
2.648 kelime · ~13 dk okuma
Bu bölümde neredeyse her gün zihnimde dönüp duran bir konuyu aktarmaya çalışacağım. Ama söz anlatabilmek öyle kolay değil. Basitleştirmeye çalışırken yüzeyselleştirmekten de korkuyorum. Onun için öncelikle temeli kazıp su basmanı bir çıkmam gerekiyor. Sağlam temellere oturtmam gerekiyor.
Modernizmle başlayalım. Modernizm akımı 1800'lerde başlıyor. Bir başka deyişle miladını 19. yüzyıla koymak mümkün. Şöyle bir hayal etmeye çalışalım. Sanayi devriminin kudretli, hızlı, kusursuz ve itaatkar makinelerine bakan ve kendini giderek daha güçsüz, daha kırılgan ve faydasız gören bir insanlık.
Elektrik sayesinde aydınlanan akşamlarla uzayan günler, seri üretimin yarattığı o sahte bolluğun seçenekleri ve düşünecek, karar verecek bir sürü yeni mesele. Yaşamın bir anda bambaşka bir kulvara geçmesi insanlığı büyük anlatılar için cesaretlendirmiş. Tarihin en telaşlı ve en iddialı söylemleri bu döneme denk gelmiş. Eşitliği sosyalizm sağlar. özgürlüğü, demokrasi getirir, her şey bilimle açıklanabilir gibi haddini aşan pek çok fikrin tohumları zihinlere o tarihlerde ekilmiş. Bahsetmeden de geçmek olmaz elbette devlet ve din kurumları hatta akademik yapı bile bugünkü anlamıyla işte o dönemde şeklini almış. Akılcı yaklaşım bol keseden savurduğu bu iddiaların içini dolduramayınca 1970'lerde ortaya şüpheci olarak belki de nitelendirebileceğimiz postmodernizm çıkmış.
Akıl ve mantık ile ulaşacağı vaad edilen mutlak doğrulara ulaşamayan zihinler, bunun yerine kendi aklınca, kendi mantığınca doğrular üretmeye başlamış. 2000'lerin başına dek süren bu dönemi sana göre öyle olabilir ama bana göre de böyle kalıbıyla özetlemek belki de mümkün. Doğrunun, hakikatin kişiselleştiği, herkesin pusulasının farklı bir kıblıyı gösterdiği adeta bir sersemleme çağı. Tam bu noktada meşhur bir hikayeyi hatırlayalım. Bir vakit devlet paraya sıkışınca padişah ferman buyurmuş ve halka yeni vergiler salmış.
Birkaç gün sonra vezirine sormuş ne alemdeler diye. Biraz rahatsız oldular efendim yanıtını almış. Dedik yine kapanmayınca vergi oranlarını biraz daha yükselten sultan yine sormuş vezire. Söyleniyorlar haşmetlim diye cevaplamış. Sonra biraz daha yükselmiş vergiler. Küfrediyorlar sultanım demiş. Sonra biraz daha, biraz daha. Bir noktada padişahın huzuruna gelen vezir, ''Herkes eğlenip halay çekiyor Efendimiz'' deyince Sultan, ''Tamam'' demiş. ''Daha fazla arttırmayalım. Bundan sonrası tehlikeli.'' İşte 2000'lerle başlayan, kimilerinin metamodernizmde dediği post postmodernizm, insanlığın topluca halay çekmeye başladığı bir dönem.
Akıl ile uslanmayan, şüphe ve varsayımlarıyla huzura eremeyen toplum, artık bir bakıma, burada tam halini alamayacağım şekliyle ipimle kuşağım devrine girmiş halde. İçine süt, krema, şurup, şeker ve aroma eklenmiş kahvelere de kahve dendiği, çiğ köftelerin etsiz satıldığı, meyhanede masaya çıkıp hoplanan, rakı ile çay içilen, plajda topuklu ayakkabılarla gezilen, kına gecesinde erkeklerin eğlendiği, mafya babalarının TikTok hesabı olan, baby shower partisinde Yasin-i Şerif okutulan tuhaf bir geçiş çağı. Ne var ki bunca belirsizlik, tanımsızlık, köksüzlük içinde değerlerinden ve kutsallarından kopan insanlık sahte özgürlükten de aradığını bulamadı işte. Ölümün hemen öncesinde gelen dopamin patlamasını andıran acayip bir dönemi yaşıyoruz. Hepimiz bir sonraki durağımızın anons edilmesini bekliyoruz. Fakat omuzlarımız yaşamanın yükünü daha ne kadar taşıyabilecek onu da kestiremiyoruz. Ölümüzde giderek karmaşıklaşan sorunlar var. Ve her yanlış cevap en az üç doğrumuzu götürüyor.
