Podcast

8: Han Duvarları

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Deniz bu bölümde posterler ve bu posterlerdeki kişiliklerin hayatımızdaki yeri üzerine ileri geri konuşuyor.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.718 kelime · ~19 dk okuma

Geçen ay gösteri için Eskişehir'deydim ve ilk kez Eskişehir'de gösteri yapacaktım. Böyle ilk durumları bana inanılmaz geliyor. Sürekli rüyamda gördüm gösteriyi o gün gelene kadar. Yani ölsese sonucu bekler gibi. Bir gün rüyamda çok iyi geçiyor. Alkış kıyamet. Sonraki gün gördüğümde rüyamda yuhlanıyorum.

Ve gösterilen bir gün önceki rüyamda yine Eskişehir'i gördüm. Eskişehir'deki meşhur Balmume Müzesi'ni geziyorum rüyada. Ve sonra Yılmaz Büyükerşen geliyor. Gösterim çok iyi geçtiği için, öğrenciler beni çok sevdiği için ve en önemlisi de böyle hassas bir dönemde kimseyi inçitmeden çok ince göndermelerle iktidarı eleştirebildiğim için benim de Balmume heykelimi yapmış. Ama gösterdiği heykel

Sims'teki varsayılan karakter gibi. Hiçbir şekilde bana benzemiyor, andırmıyor bile. Ben yine de tabii seviniyorum, gösterinin iyi geçmesi de rahatlatıyor. Teşekkür ediyorum. Sonra Yılmaz Bey, nasıl buldun, dürüst ol, dürüst ol. İşte var mı beğenmediğim bir yer falan diye ısrar ediyor. Böyle senaryosuna ısrarla sert geri bildirim isteyen arkadaşlarım gibi. Ve aynı onlar gibi kırılgan gözlerle bakıyor. Ya bari saçım uzun olsaydı gibi bir şeyden vırıldanıyorum, gergin bir şey.

Transkriptin tamamını oku

Sonra o sırrı dibimden gelen bir tis çığlık sesiyle uyandım. Uyandığım oda tamamen yabancıydı. Sonra Eskişehir'le arkadaşımın evinde kaldığını hatırladım. Çığlık sesinin geldiği yere döndüm. Yaşar Kemal'i gördüm. Ters ters bakıyordu bana. Muhtemelen kafa dergisinden alınmış kuşa kağıt ve Yaşar Kemal posteri. Üst köşelerindeki bantlarından sıyrılıp kendini salmış. Alt köşeleri tutuyor sadece. Ürkütücü bir şekilde salınıyor falan. Telaşla kalkıp

İnce Mehmet 1-2 iyiydi ama sonra bozdu diyerek geri yapıştırdım. Yapıştırınca posteri geri, Yaşar Kemal kayboldu. İki taraflı posterin ön yüzündeki beslatçıya görselini tercih etmiş. Ev sahibi arkadaşım Gökberk. Gökberkle liseden beri görüşmüyoruz. O zamandan beri ilk yani. Eskişehir'de gösteri için onun evinde kaldım.

Ve lisedeki muhabbetimizde çok sınırlıydı yani. 3 tane ana sorunun etrafında dönen tartışmalardı. Tanrı var mı, yok mu? Kapitalizm mi, sosyalizm mi? Melih Gökçek iyi bir belediye başkanı mı? Ya üçüncüyü kaybetti ama ilk ikisi hala muallak. Evine misafir olarak gelince o eski günlerdeki hevesle aynı konuları tekrar açmaya çalıştı. Oraya getirmeye çalıştı ama ben heyecanımı kaybetmiştim yani. Her şey gönlünce olsun Gökberk'cim. Umarım tanrı vardır ve işinden memnunsundur. Posteri astıktan sonra hazır gece gece uyanmışken mutfağa su içmeye gittim.

...ve zor bir yolculuktu. Bütün koridor, hatta mutfak bile posterler, panolar ile doluydu. İmaj bombardımanı, gezegenler, dünya haritası, Atatürk'lü takvim, Osmanlıca çalışmak için kelime kağıtları... ...benim gibi bunlardan anlamayan birinin mandala deyip geçeceği spritel şemalar... Gece karanlığında böyle şeyler görmek bütün uykumu kaçırdı. O kadar korkutucular ki yani... ...eve birisi ziyarete geldiğinde Ayasofya'daki freskler gibi üstünü perdeyle örtmek lazım.

