
5.040 kelime · ~25 dk okuma
Merhaba, bu bir bonus bölüm. Hayatımın Kayıp Eşya Dolabı adlı 4. bölümle bağlantılı olarak dinleyenlerden kaybettikleri bir eşyayla ilgili bir hikaye göndermelerini istemiştim. Gelen hikayeler içinden 12 tane seçtim. Bu 12 hikayeyi onların sesinden sırayla dinleyeceğiz. Ben sadece aralarda girip sıradaki hikayenin sahibini onların gönderdiği bir cümleyle tanıtacağım. Belki tek seferde dinlemelik bir bölüm olmamış olabilir. Ama yine de 4. bölümü tamamlayan güzel bir kolaj oldu bence.
Deniz gökte şehirecek vaktim yok. Lise son sınıftayken çok alakasız bir zamanda oturduğum ilçenin düz lisesinin yakınlarındaki bir çöp konteynerının yanında çok hoş bir kuş maketi buldum ben. Çöpe bırakılmış bir lise çalışması için bence fazlaydı. Bırakamadım bu yüzden. Fakat yanıma da alamıyordum. Çok iriydi ebatı yani şey altı betondan falandı bir de. Ben de yakınlarda tanımadığım bir esnafa emanet bıraktım öyle. Sonra unuttum ben bunu yaklaşık bir hafta sonra hatırladım koştur koştur gittim atılmamış aldım. Yani kaybettiğim kuşumun elime geçişi kendisinin emniyetini arttırdı. Sonra evde yarı atıl bir yıl geçirdikten sonra üniversitedeki ilk yılımda yanıma getirdim kuşu. Yurt odasının girişindeki ayakkabının üzerine güzel bir yer ayarladım. İsim koydum falan. Kuş katın maskotu haline geldi biraz böyle. Yani sembolik bağımız giderek arttı kuşla. Maç günleri işte Aydın Spor atkısı asıyorduk bu oyunda falan. Sigaraya çıkıldığında ağzına sigara konuyordu kuşun da. Böyle çok yaratıcılık istemeyen eğlencelerimizde malzeme oluyordu.
Sonra o senenin yılbaşı gecesi fazla alkolünle etkisiyle ben bir süredir aklımda olan bir şey yaptım. Kuşu Phoenix'e çevirmeye çalıştım. Yani kuşun kanatları naylonlusu bir malzemedendi. Ve içi boyalı gazete kağıtlarıyla doldurmuştu. Yani yanmaya çok müsaitti kuş. Tabi kuş baya bir yandıktan sonra form yitirdi. Eski haline dönemedi.
Fakat zaten benim düşüncemde tekrar güzel bir kanat yaparım kanatları biraz kötü daha güzel hale getiririm diye düşünüyordum kuşu. Böylece işte bir kaç gün geçti kuşu yaktıktan sonra ben üşendim sürekli tekrar kanat yapmaya. Bir ara sonra odaya girerken kuşun yerinde olmadığını fark ettim. Telaşla işte arkadaşlara sordum, girişte bekleyen görevli abiye falan sordum. Kimse bilmiyordu. Ertesi gün başka bir yurt görevlisine denk geldiğimde ona da sordum kuşun akıbetini hani biliyor musun abi gördün mü diye. Değişik ve gevşek bir üslubu vardı bu abinin de. Abi dedi ki, o *** çocuğunun biri senin güzelim kuşu yakmış biz onu attık.
O saatten sonra abi ne yaptınız onu ben yaktım düzeltecektim de diyemedim. Şu öylece gitti. Yanlışını hatırlıyorum. Eyvallah.
Burak Apaydın, 26 yaşında, korona negatif. İlkokulda şakalarımı çalan bir sır arkadaşım vardı. Bunu da göz göre göre yapardı. Ders anında sınıfta gerçekleşen bir olayı tepki olarak bir şaka yapardım mesela ona fısıldayarak. O da bunu hemen sonrasında sessizce söyleyip tüm sınıftan reaksiyon alırdı. Öğretmenimizin güldüğü zamanlar bile olmuştu.
Kiloydum o zaman ve şaka yaptıktan sonra şişman şakası kurbanı olmaktan korktuğum için hiçbir zaman cesaret edip yüksek sesli bir şaka yapamadım sınıfta. O yaşları bilirsin. Böyle basit, yüzeysel şakaların en çok tutulduğu yaşlar. Yani bir şişman şakasının boş geçme şansı yok.
Bu durum benim için gölge yazarlık gibi olsa da insanların suratındaki gülümsemeler o zamanlarda komik bir insan olduğumu hissetmemi sağladı. Multifidus 37 Çamaşırlar güneşlerin rüzgârda kuruş Sene 2009. Erasmus'tan yeni dönmüşüm ve kendime bir sürü oyuncak getirmişim Almanya'dan. Bunlardan biri de bir monosiklet. Türkçe'de tek tekerlekli bisiklet diye geçiyor. Ama bence saçma yani. Ben monosiklet diyorum. İlk zamanlar binmek için birkaç deneme yaptım. Yani yapmadım değil. Fakat sonra baktım ki çok zor. Bir kenara kaldırdım. Öyle duruyor. Sene 2012.
Oldukça kötü bir müzikalde oynamak üzere Güray'la ikimiz seçilmiştik. Daha önceden tanışmıyoruz Güray'la. Oyun için bir araya gelindi. Ve geçmişini sürekli unutan bir çift balığı canlandıracağız. Provalara başladık. İşte top çevirmeceler, eğlenmeceler falan filan derken... Benim monosikletten konu açıldı. Aaa dedi Güray ben binebiliyorum onlara, getirsene filan. Olur dedim, getirdim.
Neyse oyun mu oyun, prova sonra oyun çıktı. Birkaç kere oynadık, bitti gitti. Biz Güra'yla arkadaş falan olmadık bu arada. Yani sahnede iyi bir denge kurmuştuk birlikte çalışmak konusunda. Ama arkadaş değildik yani. Çünkü Güra'nın içinde bir takım tutuculukları vardı.
