Podcast

4: Hayatımın Kayıp Eşya Dolabı

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Deniz, bu bölüm ileri geri konuşmaya ara veriyor, kaybettiği eşyalarla ilgili hikayeler anlatıyor.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.578 kelime · ~18 dk okuma

Geçen gece şöyle bir rüya gördüm. Çok küçüğüm. İlkokuldan beri giymediğim bir süveter var üstümde. Kayıp eldivenlerimi aradığımı hatırlıyorum. Öğretmenler odası gibi bir yerden geçiyorum. Odada gerçek hayatta var olmayan ama yüzleri ve tavırları tanıdık insanlar var. 40-50 yaşlarında hepsi birbirlerine espriler yapıp gülüyorlar. Beni bir kapıya yönlendiriyorlar. Gidiyorum kapıdan. İçerisi leş gibi sigara kokuyor.

2000'lerin başında her devlet dairesinde olan gri metal dolaplarla çevrildi oda. Hepsinin üzerinde de sigara izleri var. Etrafımda eğitim saniyesi tiyatro tipinde hocalar vardı. Erkekler bol, dağınık bıyıklı, bıyıkların uçları sararmış. Kadınlar kısa saçlı, kaşları çatık. Hepsi deli gibi sigara içiyor odada. Öğretmenler odasının sigara bölümüymüş. Eskiden böyle bir yer gerçekten vardı, bir kere girmiştim.

Neyse, rüyamda dumanların içinde ilkokul öğretmenimi görüyorum. Hem eğitim sendiydi hem de gerçekten çok fena sigara içerdi. Çok severdik ama sonra 4. sınıfta tayini çıkmıştı. Yerine ülkücü bir öğretmen gelmişti. Adımdan ötürü mü bilmiyorum ama geldiği gün beni sınıf başkanlığından almıştı. Yerime oylama yapmadan başka birini getirmişti. Bu gerçekten birebir gerçek olay. Yani 10 yaşındayken gündüz gözüyle darbe yedim. Ve bana oy verenler de sahip çıkmadı. Yazıklar olsun Mamak Şehitlik İlköğretim Okulu 4A sınıfına.

Transkriptin tamamını oku

Hayatımın 4 yıllık başkanlık ve demokratik ayfalık döneminin sonlanmasına neden olan bir olay. Neyse rüyaya dönersek, sınıf iradesine saygılı öğretmenim bana kayıp eşya odası burası değil diyor. Yanlış gelmişsin. Çıkıyorum. Sonra gerçekten tarif ettiği odada buluyorum eldivenlerimi. Etrafıma bakıyorum ve devasa bir odada olduğumu fark ediyor. Her yerde şu ana kadar, yani 26 yaşıma kadar kaybettiğim eşyalar var. Şapkalar, futbol topları, penalar, walkmanlar, oyuncaklarım.

Bu rüyadan uyanınca çocukluğumu, öğretmenimi, kaybettiklerimi düşünüp hüzünlendim. Demek isterdim ama her yazarlık yapan kaypak insan gibi hemen proje kovalamaya başladı. Bundan çok güzel tek kişilik oyun olur ya diye düşündüm. Düşünsenize sahnede yüzlerce eşya var. Lastik tokalar, çorap tekleri, cüzdanlar, kimlikler, kalemler. Şimdiye kadar kaybettiğim, çaldırdığım her şey. Kulaklıklar, çocukluğumdan beslenme çantaları, suluklar.

Oyunda bunlardan bir tanesini rastgelelim alıyorum. Hem o nesneye dair kişisel hikayeler anlatıyorum. Hem de onların çağrıştırdığı şeyler üzerine şakalar yapıyorum. Tek kişilik oyun stand-up karışımı bir şey. Parlak fikir. Ama altını doldurması zor gibi. Sonra kim bilir ne zaman böyle bir metin yazarım, üstüne de dekorlu mekorlu oynarım kestiremedim. Bunu yapacak yetkinlikle çok uzak gelince en iyisi podcast de kullanayım dedim. Bu bölüm ahkam, tespit, gözlem, röportaj yok. Çeşitli dönemlerimden kayıp hikayeleri var sadece.