Uzun zamandır Gökberk'in evindeki gibi dolu dolu duvarlar görmemiştim. Hatta uzun zamandır poster diye bir şey hayatımda yok. En son üniversite zamanı öğrenci evlerinde görmüştüm. Duman 6 öğrenci evlerindeki o Godard film afişleri. Ya da nesilden nesile aynı duvarda kalmış soluk nekropisi konser afişi. Daha politik evlerde de afişlemelerden arta kalan tasarımı seviniş politik posterler olurdu. Ya 1 Mayıs 2015 diye poster olur mu insan evinde? Vardı yani. Birden fazla evde gördüm bunu bir de. Bunlar dışına daha anarşist evlerde olan işte sağdan soldan koparamış trafik levhaları, otobüs güzergahları falan.

Ama onlar dışında pek denk gelmiyorum. Merak edip Instagram hesabımdan insanlara bunu sordum. Yani çocukluk, gençlik ve şu anda duvarınızda bulunan görseller neler diye. Takipçilerin çeşitliliği gözlerimi yaşarttı gerçekten. Yani ben bütün içeriklerimi 30 yaşında depresif, ben dahil hiçbir şeyden haz etmeyen bir heteroerkeye yaptığımı hissediyorum. Nedense yazarken falan hep onu düşünüyorum, onu memnun etmeye çalışıyorum.

O yüzden çeşit çeşit cevap gelmesi çok güzel hissettirdi. Yani her yaştan, her alandan, her görüşten insan dinliyormuş beni. Madonna posteri Hasan'da var. Aleyna Tilki'de. Filozof posteri Hasan'da var. Futbolcu Hasan'da. Atatürk ya da Yılmaz Güney posteri Hasan'da var. İskilip'le Atıf Hoca Hasan'da.

Postellerin o değişimi kişiye dair bir hikaye veriyor aslında. Yani Tarkan'dan Jimi Hendrix'e gidilen yollar. Ya da çocukken kolluk kuvveti olan Memoli'yi asıp ergenlikte devlet düşmanı Che'ye geçişler. Ya da böyle herkeste olan yaygın posteller var. Nedense her evde bir ara Pulp Fiction afişi olmuş.

Ya da tam tersi çok spesifik, asla tekrar etmeyecek örnekler var. Ters Hegel posteri Hasan var. Ya da Hayleger ya da Cicek gibi sağlıksız cevaplar var. Ya Cicek bile kendi fotoğrafına zorda kalmadıkça bakmıyordur muhtemelen. Bir röportajında hatta eve gelen liberal arkadaşlarını korkutmak için duvara asılı bir Stalin fotoğrafı olduğunu söylüyordu. Bu Metallica'ların, Linkin Park'ların, Duman'ların, Heiko'ların, Fight Club'ların, Kobe'lerin, Ronaldo'ların arasında dikkat çeken bir cevap gelmiş. Bekir İrtegün.

Sönük bir stoper Bekir İrtegün ve en parlak zamanda bile takımının 6. 7. popüler ismi anca olmuştur. Ve yanına not düşünmüş, Bekir İrtegün dergiden o çıktı diye asmıştır.

Bu duruma görücü usulü hayranlık denebilir. Yani daha çok Blue Jean, Hey Girl gibi postelleri sayesinde satılan dergiler ya da spor dergilerinde, özellikle haraya alma şansınız yoksa, verilen posterle yetinmeniz gerekiyordu. Yani arz talebi belirliyordu. O durumda da mecbur onu duvara asıp sevmeyi öğrenmeniz gerekiyordu.

Bunların yanında bazı evlerde de hiç poster olmamış. Yani kimi ebeveynler orantısız büyüklükteki insan suratlarını duvara rastgele yapıştırmayı estetik bulmadığı için engellemişler. Bazıları bantın söktüğü duvar boyalarından çekinmişler. Bunlara ek olarak bir yasak durumu da varmış, bilmiyordum. Gelen mesajlardan birinde vardı. Odamda Linkin Park posteri olduğu için babaannem başka yerde namaz kılıyordu diye. Merak edip biraz bakındım. Yani heykelin evde bulundurulması kesinlikle yasakmış ama resim fotoğraf için o kadar kesin konuşmamışlar.

Daha ortada belirsiz bir durum var. Ama evde suret yani 100 olmasa daha iyi olur diyorlar özetle. Katılırsın Katılmazsın'ın 4. bölümünü dinleyenler biliyor. Benim internet sitelerinin sık sorulan sorular sayfalarına zaafım var. Bu araştırmaya başlayınca da kendime birden kaptırılır ve tarikatların böyle soru-cevap kısımları varmış. Şimdi isim vermeyeyim ama kadın düşmanı söylemleriyle ara ara gündem olan tarikat liderlerinden birisinin sitesinde iki soru vardı. Bu evde resim asma problemine dair. İlk soru şu.