Ben ise ona göre daha yırtıktım. Yani o iyi, ahlaklı ve tanımlı bir insan, bir birey iken ben böyle iyi ama ne ediyor da belirsiz bir, böyle biçimsiz bir şekildim falan. Dolayısıyla ben onun her bakışında ve her halinde beni böyle asla asla kabul etmediğini ve görünmez bir mesafe koyduğunu hissediyordum hep. Neyse sonuçta oyun bitince herkes kendi yoluna gitti ve ben Güray'a vermeyi bırak monositlet diye bir şeyin var olduğunu unuttum zaten.
Sonra sene 2017. Bir anda aklıma aa benim monosikletim vardı, benim böyle bir şey vardı falan diye aklıma geldi ama akıbetini hiç o kadar hatırlayamıyorum ki yani günler geçti çok zor hatırladım böyle. Aa bir Güray galiba sanki falan. Neyse Facebook'tan Güray'ı buldum. Bakıyorum işte oyunculuğa devam etmiş, işte birkaç kısa filmde falan oynamış, reklam filminde oynamış bir şeyler, evlenmiş. Profil fotoğrafına baktım.
Böyle gözlerinde vasatlığı hatırladım böyle o zamanlarda. Hatta vasat seven vasat. Yani vasatlıktan hoşlanmadan. Neyse. Mesaj atmaya karar verdim. Dedim Güray selam. 100 yıl oldu naber? Sana bir şey soracağım. Ben monosikletimi sana vermiştim değil mi?
Birkaç gün sonra cevap geldi. İşte iyi olduğunu, her şeyin aynı olduğunu, benim nasıl olduğumu ve monosikletin evet onda olduğunu yazıyor. Dedim ki tamam çok iyi. Ben o monosikleti senden geri alabilir miyim? Küçük kuzenimin doğum gününde ona hediye etmek istiyorum da çok istiyordu diye bir yalan uydurdum. Hiçbir fikrim yok niye böyle bir şey yaptığımla ilgili olarak. Aa tabii dedi, vereyim geri dedi, nasıl yapalım dedik, işte senin ev nerede, nereye getireyim falan. Ama tuhafta bir his var bu mesajlaşmalarda. Sanki
Karşımda gerçek bir insanla konuşmuyorum. Sanki Güray'ın kendisiyle değil, tam o profilindeki Güray fotoğrafıyla yazışıyormuşum gibi tuhaf bir his var böyle. Neyse Güray'ın temposu yoğun. Nihayet bir noktada bir yer ve saat belirledik buluşmak için. Yağmurlu bir gün. Kadıköy'e geldim. Buluşacağımız yere vardım. Mesaj attım ben geldim diye. Ses yok. Bir daha yazdım. Aa dedi geliyorum, gecikiyorum falan. Yarım saat bekledim. Yok. Tekrar yazdı. Ya trafiğe takıldım. İşte ağlayan surat falan.
Ben de ona dedim ki benim gitmem gerekiyor ama bir arkadaşımın dükkanının konumunu atayım oraya bırak. Tamam dedi oraya bırakırım. Ay dedim çok teşekkür ederim falan işte mutluluk içerisinde yoluma devam ettim. Güray monosikletimi ne dükkana bıraktı ne de bir daha mesajlarıma cevap verdi. İçimde sanki böyle buzullar çatırdamaya başladı.
Aslında Güray'ın o gün bulunduğu yerden hiç çıkmadığını, Kadıköy'e asla gelmediğini, hatta gelmeyi dahi düşünmediğini ve en başından beri bana yazdığı her mesajda içten dışa doğru taşan bir zevkle kıkırdadığını ve hatta sesle güldüğünü falan hayal etmeye başladım artık. Hem öfke, hem şaşkınlık, hem hayal kırıklığı, hem sanki bu durum benim suçummuş gibi ters köşe bir suçluluk hissi. Hem ona yalan hikaye uydurduğum için bu sefer başka çeşit bir suçluluk hissi. Monosiklet bir anda yavru bir kediye dönüştü benim kafamda. Ve içim acımaya başladı çünkü onu Güray denen o sabit gülüşlü sadistin yanına bırakmıştım ve kurtarma girişimim de başarısız olduğu için bir suçluluk daha. Yani öfkeden deliriyorum. Kapısına dayanmak falan bile aklımdan geçti, geçmedi değil. Yapmadım, yapmadım tabii.
Çünkü dedim ki ya belki de yok oldu monosiklet ve bana söyleyemiyor. Ya da belki daha büyük dertlerle uğraşıyor. O yüzden benim böyle bir şeye takmış olmamla ilgili bana dalga geçiyor falan gibi alçala yüksele birkaç gün geçirdim böyle. Sonra dedim ki ya boşver saçmalama dedim kendime yani alırsın bir tane daha ne olacak siktir et falan. Unuttum gitti konuyu da kapattım. Ta ki geçen ay bir gece kendi kendime içip içip böyle minik bir nervous breakdown
geçirir gibi olduğum ana kadar. O gece bir anda dünyanın tüm yükünü ve acısını üzerimde hissedip ağlaya zırlaya bir boşalma yaşadığım için ve yani Aşırı büyük bir boşluk hissi, kendimi keseceğim öyle bir nokta. Sonra neyse bir noktada sakinledim. Ama bu sefer o boşluk hissinin acısı saldırganlığa dönüştü ve ben bir anda hayatımda olan insanların hepsine demek isteyip de demediğim her şeyi kusmak gibi şahane bir fikirle yanıp tutuşmaya başladım. Ve hakikaten ramak kalmıştı bunu yapmama. Ama yapmadım.