Haddini aşan yaşam rehberinde de bu bölümde durumdan vazife çıkararak çağın en büyük sınavlarından birine mercek tutacağız. Her şeyin mübah sayıldığı bir çağda ahlaklı, erdemli olmanın faydası var mı? Mutlak doğrunun olmadığı bir anda hakikati aramak anlamlı mı? Her şeyin ihtimal dahilinde olduğu belirsiz bir düzende dayanak olacak hiçbir şey yok mudur? Bütün olumsuz koşullara rağmen
Ödemli bir yaşam mümkün müdür? İşte bir sürü olay sana ve bir sürü sorun. Gelelim geleneksel kavramlar sözlüğümüze. Nelerden bahsedeceğiz, ne kastedeceğiz? Şimdi ilginç dört kavramdan söz edeceğim size bu bölümde sıkça duyacağınız. Birincisi tabii ki bölümünde ismi olan ramen, diğeri ahlak, diğeri etik ve sonuncusu vicdan. Şimdi rağmen tahmin edileceği üzere Arapçadan dilimize geçmiş. Arapçadaki anlamı değişik, bizdeki gibi değil. Zıttına, tersine anlamına geliyor ama Arapçadaki kökeninde bir de böyle nefret etme, tiksinme gibi bir duygu da var. Sözlük anlamıyla karşın, bir şeye karşın anlamında kullanılıyor.
Bir de malumat fırışları için Latince'deki karşılığından bahsetmiş olayım mı? Oradaki karşılığı rağmenin virtüs yani erdem. İlginç bir şey değil mi? Hani mesela bir yerde bir dilde nefret duygusundan kök buluyor, diğer dilde erdem. Elbette bizim burada anacağımız kısmı o erdemle ilişkili olan tarafı.
Bir de sıkça duyduğumuz ahlak var. Ahlak da Arapçadan geçmiş dilimize. Yaratılış özellikleri, huy, karakter anlamına geliyor. Yani buradan yola çıkınca ahlak sanki böyle edinilen bir değer, bir karakter özelliği gibi değil de sanki genetik bir şeymiş gibi geliyor değil mi? Yani sanki yaratılış özelliğinden anlamamız gereken bu.
Ama sözlük anlamıyla yani Türkçedeki kullandığımız şekliyle bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları anlamına geliyor. Etik yine dinimize yeni girmiş kavramlardan biri. Mesela medya gibi. Medyada nispeten yeni bir kavram. 90'larda girmiş.
Etik de bugünkü yayılmasını yine aynı tarihlere borçlu. Tabii ki çok kadim bir kavram. Öyle ki antik Yunan'dan alıyor köklerini. Ahlaka ilişkin olan demek. Ama mesela ahlak ve etiği de başka türlü kullanıyoruz. Çünkü sözlük anlamına baktığımızda daha iyi anlamak mümkün oluyor. Ahlak bilimi anlamına gelmekle birlikte tam tanım olarak tarafların uyması veya kaçınması beklenen davranışlar bütününü tanımlıyor etik dediğim şey. Ve son olarak da vicdan, o da Arapça. Bulma, akla getirme ve hani şiddetli azaptan, gazaptan doğuyor. Ama sözcük anlamıyla tam olarak okuyayım size. ''Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan duygu.'' diyor.