Denizgök'te şehirecek vaktim yok! Geçen bölümde kaybolan eşyalarınızla ilgili mail atmanızı istemiştim. 150'ye yakın mail gelmiş, hepsini okudum. Kimisi komik, kimisi üzücü birçok hikaye vardı. Onların sahiplerinden çeşitliliğe dikkat ederek ses kayıtları istedim. Bu kayıtları birleştirip bir bonus bölüm yaptık. O da bu hafta yüklenecek. Arka arkaya farklı insanlardan ses kayıtları dinlemek biraz yorucu olabilir ama... İlginç bir kolaj oldu bence. Gelen hikayelere de bakınca şunu görüyorum. Bir eşyanın hayatınızdan çıkması için üç ihtimal var. Birincisi, bilinçli olarak çıkarmak. Yani çöpe atmak, birine vermek ya da hiç önemsemeyip ilgisizlikten kendi kendine kaybolmasına yol açmak. Bu üzücü değil. Kayıp eşya da sayılmıyor. Çünkü bir şeyin kayıp sayılması için bir arayanının olması şart. Üzücü olan diğer iki ihtimal ise kaybetmek ya da çalınması. O durumda da üzüntümüzü belirleyen birkaç faktör var. Birincisi, nasıl kaybettiğimiz.

Yani kayıpta hatanız, bir aptallığınız varsa iyice öfkeleniyor insan. Onun dışında kaybın yıkıcılığını belirleyen iki değer var. Maddi değer, manevi değer. Ya para önemli değil de manevi değeri vardı. Kayıp ilanlarında çok sık karşılaştığım bir cümle. İnsan merak ediyor gerçekten. Yani hiçbir şeyi kendiniz almıyor musunuz? Ya hepsi babaanneden yadigar, sevgiliden hediye, özel bir gündanısı var bilmem ne. Her şeye bu kadar anlam yükleyince üzülmemek pek mümkün değil gibi.

Gerçekten ben de bu hayatta en çok önemsediğim bir eşyayı kaybettiğimde üzülüyorum. Gerçeklikle bağım kopuyor. Kaybetme anına kadar ki her sahneyi tekrar tekrar psikopat gibi bin kez düşünüyorum. En başa sarıyorum, kafamda baştan oynatıyorum sahneyi ve kayba yol açan davranışlarımı tekrar etmiyorum. Kafamdaki sahnede eşya bende kalıyor. Değerini biliyorum. Ve hayatta galiba sadece bir eşyamı kaybettiğimde keşke zaman geriye alınabilse diye arzuluyorum. Zaman makinesi olsa da iki saat önceye gitsem, bunlar yaşanmasa, eşyama sahip çıksam,

Halbuki zaman makinesi hazır bulunmuşken çok daha öncesine gidip milyonlarca insanı kurtarabilirsin ama kafamda kimle pazarlık yapıyorsam o hayali zaman makinesi tedarikçisine sadece kulaklığımı kurtaracağım, savaş mavaş engelleme işlerine girip makineyi siyasete alet etmeyeceğim diye söz veriyorum. Hayatımın kayıp eşya dolabında gezintiye çıkınca kendi ellerimle buraya koyduğum imzalı Beşiktaş formasını görüyorum. Vizyonum genişlesin diye ailemin zahir zor biriktirdiği parayla üniversitenin ilk yılında Avrupa'yı gezmiştim. Gezide vizyonum o kadar genişledi ki dönüşte otli inşaat mühendisliğini bırakıp tekrar sınava hazırlanmaya karar verdim. Gidişimin de dönüşümün de aile içinde maddi açıdan yarattığı travma daha yeni yeni iyileşiyor.

O dönem Euro 2 lira civarı olmasına rağmen 30 gündük gezimiz için çok fazla para gerekiyordu. Gün gün öğün öğün hesap ettik. Neyse ki elimizdeki para kıl payı yetiyordu. Eğer her gece sokakta uyursak. 19 yaşındaki denizden kimsenin aklına gelmeyen dahiyane bir tasarruf fikri. Bu arada bu hesaba Barcelona-Atletico Madrid kupa final maçının maraton bileti de dahildi. Kişi başı 120 Euro.

Geri kalan giderler, salam kaşar peynirli sandviçler, tombalı ve müze giriş ücretlerinden ibaretti. Bu dışarıda uyuma olayı bir yere kadar iyi gitti. Bisiklet parkları, tarihi Roma bahçeleri, büfe çatıları. Ama geceleri ya evsizler uyandırıp sigara soruyordu ya da polis pasaport kontrolü yapıyordu.

