
2.168 kelime · ~11 dk okuma
Bir ormanın kıyısında sislerin arasına gizlenmiş küçük bir kasaba düşünün. Sabahın ilk saatlerinde sessizlik hakim buraya. Fakat bu huzur dolu ortamın aksine gökyüzü biraz fazla gri. Kuşlar biraz fazla sessiz. Ve orada ağaçların arasından yükselen dev bir yapı görüyorsunuz. Betondan bir canavar gibi. Bir nükleer santral. Hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyor. Ama siz biliyorsunuz.
Bir şeyler ters gidiyor. Dark dizisini izleyenler bu atmosferi hatırlayacaktır. Zaman döngüleri, kuantum paradoksları, bilim ve felsefenin iç içe geçtiği sürükleyici bir anlatıydı. Ama tüm bu gizemin ve trajedinin ardında unutulan bir şey vardı. Bir nükleer santral. Sessiz bir korkunun yıllar boyunca Almanya'nın belleğinde bıraktığı bir izdi bu.
Bu sadece bir dizi değil, bir milletin nükleere dair yaşadığı travmanın, çatışmanın ve ideallerinin bir yansımasıydı. Biz de o hikayeyi gerçek dünyanın karanlık tünellerinde takip edeceğiz. Bugün Almanya'da aktif nükleer santral sayısı sıfır. Evet, Almanya geçtiğimiz yıl son 3 reaktöründe kapattı.
Peki bu bir zafer miydi yoksa tarihi bir hata mı? Bu bölümde nükleer karşıtlığın gölgesinde bir ülkenin enerji yolculuğunu adım adım takip edeceğiz sizinle. Savaş sonrası travmalardan protesto hareketlerine, Çernobil'den Fukushima'ya, kömürden Güneş'e… Almanya'nın nükleeri terk etmesinin cevaplarını arayacağız.
Almanya nükleer enerjiyi neden terk etti? Garip bir karar değil mi bu? Hele ki bugün nükleer silahlanmanın bir savunma ya da korkutucu bir güç olduğunu düşününce. Peki konu sadece güvenlik mi? Çevresel hassasiyetler mi? Şaka gibi gelebilir ama sormak zorundayız. Yoksa Almanya bildiğimiz dış mihrakların oyununa mı geldi? Hadi başlayalım bu soruları birlikte sorgulamaya.
Öncelikle Almanya'da yaşanan hiçbir gelişmeyi 2. Dünya Savaşı'ndan bağımsız okuyamazsınız. Bugün dahi alınan kararlar bürokrasinin katılığı ve ülkedeki tüm gelişmelerin arkasında savaş sonrasındaki siyasi iklimin tortusu çıkar karşınıza. Bildiğiniz üzere 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerika ve Sovyetler Birliği arasında bir nükleer silahlanma yarışı başlamıştı.
Daha büyük bombalar geliştiriliyor, korkunç testler yapılıyor, devasa bir güç gösterisi sergileniyordu. Bu savaşın ortasındaki Almanya da yeniden şekilleniyordu elbette. Batı ve Doğu'da iki ayrı Almanya vardı. Ama asıl baskın güç elbette Batı Almanya'ydı. Büyük bir yıkım ve kayıp yaşayan bu ülke yeniden doğmaya çalışıyordu.
Elbette Nazi Almanyasını alt eden batılı devletler bu yeniden inşa sürecinde hiç boş durmuyordu. Özellikle de Amerika, Batı Almanya'yı bir tür nükleer silah deposu haline getirmişti. Ve bu tabii ki Sovyetlerin hiç hoşuna gitmemişti. Üstelik bu konuda yalnız da değillerdi. Sadece Sovyetler değil entelektüel çevrelerde ve gençlerde de büyük bir tepki yaratmıştı bu gelişme.
Öyle ki 1957'de aralarında Otto Hahn, Werner Heisenberg ve Max Born gibi isimlerinde bulunduğu 18 bilim insanı, Batı Almanya ordusunun taktik nükleer silahlarla donatılmasına karşı çıkarak Göttingen manifestosunu yayımlamıştı. Bu manifesto nükleer silahlanmanın tehlikelerine dikkat çekiyor ve Almanya'nın nükleer silah edinmemesi gerektiğini savunuyordu. Ve bu süreçteki ilk kıvılcımı ateşlemişti. Hemen ardından 1960'ta Almanya'daki ilk Paskalya yürüyüşü düzenlendi. Elbette bu yürüyüşler dini bir bayramı kutlamak için değil, nükleer silahlanmaya karşı barışçıl bir protesto gerçekleştirmek için düzenleniyordu. Yani her şeyin çıkış noktası nükleer silahlanmaya karşı protestolar olacaktı. Peki nükleer enerjiye karşıtlık nasıl gelişti?
