Podcast

111 - Bir Simülasyonda Mı Yaşıyoruz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Gerçek olan nedir? Nasıl tanımlarsınız gerçeği? Yanıtlaması çok zor bir soru bu… İnsanlık tarihi boyunca cevabı aranan, onlarca farklı felsefi, bilimsel ya da teolojik yaklaşım veya inanışla yanıtlanmaya çalışılan bir soru… Bir adım daha öteye götürelim sorumuzu. Ya hepimiz, etrafımızdaki her şey, hatta evrenin ta kendisi aslında bir simülasyondaysa. Bizler bir simülasyonda yaşıyorsak!



111'inci bölümümüzde bu sorunun peşine düşüyoruz. Bir Matrix'te yaşayıp yaşamadığımız üzerine kafa yoruyoruz. Bölümün sonundaysa işi bir oyuna çeviriyoruz.



Kırmızı Hap bölümünü buradan dinleyebilirsiniz.



Mavi Hap bölümünü buradan dinleyebilirsini.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarımı ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.506 kelime · ~13 dk okuma

Gerçek olan nedir? Nasıl tanımlarsınız gerçeği? Yanıtlaması çok zor bir soru bu. İnsanlık tarihi boyunca cevabı aranan, onlarca farklı felsefi, bilimsel ya da teolojik yaklaşım veya inanışla yanıtlanmaya çalışılan bir soru. Gerçek nedir?

Öncelikle basit düşünelim. Hissedebildiğimiz, somut olarak algılayabildiğimiz her şeyi gerçek kabul ediyoruz değil mi? Gördüklerimiz, duyduklarımız, tadını, kokusunu aldığımız, dokunduğumuz her şeyi gerçek sayıyoruz. Peki ya bu bir yanılsamaysa? Şu an gördükleriniz ya da duymakta olduğunuz ses, yani benim sesim, beyninizin size yaptığı bir numaraysa? Mesela şu an sizin sağ tarafınızda olduğumu söylesem?

Kısa bir anlığına da olsa kafanız karıştı değil mi? Size sağ tarafınızda olduğunu söyledim fakat sesimi sol tarafınızdan duydunuz. Gerçeklik algınızı kısa bir anlığına da olsa kırdım aslında. Bu kısa yanılgının yaşamın tamamına nüfuz ettiğini düşünün şimdi. O zaman gerçek nedir ki? Bir illüzyon ya da bir his mi? Nasıl tanımlarız bunu?

Transkriptin tamamını oku

Bir adım daha öteye götürelim bu meseleyi. Bu hissettiğiniz şeyler ya birer kodsa? Hadi bir adım daha öteye gidelim. Ya bizler de birer kodsak? Peki ya hepimiz, etrafımızdaki her şey, hatta evrenin ta kendisi aslında bir simülasyondaysa? Bizler bir simülasyonda yaşıyorsak?

Belki çılgınca gelecek size fakat buna dair bazı felsefi yaklaşımlar, bazı düşünce deneyleri ve argümanlar mevcut. Hatta bir simülasyonda yaşıyor olabileceğimiz üzerinde duran bilim insanları dahi var. Eee madem hakikati arıyoruz, gelin takip edelim beyaz tavşanı ve bu simülasyon meselesinin derinlerine dalalım birlikte. Size ilk olarak bir teoriden bahsetmek istiyorum. Simülasyon teorisinin esin kaynaklarından biri olan bu düşünce deneyini filozof ve matematikçi Hilary Putnam ortaya attı. Baştan uyarayım az sonra olacaklar sizi biraz zorlayabilir. Ancak olayın kendisine değil, anlattığım şeyin felsefesine odaklanmanız burada çok daha önemli. Neyse, bu teoriye göre çılgın bir bilim insanının laboratuvarında ameliyat edilmeyi bekliyorsunuz.