Bir yerden sonra hem kötü beslendiğimiz hem de doğru düzgün uyuyamadığımız için aklımız çalışmamaya başladı. Müzelere gidip bütün gün oturuyorduk yorgunluktan. Tablolar aklımızda kalmıyordu ama tuvaletleri çok iyi oluyordu. Giriş ücretine değiyordu. Yiğit zaten müzelere gitmek istemiyordu. O parayla dönüşten, free shop'tan parfüm almak istiyordu. Bütün yolculuk boyunca hayali buydu. Ben bu planı vizyonsuz buluyor, bütün müzelere giderek 30 günde entelektüel olma hayali kuruyordum. Aramızdaki bu gerginlik...

Beklenmedik bir olayla patladı. Decathlon'da bulduğum 25 euroluk boomerangı ortak parayla alma ısrarım, müze üzerinden yürüttüğüm kültürel kavgaya gölge düşürdü. Arkasında doğru atış şekli ve nasıl atılırsa geri döneceği figürlerle gayet açık bir şekilde anlatılmıştı. Bütün bunlara rağmen Yiğit boomerangı 25 euro vermeyi reddetti. Kavga ettik ve paralarımızı sonsuza kadar ayırdık. O aldığım boomerang da kayıp şu an. Attım dönmedi.

Nasıl şaka? Gerçekten kayboldu. Biri falan çöktü yani. Bu coğrafya'da bu merakı kaybetmek her yiğide nasip olmaz. Küslük başlayıp paralar ayrılınca tasarruf iyice yarışa döndü. Müzeler, manzaralar, mimari... Hiçbiri beklenenden az harcamak kadar keyif vermez olmuştu. Artık bokunu çıkarıp 5 euro kar etmek için çantaları gardaki emanet dolaplarına koymak yerine sokakta rastgele bir yerlere saklamaya başladık. Venedik'te, Roma'da, Gecekondu gibi evlerin çatılarına koyduk. Biz şehri gezerken çantalarımız kuytu yerlerde bizi bekliyordu. Beleşe.

O zamanki reflekslerim hala aktif. İstanbul'da dolaşırken burada iyi uyunur, buraya iyi çanta saklanır. Aa mülteciler güzel yere yatak atmış diye yer beğeniyorum hep. Sonraki günlerde Floransa'da yine bir yere sakladık çantalarımızı. Kuş gibi dolaştık güzelim şehri. Ama döndüğümüzde çantaların yerinde yerler esiyordu. İçinde bütün kıyafetlerimizi ek olarak Yiğit'in parfümü ve benim Barcelona maçında giyerim diye yanıma aldığım imzalı Beşiktaş formam vardı.

Polise çantayı neden oraya sakladığımızı anlatmaya utandık. Yani sanki aptal değilmişiz de dil bariyerine takılmışız gibi hebele hübele bir şeyler mırıldanıp çıktık kar karakolundan. Geri kalan 20 gün boyunca birer tişört ve ortak kapşonluyla yaşadık. Ama kapşonlu devri daimine düzgün yapamadığımız için ikimiz de zatüre gibi bir şey olduk. Bu arada konaklamaya bütçe ayırıp çantalarımızı otelde bırakmalı. Uyku, sağlık, huzur ve hijyen dolu bir tatil yerine

120 euroya bilet aldığımız Barcelona maçında hiç gol olmadı, 0-0 bitti. Messi penaltı kaçırdı. Yani bütün Avrupa gezisini özetleyecek olursam, Messi'nin penaltı kaçırmasını en önden izlemek için 30 gün sokakta yatıp, 100. yıl kadrosu imzalı Beşiktaş formamı, bilen bilir kıymetini, mühendis olma ihtimalimi, sağlığımı ve yakın arkadaşımı kaybettim.

Bu arada aynı maçta Arda Turan hakemle atışmıştı ve oyundan alınınca ters taraftan çıkıp hakeme söve söve bütün sahayı tavaf etti. Milli gururumuzun 100 bin İspanya vatandaşının önünde küfür yeteneklerini sergilemesini izlemek benim için sıra dışı bir tecrübeydi. Yapma Arda. Çok yakın 3 arkadaşımla birlikte yaşadığım için bizim evde para hesabı yapılmıyor. Sevgi ve hoşgörüye dayalı bir ekonomik planımız var. Herkes her şeyi alıyor. Sezgileri ve vicdana göre dengeleniyor. Bu sistem karantinaya kadar iyi gidiyordu. Ama karantinada 4 kişi de bütün gün evde durunca en azından benim için sıkıntılar baş göstermeye başladı. Geçen gün zencefilli gazozu keşfettim. Ara ara söylüyorum. Ama ne zaman heyecanla onu içme planı yapsam dolaba açtığımda yerinde yerler estiğini görüyorum. Bunları dile getirmek de pek mümkün değil.