Bunu anlamak gerçekten kolay değil. Ama şunu söylemek mümkün. Hitler kapanmayacak bir sosyolojik yara bırakmıştı Almanya'da. Nazi döneminde yoğunlaşan merkezi otorite ve teknolojik tahakküm deneyimi Alman toplumunda derin bir teknokrasi karşıtlığı yaratmıştı haliyle. İnsanlar nükleer enerjinin bu merkeziyetçi yaklaşımı yeniden güçlendirebileceği ve siyasi gücü yoğunlaştırabileceği korkusunu yaşıyordu.
Bu yüzden Almanya'nın savaş sonrası yeniden inşasını, barış ve demokrasi kavramları ön plana çıkıyordu. Anlayacağınız ilk etapta nükleer silahlanmaya karşı bir tepki gibi başlayan bu yürüyüşler zamanla doğrudan nükleer enerji karşıtlığına evrilmişti. Fakat nükleer enerji karşıtlığının dönüm noktası nedir diye soracak olursanız, Will kasabasındaki nükleer santral planını bir referans noktası olarak gösterebiliriz. 1970'lerin başında Almanya'nın Will şehrinde bir nükleer santral inşa edilmesi planlanmıştı. Bu santral pek çokları gibi bölge için ekonomik refah ve enerji güvenliği vaat ediyordu. Ancak halk bu projeye katılmadıkları ve karar alma süreçlerinden dışlandıkları için rahatsızlık duymaya başlamıştı. Çiftçiler, aileler, öğrenciler ve yerel gruplar arasında bir dayanışma doğdu.
İnşaat başladığında yerel halk santral sahasını işgal ederek projeyi durdurdu. Bunun üzerine kolluk kuvvetleri kitleye müdahale etmişti. Polis müdahalesi sırasında çiftçiler ve kadınların alandan zorla çıkarılması ise ulusal medyada geniş yankı uyandırıyordu. Toplumun geniş kesimlerinden destek gören bu protesto sonunda Freiburg Mahkemesi'nin inşaatı durdurma kararına kadar yol açtı.
Will'deki bu zafer Almanya'daki anti-nükleer hareket içinde bir dönüm noktası olmuştu kısacası. Peşinden bu hareketi destekleyen olaylar geldi. Mesela 1979'da Amerika'da yaşanan Three Mile Adası kazası sonrası hareket daha da güçlenmişti. Bununla birlikte 80'lerin başında anti-nükleer hareket siyasallaşmış ve Yeşiller Partisi doğmuştu.
Tüm bu protestolara rağmen Almanya 60'lardan 80'lerin sonuna kadar tam 37 tane nükleer santral inşa etmiş ve işletmeye başlamıştı. Bunca karşıtlığa rağmen verilen bu kararı anlamak için de Arap Yarımadası'na bakmamız gerekiyor. 1973'de İsrail ile Mısır arasında yaşanan Yom-Kipur Savaşı'nın ardında Batı ülkeleri İsrail'in yanında yer almıştı. Fakat onları büyük bir sürpriz bekliyordu.
Arap Petrol Ambargosu Arap dünyası tüm batı ülkelerini petrolden mahrum bırakmakla tehdit ettiğinde batıdaki tüm ülkeler bu bağımlılığın ne denli tehlikeli olduğunu anlamış ve enerji politikalarını tamamen değiştirmeye karar vermişti. Başta Fransa olmak üzere Almanya'nın da yer aldığı birçok batılı devlet nükleer enerji programlarını hızlandırmış, santral üstüne santral açmıştı. Elbette sanayide çağ atlayan ve ekonomik olarak büyüyen Almanya'da enerji ihtiyacının had safhaya çıkması da önemli bir etkendi. Yani nükleerden başka şansları da yok gibiydi.
ki bu politikanın Almanya'yı hangi seviyeye getirdiği, sanayide nasıl bir dev haline dönüştürdüğü de bugünden bakınca gayet net anlaşılabiliyor. Fakat tüm bunlar olurken dünya bir felaketle sarsılmıştı. Bir önceki bölümümüzü dinleyenler cevabı hemen verecektir diye tahmin ediyorum. Evet, Çernobil'den bahsediyorum.