Oğlum odasına süper kahraman posterleri asıyor. Günah mı? Ve ekliyor. Sökmek istediğimizde bantla birlikte duvar da çıkıyor. Bunu yapmadan nasıl çıkarabiliriz? Üstad tabi sadece ilkine cevap vermiş. Yasak değil ama olmasa daha iyi olur gibi ılımlı bir cevap. Yani muhtemelen posterlerden kadınlardan ettiği kadar nefret etmiyor.

Duvarın sökülmesiyle ilgili pratik soruya ise cevap vermemiş. Halbuki Patafix deyip otoritesini güçlendirebilirdi. Ben bantlardan nefret eden biri olarak Patafix diye bir şey olduğunu öğrendiğimde çok etkilenmiştim. Bu konuyla ilgili diğer soru ise ailemiz üstünde çizgi film karakterleri olan pofuduk terlikler almışlar çocuklarına. Ama sonra bu resimlerin eve meleklerin girmesini engellediğine dair durumu öğrenmişler.

Ve soruyor. Çok para verdik. Acaba terliğin üzerindeki karakterlerin, çizgi film karakterlerinin gözlerini kapatsak yeterli olur mu? Diye sormuş. Bu durumda ister istemez gözlerine siyah bant çekilmiş bir tweet hayal ettim. Üçüncü sayfa haberi gibi. Düzenlenen şafak operasyonunda kuş t, parantez içinde 4. Cumhurbaşkanının kedisini hakaret ettiği için. Deniz Göktaş'a.

Nedir? Ayıracak. Vaktim yok. Benim odamda şu an sadece bir tane poster var. Bir etkinlik afişi aslında. Stand-up yapmaya yeni başladığımda çıktığım ilk ciddi etkinlikten. Çıplak ayaklarda 5-6 gün süren bir festival gibi bir şey olmuştu. Ve afişte farklı farklı günlerden bir sürü sevdiğim isim vardı. Ve o zamanlar Korhan Futacı ile aynı afişle adım yazıyor diye çok keyiflenmiştim.

Bir de komik geliyordu yani ismim diğer isimlerin yanında çok sakil duruyordu. Sanki ünlüler topluca fotoğraf çektirirken kafamı sokmuşum gibi. Şu an duvarımda sadece bu mini kafiş var. Halbuki eskiden bu duvarlarda her alandan önemli isimlerin yüzleri bulunurdu. İlhan Mansız, Eminem ve Fidel Castro'nun aynı duvarı paylaştığı bir dünya. Küçük Deniz'in dünyası.

2001 yılında 7 yaşındayken Beşiktaş forması aldırmak için her gün ağlıyordum. Annemle babamın çok iyi insanlar olduğunu o yıl, çok iyi insanların çok kolay manipüle edilebildiğini sonraki yıl öğrenmiştim. Günü gününü ağladıktan sonra annem bir gün elinde Beşiktaş formasıyla geldi. Ama formanın arkasında yazan ismi bilmiyordum. Muhtemelen Tümermet'in dışında kimseyi bilmiyordum o dönem. Ve mahalledeki çocuklardan da kimse bilmiyordu formamda yazan bu ismi. 26 numara İlhan. Tekrar ağlama krizlerine girdim. Yani annemin kazıkladıklarını düşünüyordum. Şımarıklık sınırlarımı zorlayana kadar ağladım ama yeni forma alınmadı. Utana sıkıla giydim formayı. Sonra Oyaz.

2002 Dünya Kupası'nda Senegal-Türkiye maçını izlerken Spiker, İlhan Mansuz kenarda ısınıyor dedi. Annem de bu ev içi kriz bitsin diye heyecanlandı. Hadi İlhan dedi. İlhan Mansız oyuna girip uzatmalarda altın gol atarak Türkiye'yi yarı finale taşıdı. Ve formamın değeri bir gecede katlandı yani artık herkes İlhan Mansız'ı biliyordu. Ben de hatta gururla posterini astım odama. Bu olay anneme yıllarca ileri görüşlülüğüyle hava atabileceği spritüel bir hikaye bıraktı. Ama her zamanda böyle güçlü değil öngörüleri. Mesela geçen yıl birisinden azıcık borç almış ama altın olarak almış borcu.