Kimseye mesaj atmadım, mail atmadım. Tek bir kişi dışında Güray. Güray'a döşedim. Ağzıma ne geldiyse yazdım. Yani hatırlamamacısına böyle, satırlara kusum kusum kustum öfkemi falan. Böyle hani... İşte ne kadar saçma bir insan olduğundan, hatta insan bile değilsin sen. İşte yalancı, kancıksın. Ben etrafımdaki insanlara bile bahsediyorum bundan. İşte dünyada senin gibi gereksiz insanlar var, yapacak bir şey yok falan. Döşedim böyle yani. Ama cevap bile vermedi.
Burak Can Şen Can. 29 yaşında. Kapı açılsa da kendisi gelse diye yıllardır kapının önünde bekler. Selam. Benim eşyam aslında başkasının kaybettiği, sonra bir nevi benden çalınan ve unutturulmak istenen bir eşyayla ilgili motorcu montuna benzer bir mont. Ben 10-11 yaşlarındayken teyzem bizimle kalıyordu ve epey bağlıydım ona o zamanlar. Bazen böyle akşamları eğlenmeye falan çıkardı ve ben de gittiği her yere gitmek istediğim için peşine takılmayayım falan diye gizlice çıkardı evden.
Ben de bazı geceler gerçekten o gelene kadar beklerdim böyle trip atmak için. Bir gece saat 3-4 gibi geldi ve tam ben ona mızmızlanacakken Burakcan bak sana ne getirdim falan dedi. Kahkahalar atıyor bir yandan hafif sarhoş. Elinde motorcu montuna benzer siyah bir mont. Kolları pürüzsüz beş, beli kollarına göre yukarıda. Karizmatik duruyor baya. Ne bu filan diyorum ama iterek. Daha anlamadım ne olduğunu. Meğerse clubdan çıkarken kendi montlarını bulamamış arkadaşlarıyla.
Bizimkiler de bizim montlar çalındıysa biz de başkasının montunu alalım deyip bunu almışlar teyzem için. Onun teyzeme de tam olmamış aslında. Ama ben bir giydim, aynada bakınca unuttum böyle tribi filan. Omuzları sanki omuzum varmış gibi gösteriyor. Dokusu böyle pürüzsüz. Ve belki de ilk kez, kendime ikinci kez bakıyorum durup durup. Güzel bir hikayeyle hayatıma tesadüfen girmiş ve bana inanılmaz yakışmış bir şey oldu.
Tam hayalimdeki kız arkadaş. Aşık oldum resmen monta. Ben bu montla okula gelip gitmeye başladım ve sabah olsun da okula gideyim diye içim kıpır kıpır oluyor sürekli. Rockstar gibi evden çıkıyorum, rockstar gibi okuldan içeri giriyorum ve montumu duvara asmadan önce çıkarırken bile pozlar keşiyorum böyle çaktırmadan. Tam da bu parmakuşları kesik eldivenlerin meşhur olduğu zamanlardı bu ve yine tesadüfen babamın bir müşterisi ünlü bir spor markasının siyah deri eldivenlerini hediye etmiş babama. O da bana verdi. O bildiğimiz kesik eldivenler o zamanlar böyle ne kadar güzel geliyorsa bu onlara gerçekten diz çöktürüp tövbe ettirebilecek estetikteydi. Üst kısmının ortası boş, cırt cırtlı, tam parmağın yarısından kesik. Ve o meşhur markanın işareti var üstünde. Hem o montu hem o eldivenleri takmak böyle artık sabahlarımın en güzel hissi olmuştu. Ben artık okula hani rockstar olarak değil, rockstar sevgilisi olan bir rockstar olarak gidiyor gibiydim. Epey zaman geçti böyle. Bir cuma akşamı okul çıkışı arkadaşımın arkadaşı olan serseri çocuk soner'in dikkatini çekti bu serseri halim.
Eldivenlerime bir göz attıktan sonra işte ''Oha versene bir deneyim'' falan dedi. Verdim istemeden. Şöyle taktı denedi. Etrafa falan bakıyor. ''Ben de dursun mu bu hafta sonu?'' falan dedi. Zaten tanımıyorum çocuğu. Ya yok falan filan diyorum yarımaz. Ama aldı eldiveni gitti bir şekilde.
Ben böyle sinir bozukluğu içinde eve gittim. Hafta sonu geçti. Havalar da biraz sıcaklamıştı. Pazartesi sabahı ne kadar mızmızlansam da annem tarafından montumu giymem engellendi. Tek eldiveninde okul çıkışı takarım diye çantamı attım. Akşam okul çıkışında gün boyu peşinden koşup bulamadığım Soner'i bekledim ve geldiğinde eldiveni istedim. Bu hemen vermek istemese de sonunda ikna ettim. Ve eldiveni uzatırken şey yapıyor böyle ''Oğlum ortası var ya bunun oraya taş koydum çocuğa yumruk atarken ağzı yüzü dağıldı.'' falan gibi şeyler diyor.
Ve ben başımdan aşağıya dökülen kaynar suların sesiyle hiçbir şey duymayıp eldivene odaklanırken eldivenin o ortasının resmen gevşediğini, küçük küçük yeni deliklere ev sahipliği yaptığını ve yer yer renginin grileşip solduğunu gördüm. Hiçbir şey diyemeden sinir içinde biri artık elime gevşeyerek büyük gelen eldivenlerimi takıp eve gitti. Sokağa girerken hem Soner'e bir şey diyemediğim için kendime sinir oluyor hem de Soner'e eldivenleri verdiğim için kendime kızıyorum. Böyle bütün okları kendime çevirmiş eve yaklaşırken bütün oklar birden karşıdan yaklaşan sokak çocuğu olduğunu tahmin ettiğim bir çocuğun üstüne fırladı.