Çok güzel bir özet sözlük anlamıyla. İşte biz de bu bölümümüzde ahlak, etik ve vicdanı aklımızda tutarak yaşama rağmen yaşamanın nasıl erdemli olabileceğine bakacağız. Hadi başlayalım. Yazan Emin Maalouf ya da bizde genelde İngilizce'den aktarıldığı için mi ne Amin Maalouf diyoruz da bildiğimiz Emin hani bilmeyenler için annesi Mısırlı, Türk kökenli bir Müslüman, babası Lübnan kökenli bir Katolik yanlış hatırlamıyorsam Hristiyan. Nispeten bizden biri sayılır, Lübnanlı Emin Maluf. İç savaş yüzünden terk edene kadar yaşadığı Lübnan'da Orta Doğu ve Levant kültürünü bolca gözlemleme fırsatı bulur. Hayatının kalan kısmını geçirdiği Fransa'da ise sosyoloji eğitimi alır ve tabii ki doğal olarak, kaçınılmaz olarak bu çok kültürlü geçmişi onu eserlerinde insanı anlamaya yönelik sade ve çarpıcı bir üslupla ödüllendirir.
Bu bölüm özelinde derdim dinden ya da ahlaktan bahsetmek değil. Tabii ki bir vakit ileride onlara da gireriz ama Maluf'un çok sevdiğim ve çok da meşhur bir alıntısı bu bölümde anlatmak istediklerimi çok güzel özetliyor. Onun için aynen aktarmak istedim. Şöyle diyor, insanlar bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyor.
2012 yılında yayınlanan, bizde de Yapık Kredi yayınlarından Türkçe'ye kazandırılan, ki bölüm notlarını da ekliyorum, Doğu'dan Uzak'ta başlıklı romanında geçen bu alıntının öncesi de çarpıcıdır. Konumuzda doğrudan bağlantılı değil o kısmı ama yine de bağlam adına ben anmış olayım. Şöyle der Maluf o bölümde. Dini her işe karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar. Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyorlar.
Fransız düşünür Jean Baudrillard'ın meşhur örneğindeki gibi savaşlar bile artık deterjan ve gofret reklamlarının arasında ekrandan seyredip geçtiğimiz bir vahşet pornografisinden öte değil. Bizim için kanal değiştirinceye, ya da haber bülteni bitinceye, ya da bir sonraki Reels videosuna kadar varlar. Ne acı ama böyle. Empati ve merhamet gibi duygular çok daha az sayıda uyaranın ve sınavın olduğu devirlere ait meziyetlerimizdi. Kabullenmesi zor ama sanıyorum öyle.
Meselenin bu kısmına tabii gayet aşinayız. O zaman bizi bu bölümde ilgilendiren esas kısma dönelim. Bir dini olduğu için ahlaka ihtiyaç duymama meselesi tabii ki bu podcast'in boyunu aşan bir önerme ama yine de sosyal ağlarda, forumlarda, sözcüklerde epey su kaldıran benzer bir tartışmayı aklıma getiriyor. Onunla başlayalım. Ateist bir insan ahlaklı olabilir mi?
Dine ahlakı mütemmümcüz yani ayrılmaz bir parça olarak gören bu bakış açısı bir yere kadar manalı, mantıklı olabilir. Öyle ya, uçan spagetti canavarını tanrı olarak belleyen Pastafarianizm dininin kutsal kitabı dahi ahlaki bir telkine sahip. Bu arada onu da 6.45 yayınları Türkçe'ye çevirmişti. Sanıyorum hala da satışta var. Ben bölüm notlarına da ekleyeceğim. Oldukça eğlencelidir. Ama burada bize düşen sorular başka.
Mesela her dindar ahlaklı mıdır? Dine inanç ahlaklı bir insan olmak için tek başına yeterli midir? Ahlaksız bir dindar olabilir mi? Peki bir kişi hem dinsiz hem de ahlaklı olabilir mi? İnançlı bir kimse ahlakı sadece dine öyle buyurduğu için ya da öyle tarif ettiği için mi benimsemiştir? Yoksa bu onun içinden mi gelmektedir? Dini men etmeseydi başkalarının hakkına girecek miydi mesela? Irzına göz dikecek miydi? Hasmının canına kastedecek miydi? Daha da ileri gidersek dini men ettiğinden sakınmak ahlak mıdır yoksa itaat mi? Ya da ahlak kurallarına topluma uymak için mi uyarız yoksa vicdanen kabullendiğimiz için mi?