Ve bir yılda iki katına çıktı değeri altın. Yani biz ödedikçe artıyor borç şu an. Altın madenleriyle ünlü Senegal 18 yıl sonra yediği altın golün öcünü alıyor Göktaş ailesinden. Sonraki yılda Eminem kaseti aldırmak için bu sefer Ergün'ü alıyordum. Ve annem Antalya'daki bütün kasetçileri altına üstüne getirip bir tane kaset getirdi. 8 mil soundtrack albümü. İşte Eminem'in dışında 50 Cent var, Dirty Dozen grubu var. Young Jeezy diye bir elemanın en mörtlü bir şarkısı vardı. Ve sansürlenmişti yani. N harfi ve 4 tane yıldız. Şarkıda full söylüyor tabii şarkıda sansürlüyor. Kitapçıkta sansürlenmiş. Ve ben de bu adamların ne dediklerini çok merak ediyorum. Yani çok seviyorum Eminem'i falan ama...

Hiçbir şey anlamıyorum tabii. İngilizce sözcükler de arıyordum. O n-word'u da arayıp arayıp bulamamıştım. Hatta yıllar sonra internet aradığımda bile tam anlayamadım. Ama o kaset beni çok etkiledi. Böyle çok bir gizemi var gibiydi. Yani böyle sanki içeriğini bilseler Türkiye'de satılmazdı. Ya da ben ilkokul 3'teyken buna ulaşmam engellenirdi gibi hissediyordum. Öyle bir adrenalin katmıştı. Sonra tabii bir Eminem posteri de astım odaya. Ama poster çok garipti. Yani nereden bakarsanız bakın, Eminem gözünüzün içine bakıyormuş gibiydi.

Belki bugün bile göz kontağını kurmayı becerememenin sebebi bu travmadır bilmiyorum. Çünkü geriliyordum sürekli. Yani eve geliyorum, odamda ödevimi yapıyorum ve... ...arada Eminem'le göz göze geliyorduk. Sanki asi olmadığım için beni suçlayan gözlerle bakıyor. Yani ne kadar sıkıcısın s*** ineğe der gibi. Özür dilerim Eminem. Bugün de kötü bir çocuk olamadım. Ebeveynlerimle de aram çok iyi. Duvarımda uzun bir süre yan yana iki isim durdu. Eminem ve Fidel Cato.

Yani bunu nasıl ifade edebilirim bilmiyorum ama o yaştaki halim için gerçekten ortak bir şeyleri temsil ediyordu. Öyle hissediyordum. Aynı yerden motive ediyorlardı yani. Bir kere ikisi de iyi birer hatipti. Sevmediğim yetişkinlerin çoğu ikisini de sevmiyordu. Che Guevara ve Deniz Gezmiş bir ortaklık kuramayacağım kadar fit ve yakışıklı olduğu için olsa gerek.

Rol model olarak Fidel'i seçmiştim ama onunla da bir türlü dikiş tutturamadık. Yani Küba ile Türkiye koşullarının farklı oluşu, benim iyice içe kapandığım dönemlerde Fidel'in bir gün boyunca aralıksız konuşabilen bir hatip olduğunu öğrenmem ve ilk eylemlerimde astımdan dolayı biber gazına dayanamam gibi böyle yetersizliğimi yüzüme vuran olaylar sebebiyle Fidel defterini de kapattım. İnsan bir yerden sonra posteri asmayı bırakıyor. Bunun ana sebeplerinden birisi çocukken odaya gururla asılan bazı rol modelliğinin etkisinin azalması. Mesela grup hepsi dağılıyor, işte Duman evleniyor, İlhan Mazlı Survivor'a katılıyor. Öte yandan zevkleri de rafineleşiyor insanın. İşte Cüneyt Arkın posterinden Pulp Fiction'a sert bir geçiş yapılıyor, Pulp Fiction'dan Godar'a oradan geçecek film bulunamıyor, duvar boş kalıyor ama en önemlisi bir yerden sonra başkasına öykünebileceğin bir ihtimal kalmıyor. Yani

Çocukken aynı anda ülkesini fakirlikten kurtaracak devrimci bir lider, her konuda dümdüz sallayabilecek isyankar bir rapçi ve genç kızların sevgilisi bir golcü olabileceğinize inanıyorsunuz. Ama yıllar geçtikçe o posteller artık eziyete dönüyor. Yani 15 yaşındayken müzisyen olmak isteyen adam 30 yaşında bir mühendis olarak yoğun mesai çıkış eve girdiğinde çocukluk idoli Bob Dylan'ın küçümseyici bakışlarıyla karşılaşmak istemez. Yani eğer Bob Dylan'ın herkes sanatçı olacak diye bir şey yok, önemli olan topluma hizmet etmektir, dercesine baktığı bir posteri yoksa...