Ameliyat masasındasınız yani. Tüm varlığınızı etkileyecek bir şeyin gerçekleşeceğinden habersiz bir şekilde öylece yatıyorsunuz, orada uzanıyorsunuz. Söz konusu ameliyatsa nasıl desem biraz rahatsız edici. Zira bu bilim insanı beyninizin kafatasını açıyor. Beyninizi vücudunuzdan

ve onu alıp yaşamsal faaliyetlerini sürdürmesini sağlayabileceği bir sıvıyla dolu bir deney kavanozuna koyuyor. Ardından kavanozdaki beyninizde bir takım kablolar takıyor bu bilim insanı. Bu kablolarsa yüksek, çok yüksek teknolojideki bir bilgisayara bağlı. Bu bilgisayarın elektriksel uyaranlar oluşturabilen ve bu uyaranları da yine kablolar aracılığıyla nöronlara aktarabilen düzeyde bir teknolojiye sahip olduğunu farz ediyoruz. İşte bu bilgisayar, gerçekliği simüle edecek ve bedeninden ayrılmış olan beyniniz normaldeki gibi yaşamayı, algılamayı, hissetmeyi sürdürebilecek. Daha net anlaşılması için şöyle örneklendireyim size bunu.

Bu bilgisayar beyninize güneşli bir günde bir parkta yürüdüğünüzü elektriksel sinyallerle iletiyor. Beyninizde bunu algılayıp böyle bir ortamda olduğunu hissediyor. Yani orada gerçekten olmasanız bile oradaymışsınız gibi. Elbette böyle bir deney fiziken yapılmadı arkadaşlar. En başında da söylediğim gibi bu bir düşünce deneyi aslında. Bakın gerçeklik algınızı yine kısa bir süreliğine de olsa sarstım. Ama merak etmeyin bu tür bilgileri işleyebilecek bir bilgisayar yok. Henüz.

Hilary Putnam'ın ileri sürdüğü bu kavanozun içindeki beyin teorisi felsefi bir soru soruyor aslında. Biz o kavanozun içindeki beyinler olabilir miyiz? Dış dünya diye bildiğimiz her şey birer yanılsama olabilir mi? Putnam'ın bu yaklaşımı temelde René Descartes'in kötü niyetli iblis düşüncesinden ilham alıyor. Elbette söz konusu bu iblis dini bir figür olarak değil bir metafor olarak kullanılıyor. Bunu da hemen buraya not düşelim.

Modern felsefenin kurucularından biri olarak kabul edilen Descartes, bir iblisin insan zihnini dilediğince yönlendirebileceğini düşünüyor ilk önce. Yani gerçek olduğunu düşündüğümüz şeylerin birer kandırmaca olduğunu, bir iblis tarafından yaratılmış illüzyonlar ya da yanılsamaları gerçek zannettiğimizi söylüyor. Ancak bu yaklaşımda varlığın anlamsızlaşmaya doğru gittiğini fark eden Descartes konuyu biraz daha derinlere çekiyor ve beni kandıran bir iblis olsa bile bu varım demektir diyor. Zira kandırılmak için önce var olmanız gerekir değil mi? Bu iki sorgulamayı iyice bir düşünün şimdi. Varlık, gerçeklik, zihin ve dış dünya.

Filmlerini çağrıştırıyor değil mi tüm bunlar? 2001, A Space Odyssey, bir uzay macerasının finali mesela. Ya da Stanislavli'nin yazdığı Solar İstromanı ve tabii ondan uyarlanan filmler. Philip K. Dick'in neredeyse bütün eserleri. Truman Show ve tabii ki 99 yılı yapımı The Matrix filmi.

Hepsi de benzer şeyleri sorgulatıyorlar bize. Zihnimiz ve dış dünya arasındaki ilişki üzerine kafamızda bir takım soru işaretleri yaratıyorlar. Gerçek olan ne? Biz bir simülasyonda yaşıyor olabilir miyiz? Bunun için basit bir sorgulama yapmak istiyorum sizinle. Oynadığınız oyunları düşünün şimdi. Ne olabilir?

Hah, mesela The Sims. Neredeyse hepimizin bildiği bir simülasyon oyunu bu. Kendi dünyamızdan farklı olan bambaşka bir dünya. Bir dizi kurallarla sınırlı, tamamen sizin yönlendirdiğiniz şekilde yaşayan, yani sizin senaryonuza göre hareket eden karakterlerden oluşan bir mini evren burası. Peki, şimdi de The Sims'deki bir kapıyı düşünün. Oyun dahi olsa bu kapının içinden geçemiyorsunuz değil mi?