Normalde o sinirle herhangi bir çocuğu öldürebilecek bu oklar, çocuğun üstündeki motorcu montuna benzeyen siyah bir monta çarpıp yere düştü. Çocuğa bir şey demeden koşar adım onu geçip, geçtikten sonra belki son kez görüyorumdur diye böyle son bir bakış atıp, haklı çıkmamak umuduyla apartmana girdim. Merdivenleri beşer beşer çıkarken, her şeyi doğru mu anlıyorum diye sorgulamak için kalbimin pompaladığı kaynar sulardan ve gevşek eldivenimden terlemiş elimi, gel diyeyim gel diyeyim diye kapıyı açan annemin suratına doğrulttum. ''Montum nerede?'' dedim. ''Hangi montun?'' dedi. Anlamazlıktan gelip zaman kazanmaya çalışarak. ''Ya en sevdiğim montum işte. Biliyorsun hangi montum. Nerede montum? Ya inanmıyorum. Çocuğa mı verdin montumu? Başka mont mu yoktu verilecek? En sevdiğim şeydi o benim. Nasıl verirsin? Sana inanamıyorum ya. Niye hep böyle yapıyorsun? Niye bana sormadan sevdiğim şeyleri başkasına veriyorsun? Başka bir şey mi kalmadı? Yepyeni şeyi nasıl verirsin? Dünya kadar eski şeyler var. Onlardan beni ver de ne olur?'' Caner Müfteoğlu. 26 yaşında. İşsiz ama aylak değildi.
Ben turizm lisesinde okumaya başladığımda bir aşçılık öğrencisi olarak kendime bıçak almıştım. Böylelikle etrafımdaki bıçaklar ilgimi çekmeye başladı ve bu esnada evin bir köşesinde duran el yapımı bıçak olduğunu keşfettim. Özgün tasarıma sahip böyle sap kısmı altın kaplama gibi olan çok özel bir bıçaktı. Harika görünüyordu. Hemen bu bıçak benim olmalı diye düşündüm. Kesinlikle çok özel hissedecektim kendimi.
Fakat babam da bu bıçağın gerçekten kaliteli olduğunu ve acemi bir aşçının kullanamayacağını söyledi. Yani haklıydı ama bu sözü beni biraz hırslandırmıştı sürekli olarak ısrar ediyordum ve her seferinde beni geri çeviriyordu. Sanırım 1-2 yıl sonra bir gün babam beni arabayla okula bırakırken tam arabadan ineceğim sırada Bıçağımı kontrol edeyim dedim, normal bıçağımı. Olmadığını fark ettim. O gün mutfak sınavım vardı. Eve geri dönüp alsak yetişir miyim falan diye düşünürken, babam bir anda arabanın bagajından o bahsettiğim el yapımı bıçağı çıkarıp bana verdi. Hiç sorgulamadım bu bıçak niye arabada falan diye. Bir mucize olmalıydı. Çok mutluydum. Bıçak bendeydi sonunda.
Ancak o günkü mutluluğum günün sonuna kadar ulaşamadı. Çünkü bıçak sınavdan hemen sonra ortadan kaybolmuştu. Ben tabi günlerce okuldaki her yeri aradığım herkese sordum bulamadım ve sonunda bıçağın çalındığına karar verdim. Unutuldu gitti yani öyle ve şimdi aradan yıllar geçtikten sonra düşünüyorum yine bu bıçağı. Alt tarafı bir bıçak diyemiyordum çünkü babam artık hayatta değildi.
Düşünüyordum eğer o bıçak çalınmasaydı benim için ne kadar değerli olurdu ve düşündükçe gözümdeki değeri sürekli olarak artıyordu. Babamın bana olan güvenini temsil ediyordu belki de yani. Ya da hani meslek hayatımda asla bulamadığım motivasyonu o bıçak bana sağlayacaktı yani. Bilemiyorum. Emin olduğum tek bir şey var. O gün benden çalınan şey sadece bir bıçak değildi yani. Paha biçilemez bir hatıraydı.
Yasemin, 19 yaşında. Beypazarı sodasının diğerlerine göre çok farklı olduğunu düşünür. Benimkisi hem gerçek hem de mecazi anlamda bir kayıp hikayesi maalesef. Sürekli kedi, köpek istediğim için ve apartmanda yaşadığımız için artık böyle annemleri sürekli darladığım için bana birazcık sus payı olsun diye bir de galiba bir oyalayıcı olsun diye bir kaplum bağlamışlardı. Neyse, o dönem Pulsar diye bir dizi vardı. Çocukluk aşkım çağlardan esinlenerek ben de Evcil Hayvanıma Pulsar adını koydum.
Pulsar'a çok iyi baktığımı düşünüyordum. Sürekli değişik değişik yemler, ilaçlar falan aldım ona. Akvaryumun içinde sürekli ev gibi düzenliyorum falan. Bir gün okuldan geldiğimi hatırlıyorum ama Pulsar'ın yanına gittim koşa koşa, yoktu. Yani o an gerçekten ne yapacağımı bilemediğimi hatırlıyorum. Çok korktum, çok üzüldüm. Ona iyi bakamadım, benden kaçtığını düşündüm. Sürekli kendimi suçladım. İşte çok üzüldüğümü görünce annemler yine birazcık daha oyalayıcı olsun diye sanırım.
Bana bu kez balık almışlardı ama oyalanmadı. Maksimum çok daha kötü hissettim çünkü Pulsar'a ihanet etmiş gibi hissediyordum. Hem onun yerine başka birini koydum. Balıkları da çok seviyordum bu arada ama ihanet duygusu çok başka orada. Sonra karne günleri annem...
kitapları toplatıp geri dönüşüme yollatıyordu hatırlıyorum. Ben de işte karnı günü geldiğim kitapları topluyorum. Sonra sabah gazetesinden o topladığımız kuponlarla o ansiklopedilerin arasından burnuma böyle bir yanık burnumu yakan bir koku yükseldi. Baktım pulsara benziyor ama pulsar gibi değil. Yani o an kafamdan aşırı kaynar sular döküldü. Sonra tak tak tak gözümün önüne, akvaryumun üstüne, içine böyle yüksekçe bir şey koyduğumu, yosun, yapay yosun koyduğumu hatırlıyorum. Ondan dedim atladı galiba. Ve oraya sıkışıp can verdi. Gerçekten çok korkunç bir hikaye.