Onun yerine odasına artık kendini iyi hissettirecek şeyler koyuyor. Yani eskiden altın kelebek ödül töreni gibi birbiriyle alakasız ünlülerin bir arada olduğu... ...bizim de kafası karışık Cem Davran gibi ortasına dolandığımız bir oda yerine... ...artık daha sade, işte bir aile fotoğrafı olabilir, kendi çizdiği bir resim, belki gurur duyduğu bir diploma, madalya... ...ya da eski günlere de selam çakan bayiler arası halı saha ikinciliği gibi şeylerle dolduruyor odasını.

Evet bu geçişler, yaş bunlar etkiliyor ama onun dışında biraz sordum soruşturdum. Şu anki ergenlerde çocuklarda eskisi kadar poster alışkanlığı yokmuş. Bunda tabi işte internet falan çok etkili. Artık insanlar bir şeyleri yani zevklerini, kimliklerini somut olarak sergilemek yerine Spotify listeleriyle, Twitter'dan dizi eleştirileriyle falan zaten yapabiliyor. Ya da mesela daha az baskılı tişört var hayatımızda ya bir ara neydi öyle.

Sürekli South Park kafaları dolaşıyor, şakalı tişörtler falan. Bu somut olarak sergilme olayı çoğunda iptal oldu. Yani artık kötü bir şey. Bir tek dövmeler ters yönde ilerliyor. Yani insanlar büyüdükçe, o özgürlüğü elde ettikçe... ...hayran oldukları grupların, insanların, sözlerin dövmelerini yaptırıyor genelde. Hatta o tarz mı? Podcast programının dövmesini yaptıran insanlar var mesela.

Çıplak gözle gördüm. Benim çevremde de dövmeli insan sayısı giderek artıyor yani daha fazla dövme var artık hayatımızda. Kaplumbağa için farketmiyor tabi apostara dövme. Eskiden idare olarak gördüğüm, özenlediğim kişileri hep kendim gibi sanıyordum. Yani ekran dışındaki boşlukları kafamda dolduruyordum. Kibar, kitap okumayı seven, eşitlikçi, iyi insanlar olduğunu düşünüyordum hepsini. Sonra sevdiğim futbolcuyu yere tükürürken görünce üzülüyordum ya da rapçi zenginlik övüp babası hakkında ileri geri konuştuğunda kırılıyordum, yakıştıramıyordum.

Ayrıca beni tanısalar iyi anlaşacağımıza ve beni seveceklerine çok emindim. Yani mesela son zamanlarda bana şöyle mesajlar geliyor. Çeşitli insanlar hayran oldukları kişiye iletmemi rica ediyorlar. İşte takipleştiğimiz için. Mesela şöyle bir mesaj. Abi selam. Her şeyden çok sevdiğim kız arkadaşımla bir ay önce ayrıldık. Ne yapsam barışmadı. Kendisi büyük bir şanışer hayranı. Ve ona doğum günü için bir sürpriz yapmak istiyorum, beni affetmesi için. Bu mesajı Sarp abiye gönderebilir misin? İletme şansın var mı? Mesaj da böyle aşırı uzun, kalpli, emojili bir rica mesajı. Ya da İngilizce yazanlar bile oluyor işte Orta Doğu'ya satılan dizilerdeki oyuncuların hayranları.

Lütfen lütfen onunla konuşmam lazım hayatımı değiştirdi falan. Ya o konuşma şansını elde etseler iyi anlaşacaklarından çok eminler. Ben yakın arkadaşlarımla mesajlaşırken bile emin olamıyorum beni sevdiklerinden ya da muhabbet akıyor mu akmıyor mu falan. Kendin gibi sanma ya da iyi anlaşacağınızı düşünme durumu yalan tabi ama esas kırıcı durum şunu fark ettiğinde oluyor. Senin o kişiyi sevip hayatının merkezine koyma sebebi olan iş

İşte futbolculuk olabilir, dizi olabilir, kitap olabilir, başka bir şey. O kişi onu o kadar da sevmiyor oluyor. Yani sen bütün hafta o diziyi düşünüyorsun, fotoğraflarına bakıyorsun, yorumları okuyorsun. Ama onun için o heyecan vermeyen sıradan bir iş olabiliyor ya da kaşı için yaptığı bir iş olabiliyor. Ya da işte bir futbolcu takımdan ayrılıp rakip takıma gittiğinde 40 yaşındaki taraftarın terk edilmiş gibi ağlaması da yine bu sebepten. Peki başlangıç nasıl oluyor? Onu düşündüm. Yani bir insana nasıl hayran oluyoruz?