Yani The Sims'in dünyasında kapının içinden ruh gibi geçebilmenizi sağlayan bir mekanik yok. Tıpkı gerçek hayatta ya da gerçek olduğunu düşündüğümüz hayatta olduğu gibi. Şöyle izah edeyim. Bizim dünyamızda kapıyı atomlar oluşturuyor. Bu atomların dizilimi sayesinde kapı katı bir madde özelliği gösteriyor.

Öyle kafamıza göre içinden geçip süzülüp gidemiyoruz yani. Fakat The Sims'teki kapı katı bir madde değil ki. Birtakım bilgisayar kodlarının birleşimi. Onun içinden geçip geçemeyeceğiniz de yine kodlarla belirleniyor. Yani buna oyunun tasarımcıları karar veriyor.

İşte bizim dünyamızla bu The Sims oyunundaki dünyayı ayıran tek fark bu. Odamızın kapısının tasarlanmış, kodlanmış ve yapay sınırlarla belirlenmiş bir şey olduğunu değil de fiziksel bir şeylerden oluştuğunu düşünmemiz. Şimdi, tüm bu konuştuklarımızı toparlayabilecek bir teoriden bahsedeceğim size. Ancak buraya gelmeden önce ufak bir ara versek iyi olur. Arka arkaya gelen gerçeklik sorgulamaları, vücuttan ayrılan beyinler, The Sims filan derken kafalar biraz karışmış olabilir, bir mola verelim. Zihnimize de biraz nefes aldırmak gerek sonuçta. Evet, ne durumdayız? Beyinler yanmadı, kodlar karışmadı diye umuyorum.

Buradaysanız her şey yolunda demektir. Madem öyle beyaz tavşanı takip etmeye devam edelim. Bakalım daha derinlerde bizi neler bekliyor. Bir simülasyonda yaşayıp yaşamadığımıza dair yapılmış en ciddi çalışmadan bahsedeceğim şimdi size. Oxford'un felsefe bölümünde yaptığı çalışmalarla tanınan İsveçli felsefeci Nick Bostrom'un adını koyduğu bir teori bu.

Bu arada kendisi yapay zekadaki ilerlemenin bir süper zekaya ulaşabileceğine de inananlardan. Ben yorum yapmadan kendi sözleriyle anlatayım onun yaklaşımını. Neredeyse tüm ilgi alanlarında insanların bilişsel performansını aşan bir zeka olarak tanımlıyor bu süper zekayı. Ve insanlık süper zeka seviyesine ulaşırsa bu türümüz için bir yok oluşa yol açabilir diye de ekliyor. İnsanlık derken tabii ki onun bulduğu bu makine öğrenmesiyle oluşturulan yapay zekanın süper zeka seviyesine çıkmasından bahsediyorum. Peki bu son söylediğinden yola çıkarak ne yorum yapabiliriz? Robotlar insanlığın sonunu getirebilir. Bu A.I. iblisine dikkat etmek gerek.

diyenlerle aynı fikirdi bu Bostrom. Neyse, biz şimdi onun bu öngörüsünü aklımızın bir köşesinde tutalım ve gelelim yazdığı simülasyon teorisine. Bostrom, 2003'te yayınladığı ''Are you living in a computer simulation?'' yani ''Bir bilgisayar simülasyonunda mı yaşıyorsunuz?'' makalesinde bu konuyu derinlemesine inceledi. Fakat öncelikle sizi uyarmalıyım, bu tür çalışmalar bir takım varsayımlar üzerine dayanan felsefi çalışmalar. Bunun altını böyle kalın bir çizgiyle çizmemiz gerek. Diyelim ve devam edelim.

Bostrom, makalesinde teknolojik olarak gelişmiş bir post-insan uygarlığından söz ediyor. Nedir bu post-insan derseniz, bildiğiniz her alanda son derece gelişmiş, eşsiz bir zeka ve teknolojiye sahip olan bir uygarlık. Bu uygarlığın da devasa bir bilgi işleme gücüne sahip olacağını iddia ediyor kendisi. Ve böylesi bir güce sahip olan bir uygarlığın da ata simülasyonu yürütmeye ilgi duyabileceği fikri üzerinde duruyor.