Muhtemelen evdeki herkes benzer şeyler yaşıyor ama ilk dile getiren para hesabı yapan ve bencil olarak etiketleneceği için kimse cesaret edemiyor. İyice bunaldığım bir gün kendime yine zencefili gazoz ödülü koyarak bütün gün çalıştım. Akşam olduğunda işlerimi bitirip cips söyledim ve buzdolabını açtığımda yine o hastane beyazı boşlukla baş başa kaldım. Gözüm döndü gittim böyle böyle dedim bu iş ne olacak? Kimse beni para hesabı yapmakla ya da bencil olmakla suçlamadı. Hatta hoşlarına gitti. Son ayın hesabını yaptık.

Evdekilere baya geçirmişim. Damacana, deterjan, zeytinyağı gibi birçok gider varmış. Ben en son damacana söyleyeli bir yıl oldu. Onlar evi döndürürken ben gazozumdaymışım.

çalına yazan eşyalar dolabı. Yine aynı sorunlu Avrupa günlerinde bir sabah Barcelona sahilinde uyandığımda uyku tulumumun bacak arama denk gelen kısmının bıçakla yarıldığını fark ettim. İçinden ayakkabılarımı çıkarmışlar ama bacaklarımın arasındayken kamerayı alamamışlar. Çantayı bacaklarıma sıkı sıkı sarıp yatıyordum. Çünkü kamera canımdan daha önemli benim için. Yani çocuğum gibi. Bir eve taşınırken tek kriterim hırsız girip girmemesi oluyor. Çünkü 20 binlik bir kameram var. Yarışmadan kazanmıştık. İşte gelirinizde orantısız bir malınız olursa böyle bir sorun yaratıyor. İleride iyi bir sinemacı olursam ve torunlarım sorarsa, dede nasıl başladın bu işlere diye. Yavrum İstanbul'a geldiğimde yanımda sadece hayallerim, iki parça giysim.

Yırtık ayakkabılarım ve zifiri karanlıkta bile cam gibi 4K log çekim yapabilen 20 bin liralık bir kameram vardı diyeceğim. Bu kamerayla çekilmiş filmlerden bazıları kanda yarıştı. Ben ise yarım kalan vasat kısa filmler ve stand-up gösterilerimi çektim sadece. Ama yıllar geçti ve kameramı kaybetmeden korumayı başardım. Hazır anıya bağlamışken başıma bunlar geleceğine keşke kameram çalınsaydı dediğim bir olayı anlatmak istiyorum.

Interrail dönüşü, dönemin sevgilisiyle aynı evde yaşamaya başlamıştık. Tam 20 yaşında yaşanabilecek bir ilişkiydi. Birçok açıdan zıttık, anlaşamıyorduk. Hatta anlaşmaya çalışmayı da çok erken vakitte bırakmıştık. Sahiplendiğimiz kedinin iki adı vardı mesela. İkimiz de farklı isimle çağırıyorduk. Olan kedi oluyordu.

Öte yandan uyumlu olduğumuz şeyler de vardı. Mesela pek ev işi yapmıyorduk. Mutfakta çok katlı bulaşıklar, salonun ortasında yarım kalmış yemekler, kedinin parçaladığı kağıtlar. Ev çöp ev gibiydi. Kedi kendi kumu dışında bir yere kaka yaptığında kokunun nereden geldiğini bulmak için yarım saat boyunca her şeyi toplamak gerekiyordu. Belki toplayan diye yapıyordur, bilmiyorum.

Bir gün bu dağınıklığın içinde kameranın en son koyduğum yerde olmadığını fark ettim. Ev anahtarımı da yeni kaybettiğim için birden senaryoyu oluşturdum, kameramın çalındığına emin oldum. Bakılabilecek her yere yüz kere baktım. Ben hışımla sağ solu karıştırdığım için panik olan kedi kafama atlayıp durdu, onu da bağırarak azarladım ama diğer ismiyle azarladım. Aklında benim kızdığım kalmasın.