Soyut düşünce yeteneğimizin hayli köreldiği bu dönemde sanıyorum vurgulamakta fayda var. Buradaki derdim, meselem ne din ne de ahlak. Bunlar bizi esas konumuza taşıyacak örnekler yalnızca. Yani soyut düşünce mekaniğimizi oturtmak adına verdiğim örnekler. Dolayısıyla bu şablonun rehberliğinde hayatımıza nasıl şekil verebileceğimize bakalım. Ama onun için de gelin biraz soluklanalım.
Hayatı anlamlı ve erdemli kılanların neredeyse hepsi esasen yapmaya gerek yokken yaptıklarımız. Yani kolayca yapılabilecek bir şey yerine zoru seçmek ya da hiçbir şey yapmadan durmak varken inisiyatif alıp bir şeyler yapmak ya da tam tersi bir şey yapabilecekken kendini tutmak gibi. Sırf herkes yapıyor diye yapmamak, düşünüyor diye düşünmemek, konuşuyor diye konuşmamak, susuyor diye susmamak. Hayata anlam katan, zorluklara, engellere, korkulara, endişelere rağmen yaptığımız şeyler, aldığımız kararlar, takındığımız tutumlar, mecbur olduğumuz için değil, tercih ettiğimiz için, öyle buyrulduğu için ya da öyle gerektiği için değil, öyle düşündüğümüz için, hatta kimi zaman buyruğa, gereklere, mecburiyetlere rağmen yaşamadık. Güç sendeyken affetmek, yoklukta sabretmek, imkan varken vazgeçmek.
Haddini aşan yaşam rehberinde birkaç kez andığım antik Yunan filozofu Sokrates'i düşünün, bitmeyen sorularıyla Atin halkını düşünmeye sevk ettiği için iktidarın gazabına uğramış. Oysa yaptığı şey sahiden sadece ve sadece soru sormaktı. Gençleri yoldan çıkarmakla suçlandı. Mahkeme karşısına çıktı. Tarihe geçen savunmasında üstüne atılan suçu reddetmedi. Sadece gerekçelerini aktardı. İdam ile yargılandığını bilmesine rağmen. Oysa bir kuru özür hayatını kurtarabilirdi pekala. Tenezzül etmedi. Baldıran zehrini içip hayatına son verirken o meşhur sözü hafızalara kazındı.
Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez. Galileo Galilei de pekala kilisenin gazabından kurtulabilmek için yargılandığı İngilizisyon mahkemesinde dünyanın dönmediğini, yanıldığını, hata yaptığını söyleyebilirdi. Oysa o ömür boyu ev hapsine mahkum edilirken ama hala dönüyor demiştim. Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gücün buyruğuna, toplumun genel kabullerine ya da zamanın ruhuna rağmen doğru bildiğinden şaşmamanın bedelinin her zaman bu kadar ağır olduğunu sanmanızı istemem. Öyle ya, yani bildiğini okumanın her zaman bu kadar ağır cezası olmaz. Hatta ödülleri kimi zaman bu mevcut risklerini bile geride bırakabilir. Bizi hayata karşı güçlendiren şeyler genellikle çok daha basit irade testleri.
Kredi kartımızın limitine dayandığımız için değil, paramız olmasına rağmen gereksiz harcamalardan kaçınmak gibi. Karnımız aç değilken sırf önümüze türlü çeşit yemekler serildiği için sofraya oturmamak gibi. Birisi görecek, duyacak, bilecek ve mahcup olacağız diye değil, onu yapmanın yanlış olduğunu bildiğimiz için bir eylemden sakınmak gibi. Tercihlerimizi vicdanımız ile tartarak, her koşula, her kişiye ve her şeye rağmen.
Çünkü hayat kabul ettiklerimizden çok reddedebildiklerimizle şekilleniyor. Bunu sakin kafaya bir düşünün lütfen. Kabul ettiklerimizle değil, reddettiklerimizle hayatımızı şekillendiriyoruz. Peki ne yapmalı bütün bunların ışığında? Hadsiz rehberimizin tavsiyeleriyle bu bölümümüzde noktalayalım.
