
4.762 kelime · ~24 dk okuma
Efendim Pod B Media'nın sunduğu Bakıcaz podcastinden hepinize merhabalar. Çok güzel mesajlarınızı alıyoruz. En azından ben alıyorum. Diyorlar ki işte uyurken falan sizi dinliyoruz, işte yolda sizi dinliyoruz, arabada sizi dinliyoruz, işte işimizde dinliyoruz. Bu mesajlardan son derece mutluyuz. Çok teşekkür ediyoruz. Temmuz ayına da girmiş bulunuyoruz. İnşallah bu yaz ayları yangınsız, düzgün bir şekilde biter. İnsanlar güzel tatillerini yaparlar. Hiç olmazsa yaz aylarında şöyle bir 20-25 gün, 30 gün huzurlu bir zaman geçirirler diye başlayalım Bakıcaz'a.
Hoşçakalın Korhan'cığım hoş geldin. Hoş bulduk abi nasılsın? İyiyim sen nasılsın? İyiyiz abi uğraşıyoruz. Dediğin her şeye artı bir ekliyor ve katılıyorum abi. Yani yangın konusunda yangını bile yönetememen çok iyi bir imaj değil. Yangını yönetmesi lazım bu kadar önemli bir devletin. Bir de bilmiyorum hani bu radikal bir fikir mi, imkansız bir fikir mi onu bilmiyorum ama yıllar evvel bu 2022'deki ağır yangınların olduğu esnada televizyona çıkan uzmanlar demişlerdi ki bu Ege'deki
Özellikle İzmir'den itibaren aşağı doğru Antalya'ya kadar buradaki bitki örtüsü kendi kendine de yanar. İlla birinin yakmasına veya atılan çöplerin mercek etkisi yaratmasına falan gerek yok. Ağaçlar belli bir nem kaybından sonra kendi kendilerini de yanmaya başlıyorlar falan gibi bir şey söylemişti. İğne yapraklı ağaçlar olduğu için o kalıntıları kuruyup altta kalıyor dediğin gibi. Mesela Karadeniz'deki ağaçlar yanmıyor demişti yani. Yanırsa yanarsa da yenisi çıkmıyor. Maalesef Ege'dekiler yanıyor. Bir daha sonra tekrar kendi kendine ağaçlanıyor çünkü yıllarca buna alışmış falan diye. Hani çok mu saçma bir fikir bilemiyorum ama önceden sulanabilir mi? Ne bileyim işte bu sıcak mevsim, rüzgarlı mevsim başlanmadan ağaçları, ormanlarımızı işte helikopterlerle, helikopterin yetmediği artık görülüyor yani şu yangın söndürme uçaklarını neden alamıyoruz onu da anlamış değilim. Onlarla bir şekilde ormanlarımızı ıslatmak bir yöntem midir, bir çözüm müdür yoksa manasız bir şey midir onu da bilemiyorum ama sonuçta bir şeyler düşünmek lazım. Orman kaybı kötü bir şey. Orman kaybı yeni orman kayıplarını da birlikte getiriyor çünkü. Bu sefer daha fazla yangın, daha fazla şey. Geçen sene hatırlarsanız Yunanistan'da çok ciddi bir yangın çıkmıştı. 3-4 sene evvel İspanya korkunç bir orman yangınıyla mücadele etmişti. Avustralya'da günler de değil, ayılar süren yangınlar olmuştu. Ama onlar daha sonra işte Avustralya'da, İspanya'da hatta Yunanistan'da mesela o büyük yangınlardan sonra, akabindeki senelerde pek bir şey görmedik.
Ama bizde her sene oluyor. O iyi bir şey değil. Dolayısıyla bunu hani fıtrattan veya işte takdiri ilahiden birazdan alıp biraz daha iyi yönetmek lazım geldiğini düşünüyorum. Kesinlikle doğru söylüyorsun. Evlerini kaybeden herkese geçmiş olsun diyorum. Başka da ne söyleyeyim? Başka da hadi başlayalım konumuza. Başlayalım abi. Ne diyorsun? Geçen şeyi demiştik. Fiyat performans konuşalım demiştik hatırlıyorsan.
Fiyat performans konusunda dünyanın en pahalı ülkelerinden biriyiz gerçekten. Maalesef bu hale geldik. Yani ülkede enflasyondan ziyade kur bazında pahalılık var. Yani kur bazında enflasyon var. Ona ciddi bir nasıl diyeyim artık bunun adı pahalılık yani. Teknik açıklaması o. Fahiş fiyatlar. Ama hakikaten asgari ücret işte kura bölünse kur üzerinden tüketip sarf malzemelerinin fiyatlandırılması da yine euroya dolara çevrilse hakikaten çok pahalı. Dünyanın en pahalı ülkelerinden biriyiz yani. Buna herkes emin olsun. Üstelik kötü ürünler ve hizmetler alıyoruz. Evet kesinlikle ona katılıyorum. Yani zaten çok harcıyoruz ama harcadığımızın karşılığını kesinlikle alamıyoruz. Kalite vesaire tamamen düşmüş durumda. İnternette galiba dünya yüzüncüsü müyüz? 98.siz miyiz? Öyle bir şeyiz yani. İnternet kalitesinde. Ama dünya para ödüyoruz internete. Hani ki bunu sağlamak da çok zor bir şey değil. Evet. Ama işte yani bir tek Telekom'a bağlıyız. Telekom'da artık devlet, bütün devlet kurumları gibi orası da hani biraz kadrolaşma yeri olduğu için herhalde böyle. Dolayısıyla mesela yani hayattaki en basit şeyde bile yani hizmette bile son derece pahalı ve son derece yetersiz hizmet veya ürün alıyoruz işte. Etler mesela. Kötü oldu abi.