Hem benzer bir kamerayı asla tekrar alamayacağım hem de eşyalarına sahip çıkamayan bir beyinsiz olduğum için biraz ağladım. Kız arkadaşımın önünde sinir krizleri geçirdim. Kafamda kurdukça kurdum, eve gelen insanların az tanıdığım birkaçından şüphelendim. Sesli söylemesem de bir tanesinin çaldığından emindim. Her yere yüz kere baktıktan sonra artık iyice kafayı yakıp belki yanlışlıkla atılmıştır diye mutfakta birikmiş 20 tane çöp poşetini açıp tek tek karıştırdım. Çöplerin inlerine girdim.

Artık panik atak mı neyse nefesli krizlere de girince vücudum, evden çıktım bir parka oturdum. Tanıdığım birçok insanın ölümüne bundan az üzülmüştüm. Parkta biraz ağladıktan sonra kişisel gelişimimde hak etmediğim kadar etkisi olan bir filmden, Fight Club'dan bir söz geldi aklıma. Sahip oldukların sana sahip olmasın Deniz. Deniz'i ben ekledim tabi. İnsan haklı işte birden tutunacak bir dal buluyor. Kameramın çalınmasını hayatıma anlam katmak için bir fırsata çevirdim. Zaten doğru düzgün film çekmiyordum. Belki paraya ihtiyacı olan birine gitmiştir. O da bu kamerayla benden daha iyi filmler çekebilecek ama sıfırını satın alacak imkanı olmayan birine satmıştır. Zaten o dönem gezginliğim devam olarak Hindistan planları yapıyordum. Ve birden ağlamayı bırak Deniz, bir işe gir. Ne kadar para gelirse onunla da Hindistan'ı gez.

''Küçült kendini, materyallerden kurtul'' gibi iddialı cümleler mırıldandı. Yani gündelik hayatın anlamsızlığından bıkan, varoluştaki esas manayı bulmak isteyen her insan gibi Hindistan'a gitme fikrine sığındı. Böyle bunalımlı hallerde Hindistan'daki insanlar nereye gidiyor acaba? Yani belki şehir değiştiriyorlardır ya da Nepal'e falan gidiyorlardır. Yine de bizim yaptığımız gibi radikal gelmiyor kulağa. Yani Karadeniz'de aile babalarının hayatın anlamını bulmak için hafta sonu Gürcistan, Batum'a gitmesine benziyor daha çok. Neyse dediğim gibi özgürleşmemi tembihleyen bir TED konuşması yaptım kendime. Konuşmayı iç sesimle yaptığım için tonlamam ve artikülasyonum gayet etkiliydi. İşe yaradı o yüzden. İyileşmiş ve özgürleşmiş olarak eve döndüm. Salona girdiğimde

Kameram masanın üstünde beni bekliyordu. Kız arkadaşım baktığıma emin olduğum bir çekmecede bulduğunu söyledi. Baya sevindim. Hindistan'ı falan salladım. Zaten kakalarını sokağa yapıyorlarmış diye duymuştum. Kamerama sıkı sıkı sarıldım. Seninle çok güzel işler yapacağız diye fısıldadım. 5 gün geçti, doğum günüm geldi.

Uzun süredir duş almamıştım ve kendi kendime 20 yaşına geldin hiçbir bok yapmadın tarzı demotivasyon konuşmaları yapıyordum. Kapı çaldı açtım. 30 tane yakın arkadaşım pırıl pırıl gözlerle bana bakıyordu. Sevgilim sürpriz doğum günü organize etmiş. Ben ve yağlı saçlarım buna hiç sevinemedi. Herkes bayramlıklarıyla, ipeksi saçlarıyla çok fazla eğleniyordu. Bir şeyler içip yiyorlar, kahkahalar atıyorlardı. Ben ise ortada zorla gülümsüyordum. Abartılı bir komedi filmi gibiydi. Partinin bir yerinde hadi sürprizi izleyelim demeye başladılar.

Kısa arkadaşım yazdığım hikayeleri gayet iyi bir rejiyle ve bütün arkadaşlarımı içinde oynatarak filme çekmiş. Kamerayı da bu yüzden benden gizlemiş. İçinde görüntüler olduğu için sürpriz bozulmasın diye ben evde kriz geçirdikten söylememiş. Aldığım en iyi hediyeydi belki ama süreç o kadar buruktu ki filmleri izlerken ve herkes eğlenirken ben kamerayı bulmak için karıştırdığım çöp poşetlerini düşünüyordum. Elimdeki tabakta da o gün kamerayı çalmış olabileceğinden şüphelendiğim kişinin

