilirsiniz. Bill Gates, Hegel ve tabi ki Gandhi hep böyle sorgularla o kadar olgun ve bilgi insanlar oldular. 30 yaşında bir erkekle 30 yaşında bir Gandhi arasındaki uçurum da buradan kaynaklanıyor. Ama siz tabi bu önerileri uygulamayacaksınız. Ya aslında kafaya yatıyor da yarın bakarım, bir hafta sonra bakarım, boşluğum olunca ilgilenirim diye diye erteleyeceksiniz. İşleri, ödevleri, okunacak kitapları, izlenecek filmleri sürekli ertelediğiniz gibi. Ertelemek de sorumluluğu gelecekteki kendine bırakmak aslında. Yani... Sanki 3 farklı insan varmış gibi. Biraz önce söyledim. İşte geçmişteki deniz salak. Yaptıkları bizi bağlamaz. Şu anki deniz meşgul, yorgun, tembel. Sabah erken kalkan süper kahraman deniz ise bu bitmeyen bütün işleri halledecek. Geçmişte yaptığı gibi hatalar yapmayacak. Ama... 5 dakika sonra şu anki deniz de geçmiş deniz olacak. Şu anki deniz de... 5 dakika önce gelecekti. Neyse oralar karışık. Saçma bir bölüm oldu. Haftaya toparlarım.
Katılırsın, katılmazsın
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.