Yani güzel et yiyemiyorsun abi. Her zaman mı böyleydi abi? Değildi abi, her zaman böyle değildi. Yoksa son 4-5 yılın, özellikle pandemi sonrasının meselesi mi oldu yani? Bence öyle oldu. Şöyle söyleyeyim, ben 94 yılında üniversiteye başladığımda ekonomik kriz vardı. 5 Nisan kararları almıştı Tansusçiler. Yani bildiğin develasyon olmuştu. Develasyon olmuştu. O bitti, 98'de bir daha kriz oldu.
1998'de bir daha kriz oldu. 2001'de galiba bir daha. 2001'de tarihin en büyük ekonomik krizini yaşadık. Cumhuriyet tarihinin finansal krizini. Bankaların batması falan. Anayasa krizi diye literatüre geçen. 2002'de Kemal Derviş politikaları falan filan derken işte AK Parti'nin seçilmesi. Dünyaya Amerika'nın o dönem bol para yayılması, o paranın özellikle 5 tane ülkeye dağıtılması. Bunlar Türkiye, Endonezya, Brezilya, Hindistan ve şimdi adını hatırlamadığım 5. ülke daha var. Bunların bir 7-8 sene güzel, iyi bir kalkınma ekonomisini hayata geçirmesi. Biz bunlarla yol yaptık, köprü falan yaptık, inşaat yaptık yani. Başka ülkeler başka şekilde değerlendirdiler. Ama herkes de yani Brezilya'da bizim gibi. O dönemin sonunda krizler yaşandı gene. Saydırım ülkelerden bir Endonezya iyi durumda galiba. Endonezya biraz toparladı. Onun dışındaki her ülke... Endonezya'da da hükümet krizi oldu biliyorsun. Daha sonra çok yaşlı bir 75 yaşında ya da 80 yaşında bir başbakanı geri çağırdılar. O kadar büyük bir kriz yaşandı ki. Ben onları karıştırıyorum abi. Zengin olan Singapur muydu? Endonezya, Singapur. Onları hep ben birbirine karıştırıyorum. Singapur en zengini. Sonra Malezya zengin. Ondan sonra Endonezya zengin. Hatta sanırım Singapur'un klimaya karşı ayrı bir muhabbeti vardı. Yani klimayı kim icat ettiyse Allah ondan razı olsun gibi bir açıklaması var başkanların. Tabii bu kadar basit bir açıklama değil de. Çok kutsal sayıyorlar klimayı. Vallahi onu biz de bu sıcaklarda William Carrier'a saygılarımızı sunuyoruz. Allah ondan razı olsun William Carrier bulmuş efendim klimayı. Bir de Otis var asansöre bulan ondan da Allah razı olsun. Evet ama asansöre bulan Otis miymiş? Evet. Tamam anladım. Otis diye bir marka var ya. Evet o onun soyadı. Tamam güzel. Dolayısıyla ne diyorduk? O ekonomiden sonra ama ben şunu anlatmaya çalışıyorum. 2008'de de kriz oldu Türkiye'de. Böyle bir kalitesizlik yoktu. 2012'de de hafif bir sarsıntı oldu. 11-12'de. Orada böyle bir sorun yoktu. Bu son 2-3 senedir korkunç bir şey var. Hem kalitesizleşme hem hakikaten gerçekten biraz esnafın da satıcının da mal üretenin de mal ve hizmet üretmenin de şirazesinden çıkması var yani. Ondan sonra şimdi hem porsiyonlar küçülüyor, hem et kalitesizleşiyor, tavuk kalitesizleşiyor, balık kalitesizleşiyor, sebze meyve kalitesizleşiyor. Şimdi şunu biraz tarım bölgelerinde yaşayanlar şu lafı çok duymuştur. Mesela benim eşim Isparta'da, biz Isparta'ya gittiğimizde orada elma yetişir, Isparta'da ve kiraz yetişir. Gül dışında yani Isparta'nın en çok ihraç ettiği ürünler elma ve kirazdır. Mesela şey derler yani oradaki herkes bilir bunu. Bir de Süleyman Demiral değil mi hocam? Tabii Süleyman Demirel üniversite falan da önemlidir de. Şimdi orada şöyle derler işte bu falanca adam önemli aile işte onların büyük elma bahçeleri var, elma fabrikaları var falan. Bunların elmalarının en iyisini biz zaten görmüyoruz. Belli kalitelisini görmüyoruz. Onlar doğrudan ilaç malı.
Evet evet. Şimdi bunu çok duymuştur şeye gidenler. Yani Anadolu'da özellikle tarımla uğraşılan kentlerde yakını olanlar veya orada yaşayanlar çok duymuştur. Abi burada bilmem kim abi var ya da bilmem kim ailesi var. Onların işte ürettiği portakal, onların ürettiği ne bileyim kiraz, onların ürettiği falanca. Zaten en iyisini sen ben görmüyoruz. İşte o Avrupa'ya gidiyor, Amerika'ya gidiyor, ne bileyim Dubai'ye gidiyor falan. İkinci kalite ürünleri de şeye veriyorlar.