Hayda bir de ata simülasyonu çıktı şimdi başımıza. Ne ola ki bu ata simülasyonu denen şey diyenlere hemen izah edelim. Bir medeniyetin kendi atalarının evrimsel ve tarihsel sürecini simüle etmesi olarak açıklayabiliriz bu ifadeyi. Yani bir nevi ata sims.

Elbette bu kadar basit bir şekilde açıklanabilecek bir makale değil bu. Daha birçok detaydan oluşuyor ancak temelde üç önermenin olduğunu söyleyebiliriz. Gelin şimdi bunları bir inceleyelim. Öncelikle insanlık türü post-human ya da süper zeka seviyesine ulaşmadan kendisini yok edecek önermesini yapıyor Bostrom. Eğer bu önermeyi kabul edersek bir simülasyonda yaşamıyoruz demektir. Zira uygarlığımız bir post-insan seviyesine ulaşamadan yok olacağı için bir simülasyon ihtimalinden de söz edemeyiz.

İkinci olarak, herhangi bir post-insan uygarlığı varsa, kendi tarihsel ve evrimsel sürecine ait bir simülasyon oluşturmaya ilgi duyması beklenmez diyor. Ki bu son derece olasılık dışı gözüküyor. Sonuçta biz insanlık tüm gelişimini merak duygumuza borçluyuz. Geçmişe dair her şeyi merak ediyoruz. Ancak Bostrom unutmamamız gereken bir ihtimalden de bahsediyor burada. Belki de insani arzularımızın birçoğu post insan olan herhangi bir kişiye son derece gereksiz hatta aptalca gelecek.

Bunu şöyle açıklayayım size. Bizim bir bilgiyi tam olarak öğrenmemiz bir vakit alıyor. E dünyadaki günümüz de sayılı malum. Zaman gibi bir kavrama rağmen ve bu zamanımız da kısıtlı iken her şeyi öğrenmeyi arzuluyoruz. Merak arzumuz hiç dinmiyor.

Fakat bir bilgiyi sadece saniyeler içinde anlayabilen bir varlık zamanı neden önemsesin ki? Merak onun için bir arzu konusu dahi olamayacak ne de olsa. Kısacası post insanlar bizim ilgi duyduğumuz hiçbir şeyi önemsemeyebilir. Dolayısıyla da bir simülasyon yapmak istemeyebilirler. Bu durumda yine ata simülasyonlarından bahsedemeyiz.

Üçüncü alternatifte ise insanlık bir post-insan aşamasına ulaşmış ve ata simülasyonları çalıştırmayı seçmiştir. Eğer üçüncü önerme doğruysa, neredeyse kesin bir şekilde bir simülasyonda yaşadığımızı iddia ediyor. Yani bu önermeye göre biz bir post-insan uygarlığının ata simülasyonlarıyız. Az önce sizden Bostrom'un süper zeka ile ilgili görüşlerini aklınızın bir köşesine yazmanızı istemiştim. Kendisi bir süper zeka ya da post insan ihtimali üzerinde duruyor. Dolayısıyla da bir simülasyonda yaşadığımız argümanını çok ciddi bir şekilde değerlendiriyor. Peki nasıl bir post insan, nasıl bir bilgi işleme gücünden bahsediyoruz burada? Bunun için makalenin biraz dışına çıkıp bir takım hesaplamalar yapmalıyız birlikte.

Öncelikle şu bilgiyi bir cebimize atalım. Ortalama bir insan beyni saniyede 10 üzeri 18 adet işlem yapabilir. 10 üzeri 18. Daha baştan hızlı başladık. Neyse, pes etmek yok. Matematikte işlemleri kolaylaştırabiliriz. Şimdi, bir insan beynini simüle edebilmek için öncelikle sinapslarınız arasındaki her etkileşimi bir işlem olarak sayalım.

Beynimizin saniyede milyar kere milyar işlem yapabildiği bilgisini cebe atmıştık zaten. Yani saniyede 10 üzeri 18 işlemi işleyebilecek bir bilgisayara ihtiyacımız var öncelikle. Ama daha bitmedi. Zira biz sadece bir insan beyninin bir saniyesini değil, koca bir insanlık tarihini simüle edeceğiz. 300 bin küsur yıllık insanlık tarihinden söz ediyoruz burada.