yaptığı yaş pasta vardı. Hırsızlara da çok kızamıyorum. Çünkü kurumsal olmayan hırsızlıklarla bir şekilde empati kurabiliyorum. Dediğim gibi kameram çalınsa çalının satıp daha işe yarar bir şey için kullanacağı kesin. Ama Nuri Bilge kadar iyi filmler yapabiliyor olsam üzülürdüm. Mesela Nuri Bilge Ceylan'ın Diyarbakır'da kamerası çalınmıştı. Habere göre adam 50 yaşında olmasına rağmen full deparla hırsızı kovalamış. Bunu hiç hayal edemiyorum. Gözümün önüne filmdeki elma ne anlama geliyor sorusunu, yüzüncü kez duyduğundaki memnuniyetsiz surat ifadesi ve çizgi film hızında koşan uzun ince bacaklar geliyor sadece.

Benim ise birkaç sakız ve sınıfın renkli tepeşirlerini çalmak dışında vukuatım yok. Etik sebeplerden ötürü değil tamamen kaygı. Lisede de hiç kopya çekmezdim. Stresine değmeyen şeyler bence.

Ama temel gıda alışverişini büyük marketlerden ücretsiz olarak sağlayan birçok arkadaşım var. Jargonda kamulaştırma diyorlar bu yaptıklarına. Ne yargıladığım ne de öykündüğüm bir şey. En azından bir yere kadar öyleydi. Ama bir gün pastırmayı da kamulaştırdıklarını öğrendim. Rüya gibi geldi. Yani bir yandan da pastırmayı bile bedava alabildiğim bir dünyada ne için yaşanır o da tartışılır. Bu arada buna kamulaştırma denilmesinin sebebi, düz hırsızlıktan farklı politik bir eylem olarak tanımlanması.

İşte insanın temel ihtiyaçlarının erişimini savunmak, kamu yararı vs. Abi tamam temel ihtiyaçlar okey de Raffaello çikolata da mı hırsızlık değil yani o da mı kamulaştırmaya giriyor diye soramazsınız. Sunulan argümanlarla tutarlı bir hayata sahip olanlarla bir derdim yok. Ama bu arkadaşlarımın çoğunluğu bu olay dışında politik tavrını görmediğim insanlar. Herhangi bir ciddi mevzu konuşulduğunda kafa açma ya, takıl ya deyip konu cheddar kamulaştırmaya gelince bakunin kesiliyorlar. Geçenlerde Amerika'daki protestolarla ilgili Twitter'da bir tartışma patlak verdi yağmalayanlar provokatör mü diye.

Taraflar birbirini amansızca sallıyordu. Bunun Türkiye'de bu şekilde tartışılıyor olması trajikomik geliyor bana. En son kitlesel sokak eyleminin üzerinden yıllar geçmiş bir ülkede George Floyd öldürüldüğü için yapılan eylemlerdeki bir detay hararetle tartışılıyor. Türkiye'de artık benzer bir olay olduğunda böyle bir tepkinin onda birinin bile oluşma ihtimali çok uzak. Olmuyor da zaten. Hatta masum biri öldürülmediği, pas geçildiği bir gün olursa asıl o zaman istikrar bozuldu diye sokağa çıkacak kitleler var artık.

Bu tartışmalar Gezi'yi getiriyor akla isteresiz. Benim Gezi'ye dair maceralı romantik anılarım pek yok. Çünkü çok güvenli bir görev üstlenmiştim. Talsitçiydim. Biber gazının yaktığı yüzlerdeki acıyı dindirmek için ağız maskesi ve deniz gözlüğü, elde de talsit karışımı sıkan fısfısımla alandaydım. Hem işe yarıyordum hem de insanlar yüzümü göremiyordu. Günah çıkaran pederler gibi. Yıllardır karşılaşmadığım, konuşmadığım arkadaşlarım, akrabalarım kim olduğumu bilmeden ağlayarak yanıma geliyor. Ben de gözlerine tahsit sıkıyordum. Tanıdıklarım arada kim olduğumu bilmedikleri için korkutucu olabilecek şeyler fısıldıyordum. Hastamsın sen arkalarda dur. Sen kimsin ya diye ağlamaya devam ediyorlardı. Basit şaka ama vakit geçirtiyor işte.