Zincir marketlerin en böyle şey olanı. Babalarına. Ha, pahalılarına. Geri kalanı da böyle hani üçüncü hasadı veya en zayıf hasadı da işte şeye veriyor. Pazara, çarşıya mı? Pazara, ne diyorlar, aracıya veriyor. Aracı da işte sana getiriyor falan. Bunu zaten duymuşsundur. Peki o zaman biz ne yiyoruz abi? Biz de işte Avrupa Birliği kapısından dönenleri yiyoruz.
Ben Avrupa Birliği'de değildi. 2022 yılında ben bir ay Londra'da yaşadım. Şimdi yurt dışında yaşama deneyimi de işte aşağı yukarı kısmen deneyimliyorum İspanya'da. Geçen yaz bir Fransa ve İtalya'da yaklaşık işte bir 15-20 gün kaldık.
Bu Avrupa Birliği nedir kardeşim? Gıda güvenliği derim. Ki çok önemli ya. Gerçekten gıda güvenliği çok üstünde durulan bir şey. Örneğin İngiltere'de şöyle bir kural var. Günlük ürünler, süt ürünleri günlük satılmak zorunda.
Yani yarına kalamaz. Dolayısıyla saat 6'dan sonra ya da 7'den sonra bazı marketler günlük işte kaldı adam atıyorum günde 30 tane süt aldı diyelim. İşte 25 tane peynir aldı diyelim günlük rafa koydu. Diyelim 15 tanesini sattı 10 tanesi kaldı. Saat 6'dan 7'den sonra kapanmaya yakın onların fiyatlarını düşürürler ki satsın. Akşam pazarı. Bunların da uygulamaları vardır, application'ları vardır. Gelir düzeyi düşük insanlar bu application'ları indirirler ve kendi ve en yakın noktada işte saat 6.30 indirimi derler ona, 18.30 indirimi. 6.30'da gider markete, bir saldırır abi, işte atıyorum bir pound'lık şey düşmüştür 25 peynir, mesela adam oradan alır. En sonunda da böyle bir iki bir şey kalırsa da onu gelir toplarlar. Sandviç yapar adam der ki bu sandviç bir günlük, iki günlük. Üçüncü gün satamaz ve çok sıkı denetlenir. Yemek satar. Büyük marketlerde yemekler satılır. Hatta her türlü yemek satılır. Koşer yemek satılır. Helal yemek satılır. Koca bir market düşün. Hazır yemek var. Hazır yemek reyonu. Helal yemek diyor mesela. Helal bölümü var. Koşer bölümü var falan. Onlar da bir günlük veya iki günlüktür. Üstünde yazar iki günlük, bir günlük diye.
Üçüncü gün onu bulamazsın. Sonuçta bir de takip edilebilir ürünlerdir. Dolayısıyla İngiltere'de, Avrupa Birliği'nin belli ülkelerinde bulunanlar bunu test etmişlerdir. Saat 6-6.30'da markete gittin mi bir şey kalmaz. Akşam eve dönerken alırım dediğin zaman temizlik malzemesi, paketli ürün, cips falan, su bulursun. Başka bir şey bulamazsın yani. Dolayısıyla Türkiye'de zaten böyle bir güvenlik, gıda güvenliği olmadığı gibi, gıda kalitesi olmadığı gibi bir de bunu dünya pahasını
Yiyip içerken insanın hakikaten zoruna gidiyor. O yüzden de yani tamamen organik marketlerden falan hiç söz etmiyorum. Tamamen organik marketler falan var. Artık onlara geçtim. Ama hakikaten Türkiye'de işler hiç iyi durumda değil. Hiç iyi durumda değiliz yani. Ondan sonra bak göreceksin. Sana bu ne gibi ya. Vay gıda güvenliği mi kaldı? Abi gıda güvenliği sana şunu sağlıyor. Kanser oranın düşüyor. Obezite oranın düşüyor. İç yağlanma oranın düşüyor.
Efendime söyleyeyim işte diyorlar ya makarna şişmanlatırlar. İtalyanlar sabahtan akşama kadar makarna yiyor, pizza yiyor. Filinta gibi. Yani niye bir şey olmuyor heriflere? Ya da Çinliler 24 saat pirinç yiyor herif. Değil mi? Pilav yiyor yani. İncecik adamlar. İspanyolların 10 yemeğinin 9'u kızartma. Ya da ünlünün üstüne un koyma yani. Biberleri bile kızartma. Küçük biberleri var. Adam biberi bile kızartıyor kardeşim. Yani yağda kızartma.
Tabii zeytinyağı, acı çiçek yağı değil ama ona rağmen her şeyi kızartma. Bütün yemekler soslu. Şişman İspanya bulmak zor. Demek ki o zaman burada gıda güvenliğinin, glutenin, buğdayın kalitesinin, ekmek de çok tüketen bir millet. Hem İtalyanlar hem İspanyollar.
Hem Fransızlar. Bunlar ekmek de çok tüketen milletler. Ayrıca İngiltere'de falan o kadar yok. E şimdi abi o zaman diyorsun ki adam bunlar niye kilo almıyor? Sen benim ülkemde niye millet şişman? Obezite büyük sorun. E obezite büyük sorunsa işte millet Sağlık Bakanlığı ortalarda gelip ölçüyor ya, mezro ile falan ölçüyormuş ya, ben daha denk gelen duymadım da. Bir dakika ben şey diyeceğim. Beni mesela Sağlık Ocağı'ndan WhatsApp'tan mesaj attılar bana. Kilonuzu ve boyunuzu ölçmemiz lazım diye. Tabii tabii. Ben şaşırdım ona. Böyle bir uygulama mı var gerçekten? Var evet. Sağlık Bakanlığı obeziteyle mücadele kapsamında bunlara başladı. Ama işte ürün kalitesiyle çok ilgisi var bu işin. Yani yediğin şey seni hasta ediyor, yediğin şey seni kilo aldırıyor, yediğin şey seni rahatsız ediyor. Hatta mesela o kadar kötü, basit şekerin belli oranda düşürülmesi konuşuluyor belli bazı ülkelerde. Basit şeker çünkü insanı sinirlendiriyor, öfkelendiriyor. Bizde bu kadar sinirliliğin, öfkeliliğin sebeplerinden biri de basit şeker tüketiminin çok yüksek olması. Ulaşamayınca hemen şey oluyorsun zaten ağabey.