Kimi zaman nehrin akışına karşı kürek çekmemizi gerektiren bu durum için pek çok örnek vermek, bir dolu tavsiye sıralamak mümkün ki. Böyle düşününce kendi yaşamımdan bile bir sürü örnek aklıma geldi ama meseleyi kişiselleştirmek istemiyorum. Bu yüzden bu arayışın özünü iyi özetleyeceğini düşündüğüm üç tavsiye ile bölümün temel mantığını, ruhunu özetlemek istiyorum. Birincisi, odaklanmak. Pek çok şeyin ilacı olan o kavram. Hayatımızı karşımıza çıkan fırsatları değerlendirme kabiliyetimizin şekillendirdiğini sanıyoruz. Bu hiç şüphesiz belirleyici. Yani fırsatları değerlendirmek önemli. Ama bu değerlendirme kabiliyetinin her zaman evet demek olmadığını da hatırlamak gerekiyor. Değil mi?
Çünkü genellikle böyle zannediyoruz. Karşımıza çıkan fırsatları değerlendirmenin onları kabullenmek anlamına geldiğini düşünüyoruz daha çok. Tercihimizin o an cazip gibi görünen fırsatlardan mutlaka faydalanmak yönünde olması gerektiği yanılgısına düşüyoruz. Ama her zaman öyle değil işte. Kendi tecrübelerimiz bile bunun nice örnekleriyle bezeldir eminim.
hayatı anlamlı kılan ona çizdiğimiz sınırlar. Her şeyi yapabilme ihtimali ile her şeyi yapmak arasında çok belirgin, çok tanımlayıcı bir fark var. Asla yapamayacağımız şeylerle ilgili prensiplerimiz olursa eğer elimizde yaşama yönelik de eşsiz bir rehberimiz olacak Yani neleri reddedeceğimizi bilirsek, neleri kabul edeceğimizi bulmak çok daha kolaylaşacak. O yüzden odaklanma gerekiyor karşımıza çıkan fırsatlarda. İkinci tavsiyem ise konforu anlama tercih etmek.
Rağmen yaşamak yani bir şeye rağmen bir eyleme geçmek ya da geçmemek bir bakıma zor olanı tercih etmek. Biraz önce de ayrıntılarıyla bahsettiğim gibi daha cazip ya da daha basit görünen yerine daha zahmetli olanı seçmekten bahsediyoruz. Tercihlerimizin bize bedel ödetme ihtimali her zaman var ama yaşamı anlamlı kılan da ödediğimiz bu bedeller olacak. Yani düşünün hiçbir emek sarf etmeden kazandığınız başarılar bir kazanç olarak bile zihninizde, hafızanızda, hatıralarınızda yer etmeyecek.
Bir şey için ne kadar çabaladığımız onun kıymetini de belirliyor. Hani şu meşhur örnek vardır ya, efendim bir mobilya mağazasından gidip hazır bir mobilya almak ile demonte bir mobilya alıp elimize bir alyan anahtarı, bir İngiliz anahtarı, bir tornavida ile onun vidalarını sıkmak, onu birleştirmek arasında çok fark olur. Biri öylesine sahip olduğumuz bir şey, birisi iyi kötü ellerimizle var ettiğimiz bir şey. Hani bunun çok daha meşhur örneklerinden biri de bu hazır kek unlarıdır. Hazır kek unları ilk icat edildiği dönemde Amerika Birleşik Devletleri'nde çok büyük bir yük kaldıracağını ev hanımlarından düşünüyorlar fakat tam tersi oluyor, hiç satmıyor. Sonrasında odak gruplarında yapılan araştırmalarda fark ediyorlar ki ev hanımları hazır kek unuyla yaptıkları kekleri, pastaları
ailelerine, çocuklarına sunarken hiçbir şey yapmamış birisi olarak vicdan azabı duyuyorlar. Bunun üzerine ne çözüm geliştiriliyor? Kek ununun içerisindeki bazı bileşenler örneğin yumurta tozu çıkartılıyor ve deniyor ki işte bunu bir kaba dökün bilmem kaç tane yumurtanın akıyla güzelce çırpın öyle fırına verin diyor ve satışlar patlıyor çünkü işin içine bir emek giriyor. Hayatta böyle bir şey işte, hayatımızda aynen böyle. İçine emek koymamız gerekiyor ama bu emeği, bu kabulü, bu kararları neye göre verdiğimizi bilmek, tanımlamak her şeyden önemli. Ve bu bazen işte konforu, anlama, tercih etmemizi gerektiriyor. Bu da bir nebze düşünme payı istiyor. Dolayısıyla hani tercihlerimizi yaparken telaştan sakınmak da çok önemli birleşenlerden biri.