Kendimi tabii ki yine çok suçladım çünkü gerçekten ona iyi bakamadım ve öldü. Hala çok kötü hissediyorum bu hikayede. Pulsar umarım beni bir yerlerde duyuyorsundur. Seni asla bir eşya gibi görmedim. Sen benim için hala çok acı bir kayıpsın. Çok üzülüyorum. Bu şekilde.
Kadir Taşkıran, 28 yaşında. Gözleri boşluğa dalmışken ne düşündüğünü soran insanlara ne düşünüleceğini düşündüğünü söylemeyi sever. Uzun yıllar önce Almanya'ya göçüp hayatını sıfırdan başlatan, evlenip çoluk çocuğa orada karışan ve işini gücünü edinen büyük dayım, yani babamın dayısı bundan yaklaşık 10 sene önce Türkiye ziyareti sırasında her ziyaretinde olduğu gibi tüm aile üyelerine birer hediye getirmişti. Benim kısmetime ise bir alet Alman çakısı düşmüştü.
Kendisi Avrupa'ya kapak atacak kadar vizyoner, Türkiye'yi kıskanacak kadar yerli ve milli ama bazı sarf malzemelerin sadece Almanya'da bulunduğunu düşünecek kadar dış dünyayı hor gören bir insan. O yüzden getirdiği çakı bizim için tanıdık bir malzemeyken kendisi için üst düzey bir teknolojiydi ama sonuçta Alman malıydı ve Alman malları iyiydi. Ben de seve seve attım cebe. Yıllar sonra şirin evlerde öğrenci evinde masamın üzerinde yerini almıştı.
ve ben hafta sonu tatili için ailemin yanına dönmüştüm. Tatil dönüşü, şirin evlerdeki evimin anahtar deliğine anahtarı sokmak üzere yeltenmiştim ki kapının kilitlerinin sökülmüş olduğunu gördüm. Kapı kapalıydı ama kilitler de yoktu. Yani her gün yaşadığım sıradan bir olaymış gibi hiçbir panik yapmadan çilingiri arayıp kapıyı açtırdım ve yeni kilidi taktırdım.
Bir takım alakasız sesler çıkartarak evde bulunması muhtemel herhangi bir canlının irkilip ilk bulduğu açıklıktan kaçması için de fırsat tanıdım elbette. Kafamı içeriye uzattığımda mutfak camının açık olduğunu gördüm. Sanırım ev hava alsın diye açmış hırsız bey. Evdeki eşyalar yerli yerindeydi. Hiçbir yer dağıtılmamış. Anlam veremedim. Neyse deyip bu rahatlıkla soyunup dökündüm ve masama kuruldum. Bir süre sonra bir paket açmam gerekti ve çakımı almak için masamda olması gereken noktaya elimi uzattım. Fakat o da ne? Boşluktan başka bir şey yoktu. Çakı da yoktu haliyle. Evet, çakı gitmişti. Günlerce aradım ama bulamadım. En sonunda çalındığını kabul ederek kaderime razı oldum. İşin trajik kısmıysa... Yani öğrenci evi demeye bin şahit.
Belki ama evde elektrogitar, laptop, playstation, işte televizyon, dijital fotoğraf makineleri gibi para değeri olabilecek birçok şeyin olduğu gibi duruyor olmasıydı. Yani maddiyatı kurtardık derken maneviyattan olduk. Onca yıl geçti, üzülsem mi, sevinsem mi hala karar veremiyorum. Mübeccel Kaya, 19 yaşında. Metroda 20 durak, tutunmadan gidebiliyor.
7-8 yaşlarındaydım. O zaman vizyonu bazı hayvanları bazı farklı temalı kutularda birleştirmek, buluşturmak olan bir oyuncak markası vardı. Adı Minçler. Tabii diğerleriyle buluşamayanları da düşünüp kişisel kitler hazırlamışlar. Su hayvanları ve soğuk kanlılar için. Kişiselleştirilmiş kitler olduğu için sanırım normalden daha pahalıydı. Neyse ben paramı biriktirdim, annemleri ikna ettim. Dedim bana balık almıyorsunuz, kuş almıyorsunuz, zaten kardeşim de yok. Bir yengecim olsa fena olmaz mı? İkna oldular tabii.
Bu kitin içinde şunlar var. Bir sandığımız var, bir şnorkelimiz, bir deniz gözlüğümüz ve bir yengecimiz var. O zamanlar suya girmek için benim için de bunlar gerekiyordu ve pek sorgulamadım. O kiti böyle kabul ettim ve yoluma devam ettim. Her gittiğim yere götürüyordum. Gittiğim tek yer zaten babamın dükkanıydı. Ulaşım sağlamamız metroya dayanıyor. Metroya binmek zorundaydık. Ankara hayatını kullanıyorduk. Dikimemden Kızılay'a yaklaşık 5 dakika süren bir yolculuk.
Ben o zaman koleje kadar sabrettim. Benim için 5-6 dakika ama normalde 2-3 dakika süren bir yolculuk. Çok sıkıldım ve zaman geldiğini düşünerek yengecimi hazırlamaya başladım. Önce şnorkel, sonra deniz gözlüğü. Daha sonra düşündüm deniz gözlüğü belki fazla olur, abartı olur, hani olay çıkmasın, önünü göremez, şimdi sakatlık çıkar, zamanımız da kısıtlı diyerek ondan vazgeçtim. Ve yolculuğa çıkardım onu, bazı koltuklar arası yolculuklar yaptık. O...