26 Nisan 1986'da yaşanan Çernobil felaketi Almanya'nın nükleer enerji karşısındaki duruşunu da kökten değiştiren bir olaydı. Öyle ki Ukrayna'daki santralden yayılan radyasyon bulutu batır rüzgarlarıyla birlikte Avrupa'yı da etkisi altına almıştı. Ve Almanya için bu soyut bir tehditin somutlaşmış hali gibiydi. Çernobil'in yarattığı panik Almanya toplumunda yeni derin yaraların açılmasına da sebep olacaktı. Hükümet iot tabletleri dağıtıyor. İnsanlar evlerine kapanıyor. Çocuklar parklara çıkamıyordu. Radyasyonlu yağmurlar yağdığında herkes evine koşuyordu. Tarım ürünleri sıkı denetimlerle kontrol ediliyor. Hatta süt içmek bile tehlikeli görülüyordu.
Öyle ki bazı bölgelerde saatte 7.4 miligreye kadar varan radyasyon seviyeleri ölçülüyordu. Ama asıl derin olan toplumsal bellekte açılan yaraydı. Nazi dönemindeki teknoloji korkusu 80'lerin ikinci yarısında şekil değiştirmiş ve bambaşka bir formda geri dönmüştü.
Halk artık nükleer santrallerin sadece kendi ülkelerinde değil, komşu ülkelerde bile ne kadar tehlikeli olabileceğini görmüştü. Üstelik Doğu Almanya'daki Sovyet yapımı VVER tipi reaktörler de Çernobil ile aynı teknolojiye sahipti. Bu durum toplumda biz de her an Çernobil gibi bir felaket yaşayabiliriz korkusunu da tetiklemişti. Dolayısıyla Almanya'daki anti-nükleer hareket Çernobil'den sonra daha da güçlenmişti. Yeşiller Partisi'nin oy oranları artmaya başlamış, sokak gösterileri büyümüştü. Artık sadece çevreci grupların değil, ev kadınların, işçilerin ve öğrencilerin, kısacası toplumun her kesiminin katıldığı dev protestolara dönüşmüştü bu yürüyüşler.
Çernobil'in etkilediği tek kesim halk değildi elbette. Almanya devlet yönetimi de enerji politikasında radikal değişikliklere giden bir yola girecekti böylece. Arka arkaya yeni kararlar alınmış, epey de başarıya ulaşılmıştı bu doğrultuda. Onların ne olduğunu da kısa bir aradan sonra anlatacağım size.
Evet, Çernobil sonrası Almanya'da nükleer enerji karşıtlığı fazlasıyla yükselmiş. Halk ve devlet radikal değişikliklere gitme kararı almıştı. Hükümet yeni nükleer santral projelerini durdurmuş. Mevcut santraller içinse güvenlik standartlarını sıkılaştırmıştı. Peki ama tüm bunlar yaşanırken Almanya enerjiyi nasıl tahsis edecekti? Ya da şöyle soralım, dünyanın en büyük sanayi devlerinden biri olmaya nasıl devam edeceklerdi?
İşte bu sorular Almanya'nın yeni bir enerji politikası arayışına girmesini sağladı. 90'ların sonu ve 2000'lerin başı. Almanya'nın enerji politikasında devrim niteliğinde değişimlerin yaşandığı bir dönem olmuştu. Özellikle 1998'de Sosyal Demokratlar ile Yeşiller Partisi'nin kurduğu koalisyon hükümeti ülkenin enerji geleceğini tamamen değiştirecek adımlar atıyordu.
Bu o zamanlar için epey ilginç bir durumdu aslında. Zira dünyada ilk kez çevreci bir parti ulusal hükümette yer almıştı. Energi bende yani enerji dönüşümü kavramı da işte tam da bu dönemde popülerleşmeye başlamıştı. Fakat bu kavramın kökenleri aslında 80'lere dayanıyordu.