Hatırlıyorum bu provokatörlük muhabbeti gezide de vardı. Ben hiç şahit olmadım yağmaya ya da zarar gören bir esnafa ama bir kere belediyenin portakal suyu yapıp sattığı aracın içine girildiğini görmüştüm. Barışçıl bir sağlıkçı olarak arabaya girenler provokatör mü eylemci mi anlamaya çalışıyordum ama maske taktıkları için çok anlaşılmıyordu. İçerideki portakalları kamulaştırıp sırayla insanlara dağıttılar. Bana da portakal verdikleri için provokatör olmadıklarına kanaat getirdim.

İnsanoğlu böyledir işte bir ekşi portakalla bile güvenini kazanabilirsiniz. Kayıp eşya dolabımın en nadide köşesinde ise içinde eski bir milyon liralar ve annemin perma saçlı fotoğraflı ehliyetinin olduğu cüzdan var. 7-8 yaşındaydım. Matrix Neo olma hissiyle giydiğim takıp elbiselerle Ciguli gibi dolanıyor. Yetişkin bir erkek olmamın önündeki yaş engelini imajlarla aşmaya çalışıyordum. Annemin de güzel bir cüzdanı vardı. Bir gün şehirler arası yolculuğa giderken cüzdanı arka cebime koymak istediğimi söyledim. Erkek gibi hissetmek için.

Ama gerçekten cüzdanın bende olmasını ya da para taşıyor olmayı değil cüzdanın arka cebime girmesini istediğimi hatırlıyorum. O kadar etkileyiciydi ki bir şey ödüneceği zaman hafif öne eğilip arkana bakmadan çekip çıkarıyorsun. Para üstüne aldıktan sonra tekrar arka cebe koyuyorsun. O şekilde gerine gerine dolaştım açtı da. Sonra otobüse bindik. Cebimde cüzdan yoktu. Arka cebimde.

Gerçekten küçük erkek çocuk kadar beyinsiz çok az şey var. Yani ne desem yasa dışı olacak şimdi ama genel olarak çocukluk iğrenç. Aptal aptal davranan, sadece günü kurtarmayı ve kendini düşünen varlıklar. Bana kalırsa bir dönem çocuk olmuş her insan ömür boyu bunun utancıyla yaşamalı.

Ki ergenliğe girince başlayan içe kapanma, gelene geçene bağırma, odanın kapısını çarpma gibi anlamsız davranışlar bu sebeple oluyor bence. Sarhoş bir gecenin sabahına uyanmak gibi ergenlik. İnsan çocukluktan çıkıp o yaşına kadar etrafındakilere neler neler yaptığını hatırlıyor. Ağzıma sıçacaklar diye korkuya kapılıyor. Gerçekten çocuklar sırtımızda yükler. Sadece duygusal sömürü, tek taraflı ilişki, maddi yük, mesela...

Suriyelilerden şikayetçi olan ırkçı dostlarımız var. İşte Arapça tabelalar asıyorlar, devletin imkanlarını sömürüyorlar, işlerimizi elimizden alıyorlar diye. Ya şu kesin akıldan ve vicdandan yoksun bir düşünce. Ama illa bir şeyden nefret etmek istiyorlarsa, bence biz yetişkinler için en büyük düşman çocuklar. Ki çocukların da Türkçeleri bozuk. Hem devlete hem doğrudan bize yükler. Hatta sanayi ya da tekstil sektöründe çalışanlar bilir, asıl çocuklar işleri elimizden alıyorlar. Dünyanın bütün yetişkinleri.

Birleşin. Çocukken bir arkadaşıma aldığım hediyeye aşık olmuştum. Bütün gece hediyeye baktım. Sonraki gün vermeye kıyamayıp doğum gününde başka dandik bir şey vermiştim. Harekete bak gerçekten yani. Bir diğer hikaye, ilkokulda yılbaşı çekilişi sonucu Fenerbahçeli bir arkadaşıma hediye almaya Fenerbahçe Store'a gitmiştim. Fanatik fenerli bir sahibi vardı dükkanın. Genç rüştüyle fotoğrafları falan asılıydı. Çok güzel, yumuşak tüylü, pelüş bir oyuncak beğenmiştim. Gayet ihtiyari şu kuşun fiyatı ne diye sordum ve büyük bir öfkeyle dükkandan kovulduk.

Neymiş? Kuş değilmiş. Kanaryaymış o. Yani bilerek öyle sormadığım da çok belliydi. Fenerbahçesi sıradan bir kupa bardak aldım ben de arkadaşım Aykut'a. Aykut ise hediye paketini açmadan küs olduğu kız arkadaşına barışma hediyesi olarak vermiş bardağı. Kız da alıp kırmış. Yani bu daha önce tatmadığım bir kırgınlıktı. Hediyem, hediyeyi verdiğim kişi tarafından çalındı. Nefretle dolmuştum Aykut'a karşı. Asla affetmedim. Ama sonra Aykut öldü.