Ta ki Kızılay denene kadar. Kızılay dendikten sonra 30 saniyeniz var inmek için. O 30 saniyede işler karıştı ve şnorkeli düşürdüm. Bir telaşla koltukların altına bakmaya çalıştım. İnsanların ayaklarına vurarak önümü açmaya çalıştım falan ama bir şekilde başaramadım bunu. Ve çok sinirliyim, iradesiz olduğum için. Kendime kızıyorum, annemlere kızıyorum.
Derken o sırada kendimi şöyle yatıştırdım nedense. Ben bir gün büyüyeceğim ve annemlere karşı gelerek metroya bineceğim. Ve onları beklememe gerek kalmayacak inmek için. Yani bir gün onu bulacağım, büyümem gerek diye kendimi sakinleştirdim. Ve çok fazla karşı gelmedim beni itip kalkmalarına, metrodan sürüklemelerine. Olaysız bir şekilde dükkana gittik. Ben o günden beri, o günden bu yana 12 yıl geçti ve 12 yıldır aynı hattı kullanıyorum. Her seferinde bu olay aklıma geliyor ve o defteri kapatmak için uğraşıyorum diyebilirim.
Ve bir vagon numarasına baktığım zaman aklıma o günkü halim gelip sinirleniyorum. Neden bakmadım? Neden işlerimi kolaylaştırmadım bir şekilde? Bu defteri kapatmak neden bana nasip olmadı diyorum. Kızılay'dan indiğimde hala aynı telaşı yaşıyorum.
O güne dönecek olursak, dükkana gittiğimizde o yengeç gittiğinde bir baktım. O yengeci şınorkelsiz düşündüm. Ve ne dostluk kalmıştı, ne kardeşlik. Artık onu görmek istemiyordum. Çünkü bir yengeci şınorkelsiz hayal etmek benim için oldukça zordu. Abdullah Öztürk, 26 yaşında. 2034 yılında 100. yılı şerefine yeni bir soyadı kanunu bekliyor. Yıl 2007, Sakarya Caddesi, Ankara. 13 yaşındaydım.
Dershanede OKS denemesine girecektim. Dershanem İzmir caddesindeydi. Ankara'da yaşayanlar bilir. O gün evde bizimkilerden biraz bunalmıştım. Evden biraz önce çıktım normalde çıkmam gerekenden. Erken vardığım için de Kızılay'a normalde indiğim duraktan bir durak önce indim. İşte vaktim var biraz yürüyeyim diye falan. Sakarya caddesinde yürürken de benden ufak görünen biri beni durdurup bir şey istedi.
Anlamadım ilk önce. İşte şuradaki banka oturalım, öyle söyleyeyim falan dedi. Ben yani normalde hiç böyle bakmam, devam ederim falan. Niye bilmiyorum, tamam dedim güvenip. Ankara'nın en kalabalık yerlerinden biri, Sakarya Caddesi, Kızılay falan. Galiba ona güvendim. Oturduk, yaşımı sordu. Söyledim, 13 dedim.
Ben de 13 yaşındayım dedi. Telefon lazımmış, birini arayacakmış falan. Klasik hikaye, kendi telefonu çalışmıyormuş. Konuştuk biraz. Telefonun var mı dedi. Sonra gördüm var dedi. Ben tedirgin oldum. Etraftan bir sürü insan geçiyor ama kalkıp gidemiyorum. Dershaneye gitmem gerektiğini söyledim.
Ya bir bokluk olacağını fark ettim ama öyle kala kaldım. Bağıramadım falan, hiçbir şey yapamadım. İşte telefonu ısrarla istiyor, elinde bakacağını söylüyor. Sonra verdim telefonu, cebine koydu. İsminin Mehmet olduğunu söyledi. Telefon Nokia 6220. O zaman iyi bir telefondu. Babam 2-3 sene önce dolarla filan almıştı. Ben dershaneye gidiyorum, haberleşiriz, lazım olur diye de bana vermişti kullanmam için. Telefonları takas edelim diyor Mehmet. Ben istemiyorum.
Herhalde toplam 10-15 dakika konuşmuşuzdur. Bayağı tedirgin oldum. Telefonum onda olduğu için artık kalkıp gitmeme de imkan yok. Giydiği kapşonun ön cebinde bıçak olduğunu söyledi. Sen burada bekle ben telefonumu getireceğim, telefonu takas edeceğiz. Hemen getireceğim benimkini dedi. Ben anladım kandırıldığımı artık, dolandırıldığımı ama korkudan da hiçbir şey yapamıyorum. Sonra tamam dedim mecbur koşarak uzaklaştı.
Ben de koşarak dershaneme gittim. Rehber hocam denemeye geç kaldığımı söyledi. Ben hocaya gasp edildiğimi söyledim. Sonra o velinin numarası istedi. Babamın numarasını verdim. Polis karakoluna gittik doğruca. Babam da oraya gelecek işte. İfade verdim. Polisler mümkün değil, bulunamaz. Maltepe pazarında satılmıştır bileşim diye dediler. Böyle dalgaya geçen bir tavırla falan. Bana inanmadılar, bilmiyorum neden.
Sonra niye kalkıp gitmedin? Sakarya'da bir sürü insan var. Niye bağırmadın? Bıçak vardı diyorum. Bıçağı gördün mü diyorlar. Hayır diyorum, görmedim. Babam gelince telefonu satmış olabileceğimi ima ediyorlar babama. Yani bu yaştaki çocukların çalanı dedikleri telefonları daha sonra sattıklarının anlaşıldığını filan anlatıyorlar. Ben kendimi çok kötü hissediyorum. Yani yalancı gibi hissediyorum. Sonra karakolda bir psikolog görüşüyor benimle. İşte biraz rahatlatıyor.
