Podcast

Hayatınıza Kaç İnsan Sığar?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnsanın garip bir yanı var… Sevdiği herkesi yanında istiyor. Ama işte bir noktada ilişkilerimiz tıkanmaya başlıyor. İşte bu durum bir soruyu çıkarıyor ortaya: Hayatımıza kaç insan sığar? Cevap vermesi epey zor bir soru gibi gelebilir bu, fakat aslında bilimsel bir açıklaması var. Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümünde Robin Dunbar'ın beyin ve sosyal ilişkiler bağlantısı kurduğu çalışmaları, sosyal medyanın bu sürece etkisini ve zihnimizin çalışma sistemini inceliyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.894 kelime · ~9 dk okuma

İnsanın garip bir yanı var. Sevdiği herkesi yanında istiyor. Her an onlarla vakit geçirmek, gülmek, eğlenmek… Bunlar kulağa çok güzel gelen şeyler tabii. Ama işte, bir süre sonra insan bundan da yoruluyor. Bir nevi sosyal bataryamızı tüketiyoruz. Aslında bu binlerce yıldır süregelen bir döngü.

Küçük gruplar halinde avlanan atalarımızdan dev metropollerde yaşayan modern insana kadar hep aynı şeyi yaşıyoruz. Sosyal bağlar kurmak istiyoruz ama bir noktada tıkanıyoruz. İşin ilginç yanı bu tıkanma noktası hepimiz için aşağı yukarı aynı yerde duruyor. Antropolog Robin Dunbar bu sınırı keşfettiğinde kendisi de şaşırmıştı. Çünkü bulduğu şey sadece bir sayı değildi.

İnsan beyninin gizli bir haritasıydı keşfettiği şey. Bu harita sosyal ilişkilerimizin neden bazı noktalarda çöktüğünü, neden bazı arkadaşlıkların zamanla solduğunu ve hatta sosyal medyanın bizi neden bu kadar yorduğunu açıklıyordu. Bugün sizinle Dunbar'ın o haritayı nasıl keşfettiğini ve neden sosyal ilişkilerimizin bir noktada çöktüğünü anlamaya çalışacağız. Ve kendimize çok önemli bir soru soracağız.

Transkriptin tamamını oku

hayatımıza kaç insan sığar? 1980'lerin sonu. Ortada ne Facebook ne de Instagram falan var. O günlerde Robin Dunbar laboratuvarında oturmuş primatların beyin büyüklüklerini inceliyordu. Farklı primat türlerinin grup büyüklüklerinin neden bu kadar değişkin olduğu sorusuna yanıt bulmaya çalışıyordu. Şöyle izah edeyim. Şempanzeler 50-60 kişilik gruplar halinde yaşarken babunlar 100'den fazla bireyle dolaşabiliyordu.

Bazı maymun türleri ise 10-15 kişilik küçük aileler halinde gruplaşıyorlardı. İşte Robin Dunbar bu farkın bir tesadüf olmadığını düşünüyordu. Ki haklıydı da. Her primat türünün neokorteks hacmi yani beynin sosyal ilişkileri yöneten bölümü grup büyüklüğüyle doğrudan ilişkiliydi. Yani beyin ne kadar büyükse sürüyü oluşturan grup da o kadar kalabalık oluyordu.

Buraya kadar her şey normaldi aslında. Esas enteresan sonuç Dunbar'ın hesaplamayı insanlara uyguladığında ortaya çıkmıştı. Yaptığı çalışmanın neticesinde insan beyninin ortalama 150 kişilik bir sosyal ağı yönetebilecek kapasitede olduğunu hesaplamıştı Dunbar. Ne eksik ne fazla.

Evet de başta kimse ona inanmamıştı. Fakat daha sonra antropologlar devreye girdi. Tarih boyunca insan topluluklarını incelemeye koyuldular. Avcı toplayıcı grupları, köy yerleşimlerine, askeri birlikleri, hatta ortaçağ köylerine… Evet hepsinde optimal sayı 150 civarındaydı. Mesela Roma ordusu 150 kişilik Senturiae adı verilen birliklere bölünmüştü.

