
2.215 kelime · ~11 dk okuma
1800'lü yılların başında Avrupa'yı kasıp kavuran kıtlık nedeniyle gıda namına her şey nimetten sayılır hale gelmiş. Bu durum sadece insanları değil hayvanları da harap etmiş. Atların ana besin kaynağı olan yulaf o kadar azalmış ki çoğu açlıktan kırılıp tenef olmuş. O dönem yaşayan insanların ulaşımdan tarıma neredeyse her ihtiyacını karşılayan atların güçten düşmesi ve eksilmesi yeni arayışlar doğurmuş.
12 Haziran 1817'de Alman baron Karl von Drais tasarladığı iki tekerlikli araç da farkında olmadan yepyeni bir çağın kilometre taşını dikmiş. Türkçe'de koşu makinesi anlamına gelen Love Machine adlı araç, sürücünün iki yandan ayaklarıyla koşar gibi itmesiyle hareket ediyordu. Böylece ulaşım ve taşımacılık için ilk defa hiçbir hayvana ihtiyaç duymayan bir seçenek doğmuştu. Yaklaşık 40 yıl sonra, iki Fransız mucit, Baron von Traiss'in koşu makinesinin ön tekerleğine pedal ekleyerek, Wellesbyt alıyla yeni bir konsepti imza attım. Aristokratların züppe atı dediği bu araçtan birine sahip olmak için herkes birbiriyle yarışır hale gelmişti.
1885'de zincir arka tekerleğe bağlandı. 1888'de şişme lastikler eklendi ve bugün bisiklet dediğimiz araç hayatımızdaki nihai şeklini aldı. Kıtlıktan kırılan atlara çözüm olarak hayatımıza giren bisiklet bu uzun geliştirme süreci boyunca eleştirilerden de bir an olsun kurtulamadı. Laufmaschinen sayesinde insanoğlu tarihte ilk defa sadece kendi kas gücüyle saatte 20 km'ye varan hızlara ulaşıyordu.
Bir grup muhalif insan bedeninin bu kadar hıza dayanamayacağını öne sürerek hız sarhoşluğu diye bir endişe ortaya koydum. Öte yandan bisiklet kadınları özgürleştirmiş, hayata karışmalarını sağlamış ve onları fayton sahibi erkeklere bağımlı olmaktan kurtarmıştım. Kimileri kadınların bu hızla hareket etmesinin yüz kaslarında kalıcı bozukluk yaratacağını, rahimlerinin hasar göreceğini hatta kısır kalacaklarını öne sürdüm. Kadınların bisiklet sürerken oturdukları senenin titreşimiyle tahrik olacaklarını iddia edenler dahi vardı. Tüm bunlar tartışılırken, at arabası sürücüleri de bisikletlerin vergilendirilmesi, hatta mümkünse yasaklanması için çabalıyordu.
hikayenin sonunu hepimiz biliyoruz. İstisnatsız tüm icatlar gibi bisikletler de birbirinden tuhaf ve akıl almaz eleştiriler eşliğinde hayatın doğal akışında yaşamın sıradan unsurlarından birine dönüştüm. Ona yönelik endişeler ve düzenleme çabaları bugünün gülümseten hikayeleri arasına eklendim. Keşiflerin, icatların hemen hepsi teknoloji tarihinin her sayfası benzer örneklerle benzerim.
Her yenilik şüphe, evham, endişe, isyan ve sonunda kabullenme rotasında nasibine düşeni iyi kötü aldım. Ancak 20. yüzyılda işin hacmi ve frekansı görülmemiş şekilde değişti. Transistörlü radyo, şipşak fotoğraf makinesi, bilgisayar ve telefon gibi teknolojik cihazlarla kişiselleşen teknoloji olayı çok daha karmaşık hale getirdi.
Bisiklet kendine denk alternatifleri olan bir seçenekti nihayetinde. Ama bilgisayar öyle değil. Akıllı telefon hiç değil. Yine de geleneksel evham, endişe ve korkulardan payını alıyorlar. Tüm bu şüphelerin içinde haklılık payı olabilir mi peki? Yoksa hiçbirine kulak asmadan hepsine dört elle sarılmalı mıyız?