Ama sanki o da inanmıyormuş da beni avutuyormuş gibi hissediyorum. Babama bakıyorum, sanki o da inanmıyor. O bana güvenip telefonunu emanet etmiş ama ben ona hıyanet etmiş gibi hissediyorum. Yani öyle hissediyorum değil, öyle aslında. Kendime kızıyorum, elimle nasıl verdim telefonu diye. Sonra karakoldan çıkıyoruz. Deneme çözecek halim falan kalmamış.
Hoca da ısrarcı olmuyor. Babamla eve dönüyoruz. Yeni bir hat çıkaralım sana diyor. Ben de fark etmez diyorum. Otobüse biniyoruz. Sonra pek konuşmadan eve dönüyoruz. Ozan
K. 29 yaşında. Kadın parfümüne asla karşı koyamayan genç adam. Merhaba arkadaşlar ben Ozan. Şu an saat bir buçuk ve saat yedi uyanacağım. Çünkü kapitalist düzenlilik kölesi ve köpeğim. Bundan çok gurur duyuyorum sizlere de tavsiye ederim. Her şeye rağmen bu anımı sizlere anlatmak istedim. Umarım beğenirsiniz. Neden böyle bir şeyi umuyorum bilmiyorum. Neyse hikayeye geçeyim. Hikayede kaybolan şey bana ait değil ama bana ait olan şey belki de insanlığa dair olan son umutlarımdır. Yaklaşık üç sene önce çok
hoşlandığım bir kız arkadaşım vardı. Bir yıllık ilişkimiz olmuştu. Ben İzmir'e, o Ankara'da yaşıyordum. Ankara'ya gittim kızla güzel bir vakit geçirmek için. Çok güzel bir gün geçirdik. Günün sonunda dedim artık daha ne kadar güzel bir şey olabilir derken, Oğuzhan Uğur'un konseri vardı bulunduğumuz bölgede. Ben de o sıralar çok fazla Pinch programı izliyordum ve ufak bir hayranlığım vardı kendisine doğru.
Tabii ki şarkıların hiçbirini beğenmiyordum, hala da beğenmemekteyim ve büyük ihtimal ömrüm boyunca beğenmeyeceğim. Ama yine de bu güzel günün heyecanıyla o konserde bir giresim geldi. Ama ücrette olduğunu öğrenince üzüldüm ve o parayı hak etmediğini düşündüm. Tam böyle girmeyecekken bir tane genç karşıma geldi. Dedi ki abi içeri girmek ister misiniz? Dedim olabilir. Aa bu biletlere gir dedi.
Yani bana kaçıramayacağın bir fırsat geldi. Tam böyle içeri girecekken güvenlik görevlisi kız arkadaşıma tip tip baktı ve bir sorunun geldiğini hissettim. Kızın üzerine her yerini aradı. Yani neredeyse kızla ben o sırada o kadar yakınlaşmamıştım. Kızın üzerinde parfüm şişesi buldu ve bu parfümle içeri giremezsin dedi. Kız arkadaşımda biraz fazla bakımlı ve maddi gücü biraz ileri seviyor olan bir kızdı. Parfümü de cidden aşırı pahalı bu parfümle. Bu parfümü çöpe atma ihtimalimiz yoktu. Ama komiseri de kaçırmak istemiyordum.
Benim de aklıma muhteşem bir çözüm geldi. Kız arkadaşıma dedi ki sen rahat ol parfümü bana ver dedim. Aldım ve parfümün kasıklarını oraya koydum. Kadınla onu aramayacağını düşünerek. Ama temas yoktu arkadaşlar. Çünkü pahalı bu parfüm ve ben kokmasını istemiyordum.
Daha sonra ben içeri hızlı bir şekilde geçtim. Kadın güvenlik görevlisi kız arkadaşım absürt aramalarına devam ediyordu. Ben de kırılandım acaba beni de mi arayacak diye. Arkamdan önüne bir tane saf masum bir çocuk gördüm. Ankara'da yetişmiş, çok beyefendi bir çocuğa benziyordu ve konserde
görevliydi. Ben de kardeşim dedim. Çıkardım alt bölgemden parfümü. Kardeşim şunu 5 saniye tutar mısın hani? Güvenlik var, onu da çöpe atmak istemiyoruz vs. Tabii ki abicim dedi. Ben de yani insanlığa olan güvenimle birlikte arkamı dönüp kız arkadaşımı kontrol ettim. Kız arkadaşım güvenliği geçmişti ve bana doğru geliyordu. Ben de çocuktan parfümü geri almak için arkamı döndüğümde çocuk kasıklığımın arasından çıkmış yarısı tükenmiş bir kadın parfümüyle birlikte kalabalığa doğru koşup kaçtı.
Ve tabii ki bulabilme ihtimalim yoktu. Durumu fark eden kız arkadaşım direkt fırsat bilip bağırmaya, hakaretler saydırmaya, ne kadar gerizekalı bir birey olduğum hakkında beni ikna etmeye çalıştı. Güzelim gün bok gibi geçti ve insanlığa olan inancım gerçekten o gün tükendi. En azından insanlığın Ankara'daki genç kesimine karşı.
Böyle keyifli bir anıydı. Umarım benzer hataları sizler yapmazsınız. Kendinize iyi bakın. Ezgi Emel, 30 yaşında. Boş vakitlerinde hepsi burada noktakom ürün yorumları okumaktan hoşlanıyor. Sizlere çok para vererek, uzun aylar boyunca para biriktirerek aldığım Klipsch marka kulaklığımın hikayesini, çalınma hikayesini anlatacağım. Gerçekten bu hikaye benim bir daha hiçbir kulaklık için para o kadar biriktirmememe ve aynı zamanda hiçbir insana
güvenmememe sebep oldu. Gerçekten travmatik bir hikaye benim için. Klipsch marka kulaklığı abimden duymuştum ve çok iyi olduğuna bir şekilde ikna olmuştum. Uzun aylar boyunca para biriktirdim ve sonunda Klipsch kulaklığıma kavuştum. Klipş kulaklık gerçekten de yorumlarda övüldüğü gibi bası inanılmaz bir kulaklıktı. Pek müzikten anlamıyordum ama gerçekten o kulaklığın baslarının inanılmaz iyi olduğuna ikna olmuştum. Çok mutlu mesut bir şekilde bir şehirler arası yolculuğa çıkmıştım. Tek başıma yapacağım ilk yolculuklardandı bundan 10-15 yıl önce. İstanbul'dan İzmir'e gidiyordum.