Çünkü bir komutan ancak bu kadar askeri gerçekten tanıyabilir, yeteneklerini bilebilir ve etkili şekilde yönetebilirdi. Ya da Huterite tarikatı. 150 kişiye ulaşan kolonilerinin hepsini ikiye bölerler. Peki neden? Çünkü bu sayıyı geçtiklerinde sosyal bağlar zayıflıyor ve grup içi düzen bozulmaya başlıyor. İşin en önemli noktası ise şu aslında.

bahsedilen bu 150 kişi öyle rastgele seçilmiş yabancılar değil. Hepsi hayatınızdaki önemli insanlar. Yani bir kafede karşılaştığınızda ay ne güzel bir tesadüf deyip 10 dakika sohbet edebileceğiniz, son görüşmenizden bu yana neler yaptığını gerçekten merak ettiğiniz kişiler. Ama Dunbar'ın asıl keşfi bu sayının altında yatan mekanizmaydı. Ve burası modern hayatımızı derinden etkileyen bir gerçeği ortaya çıkaracaktı.

150 sayısı aslında bir yanılsama. Daha doğrusu büyük resmin sadece bir parçası. Zira Dunbar araştırmalarını derinleştirdikçe çok daha ilginç bir şey keşfetmişti. Beynimizdeki sosyal ağ bir soğan gibi katmanlıydı aslında. Biraz o katmanları inceleyelim isterseniz. En içteki çekirdek sadece 5 kişiden oluşuyor. Burayı hayatınızın merkez üssü olarak da düşünebilirsiniz.

Aileniz, can dostlarınız, sadece en yakınlarınız var burada. Kaybetmeyi düşünemediğiniz, günlük hayatınızın vazgeçilmezi olan insanlar. Ve işin ilginç yanı şu ki, bu sayı neredeyse tüm kültürlerde aynı. Evet, hemen hemen her kültürde insanlar en yakınları olarak 5 kişiyi seçiyor zihinlerinde. Bir sonraki katmandaysa 15 kişi yer alıyor. Buna sempati çemberi diyordan var.

Yakın dostlarınız ve sık sık görüştüğünüz akrabalarınız burada yer alıyor. Yani başınız gerçekten sıkıştığında arayabileceğiniz insanlar bunlar. Sonrasındaysa 50 kişilik bir grup geliyor. İyi arkadaşlarınız, düzenli görüştüğünüz iş arkadaşları, aktif bir şekilde vakit geçirdiğiniz sosyal çevreniz. Doğum günü partinize çağırabileceğiniz insanlar yani. Ve en dıştaysa mevzubahis o 150 kişi yer alıyor.

Burada kritik olan şey ise şu. Bu katmanlar arasındaki ilişki matematiksel bir düzende ilerliyor. Her katman bir öncekinin yaklaşık 3 katı insan barındırıyor. Sanki beynimiz sosyal ilişkileri organize etmek için gizli bir formül kullanıyor gibi yani. İşte bu formülün sırrı da zamanda gizli. En içteki çemberde yer alan insanlarla haftada birkaç kez görüşüyoruz.

İkinci katmandakilerle ayda bir. Üçüncü katmandakilerde ise birkaç ayda bir. Pandemi dönemini bir düşünün. Bazı arkadaşlıklarımız solup gitti değil mi? Çünkü beynimiz görüşmediğimiz insanları yavaş yavaş dış katmanlara itiyor. Bir süre sonra da tamamen sosyal ağımızın dışında kalıyor o insanlar. İşte bu durum modern hayatında en büyük çelişkisini ortaya çıkarıyor aslında.

Sosyal medyada yüzlerce arkadaşımız var. Ama beynimiz hala bu elkel ve katmanlı yapıyı kullanıyor. Soğan katmanları gibi demiştik ya sosyal ilişkilerimiz için. Bu katmanların her biri milyonlarca yıllık evrimin ürünü esasında. Peki neden tam olarak 5 kişi en yakınımızda? Neden 15 kişi sempati çemberimizde? İşte burada devreye beynimizin hikayesi giriyor.