Bunu bana bir arkadaşım anlatmıştı, beslenme uzmanı arkadaşım. Bu çocuklar, parkta oynayan çocuklara çikolata verir, 5 dakika sonra kavga ederler. Çünkü şeker şeyi yükseltiyor, öfkelendiriyor. Dolayısıyla bu basit şekerin, hani paketli gıdalarda bulunan basit şekerin belli oranda azaltılması, kısıtlanması falan konuşuluyor. Gıda o kadar önemli bir şey ki senin her şeyini etkiliyor. Bir de senin gibi ulusal sağlık sistemi neredeyse bedava olan ülkelerde
Bu sefer devletin sırtına yük. Ekstradan yük, evet. Nereden geldik bu konuya? Gıda güvenliğinden ziyade. Gıda kalitesi düşük. Bir de buna rağmen anormal fiyatlanma var. Onu diyorum. Yani zaten mevzu orada patlıyor. Hem nalına hem mıhına vurulmasın yani değil mi? Aynen öyle. Bari kötü bir şey yiyoruz. Bari hiç olmazsa biraz ucuz yapın kardeşim. Yani tatil pahalı, ulaşım pahalı, internet pahalı, araba kiralama pahalı.
Otobüs bileti pahalı. Metrobüs bileti, işte Akbil pahalı. İstanbul kartı. Akbil kalmadı da. İstanbul kart pahalı. Su çok pahalı. Bak su çok pahalı. Kimisi de ucuz diyor. O konu tartışmaya çıktı biraz. Ondan sonra şey, elektrik falan acayip pahalı. Ki sümbansa ediliyor yani. Sümbansa'ya rağmen pahalı. E baba yani o zaman biraz da bir kalite değil mi yani? Biraz da bir kalite yapalım. Biraz da bir kalite alalım yani. İstersen bir ara verelim. Ondan sonra kalite konusunu konuşmaya devam edelim abi. Paraklısın. Bir nefeslenelim.
Efendim, ne diyorduk? Kalite konusuna şimdi. Kalite çok kötüleşti ya. Basattık her yerde ya. Maalesef çok üzgünüm yani. Bir de abi bu konularda her sene böyle haber çıkıyor ya. Ben sana onu sorayım. Çok hastayım o haberlere. Ve senelerdir çıkıyor. 10, 15, 20 senedir. Ne abi? İşte Bodrum'da lahmacun 2500 lira. Bu mesela kalite şey oranına örnek midir?
Hep de diyorlar ya ona insanlar o parayı o mekanda bulunmak için veriyorlar. İşte buna ulaşabiliyorum demek için veriyorlar. Bu mu yani? Nedir yani bu bir Bodrumlu olarak? Şimdi bir kere bu haberlerden hakikaten ben de sıkıldım yani. Bir bundan bir de LGS'de LGS'yi kaçıranlardan. Geç kalanlarda. 3 milyon kişisine giriyor abi yani 30 kişine kaçırsın yani. 30 kişi bile olmuyor aynen öyle. 30 kişi de kaçırsın yani. Zaten bir tane kızcağız var ya Antalya alıştık şüphesini çıkartamadı. O zaten LGS'yi kazandı yani işte. Şey oldu o. Hedefine ulaştı işte. 50 bin takipçi kazanmış. Neyse şimdi bak fiyatlandırma aslında şundan. Bu doğru bir şey bir kere. Ya lahmacunu 2500 liraya satacaksın. Ben şimdi bir mekan açsam 5000 liraya satarım. Niye biliyor musun? Bu kazıklanmaktan değil. Bu şundan. Abi buraya herkes giremesin istiyor adam.
Tamam mı? Ben de lüks tüketime yönelik bir şeyim. Buraya da işte Korhan Yılmaz, Serdar İçekler gelip yüzmesin kardeşim. Benim koltuğumda oturmasın. Benim masama işgal etmesin. Tamam mı? Dolayısıyla buraya ben böyle isimler istemiyorum. Ben daha farklı bir kitle istiyorum. Daha farklı bir kitle istediğim için de bu fiyatlandırmayı yükseğe tutuyorum. Bu fiyatlandırmayı vermek isteyen gelsin, istemeyen gelmesin diyor adam. Dolayısıyla bu bir yöntem. Bu dünyada da var mı? Var.
Öyle mi? Var. Fransa'da da var. Fransa'da var mesela. Fransa'da var. Mesela Fransa'da da üstün başın düzgün değilse giremeyeceğin restoranlar var. Önceden rezervasyon yapmadan gidemeyeceğin yerler var. Ama İngilizler gene bunun şeyini bulmuşlar. Çözümünün membershipi.