Bir yıl 30 milyon saniye ediyor. Yani 30 milyon çarpı 300 bin yılı hesaplamalı ve zaman aralığını netleştirmeliyiz öncelikle. Ama burada da bitmiyor tabii işlem. Diyelim ki bu zaman aralığında ortalama yaşam süresi 50 yıl olan 200 milyar insanı simüle edeceğiz. Eee beynimizin saniyede gerçekleştirdiği işlem sayısı da var.

Bu durumda 30 milyon saniye çarpı 300 bin yıl çarpı 50 yıllık ortalama yaşam süresi çarpı 200 milyar insan çarpı saniyede 10 üzeri 18 işlem. Valla benim hesap makinesi işlemi tamamlayamadan yandı arkadaşlar. İşte bilinci işlemek böyle devasa bir işlem. Biz gelecekte böylesi bir işlemi gerçekleştirebilecek bilgisayarları tasarlasak bile bu işlem gücünü karşılayabilecek bir enerjiye sahip olamayabiliriz. Böylesi bir simülasyonu oluşturabilecek bilgisayarlar devasa bir enerji kaynağına da ihtiyaç duyacaktır elbette. Dolayısıyla bir simülasyon oluşturabilmek için teknolojik gelişmenin asla durmayacağı kabulünü yapmamız, yeni enerji kaynakları da bulabilmemiz gerekiyor.

Ki buna yönelik fantastik teoriler de var. Mesela Robert J. Bradbury'nin fütüristik matruşka beyin konsepti. Matryoshka beyni, bir yıldızın etrafında dönen, o yıldızın yaydığı enerjiden beslenen ve milyonlarca parçadan oluşan bir bilgisayar fikri temendi. Hatta buna bir fantazya demek daha doğru olur bence. Ancak biz de teknolojik gelişmenin asla durmayacağını kabul ettik az evvel, dolayısıyla hayal kurmaya devam edebiliriz. İşte bu büyüklükteki bir enerjiden beslenebilecek devasa birkaç bilgisayar,

300 bin yılda yaşamış 200 milyar kadar insanı simüle edebilir. Bu şimdi size çok hayalperest bir örnek gibi geliyor, farkındayım. Ancak ilk video oyunlarını hatırlamanızı rica ediyorum sizlerden. Hatta ilk video oyunlarından biri olan 1972 yapımı The Pong'a bakın mesela.

İki boyutlu bir düzlemde öyle iki tane çubuk var, bir de ortada bir nokta. Hatırladınız değil mi? Çok basit bir tenis oyunuydu bu. Fakat The Pong bile devrin niteliğinde bir gelişmeydi o yıllar için.

E bir de şimdilerde Unreal Engine'le filan böyle tasarlanan o oyunları, VR teknolojilerini filan düşünün. Sadece 50 küsur yılda ne kadar büyük bir ilerleme kaydettik öyle değil mi? Hadi oyunları da bırakın bir kenara. Şu anda uzayda yaşanan bazı olayları neredeyse birebir simüle edebilen bilgisayarlara sahibiz. Şimdi çerçevenin daha da dışından bakalım. Hani hep duyuyoruz ya evren sürekli genişliyor ve büyüyor diye.

Belki de henüz simülasyonumuz henüz yüklenmemiş ya da inşasını henüz tamamlamamıştır. Bizden daha gelişmiş, yıldızların enerjisini dahi abzorbe edebilecek bilgisayarlar yaratabilen bir canlı türünün tasarladığı açık dünya oyununda olup olmadığımızdan emin olabilir miyiz? Şayet uzaklarda bir yerlerde kendini yok etmemiş ve süper gelişmiş bir insan uygarlığı varsa mutlaka bir simülasyon oluşturmak isteyecektir. Bu test edilmesi imkansız bir şey şu an için elbette. Hatta felsefi bir düşünce deneyi sadece. Birçok bilim insanı da bu teorinin henüz somut verilerle ispat edilemediğini söylüyor zaten.

E tamam öyleyse bölümün en başında yaptığımız sorgulamaya geçelim sizinle. Hadi gelin benimle. Gerçek nedir? Bir şeyin gerçek olduğunu nasıl anlarız? Bir simülasyondaysak bile bunu nasıl fark edeceğiz? Nasıl tanımlayacağız?