Şöyle ki insan beyni vücut ağırlığımızın sadece yüzde ikisini oluşturmasına rağmen enerjimizin yüzde yirmisini tüketiyor. Bu enerjinin büyük kısmını da sosyal ilişkileri yönetmek için kullanıyoruz aslında. Dunbar'ın Oxford Üniversitesi'ndeki son araştırmaları epey ilginç bir şey gösteriyor bize. Her sosyal katman beynimizde farklı bir aktivite düzeyi yaratıyor.

FMRI taramalarında iç çemberimizdeki beş kişi için beynimizin ayna nöronları çok daha aktif çalışıyor. Yani onların sevincini, acısını, heyecanını gerçekten hissedebiliyoruz. Ne demiştik? Beynimiz vücudumuzun yüzde ikisini oluşturmasına rağmen enerjimizin yüzde yirmisini tüketiyor. Ve bu enerjinin büyük bir kısmını da sosyal ilişkilerimizi yönetmek için harcıyoruz.

Peki ama neden evrimsel sürecimizde bu kadar masraflı bir sistem geliştirdik? Bunu da kısa bir aranın ardından anlatacağım size. Evet, mesele sosyal ilişkilerimiz olduğunda beynimiz, tükettiğimiz enerji açısından epey masraflı ve katmanlı bir sistem yürütüyor. Bunun nasıl bir evrimsel süreç sonucunda geliştiğini konuşacaktık değil mi en son? Hadi devam edelim kaldığımız yerden.

Bu sorunun cevabı türümüzün hayatta kalma stratejisinde gizli aslında. Şöyle ki, şempanzelerle ortak atamızdan ayrıldığımız 6-7 milyon yıl önce epey kritik bir seçim yaptık. Daha büyük bir beyin ve daha karmaşık sosyal ilişkilere yöneldik. Harvard Üniversitesi'nden Richard Wrangham'ın araştırmaları bu dönüşümün izini sürüyor mesela.

Ateşi kontrol etmeyi öğrenmemiz ve yiyecekleri pişirerek tüketmeye başlamamız türümüzün beyni için daha fazla enerji kaynağı demekti. Biz de bu enerjiyi sosyal zekamızı geliştirmek için kullandık aslında. İşin ilginç yanı bu sosyal zekanın katmanları fosil kayıtlarında bile görülebiliyor. Mesela antropolog Leslie Aylan'ın çalışmaları beyin hacmimizin artışıyla grup büyüklüğümüz arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Bu sayılar işte bize ilginç bir evrim hikayesi anlatıyor. İnsansı türlerin beyin hacmi 2 milyon yıl içinde neredeyse 3 katına çıktı. Şöyle anlatayım bunu da. Homo habilis 600 cc'lik beyniyle başladı yolculuğuna.

Bu beyin sadece 70-80 kişilik grupları yönetebiliyordu. Sonra Homo erectus geldi ve sahip olduğu 900 cc'lik beyni ile 100-120 kişilik grupları organize edebilmeye başladı. Fakat esas sıçrama son 300 bin yılda gerçekleşti. Homo sapiens'in 1500 cc'lik beyni türümüze benzersiz bir sosyal kapasite kazandırdı.

Bu gelişimle birlikte sadece grup büyüklüğü değil, ilişkilerin karmaşıklığı da değişti elbette. Artık dedikodu yapabiliyor, grup içi politika güdebiliyor, karmaşık sosyal stratejiler geliştirebiliyorduk. Bu değişim öyle hızlı gerçekleşti ki evrimsel açıdan neredeyse patlamaya benzer bir süreçti bahsettiğim. Bazı antropologlar buna sosyal beyin patlaması da diyor hatta.