Üyelik sistemi. Adam diyor ki baba ben şeyle uğraşmayacağım. Standart yani yoldan geçen vatandaşla, random vatandaşla uğraşmayacağım. Üyelik sistemi var bizde. Üyelik sistemi yoksa gelmesin. Moda yat kulübü gibi. Ama şimdi bu tabii şöyle bir şey. Ne oluyor? Mesela üç bin liraya lahmacun satan diyelim. Şimdi hani isim verelim o kadarını satmıyordur da. Bodrum'un hani en lüks yeri diyelim. Mandarin veya Maçakızı. Hani bir klasik. Şimdi oraya tabii ki herkes gitmesin. Ama Maçakızı üç bin liraya çekince onun iki blok yanındaki, üç blok yanındaki yer
O da diyor ki ben de 1500 lirayım. Altcoin'in yükselince altcoin nerede yükseliyor? Filan. Ama sen diyorsun ki ya baba sen 1500 lirayı tamam ben senin yerine vereyim de 1500 lirayı. Bana da 1500 liralık hizmet ver. Yani bana efendim işte orada Heinz ketçap koy anladın mı? Hani gidip bana metro marketten alınmış Aro markalı ketçap koyma yani. 1500 lira alıyorsan değil mi? Hani patates kızartmamın yanında da bana Heinz ketçap koy kardeşim.
Ya da bir tad farklı olsun dediğin gibi öylesine bir marketten alıp koyuyorlar, haklısın. Yani işte ne bileyim bana işte bir tane Coca Cola içeceğim mesela, Pepsi içeceğim, bir şey içeceğim. Kardeşim benim buzumu düzgün koy, yani düzgün buz yap. Kendi dolabında dandik şeyinden yapma.
Yani musluk suyundan yapma yani. Buz firmasından alınmış buzdan yap. Limonunu keserken soğan kesmiş bıçakla kullanma. Anlatabildim mi? Yani 1500 lira vereyim de bunları alayım. O da yok. O zaman olmuyor abi işte. O zaman olmuyor. O zaman da diyorsun ki sen abi ben efendi gibi gideyim lahmacunu 2500 liraya satan yere bir gideyim bir gün hiç olmazsa ben öyle bir yerde ya da halk plajına gideyim. Yani ya halk plajına gideyim. Ya da baba, ara sınıflar çok kötü abi. Ara sınıf çok kötü. Adam mesela içkiye limon koyacak, limondan soğan kesmiş azameli bıçakla, limon doğramış. Sen mesela atıyorsun şeyini, işte mojito'nu, soğanını içiyorsun. Böyle rezaletler var ya, anladın mı? Aslında bir dokunuştur ya. Bir de ölüm denemek de var.
Yok abi dokunuş fokunuş değildir. Dolayısıyla bu tip saçmalıkların falan bitmesi için işte diyorum ya hizmet kalitesi belli oranda bir para verelim tamam eyvallah güzel anlaştık ama onun karşılığını alalım. O şeyi de mi abi bu klasik haberlerin arasında şey de var ya turizm esnafı bitti şimdi. O 50 senedir var. Değil mi? Bu fiyat performansı da etkilemiştir değil mi bu şeyleri, tatilleri? Gerçekten ilginç bir durum var ortada çünkü. Lüks tatil tüketim yerleri boşken meşhur olanlar, daha küçük işte ben Akçay'ı bildiğim için oralarda vızır vızır yani mahalle gibi olan yerler, akrabalarla gidilen evlerde kalınan yerler kalabalık. Aslında insanlar tatile gidiyor, tercihlerini değiştirmişler gibi bir durum var şu anda.
Ben 97 yılında gazetecilikte ekonomi muhabirliğinde mesleğe başladım. 98 falandı. Turizm muhabirliği yaptım. 98'de falan. O zaman da Türkiye'nin böyle büyük otelcilik zincirliklerinin falan birkaç tanesini tanırım ben. Ben bu turizmcilerin ağlamasının bittiğini hiç görmedim. Değil mi? Şimdi şöyledir büyük otellerde ve bu kent oteli ise mesela kent otelciliği tatil, beldesi otelciliği de apayrı bir şeydir. Evet. Yani marangozlukla çiftçilik kadar farklı bir şeydir. O kadar farklı bir şeydir yani. Kent otelciliğinde 4 ve 5 yıldızlı otelsen %20-23 doluduk seni kurtarır. %20-23 doluduk seni kurtarır. Büyük böyle böyle 5 yıldızlı her şey dahil böyle hani şey oteller var ya böyle general oteller falan. Onlardansa bu %40'lara 45'lere çıkmak zorunda. Yani %40-45'i bulamazsan doluluğunu. Geçmiş olsun. O zaman zarar edersin çünkü bir de senin mevsimin kısa. Senin mevsimin 3 ay, 3,5 ay. Evet evet. Ama kent otelciliğinde %20 bütün sene kurtarır seni. Bütün sene %20 sat, zarar etmezsin. Ben de kısa bir süre yaptığım otelcilik az çok biliyorum abi. Ha güzel. O yüzden de bu büyük otellerin %40-45 doluluk olmadığı müddetçe hepsi zarar eder. Zaten zarar etmeyen otelci de yoktur. Sen de iyi bilirsin. Batmak dergiciliğin şanındandır diye bir laf duymuştum otelcilik içinde geçerli olarak. Yok ama oteller şöyle batmıyor.
Bir sene zarar ediyorsun, iki sene çok iyi kar ediyorsun, iki sene birikim yapıyorsun, önümüzdeki bir kötü seneyi kurtarıyorsun falan. Bir de turizm politikayla çok ilgili bir şey. Rusya'yla kötü oluyorsun, o sene kötü gidiyor. Almanya'yla kötü oluyorsun, o sene kötü gidebiliyor mesela. Ne bileyim deprem oluyor, gelmiyorlar. Savaş çıkıyor, gelmiyorlar.