Ve sonuncu tavsiyem, onaylanma tuzağından kaçınmak, onaylanma tuzağına düşmemek. Küçüklüğümde sıkça duyduğum bir sözde, herkes candan atlasa sen de atlayacak mısın? İlkokul öğretmenim beni azarlarken bir keresinde bunu söylediğinde olabilir yanıtını vermiştim. Acayip sinirlenmişti. Ne demek olabilir demişti, nasıl olabilir? O zaman daha yalım bir şekilde anlatmıştım ona o çocuk aklımla. Artık bu kadar dolu kafamda o kadar sade cümleler kuramıyorum ama şöyle toparlamaya çalışayım. Herkesin camdan atladığı bir durumda muhtemelen bunu yapmayı mantıklı ya da gerekli kılan bir şey olma ihtimali yabana atılır türden olmasa gerek değil mi?
Örneğin herkesin kendini camdan attığı bir yangın senaryosunda sizin de onlara eşlik etmeniz gerekebilir. Fakat durum her zaman böyle de olmayabilir. Sürü psikolojisi ya da toplum baskısı gibi pek çok etkenin de insan aklını yerinden ettiğine çok şahitlik ettim. Hatta bu konuda çok ilginç deneyler vardır. Bir tanesi YouTube'da bölüm notlarını ekliyorum sizinle. Böyle bir deney yapıyorlar bir odada. Yanlış hatırlamıyorsam dört kişi var. Bu dört kişiden üçü takımın üyesi, birisi kurban yani gözlemlenen kişi ve odaya giren kişilerin karşısında bir tahta var ve tahtaya bazı çizimler yapıyorlar. Mesela dört tane çizgi çiziyorlar. Bunlardan hangisi kısadır diyorlar.
Şimdi dört çizginin bir tanesi belirgin olarak kısa fakat dördüncü, sonuncu gözlemlenen kişiden önceki üç kişi kısa olmayan, uzun olana kısa diyor ve bir süre sonra artık yalnız kalmamak için kendinden şüpheye düşen, ya bu bariz kısa ama bir akıllı ben miyim, ortalamanın tek uyanığı ben miyim, kesin ben yanılıyorumdur, bir göz yanılması vardır, bu üçü diğerini kısa olarak belirlediyse vardır bir bildikleri deyip göz göre göre gayet aşikar bir şekilde kısa olan çizgiyi atlayıp uzun olan çizgiye kısalıyordu. İşte genellikle hayatımızı da bu toplum baskısıyla, sürü psikolojisiyle ya da bir başına kalma endişesiyle akıntıya kendimizi bırakarak yaşıyoruz. İnsan kendini başkalarının gözünde var eden bir canlı. Pek çok şeyi takdir edinmek, beğenilmek, onaylanmak için yapıyoruz. Yine de, öylesi anlarda en azından kimin tarafından beğenilmek ya da takdir edinmek istediğimizi belirlemek bence gayet işe yarayabilir.
Yani bazıları tarafından takdir görmek, büyük bir yanlış içinde olduğumuzun ispatı olabilir. Bazı ne bileyim cemiyetlere, toplumlara kabul edilmek, kötünün bir parçası olduğumuzun işareti olabilir. Dolayısıyla vicdanımıza kulak vermeyi ihmal etmemek gerek. Gerçi onun da garantisi yok. Halit Ziya Uşaklıgilin dediği gibi insanlar tuhaftır. Fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. Anlatacak ve aktaracak çok daha fazla düşüncem olmasına rağmen konuyu burada kapatıyorum. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.