Yeterince uzun anlatınca her hikaye böyle bitiyor. Ama hep erken kestikleri için filmlerde, kitaplarda karakterler hep yaşıyor sanılıyor. Sonra ölümle karşılaşınca insanlar şok oluyorlar günlük hayatta. Hiç sevmediğim ünlü bir ekonomistin sevdiğim bir sözü. Uzun vadede hepimiz ölüyüz. Kayıp eşya dolabının son hikayesi. Kauçuk başparmak kalıbı. Çocukken bir dönem sihirbazlığa merak sarmıştım ki kayıp eşyalardan bahsediyorsak sihirbazları almadan olmaz. Sadece eşyayla da sınırlı değil. Ekmeklerini kayıp üzerinden kazanıyorlar.

Kaybolan Meslekler diye bir belgesel serisi yapsam ikinci bölümü sihirbazlık üzerine olurdu. Bir ise dağcılık. Çocukken çeşitli sihir numaralarının olduğu bir kitap almıştım. Orada iskambil kartlarıyla, evdeki aletlerle yapılan bütün numaraları ezberlemiştim. Ama mendil yok etmek için kitabın yazarının dükkanından özel bir başparmak aleti almak gerekiyordu, bir başparmak protezi.

O kağıtçık protezi parmağınıza takıyordunuz, sonra mendil onun içine saklıyordunuz. Elinizde yok olmuş gibi oluyordu. O dönem internetten alışveriş pek yapılmıyordu. İstanbul'daki dolandırıcı tipli sihirbazımıza havale yapmamız gerekiyordu. O da kargolayacaktı.

İnternetten alışverişin ömürlük düşmanı babam bir türlü izin vermedi ama yalvara yakara aldım başparmağı. Fakat eve gelen başparmak hem çok esmerdi hem de benim minik parmağımın 3 katıydı. Yani çok belli oluyordu elimde bir şey oldu. Yine de insanları pek yaklaştırmayarak numaramı yapıyordum. Bir aile dostumuzun küçük oğlu sihir numaramı çok sevdi. Ben de bir an gaza gelip başparmağı ona hediye ettim. Halbuki maddi gelirleri bizim 200 katımız falandı. Yani sıfır abartıyla söylüyorum bunu. Henüz bu kadar yaygın bir şey değilken

Emlak zenginiydiler ve benim bir daha sihirli başparmak alma şansım olmadı. Ve bu hayal kırıklığının acısını yine çocuk aklımla çok alakasız birinden çıkardım. Muhtemelen çok düşük ücrete bir mağaza açılışında çalışan sihirbaz palyaçodu. Benim de içinde bulunduğum çocuk kitlesine minik gösteriler yapıyordu. Çocukluk aşkım olan Eda'nın mendilini aldı. Avucunun içine tıktı. Sonra elini bir açtı, mendil yok. Diğer çocuklar şok oldu. Ben de bir an, başparmak var, takma başparmak var diye bağırarak arkadaşlarıma adamın elini gösterdim. Adam bir yok mok deyip hızlıca atlatmaya çalıştı ama çocuklar kağıtçık başparmağı çoktan fark etmişti. Bir sihirbazın düşebileceği en kötü duruma düşmüştü. O an kendimle gurur duydum.

En azından kaybolmuş bir eşyayı, Eda'nın mendilini kurtarmıştım. Ben bir kahramandım, o ise sadece bir palyaçoydu artık. Palyaça... Bana adın ne dedi kibarca? Ben de akıllı çocuk tarzı bir övgü alacağımı düşünerek, Deniz dedim. Palyaça kulağıma eğildi ve fısıldadı. Siktir git Deniz. Deniz düştüyse baktım yok.

PodB'yle birlikte hazırladığımız bir bölümün daha sonuna geldik. Bonus bölüm eklenince Apple Podcast ve diğer platformlardan dinleyebilirsiniz. Ayrıca soru, görüş, öneri için vakit yok, deniz.hgmail.com hesabına mail atabilirsiniz. Hepsini okuyorum ve ne kadar sürecek bilmiyorum ama hepsine cevap da yazmaya çalışıyorum. Yavaş yavaş. Sevgiler.

Deniz gökte şehirecek vaktim yok!

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)