Bir turizm advisor tavsiyecisi Amerika'da radyoda program yapıyor. Kadın buna bağlanıyor çocuklarımla Antalya'ya Türkiye'ye gideceğim. Ama işte İsrail-İran savaşı var. Kesinlikle emin olmak istiyorum güvende olduğumdan. Siz daha önce gittiniz mi diye bir soru soruyor. Adam da turizm tavsiyecisi olduğu için ve burayı bildiği için en az 500 mil uzaklıkta diyor.
Antalya'yla savaşın yaşandığı yer en az 500 milyon hatta çok rahatlıkla gidebilirsiniz. Keyfini çıkartın. Hatta ben de işte sizden bir hafta sonra ben de gideceğim Bodrum'a, Dalaman'a, şuraya buraya falan diye anlatıyor adam. Ama işte turizm bunlardan etkileniyor mesela. O kadını şeye sormuş, danışmana, tavsiyeciye. Aklına o soruyu düşürüyor evet. Düşürüyor. Dolayısıyla bunlardan da etkilenen bir sektör olduğu için ne yazık ki birkaç senedir kötü gidiyor. Bunun temel sebebi de fiyat avantajını kaybetmesi. Bugün Türkiye İspanya'dan pahalıysa bugün Avrupalı turist için hiçbir cazibesi yoktur. Bugün Türkiye Yunanistan'dan pahalıysa Avrupalı turist için hiçbir cazibesi yoktur. Bugün Türkiye Mısır'dan 4 misli pahalıysa daha az gelir düzeyi olan Rus ve Ukraynalı turistten Polonyalı turiste göre hiçbir cazibesi yoktur. Dolayısıyla da fiyat avantajını kaybetmiş Türkiye. Üstüne üstlük giderek kötüleşen hizmet kalitesi işte Marmaris'teki görüntüler falan. Marmaris'te bu görüntüler hep vardı. Ben 2012'de Marmaris'e gittiğimde vardı yani aynı şeyler. Dans eden erkekler mi? Aynı şeyler vardı yani o 2011-12'de de vardı. Evet evet vardı. Şimdilerde problem çıktı ama şu var. Mesela bir kadın yazmış. Daha doğrusu bir Türkiye'de turizm çöküyor mu diye bir analiz var. Uluslararası bir dergide, turizm dergisinde. Değişen eğlence anlayışı ve kadınlar için daha az güvenli hale gelen diye bir cümle var. İyi bir şey değil.
Bu iyi bir şey değil. Nereden girdik bu konuya ya? Neyse turizm de kurtardık. Ben sana zaten onu söyleyeceğim. Fiyat performansımız genel olarak düşmüş durumda. Peki bir önerin var mı yani bu konularda? Yoksa beni ilgilendirmez mi? Düzgün ekonomi. Düzgün ekonomi. Ekonomiyi düzelteceğiz. Bir. Mutlaka mutlaka esnaf ahlakını geri getireceğiz. İki. Denetim. Mutlak suretlidir. Senin turizm bakanı Yunanistan'da tatil yapıyor. Bunun ötesinde bir şey var mı? Doğru. 800 bin kişi gitmiş Yunanistan'a. 800 bin. Duy yazılmış.
Artık bugün Sabah Gazetesi yazarları bile Yunanistan'da fiyat böyle, Türkiye'de niye böyle kardeşim diyorsa, artık bunu bir de oturup düşünmek lazım iyice iyice. Bir de dediğim gibi, tamam, biz kötü bir dönemden geçiyoruz, enflasyonumuz yüksek olsun, kurumuz da biraz lanet gelsin, ülkemiz de kalalım, bu dönem de geçicidir, geçer, desek bile bu sefer iyi bir şey alalım yani, iyi hizmet alalım, iyi bir yemek yiyelim. Ortalama olsun ya en azından. İnternetimiz güzel olsun, telefonumuz iyi çeksin, ne bileyim, Oturduğumuz zaman adam gibi bir limon tadı alalım, domates tadı alalım yani. Yürüyen merdivenlerimiz çalışsın. Filan. Yani o yüzden bu kalite düşüklüğü çok canımı sıkıyor. Ülkem için de gerçekten çok üzülüyorum. Ama şimdi ne konuştuk burada desen, gıda güvenliği ne kadar önemli konuştuk. Turizmde herkes ağlar. Genel olarak turizmciler ağlar kardeşim. Bunu konuştuk. Başka ne konuştuk? Şeyler lazımdır. 2500 lira lahmacun olduğu olması gerekir. Öyle yerler lazımdır.
Onu konuştuk. Şeyi duymak isteyebilirler senden. Onu da bir söyleyelim ya. John Duran bir şey diyecek misin? Yani bu kadar... Biz Fenerbahçe'ye dönmeyelim mi hiç? John Duran iyi bir oyuncu. Yani onun fiyat performansı nasıl olur sence? İşte bu da fiyat performansı. İşte bak abi sen 15 milyon euroya adamın maaşını karşılamak zorundasın. Bunu karşıladın. Galatasaray'da Leroy Sanayi 14 milyon euro verecek. Yani işte o da fiyat... Aynı şeye geliyorum bak. Aynı şeye geliyorum. Domatesle aynı şey bu. Nasıl? İnternetle aynı şey. Yani Türkiye fiyatlandırması diye bir şey var. Ve Türkiye fiyatlandırmasına Leroy Sanayi, Almanya'daki Bayern Münih 5,5-6 milyon euro teklif ederken sen 14 milyon euroya getirmek zorundasın. Jondra'nın 15 milyon euroluk maaşını karşılamazsan gelmiyor adam. Bilmem kimin 12-13 milyon euroluk kaprislerini, maaşlarını karşılamazsan gelmiyor adam. İşte bugün 23-24 milyon euro Osmanlı'ya teklif edeceğiz diyor şey.