En büyük etki arkadaş çevresi herhalde. Mesela Ottü'deyken çevremdeki herkes Gevende dinliyordu. Herkes ama. Ve bakıyorum adamların şarkıları 20 bin dinlenmiş YouTube'da. Yani istatistik olarak hepimizin Gevende'yi seviyor olması imkansız. Birileri kesin sevmeden dinliyordu o ortamda var olabilmek için. Ama temelde yaptığı işten keyif almamızla başlıyor hayranlık.

Sonrasında ilerliyor, özel hayatını da öğrenmek istiyoruz. İşte nasıl biri, neler yaşamış, kiminle sevgili, hangi partiye oy veriyor. Eğer her şey pürüzsüz giderse hayranlık da giderek pisleşiyor. İşte evinin adresini, kuliste sıkıştırmacalar, sürekli mesajlar. Üçüncü aşamadaysa artık iyice takıntıya bağlanıyor. Yani seninle o kişi arasında özel bir bağ olduğunu düşünmeye kadar gidiyor iş.

Dövmeler yaptırıyorsun, onunla tanışmak için her şeye mi veririmler, fan kulübü kurmalar, bilmem ne dizisi iptal olmasın diye hashtagler açmalar. En çok ben seviyorum yarışları. Benim bu kadar obsesyona varan bir tane olayım vardı, o da Ronaldinho. Yine futbola bağlandı ama ilginç şeyler buradan çıkıyor futbolda fırtınalı ilişkimden dolayı. Yoksa mesela çocukluğumdan beri Ferhan Şensoy'u da çok seviyorum. Ama hala seviyorum. Sıradan bir hikaye.

Ama Ronaldinho gerçekten takıntı seviyesindeydi. Yani bilgisayarımın yeni olduğu dönemdeydi ve o yüzden... ...dergilerden poster beklemek yerine bütün fotoğraflarını indiriyordum internette. 150 fotoğraflık Ronaldinho arşivim vardı ve gün içindeki keyif aldığım aktivitelerden biri bu fotoğraflara bakmaktı. İşte gülüşü...

Kıvırcık saçları, zeka dolu bakışları. Bir yerden sonra iş iyice absürtleşti. Yani maçlarını izlemek artık ilgimi çekmemeye başladı. Çünkü fotoğraflarına bakmayı daha çok seviyordum. Sevmek zamanı izleyenler bu durumu bilir. Surete aşık olmuştum. Yıllar sonra fark ettim o Ronaldinho takıntılı dönemin ertesinde karşı cinsten hoş bulduğum insanlar hep kıvırcık saçlı, büyük gözlü, uzun dişli, sürekli gülen esmer insanlardı.

Bilmiyorum bu olumsuz bir şey mi? Çok da irdelemek istemiyorum. Doğduğumdan beri böyle büyük hayranlıklar beslediğim insanlardan büyük bir çoğunluğu hayatımdan çıktı. Bu da garip geliyor yani. Hangi noktada insan bir aralar yanıp bittiği, uğrunda kurşun atıp kurşun yiyebileceği insanlardan vazgeçiyor?

Bu noktaları üzerine yeterince düşünülmemiş üç başlıkta toplayabilirim. Birincisi, zevklerimizin değişmesi. Mesela futboldan soğuyup başka bir alana yönelebiliyorsun. Hoşlandığın müzik değişebiliyor. Ciddiliğiyle başlayan çocukluk. Ergenlikte Metallica'ya uğrayıp en son Tigran Amasya'na kadar varabiliyor. Bunlar gayet sağlıklı değişimler tabii. Barışçıl ayrılıklar. İkinci başlık, hayran olduğumuz insanı tüketebiliyoruz. Bu biraz internetle gelen bir şey galiba.