Beynimiz büyüdükçe sosyal kapasitemiz de artmıştı. Ve sosyal kapasitemiz arttıkça daha büyük bir beyne ihtiyaç duyar olmuştuk. Bu döngü en nihayetinde bizi bugünkü halimize getirdi. Size bahsettiğim bu sayılar işin sadece başlangıcı aslında. Robin Dunbar ve ekibinin yeni araştırmaları sosyal beynin başka bir özelliğini daha ortaya çıkardı yakın zamanda. Empati kapasitesini.

Ne demiştik? Efemaray taramaları sonucunda iç çemberimizdeki beş kişi için beynimizin ayna nöronları çok daha aktif çalışıyordu değil mi? Yani onların acısını, sevincini, heyecanını gerçekten hissedebiliyoruz. Dış çemberlere doğru gittikçe bu aktivite azalıyor. Bunun sebebini ise antropolog James Rilling enteresan bir şekilde araştırmış.

Bu çalışmada kişilere sosyal ağlarındaki insanların fotoğrafları gösterilmiş ve bu esnada beyinlerindeki aktiviteler taranmış. Bu incelemeler sonucunda beynimizdeki ödül merkezinin farklı seviyelerde aktifleştiği ortaya çıkmış. İç çemberdekiler en yüksek aktiviteyi tetiklerken dış çemberlere doğru bu aktivite kademeli olarak düşüyor. Peki modern dünyada bu evrimsel miras nasıl şekil değiştiriyor?

İşte bu sorunun yanıtı bizim yorgunluğumuzu da anlatıyor biraz. Tüm bu evrimsel sistem bugün büyük bir sınavdan geçiyor aslında. Her sabah telefonumuzu elimize aldığınızda yüzlerce bildirim karşılıyor bizi. Bir post attığınızda anında düzünelerce like alabiliyorsunuz. Bir podcast bölümü paylaştığınızda binlerce kişiye ulaşabiliyorsunuz.

ya da bir LinkedIn gönderiniz yüzlerce beğeni toplayabiliyor. Kulağa harika geliyor değil mi bunlar? Ama işte burada epey ilginç bir paradoks var. İletişim kanallarımız çoğaldıkça derin bağlantılarımız azalıyor. Sosyal medyada bir tür vitrin hayatı izliyoruz yani. Arkadaşlarımızın tatil fotoğraflarını beğeniyor, iş arkadaşlarımızın terfi kutlamalarını tebrik ediyor, eski okul arkadaşlarımızın düğün videolarını izliyoruz.

Ama bu paylaşımların altında yatan hikayeleri daima kaçırıyoruz. O tatile gitmek için ne kadar çabaladıklarını, terfi sürecinde yaşanan stresi, düğün hazırlıklarındaki gerginlikleri… Yani hayatın gerçek dokusunu göremiyoruz. Dahası bu highlight real etkisi beynimizi de yanıltıyor. Sürekli başkalarının hayatlarının en parlak anlarını görünce kendi gündelik gerçekliğimiz sönük geliyor bize.

Beynimiz evrimsel olarak bu kadar çok insanın, bu kadar çok özel anını işlemeye hazır değil henüz. Sosyal medya, beynimizin binlerce yıldır kullandığı bu sistemi öyle bir altüst ediyor ki... Şöyle örneklendireyim bunu. En yakın arkadaşınızın doğum gününü asla unutmazsınız. Ama bir arkadaşınızın acı haberini yaşandıktan bir hafta sonra sosyal medyadan bulabilirsiniz.

ya da eski bir iş arkadaşınızın evlendiğini aylar sonra öğrenebilirsiniz. Neden? Çünkü dijital dünya beynimizin sosyal katmanlarını bulanıklaştırıyor. O kadar çok bilgi akıyor ki hangisinin önemli olduğunu ayırt edemiyoruz artık. İşin ilginç yanı, teknoloji dünyası da bunu fark etmiş durumda. Instagram'ın yakın arkadaşlar özelliğini, WhatsApp'ın sohbeti sabitle seçeneğini, X'in önemli bildirimler uygulamasını bir düşünün.