Anlamlı, faydalı ve verimli türden birliktelik için bizi kim rehberlik edecek? Herkesin her şeye bir tık uzakta olduğu ve küçük dikkatsizliklerin bile büyük dertten açtığı bir ortamda yolumuzu nasıl bulacağız? Doğru yolu bulamayanlara nasıl rehberlik edeceğiz? Addini Aşen Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde her ayrıntısı teknolojiyle bezenmiş yaşamımızda dengeyi, iç huzuru ve güvenliği nasıl sağlayabileceğimize bakacağız.
Her zaman olduğu gibi bölümümüzün kavramlarına gelelim, sözümüzü oluşturalım. Nelerden bahsedeceğiz, onlardan bahsederken nelere kastediyoruz? Şimdi ilk kavramımız güvenlik. Güvenlik ne demek? Güvenlik, kasıtlı zararlara karşı önlemler.
Bir de emniyet var. O da kazalara karşı. Yani güvenlik dıştan gelen bilinçli bir tehdide karşı, emniyet ise bir anlamda doğal afetlere karşı aldığımız tedbirleri birazcık bizlere anlatması lazım. Bir de çok önemli bir belirsizlik ilkesi var. Bu hafta kavramlar sözümüzü çok uzatmadan bununla toparlayıp geçeceğim. Belirsizlik ilkesi de şu. Yani bizim örneğimiz özelliğinde bu.
Güvenlik ve hissiyatla ilgili çok önemli bir algı farkı var. Belirleyici olan bir algı. Yani kendinizi kimi zaman güvende hissedebilirsiniz ama güvende olmayabilirsiniz. Öyle hissetmenize rağmen değilsinizdir. Ya da bazen güvende olsanız da öyle hissetmeyebilirsiniz. Demek ki emniyette, güvenlikte, hissiyatla ilgili bir konu. Peki bütün bunların teknoloji ve modern yaşamla kesişiminde ne oluyor?
Hadi gelin programımızda da ona bakalım. Çocukluğumun ilk öğresi, kapat o kitabı da yat artık. İkinci öğresi ise, kapat o bilgisayarı da dersine bak cümlelerini duyarak geçtim. Kendi çocuklarıma da kapatın artık şu TikTok'u, yeter artık attığınız o snap'ler dememek için kendimi epey zorladığımı da itiraf etmek istiyorum. Kitabını kapatıp yatması istenen çocuklar büyüdü, benim gibi. Ve çoğunun eli kitaba yabancılaştı ama ellerine bir kitap almaları için kendi çocuklarına yalvarıp duruyorlar bugün. Bilgisayar başında geçirdiği saatler yüzünden çemkirilen çocukların çocukları bugün aynı maküs kaderle yüzleşiyor. Peki buradaki sorun ne? Bireyler kendilerinden önceki ve sonraki kuşakların alışkanlıklarına ve yöntemlerine mi köreliyor yoksa hepsinde bir haklılık payı var mı?
Bunu anlayabilmek için bir kez daha geçmişe dönüp modern iş yaşamının temellerini şekillendiren yönetim gurusu Peter Drucker'ı hatırlamak gerek. 60 yılı aşan kariyer hayatı boyunca kamu kurumlarından özel şirketlere, ordulardan derneklere kadar yüzlerce kuruma danışmanlık yapan Drucker, çalışma düzenini inceleme, iyileştirme ve verimin arttırma konusunda çığır açan teorilerle geliştirdi. Fikir babası olmasa da sıklıkla ona atfedilen bir alıntı vardır. Yani ona aitmiş gibi zannederiz ama değildir. O sözde şu, ölçemediğini yönetemezsin.