Sürekli ulaşımımız olduğu için kesintisiz bir şekilde. Mesela yepyeni bir albüm çıkıyor, insanlar delicesine heyecanlanıyor. O kadar ki yani her gün her saat dinliyorlar. Bir yerden sonra da tabii sıkılıyorlar ve albüm sıradan gelmeye başlıyor. Ve aslında o insandan bir ay boyunca her gün dinlenemeyecek bir albüm yaptığı için soğuyorlar artık. Eskisi kadar etkileyici gelmiyor. Ya da birisini seviyorlar ve o kişi hakkında her şeyi okuyorlar. Yani...

O kadar çok okuyorsun ki bir yerden sonra soğuyabileceğin bin tane bilgi öğreniyorsun. Çünkü o sırada ona sövenleri de okuyorsun. Onun eski kavgalı olduğu ortaklarının röportajlarını okuyorsun. Geçmişindeki sıkıntılı şeylerini okuyorsun. Yani... Yok işte Amerika'daki 20 yıl önce yapılmış şeyleri apartlığını öğreniyorsun falan filan. Ya da erkekse mobbing hikayesi çıkıyor. En iyi ihtimalle. Ama bir yandan bu...

İnsanları rahatlatan bir şey galiba. Birisini o kadar sevmeyi artık tercih etmiyor insana. Yani o yarı tanrı seviyesinde eski zamanlardaki hayranlık çok tercih edilmiyor. O yüzden birisi birisini överse hemen başkası onu yerin dibine gömüyor. Ve ortalaması alınınca sıradan insana denk geliyor. Yani şu an başarılı olduğunu düşündüğünüz kim varsa... ...internette onun o işi dünyada en kötü yapan kişi olduğuna dair birçok teoriyi bulabilirsiniz. Üçüncü başlık ise... Yani bu fan müessesinden çıkmanın üçüncü sebebi ise sanatçının bozması. Bu tırnak içinde tabi. Ya nitelik olarak bozuyorlar ya da politik olarak. En azından Türkiye'de böyle. Ve en kırılganı bu yani. Kişisel örneklerimden gideyim. Mesela Şahan. Eskiden çok özgün ve iyiydi ve ben çocukken yani dikkat Şahan çıkabilire uyanamadığımda sinir krizi geçiriyordum. Gerçekten o seviyede seviyordum ve

Çok heyecanlanıyorum. Yani indiriyordum, tekrar tekrar izliyordum. O dönem yaptığı şey gerçekten ulaşılmazdı. Olağanüstü geliyordu bana. Ve hatırlıyorum ya şu anda da insanlarla konuştuğumuzda fark ediyoruz zaten. O dönem herkes Şahan'ı izleyip yepyeni, özgün, taze bir şey görüyordu onda. Kimsede olmayan. Ve herkes etkilemiş görünüyor. Benim bu işi yapmamda bile Şahan'ın muhtemelen büyük bir etkisi var.

Ama sonra birden herkes Şahan'a küstü. Hatta nefrete varan bir şey oldu yani. Çünkü Şahan Recep'i Vediklar yapmaya başladı. Ve gece 1'de işte TV8'de onu izlemek için, ATV'de onu izlemek için uyanan insanlar yerine daha geneli hitap etmeye başladı. Ve şakalar o eski keskinliğini, özgünlüğünü yitirdi. Daha formüle yakın bir şey oldu. Zaten sinemaya geçince yapının getirdiği bir klişeleşme durumu da var. Ve insanlar artık nefret ediyor Şahan'dan. Yani Şahan bozdu diyorlar.

Ama burada aslında bir adaletsizlik var gibi geliyor. Yani insanların %99.9'u bu hayata bir tane bile güldüren skeç bırakmadan gidiyor. Ve Şahan yıllarca şu an Rafine Mizah sevdiğini düşünen insanları güldürebilmiş birisi. Tamam bozmuş olabilir, değişmiş olabilir. Ya Şahan bozdu da geri kalan bütün insanlar biz süper aynı şekilde ilkeli davranmaya devam ettik bilmiyorum ama... Yani adamın öncelikleri değişmiş olabilir. Odasında eskiden Monty Python postelleri varken onu söküp yerine çocuğunun fotoğraflarını koymuş olabilir. Motivasyonları farklı olabilir. Türkiye'nin Monty Python'ını yapacağım derken şimdi 10 milyon insanı güldüreceğim gibi bir hedef koymuş olabilir. Yani Şahan bozdu tamam. Ama ben hayata bu kadar lineer bakmayı biraz saçma buluyorum. Yani zaten bunun oluru yok. İnsan kendine baktığında bu direkt patlayan bir şey.