O dönem anti-nükleer aktivistler tarafından kurulan bir düşünce kuruluşunun yayınladığı, Energi Wende, petrol ve uranyum olmadan büyüme ve refah isimli bir kitapta bu terim ilk kez kullanılmıştı. Bu isim bile aslında Almanya'nın vizyonunu açıkça ortaya koyuyordu. Hem fosil yakıtlardan hem de nükleer enerjiden bağımsız bir gelecek amacı. Bu vizyon dönemin enerji uzmanları tarafından gerçekçi olmayan bir hayal olarak tanımlanmıştı aslında.
merkezi nükleer santraller yerine dağınık, yenilenebilir enerji sistemlerine geçmek o günün teknolojisiyle imkansız gibi görünüyordu. Ama Almanya halkı ve aktivistler uzmanların bu görüşünü reddetti. Bu açıdan bakınca da günümüzün uzmanlara kulak verin sloganıyla hareket eden iklim aktivizminden oldukça farklı bir yaklaşımdı onlarınkisi. Peki ya sonuç? 2000 yılında Almanya'nın elektrik tüketiminin sadece %6.3'ü yenilenebilir kaynaklardan gelirken 2023'te bu oran %51.8'e kadar ulaştı. Üstelik bu başarının arkasında devlet ya da büyük şirketler değil sıradan vatandaşlar vardı.
2019'daki verilere göre Almanya'daki yenilenebilir enerji tesislerinin %40.4'ü vatandaşların mülkiyetine geçmişti. 2010'ların başındaysa bu oran %50'nin üzerindeydi. Çiftçiler biyogaz tesisleri kuruyor. Komşular bir araya gelip rüzgar enerjisi kooperatifleri oluşturuyor. Ev sahipleri çatılarına güneş panelleri yerleştiriyordu.
Elbette böylesi bir dönüşümün zorlukları da vardı. Örneğin rüzgar türbinlerinin kuş göç yollarına etkisi, güneş panellerinin tarım arazilerine yerleştirilmesi gibi çevresel kaygılar ortaya çıkmıştı. Daha da önemlisi bu dönüşümün maliyeti ülke vatandaşlarının elektrik faturalarına da yansıyordu. Öte yandan Almanya'nın enerji politikasındaki en büyük sınav hiç beklenmedik bir şekilde 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle başladı.
Bu kriz ülkenin enerji güvenliği konusundaki tüm varsayımlarını da altüst etmişti. Durumun ironik yanı ise şuydu. Almanya tam da son 3 nükleer santralini kapatmaya hazırlanırken Rusya'nın Avrupa'ya gaz akışını kesmesiyle karşı karşıya kaldı. Üstelik bu sadece bir enerji krizi değil. Aynı zamanda Almanya'nın 2. Dünya Savaşı sonrası kurduğu tüm ekonomik ve siyasi dengelerin sarsılması anlamına da geliyordu. Zira Almanya Rusya ile kurduğu enerji ortaklığını her zaman bir barış köprüsü olarak görmüştü.
ve kriz derinleştikçe halk ilk kez nükleer enerji konusunda daha farklı düşünmeye başladı. Kamuoyu araştırmaları çarpıcı bir değişimi ortaya koyuyordu. Halkın dörtte üçü nükleer santralleri. 2023 ortasına kadar çalışmaya devam etmesini istiyordu. Hatta yüzde 41'lik bir kesim yeni reaktörler inşa edilmesini bile destekliyordu.
Fakat kamuoyunun değişen bu tutumuna rağmen Almanya hala nükleer enerjiye geri dönme kararı almış değil. Bunun da teknik ve pratik birçok nedeni vardı elbette. Öncelikle bir nükleer santralin ömrünü uzatmak sanıldığı kadar kolay değil. birkaç yılda bir yakıt çubuklarının değiştirilmesi gerekiyor ve bu işlem aylar öncesinden planlanıyor. Üstelik kapatma kararı nedeniyle rutin denetimler atlanmış, çalışanların da sözleşmeleri sonlandırılmıştı. Buna karşın Almanya hükümeti içinde nükleer karşıtı Yeşiller Partisi'nde bulunduğu bir koalisyonla sadece 3,5 aylık bir uzatma kararı alabildi. Bu mevcut yakıt çubuklarındaki enerji kapasitesini son damlasına kadar kullanmak anlamına geliyordu.