Hepsi aslında beynimizin o kadim sosyal katmanlarını dijital dünyada yeniden yaratmaya çalışıyor. Ama işte maalesef yetmiyor. Çünkü sosyal ilişkilerin bir ritmi var. İç çemberdeki insanlarla her gün bir şekilde temas ediyoruz. İkinci katmandakilerle haftalık, üçüncü katmandakilerle aylık. Bu ritim bozulduğunda bağlar da zayıflıyor. Demin de dediğim gibi bunun en çarpıcı örneğini pandemi döneminde yaşadık.

Zoom görüşmeleri, WhatsApp mesajları, Instagram canlı yayınları… Hepsi vardı. Ama bir şeyler eksikti. Çünkü beynimiz binlerce yıldır yüz yüze iletişim için evrimleşmişti. Mimikler, göz teması, sesin tonu, beden dili… Bunların hepsi sosyal bağların yapı taşlarını oluşturuyor aslında. Ve belki de en önemlisi tüm bu dijital araçlar sosyal ilişkilerin en temel kuralını göz ardı ediyor.

Her ilişki aynı derinlikte olamaz. Her bağlantı aynı değeri taşıyamaz. Her etkileşim aynı ağırlıkta değildir. Peki gelecekte bizi ne bekliyor? Metaverse, yapay zeka, arttırılmış gerçeklik… Tüm bu teknolojiler sosyal beynimizi nasıl etkileyecek? Bu perspektiften bakınca insanlık yeni bir eşikte duruyor diyebiliriz rahatlıkla.

Metaverse'den yapay zekaya, beyin bilgisayar arayüzlerinden sanal gerçekliğe… Her yeni teknoloji sosyal ilişkilerimizi yeniden şekillendirme vaadiyle geliyor. Teknoloji laboratuvarlarında ilginç deneyler yapılıyor. Sanal gerçeklik gözlükleri artık göğüs hareketlerimizi ya da yüz kaslarımızı dahi takip edebiliyor.

Avatarlarımız gerçek dünyadaki mikro ifadelerimizi sanal ortama aktarabiliyor. Yapay zeka ses tonumuzdan duygusal durumumuzu anlayabiliyor. Ve bu doğrultuda dijital empati üzerine de çok sayıda ilginç çalışma yürütülüyor. Araştırmacılar sanal ortamlarda beynin ayna nöronlarını aktive edecek sistemler geliştiriyor. Hedef ekran arkasındaki insanı gerçekten hissedebilmek.

Daha da çarpıcı olanı ise beyin-bilgisayar arayüzlerinin sadece düşünceleri değil, duyguları da aktarmanın peşinde olması. Yani teknoloji artık sadece bağlantı kurmayı değil, o bağlantıyı anlamlı kılmayı da hedefliyor. Peki ya beynimiz? Evet. O hala aynı kadim yazılımı kullanıyor. 5 kişilik iç çember, 15 kişilik sempati grubu ve 150 kişilik total A. Milyonlarca yıllık evrim bu sayıları beynimize kazımış durumda. Belki de yakın gelecekte bu sayılar değişecek. Belki de yapay zeka sosyal yükümüzün bir kısmını üstlenecek. Belki sanal gerçeklik fiziksel mesafeleri tamamen ortadan kaldıracak.

Belki beyin bilgisayar arayüzleri iletişim kapasitemizi arttıracak. Ama bir soru hala cevap bekliyor. Daha fazla bağlantı daha iyi ilişkiler mi demek? İnsanlık tarihi bize bir şey öğretti. Teknoloji limitlerimizi değiştiriyor. Ama doğamızı değil. Ateşin kontrolü bize daha büyük bir beyin verdi. Yazı, bilgiyi nesilden nesile aktarmamızı sağladı. Matbaa fikirleri yaymamıza olanak tanıdı. İnternet dünyayı küçücük bir köye çevirdi. Ama her seferinde o kadim sosyal mimariye geri döndük. Belki de o sayıların bir bilgeliği vardır. Belki de beynimiz bize bir şey söylemeye çalışıyordur.

İnsan olmak, sınırsız bağlantıya sahip olmak değil, anlamlı bağlar kurabilmektir.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)