O yüzden yatay bakmak lazım. Yani niye en son olanı öncül alıyoruz ya da yakın zamanı en hiyerarşide tepeye koyuyoruz önem sıralaması olarak? İnsan ömrü 60-70 yıl ve dediğim gibi milyarlarca insan bu 60-70 yılı kendi dışında birini hiçbir şekilde etkilemeden geçiriyor. Ve kimisi de Şahan gibi belki işte 50 yılın 6 yılında çok kayda değer bir iş yapıyor. Biz de o zaman etkileniyoruz. Yani 12 yaşındaki denizin etkilenmesi neden 26 yaşındaki denizden daha değersiz?

Hatta belki daha değerli bile olabilir yani çünkü şu an beni etkileyen birisi çok hayatımın yönünü değiştiremez ama Şahan'ın 12-13 yaşında yaptığı şeyler benim için hiç ulaşamadığım yerleri açmış gibiydi. Belki bana bambaşka bir yön çizdi bilmiyorum. Ya da mesela bu yandaş sanatçı muhabbeti var. Bu dediğim gibi ikinci başlık yani politik olarak bozduğunu, kendilerine ihanet ettiğini düşünüyorlar insanlar bazı sanatçıların. Mesela Orhan Gencebay'a böyle diyen var yani Orhan Gencebay adı geçtiğinde

kullanacağı ilk sözcük yandaş olan birçok insan var. Yani abi nasıl kendini Orhan Gencebay'dan daha yukarıda bir yerde görebiliyorsun? Çok garip geliyor bu kibir bana. Yani sen seçimde doğru yere oy bastın diye, ki ondan da emin değilim, daha değerli biri mi oluyorsun kültürel hayatta? Yani Orhan Gencebay'ı bir kere siyasi tutarlılığı için mi takip ediyordun? Yani eğer önceliklerin böyleyse bir sanatçıyı severken, Ruşen Çakır posteri asmak çok daha mantıklı.

Ya da koskaca Adalet Ağoğlu'na bile yani romanların üst üste koyduğunuzda daire YouTube kanalındaki ferah, yüksek tavanlara ulaşabilecek kadar çok kitap yazmış bir insanı dandik bir referandumda tırnak içinde yanlış bir oy verdi diye küçümseyenler vardı. Ya kadın öldüğünde bile böyle şeyler. Ya bunu diyen de kim acaba? Bilmiyoruz ki. Ya Yaşar Kemal misin abi? Yaşar Kemal olsan tamam da. Gerçekten sadece evet hayır da hayır dediği için bu insanlardan daha iyi bir hayat algısı olduğunu düşünen milyonlarca insan var. Yine kişisel bir yerden anlatayım. Ben Yılmaz Erdoğan'ı da çocukken çok seviyordum ve bizim evimizde de çok sevilen bir insandı. Bir de med tiyatroyu baya koşturarak falan beklediğimi hatırlıyorum.

Ne kadarını anlıyordum bilmiyorum. Ya da evde işte Yılmaz Erdoğan kitapları vardı, şiir kitabı vardı galiba. Ya da PS kitapları vardı, diyaloğa dayalı. Onları böyle çocukken yarım yamalak anlamaya çalışıyordum, okuyordum falan. Ve sonra Yılmaz Erdoğan politik olmayı bıraktı. Hatta bir tık yandaş diye insanların yorumlayabileceği şeyler de yaptı. Ama işte o Bidematiato'nun değeri ya da seviyorsanız Vizonteli'nin değerini düşüren bir şey değil. Yani bu ülkede doğmuş, büyümüş ve ölmüş insanların büyük bir çoğunluğu o tarz milyonlarca kişiyi olumlu etkileyen ve bence nitelik olarak da çok yüksek bir iş vermedi. Vermeye çalışmadı bile. Yani o durumdayken bunun değerini bilmek gerek. Ama şunu da anlıyorum, tabii o politik şiirleri yazan bir şair nasıl oluyor da bu kötü adamlarla halı saha yapıyor. Bu kırıcı olabilir seven birisi için. Ve tepkide gösterebilir. Bu gayet doğal.

Ama burada da biraz empati yapmak gerektiğini düşünüyorum. Daha önce hiç başınıza geldiğini bilmiyorum ama halısı ayağından bulmak çok zor. Bir yerden sonra gerçekten seçemiyorsunuz. Ben İstanbul'a geldim, gelin arıyorum, düzenli takım hiç çıkmıyor. Beni çağırsan Cungılcalı, kadroya bakmadan ben de giderim. Ayağımıza top değsin.

Deniz gökte şehirecek vaktim yok.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)