Bu sözün kökeni Lord Kelvin'in 1800'lerde bir metnine dayanıyor. Diyor ki ancak ölçebildiğin ve sayılarla ifade edebildiğin şeyler hakkında bir şeyler bilirsin. Ondan yani Lord Kelvin'den aldığı ilhamla da daha sonra, yıllar sonra HB'nin kurucusu Bill Hewitt ölçemediğini yönettiremezsin diyerek o iş dünyasını bugünkü en meşhur sloganlarından birini üretir. Yönetimin ancak toplanan verilerin incelenmesi ve iyileştirilmesiyle anlamlı olacağını savuran Drucker ise yönetilen gelişir diyerek mevzuya bir anlamda son noktayı koyar.
İş dünyasının bu temel yapı taşları bireysel yaşamımızda da rehberlik edebilecek cinsten. Teknolojik ürün ve hizmetler sayesinde iş ve özel yaşam arasındaki farkın giderek soluklaştığı bu günlerde, gündelik yaşamı da bir iş gibi algılama eğilimindeyiz şu o zaman. Belki de tam da bu sebeple, yani her şeyi bir verimlilik yarışı ya da performansa çevirme tutkumuz yüzünden hayatımıza giren yenilikleri algılamakta ve yorumlamakta zorlanıyoruz. Kitap okumayı hala seven biri olarak kütüphaneme denk gelenlerden sıkça duyduğum iki soru kalıbı var. Bunların hepsini okudun mu ve günde kaç sayfa okuyorsun? Hayır. Sahip olduğum kitapların hepsini elbette okumadım. Daha okuyamadım. Belki bazılarını okumaya hiç fırsatım bile olmayacak. Ama o konuda ünlü İtalyan yazar Umberto Eco'nun antikütüphane olarak bilinen o fikrine sığınıyorum.
Yani okumadığım, raflarımı dolduran o okumadığım, okuyamadığım henüz kitaplar bana bilmediğim ve hayatta hala öğrenebileceğim ne kadar çok şey olduğunu hatırlatıyor. O yüzden dahi kıymetliler. Sadece rafımda dursalar bile. Sayfa konusuna gelirsek, bazen günde birkaç sayfa okuduğum oluyor, bazen birkaç yüz sayfa. Sayfa saymak, yani kitabı bir sayfa çevirme mevzuna çevirmek, okumayı da bir performans gösterisine çevirmekten farksız. Mesele kaç sayfa okuduğumuzdan öte, ne anladığımız ve nasıl faydalandığımız olmalı.
Benzer algı ve yanılgıları teknoloji konusunda da sıkça yaşıyoruz. Kimse bizi zorlamamışken saatlerimizi geçirdiğimiz o irili ufaklı ekranlarla çoğu zaman vicdan azabı içinde vedalaşıyoruz. Kendi elimizden bırakamadığımız cihazlarımızdan çocuklarımızı mahrum kılmaya çalışıyoruz. Oluyor mu? Olmuyor elbette. Hepsinin kökeninde bisikletin icadı ile oluşan türden eyvahımlar ve meselenin özünü yanlış anlamak var bence.
Kendimden bir örnek vereyim yine. Kişisel telefon ve bilgisayarımdaki ekran sürem pek çoğunuzdan daha fazla olmalı. Peki bu bilgi sizin ya da benim için ne ifade ediyor? Yani ekran başında geçirdiğim süreyi bir zaman kaybı olarak nitelemek mümkün mü?
Sizi temin ederim, emin olun öyle değil. Çoğunuz için de öyle olduğunu zannetmiyorum bu arada. Yani kitap okumayı, sayfa çevirme eylemi zannettiğimiz gibi bilgisayar ya da telefon başında geçirilen zamanı da yanlış algılıyoruz. Bu sebepten olacak çocukluğumda kitapların ya da bilgisayarların beni hayattan ve sorumluluklarından kopardığını düşünen ailem ve akrabalarım şimdi ben o günleri onlara hatırlatınca gülümsüyorlar.