Gağasaray muhabirleri. Ya 23-24 milyon euro nedir abi? Yani Osmanlı değil bu Vinicius falan almıyor bu paraları yani. Kaya Çilingiroğlu diyor ki Gağasaray ve Fenerbahçe'ye siz yaptınız bu fiyatları böyle uğraşın şimdi diyor. Doğru söylüyor. Çok komik söylemiş ama güzel. Doğru söylüyor ama yani o da işte şey o da Türkiye fiyatlandırması. Yani bu saçmalığın bir an evvel son bulması lazım nasıl olacak açıkçası bilmiyorum.
Yani transfer döneminde de hani insanlar mutlu oluyorlar falan anlıyorum da, hakikaten bu paralar, bu maliyetler, bu tür çalışılabilecek şeyler değil yani. Böyle bir kemiksiz bir şey de yok burada. İnsanlar o paraya da itiraz ediyorlar artık. Eskiden bu kadar değildi yani. Eskiden oyuncu gelir sevinirdi. Şimdi artık parasını da konuşuyorlar yani. Öyle mi diyorsun? Tabii bu bir aydınlanmaysa iyi. Ya bir de şöyle olur mesela, Ortalama İtalyan takımları böyledir. Oyuncu maliyetleri 300.000 euro ile net kazançtan bahsediyorum. 1.5 milyon euro arasıdır. Bir tane futbolcusu 4 milyon euro alır. Bir futbolcusu 5 milyon euro alır. Bir futbolcusu 15 milyon euro alır mesela. Bir İtalyan takımı düşünelim. Diyelim Atalanta İtalya ligi 3. mü bitirdi. Atalanta'da bir futbolcu 3-4 milyon euro alır. En fazla 2-3 futbolcu. Gerisi 1 milyon euroya, 800.000 euroya, 300.000 euroya, 600.000 euroya, 1.5 milyon euroya falan oynar.
Ortalama bu seviyedir. Luckman gibi çok adam olur Luckman. 4 milyon 5 milyon alır. Hadi diyelim ki çok fazla retegui insan telefonuna da 6 verir yani. O kadar. Mila'da baksan böyledir, Juventus'a da baksan böyledir. Bizde 15'leri sıkıyorlar herkese. Bizde herkes 15 abi. Herkes 15 olmaz. Bir tane 15 olur, gerisi 5'ten başlar. 4 tane 5 olur. Herkesin rütbesini bilir böylece. 3 tane 2, 2,5'luk olur. Gerisi de 1 milyon euro'luk olur. Yani herkese 10 milyon, 15, 8, 9... Nereye veriyoruz abi? Böyle bir paramız yok bizim. Bizim bir komple ekonomi dersi almamız gerekiyor herhalde abi. Bütün bunların sorunu denetim, denetim. Baba nereden buldun sen bu parayı? Hayırdır birader? Sorusunu soracak bir otorite lazım. Otorite de federasyon, mederasyon değil. Herkes federasyona şey yapıyor. Federasyon kimseye kimseye öyle bir şey soramaz. Ama devlet sorar. En son işte ya devlet başa ya kuzgun leşe diye boşuna dememişler.
Doğru söylüyorsun abi. Çok mu sıcak İstanbul? Yani ben çok sıcak bulmuyorum birkaç gündür ama fena da değil. Geçen sene daha kötüydü. Sıcak hava kütlesi geliyormuş ama. Öyle mi? Evet, sonradan serinleyecek. Önce geliyor, sonra serinliyor. Yani ben Manisa'da, İzmir'de yetiştiğim için bana pek koymuyor İstanbul'un sıcağı açıkçası. Oralar balkonda yatıran sıcaklar olduğu için bu sene iyi diyebilirim. Geçmiş olsun İzmir'e de tekrar. Bilecik'e, İzmir'e.
İyi bir şey demiyorsan kapatalım. Ya bir dakika kapatmadan bir şey söyleyebilir miyim? O hazır gündemdeyken. Söyle. Tam aklıma geldi. Bu geçen gazi koşusu oldu. Oradaki kılık kıyafetleri ya böyle o bir geçmişten beri mi var yeni bir trend mi? Yani böyle bir sanki 1960'lardan 70'lerden 30'lardan fırlamış bir herkes çok iyi şekilde giyinip gidiyor. Bu bir gelenek midir? Şimdi şöyle.
Gelenek mi bilmiyorum ama şu var, Ascot yarışları vardır İngiltere'de meşhur. Orada da kadınlar şapka takar, erkekler sumuk inger. Ascot yarışlarında kral veya kraliçe katılır. Onun yanında da bütün dünyada tanıdığın önemli isimler işte liderler işte mesela Dubai şeyhi.
Google'dan arayanlar bulabilir yani. Katar şehri, Dubai emiri. Bunlar böyle fıraklarını takarlar, smokinlerini giyerler, o melon şapkalarını takıp katılırlar. Ascot yarışlarından da bir gelenektir, o bir şarttır. Türkiye'de gazi koşusu geldiğinde, Türkiye'de koşuculuk ve atçılık İngiltere kökenli olduğundan, oradan örnek alınmış bir şey bu.