Hay aksi. Matrix'teki yanlış odaya gelmişiz arkadaşlar. Çok pardon ya, dojoymuş burası. Neyse, başımıza bir kaza bela gelmeden doğru yere gidelim. Bir saniye... Hemen doğru yazılımı giriyorum. Şimdi tamamız işte.

Şöyle aksiyonsuz, ferah bir alan. Gerçek nedir? Diyorduk değil mi? Bunun için size mağara alegorisinden bahsetmek istiyorum. Platon'un devlet kitabında yer alan bir senaryo bu. Biz de o mağaraya geldik. Ya da Matrix'teki o mağaraya girdik diyelim.

Platon'un alegorisinde doğduklarından beri karanlık bir mağarada tutsak edilmiş bir grup insan yer alıyor. Bu insanlar sadece bir mağara duvarına bakarak geçirmişler tüm yaşamlarını. Gördükleri tek şey ise mağara duvarından yansıyan ışığın Baktıkları duvarda oluşturduğu gölgelermiş. Bazen bir tavşanın, bazen bir çiçeğin, bazen de mağaranın önünden geçen bir insanın silüetini görmüşler bu duvarda. Gerçek diye bildikleri tek şey işte bu gölgelermiş. Ta ki içlerinden biri zincirlerinden kurtulup mağaranın dışına çıkana dek.

Dışarı ilk adım attığında güneşin ışığından gözleri yanmış elbette mağaradan kurtulan bu kişinin. Ama aydınlanan tek şey gördükleri değilmiş. Kendisi de aydınlanmış aslında mağaradan çıktığında. hemen gördüklerini mağarada tutsak bekleyen diğerlerine anlatmaya gitmiş. Ancak tutsakların tamamı bu kişinin söylediklerini bir deli saçması olarak düşünmüşler. Çünkü onlar için gerçek duvarda gördükleriymiş. Ve tabii ki inandıkları o gerçekliğin sarsılması ihtimaliyle yüzleşmek istememişler. Eğer olur da mağaradan kurtulan kişi tutsakları zincirlerinden kurtarmaya kalkarsa

onu öldürmekle bile tehdit etmişler. Şimdi bu alegoride elbette mağara neyi temsil ediyor? Bir toplumu. Zincirler neyi temsil ediyor? Toplumsal kuralları. Gölgelerse toplumsal kabulleri. Platon'a göre nesneler ve idealardan oluşan iki ayrı dünya var. Ve ona göre zincirlerinden kurtulan kişi artık hakikatin peşine düşebilir. İşte simülasyon argümanının temellerinde de bu alegori yatıyor. İşin böyle bilim kurgu kısmı bir yana, özünde bir hakikat arayışı bu. Adı simülasyon ya da değil. Bu aslında gerçekliğe dair bir sorgulama. Peki bir simülasyonda yaşıyorsak ne olacak? Bunun için New York Üniversitesi'nde felsefe profesörlüğü yapan Dave Chalmers şöyle diyor. Biz simülasyonda yaşadığımıza dair herhangi bir kanıt elde edemeyiz. Zira elde ettiğimiz kanıt da simüle edilmiş olabilir. Gerçekten Matrix'in bir versiyonunda yaşıyor olsak bile bu fikir o kadar da kötü olmamalı.

Ancak bir simülasyonda yaşıyorsak bile bir seçim şansımız olmalı değil mi? Hatırlayın The Matrix'in ilk filmindeki o meşhur sahneyi. Morpheus, Neo'ya iki tane hap uzatıyordu orada. Eğer Neo mavi hapı tercih ederse hikaye biter. Neo yatağında uyanır ve istediğine inanır. Fakat kırmızı hapı tercih ederse mucizeler ülkesinde kalır ve gerçeklikle tanışır.

Hadi öyleyse gelin bu bölümü bir oyuna dönüştürelim. Şimdi şu anda dinlemekte olduğunuzla birlikte iki tane daha yeni 111 Hz bölümü daha yayınlandı bugün. Niye biliyor musunuz? Çünkü 111. bölümümüzde böyle bir şey yapmayı istedik. 1-1-1-3 bölüm. Diğer iki bölümün başlıklarından da anlayabilirsiniz zaten ne yapacağımızı.

Birinin adı kırmızı hap, diğerininkisi ise mavi hap. Siz hangisinde uyanmak isterseniz orada buluşalım. Seçim sizin.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)