Ve klipş marka kulaklığımı koltuğun önündeki küçük ekranlarda, şehirler arası otobüslerdeki ekrana takıp işte televizyon izliyordum falan filan. Ve gecenin bir köründe işte su huzurluğa vardık, bir yolduluk klasiği olarak. Ben de çıktım, tuvalete girdim, gittim. İşte bir şeyler içtim, çay içtim falan filan. Ve onca saat beraber yolduluk yaptığımız
Adeta aramızda sessiz bir anlaşma olan o otobüs güruhuna bir şekilde güvendim. Onlara inandım. Ben de aynı mantalitede, aynı değerlere sahip olduklarını varsaydım. Ve klipç kulaklığımı hiçbir saniye bile düşünmeden, o insanlara güvenerek Orada televizyona, küçük ekrana takılı bir şekilde bıraktım. Aklımın ucundan bile geçmemişti geri döndüğümde onu bulamayacağım ama yoktu. Gerçekten geri döndüğümde gözlerime inanamadım. Bir kere her şeyden önce beraber yolculuk ettiğim, 4-5 saat boyunca huzurlu bir şekilde beraber aynı 15-20 metrekareyi paylaştığım bu insanlara bunu konduramamıştım.
ve çalınma ihtimalini, ihtimal bile vermedim ilk başta. Sesli bir şekilde kulaklığımı arıyordum. Bir yandan da bir hırsızın çalmış olma ihtimaline karşı ona da vicdan azabı uyandıracak şeyler söylüyordum. Bütün harçlıklarımı biriktirmiştim. Kulaklığım nerede? Kulaklığımı gören oldu mu? şeklinde. Kulaklığımı bütün otobüsün duyacağı şekilde aradım. Birkaç kişi bana yardımcı oldu. Onların yardım taleplerini de şüpheyle yaptım belki de. Hırsız onlardı ve şüphe çekmemek için bana yardım etme taklidi yapıyorlardı.
Sonuç olarak kulaklığımı bulamadım ve yolculuğumun kalan 3-4 saati benim için gerçek anlamda zehirim olmuştu. Artık bir daha insanlara güvenemeyecek olmama mı, yoksa bassları çok iyi olan klipç kulaklığı mı, bir daha dinleyemeyecek olmama mı daha çok üzülüyordum, bilmiyordum. Tuğrulcan Elmaz. Mahlası, azimli yazar. 25 yaşında. İsviçre'de çatı katında yaşıyor. Yağmur yağınca ilk onun haberi oluyor. Küçükken, yani 5 yaşında kadarken, tam bir Pokemon fanıydım. Taso çıkaracağım diye her gün cips yer, Snorlax'a evrenmeye bir adım daha yaklaşırdım. Çıkartma alıp sağa sola yapıştırırdım. Bir gün gazete çıkartma albümü verdi. Annem bir adet siyah zeytin yemem şartıyla bu albümü almayı kabul etti. Pazarlıkla bunun yarım zeytini indirdim çünkü zeytinden nefret ediyordum.
El sıkıştık. Büyük gün geldi. Albüme kavuştum ve çıkartmalarımı yapıştırmaya başladım. Artık her sabah babamı gazete bayine gönderip yeni çıkartmalar aldırtıyordum. Lakin bir sorun vardı. Gazeteler hep aynı dandik çıkartmaları veriyordu. Solucanlı Pokemon'lar falan veriyorlardı hep. Albümün bazı kısımları boş kalmaya mahkum gibiydi.
Dahiyane fikrim, elimdeki tasolara baka baka Pokemon'ları çıkartma boyutunda büyük büyük çizmek, sonra onları boyayıp albüme yapıştırmaktı. Bu sefer ev Pokemon çizimleriyle dolmaya başlamıştı. İyice Da Vinci'ye bağlamıştım. Bir gün annemle komşuya misafirliğe gittik. Komşunun çocukları da benim gibi Pokemon fanıydı. Çizimlerimi yanıma almıştım. Bakın sizde var mı diye gösterip hava attım.
Artık neyin havasıysa. Akşam eve dönerken çizimlerinden birinin kaybolduğunu farkettim. Evi seferber ettim onu bulmak için. Çekyat atlarına falan baktık ama bulamadık. Annem o çizimi yanıma hiç almadığımı söyledi. Dönünce evimi aradım, oraları da bulamadım. Çocuk aklımda o pokemonları hiç çizmediğime bile inanmış olabilirim. Birkaç ay sonra yine aynı komşuya gittik. Çocukların odasında otururken masanın üzerinde kaybolmuş çizimimi buldum. Nereden buldunuz bunu dedim. Annem bayalım diye bize verdi dediler.
Baktım Pikachu'yu maviye boyamış saftirikler. Çok şirin olduğunu düşünmüşler. Şaka bir yana zaman ve emek harcadığım bir şeyi iç ettiği için anneme çok kıl olmuştum. 20 sene geçti kıllığım hala geçmedi gördüğün gibi. Kaybettiğim en önemli eşyanın bir kağıt parçası olması da ne kadar fakir olduğumu gösteriyor ama artık ne yapalım idare et. Hadi kolay gelsin.
En başta dinlemesi zor olabilir demiştim ama dönüp bakınca bütün hikayelerin hem enerjisi hem de Türkçesi benimkilerden daha iyi gibi. Mail gönderen, ses kaydı gönderen herkese teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.