Ama daha fazlası için artık çok geçti. Bu durum Almanya'yı paradoksal bir noktaya getirdi. Enerji ihtiyacını karşılamak için eski kömür santrallerini yeniden devreye almak zorunda kaldılar. Bu da ülkenin toplam emisyonlarını artıran bir durum yaratıyordu. Yani çevre dostu olma hedefiyle başlayan bir politika, beklenmedik jeopolitik gelişmeler sonucu tam tersi bir sonuca doğru ilerliyordu.
Bu noktaya kadar hep geçmişi ve biraz da bugünü konuştuk aslında. Fakat ya gelecek? Almanya bu krizi nasıl aşmayı planlıyor? Biraz da onun üzerine konuşalım isterseniz. Hükümet enerji sektörünü istikrarlı tutmak için yeni yasalar ve düzenlemeler getirdiğini söylüyor. Bu noktada da önemli bir sorunun üzerinde duruyorlar. Yenilenebilir enerji kaynakları Rusya'dan gelen doğal gazın yerini alabilecek mi?
ve elbette Alman sanayisi bu geçiş döneminde rekabet gücünü koruyabilecek mi? Bunun için 2022'nin bir Nisan gününe bakmamız gerekiyor. Almanya'da o gün üretilen yenilenebilir elektriği düşündüğümüzde bir katman gibi üst üste dizilen kaynaklar vardı. En altta sürekli üretim yapan hidroelektrik santraller. Onun üzerinde biyokütle.
Ardından açık deniz ve karasal rüzgar türbinleri yer alıyordu. Günün en parlak oyuncusu ise güneş enerjisiydi. O günün sonunda Almanya'nın elektrik ihtiyacının neredeyse yarısı yenilenebilir kaynaklardan karşılanmıştı. Hükümetin hedefi ise bu oranı 2030'a kadar %80'e çıkarmaktı. Ancak burada iki kritik soru daha var. Geri kalan %20 nereden gelecek?
ve daha da önemlisi güneş parlamadığında ya da rüzgar esmediğinde ne olacak? Bu soruların cevabı enerji sektöründe artık yük olarak bilinen bir kavramda gizli. Artık yük gün içinde sürekli değişiyor. Bu açığı kapatmak için ya çok büyük bataryalara ihtiyacımız var ki henüz bu teknoloji yeterli ölçekte mevcut değil ya da çok esnek bir şekilde açılıp kapatılabilen santrallere. Şu anda Almanya'da bu esneklik büyük ölçüde doğalgaz santralleri ile sağlanıyor. Bu santraller sadece 30 dakika içinde tamamen açılıp kapatılabiliyor. Ama elbette önemli miktarda emisyon da salıyorlar.
Anlayacağınız üzere konu pek de çevre duyarlılığı falan değil. Tüm mesele şu aşamada güvenlik endişeleri gibi duruyor. Fakat burada da bir paradoks var elimizde. Zira nükleer enerji kömür ve diğer fosil yakıtlardan çok daha güvenli. Hava kirliliği ve madencilik kazaları nükleer kazalardan çok daha fazla can aldı son yıllarda. Diğer yandan nükleer atık depolama hala tartışmalı bir konu. Fakat mesela Finlandiya bu sorunu çözen ülkelerden birisi.
Ülkede inşa halinde olan derin jeolojik depolama tesisi türünün dünyadaki ilk örneği. İsveç de yeni bir tesis için lisans aldı yakın zamanda. Ama nükleer enerjisi olan diğer 30'dan fazla ülke henüz bir tesis inşa edemedi veya lisans alamadı bu noktada. Bu da masadaki çözümlerden birisi. Sonuç olarak Almanya belki de nükleer enerjiden çıkarken acele etti.
Diğer teknolojileri geliştirmeden nükleerden çıkmak bir hata olabilir. Evet, büyük ölçekli nükleer enerji santralleri Almanya için uzun vadeli bir çözüm olmayabilir. Ama Almanya yenilenebilir enerjide yüzde yüze ulaşana kadar, enerjiyi verimli bir şekilde depolayana kadar ve mükemmel bir elektrik şebekesi kurulana kadar nükleer enerji önemli bir rol oynayabilirdi bu ülkede. Belki sorulması gereken asıl soru şu. Acaba füzyon ya da toryum gibi yeni nesil nükleer teknolojiler gelecekte bu denklemi değiştirebilir mi? Yeni bir enerji devrimi tüm dengeleri değiştirebilir mi? Onu da zamanla göreceğiz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.