Yok benim hoşuma gitti aslında. Gerçi eleştirenler de var da sosyal medyada herkes her şeyi eleştiriyor. Yani bunda eleştirilecek nesi varsa anlamadım. Ama benim hoşuma gitti o görüntü. Şimdi Türkiye'de atçılık nasıl başlamış biliyor musun?
Nasıl abi? Atatürk diyor ki, kardeşim biz maden medeni bir toplum olacağız. Atçılık da lazımdır. At yarışı önemlidir. At yarışı mutlaka olmalıdır. İngiltere'den atlar getir diyor. Yarış atları. Veli Efendi ve Ankara. Önce Ankara sonra İstanbul Veli Efendi hipodromları yapılmaya başlamıyor falan. Sonra Gazi koşusu doğuyor 1927'de. Atatürk getirdiği atlardan Celal Bayar'a, İsmet İnönü'ye, Fevzi Çakmağ'a falan hediye ediyor. Bunları diyor size emanet. Bu atların sahipleri sizsiniz. Siz ve bundan sonra yetiştiricilik yapacaksınız.
Sadece bu atları almayacaksanız hani madem böyle bir yola girdik siz de millete örnek olun bu görevi üstlenin. 1929'da Celal Bayar'ın atı, 1930'da da İsmet İnönü'nün atı zaten gazi koşusunu kazanıyor. Ama burada en ilginç anekdotlardan biri Fevzi Bey'e, Fevzi Çakmak'a rahmetliye verilen at. Fevzi Çakmak diyor ki ben bakıyor bir sene falan bakıyor yapamıyor. Yaveri ne veriyor şeyi, atı? Ahmet Atman'a diyor ki, Fevzi Çakmak Mareşal tabi o zaman. Yaveri Ahmet Atman'a diyor ki, bu atı al kardeşim, bunu yetiştireceğiz, yarıştıracağız falan. Ahmet Atman'ın oğlu Özdemir Atman. Yani Türk atçılığının en önemli ailesi, Atman ailesi. Özdemir Atman da Türk atçılığının en önemli isimlerinden biri. Özdemir Atman'ı nereden tanırlar bizi dinleyenler? Bolt Pilot'tan tanırlar. Bolt Pilot'ı şey bilmez, at yarışçılığıyla ilgilenmeyenler bile bilir. Çünkü filmi yapıldı. Tabii belgeseli, filmi. Dolayısıyla oradaki o Fikret Kuşkan'ın oynadığı Özdemir Atman, Ahmet Atman'ın, yani Fevzi Çakmağ'ın yaverinin oğludur. Aynı dönemde yetişen Yüzatlı ailesi vardır. Aynı dönemde yetişen. O Yüzatlı ailesi de bildiğin bu Bahçerevler'de Ömür vardır. Ömür Durak'tır hatta. Ömür Restoran'dı bir zamanlar. Ömür Mandıra'ymış eskiden orası. Yüzatlı ailesi var. İşte onlar falan, onların soyadı da işte oradan geliyor yani.
uzattı uzattı. Dolayısıyla Türk atçılığı da gene Atatürk'ün sayesinde ve vizyonuyla oluşuyor. Daha sonra da hatta 60'lardaki filmlerde hatırlarsınız Yeşilçam filmlerinde böyle zengin ağalar Adanalı falan işte Kayserili ağaların atlar olur at çiftlikleri. Çünkü hani belli oranda zenginliğe erişen Türk dönemin Türk zengininin atı olması lazım. Dolayısıyla da işte hani o atçılıkta böyle gelişmiştir. Gazi koçusunun şıklığının sebebi de Ascot yarışlarıdır. O da İngiltere'dendir. Ascot diye bakarsak, Google'dan şıkır şıkır insanları görürler. Şapkalı hanımefendileri, Smokinli, Fıraklı beyefendileri görürler.
Öylesine bir at dedim abi. Atla ilgili bir sürü bilgim varmış. O yüzden yani bunu gerçekten spontan söyledim. At yani dinleyenlere söylüyorum. Serdar Ali abinin hiç haberi yoktu atla ilgili bir şey söyleyeceğimden. Ve o şeye katılıyorum o yüzden. Her şeyi biliyorum muhabbetine. Hayatımda at yarışını seyretmedim. Yani şeye gitmedim. Hipodroma gitmedim. Tam benim eksikliğim. Ama atçılık nasıl gelişmiş bunu zamanında Mehmet Ayan anlatmıştı bana. O iyi bilir bu işleri. Gidelim mi abi hipodroma? Oradan hatırımda kalmış. Aslında bir gazi koşusunda Türkiye'de olduğumuz zaman gitmemiz lazım.
Şöyle bir fatur şapka. Yani artık fatur şapka kalmadı da o şey giyiyor, smokin falan giyiniyor tabii. Takım elbise şart zaten. Ama hani şey giymek lazım. Takım elbise, ceket. Güzel bir suitle gitmek lazım. Bakacağız artık abi. Evet. Ama at güzel bir şeydir yani. Atçılık çok meşakkatli iş. Evet evet. Çok zor iş ama güzel de bir şey. Bakacağız evet bakacağız bir ara bakalım. Efendim bizi dinlediğin için teşekkür ederiz. Fiyatları makul, hizmetli kaliteli, yangınsız, sıkıntısız bir yaz tatili diliyoruz. Hepinize çok teşekkür ediyoruz. Sevgiler sunuyoruz. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.