Kabullenmesi zor geliyor biliyorum ama dünün kitabının yerini bugün YouTube ya da TikTok almış olamaz mı ya? İyi bir kitabın hazzını, bütünlüğünü ve tetiklediği hayal gücünü sunamaz elbette bir TikTok Reel'ı işte Instagram Stories'i ama elbette yani yaştan da bağımsız olarak teknoloji kuşağının bilgiden koptuğunu söylemek mümkün mü? Yani YouTube mesela modern çağın ansiklopedisi değilse nedir? Çoğumuz için öyle ama bakıldığında dünyanın en çok kullanılan ikinci arama motoru yakında birinci olacağına da şüphem yok.
Antik Yunan filozofu Platon'un notlarındaki bir kıssayı hatırlayalım. Mısırlı Bilge, bir yanıyla da Tanrı Thoth, yazıyı icat edip Kral Tammuz'a sunmuştu hani. Ve Firavun Tammuz ne demişti? Bir kere fena halde sinirlenmişti ve senin bu keşfin yüzünden öğrencilerimiz artık hafızalarını kullanmayacak, ezberlemek ya da hatırlamak yerine yazılara, metinlere, kitaplara güvenecekler demişti.
Şüphesiz Tamus haksız değildi. Sonuna kadar haklıydı. Kitaplardaki bilgilere kolayca erişebildiğimiz için ezberlemeyi tercih etmedik. İnternetle bu eğilimimiz daha da arttı. Yapay zeka ile zirveye tırmanacak gibi.
Fakat aynı sebeple bilgi dediğimiz şey belleğimizin sınırlarından kurtularak kollektif sonsuz bir kaynağa dönüştü. Bilginin bolluğu, yaygınlığı ve ulaşılabilirliği gelişimin hızını durmadan arttırdı. Bir an için düşünelim. Her gün yeni bir marifetle gündeme gelen yapay zekanın meslekleri ve yetkinlikleri birer birer yuttuğu bugün, dijital araç ve hizmetlere mesafeli bir bireyin hayatta kalma ihtimali var mıdır?
Teknolojiye yönelik yaygın endişelerin birçok gerekçesi olabilir ama en büyük ortak faydanın belirsizlik olduğunu düşünüyorum. Onunla tam olarak ne yapıldığına yönelik bilgi, ölçüm ve kontrol eksikliği kişileri ister istemez tedirgin ediyor. Dolayısıyla belki de odamızı teknolojiden çok onu anlamaya ve kontrol edebilmeye çevirmeliyiz. Bizim üstümüze düşen görev bu.
Kişisel teknolojilerle ilgili en ilginç ayrıntı zaman ve mekanı ortadan kaldırma hali. Örneğin kendi çocukluk çağımda evde oturduğum her an ailemin gözü önünde ve kontrollerindeydim. Dışarı çıktığımda şartlar tam tersine dönerdi. Neredeyim? Ne yapıyorum? Tamamen bir bilinmezlik, tamamen bir muamma haline dönüşürdüm.
Bugün çocukların büyük kısmı ellerinde telefon ya da tabletleriyle her an anne babasının yanı başında, etrafında. Fakat ailelerin kontrolündeler mi? Bilemiyorum. Emin olamıyoruz çünkü. Oysa o ekranlarda neye maruz kaldıkları ve neyle meşgul olduklarını bilmek pek hala mümkün. Hatta aynı cihazlar sayesinde gözümüzden uzaktayken bile nerede olduklarını öğrenmek mümkün.
Ama bu biraz farkındalık, biraz çaba, bir parça emek gerektiriyor. Vodafone ilk hattım, kaçınılmaz ve vazgeçilmez teknolojiler, onu kullanan çocuklar ve ebeveynleri için hem pratik hem de son derece işlevsel bir çözüm sunuyor. Bu hizmet sayesinde çocuğunuzla her an güvenle iletişimde kalmanız mümkün hale geliyor. Vodafone ilk hattımın ebeveynler için sunduğu Find My Kids özelliği internete bağlı olsalar da olmasalar da çocuklarınızın nerede olduğunu size gösteriyor. Üstelik bu işler tam 12 ay boyunca tamamen ücretsiz. Sınırsız WhatsApp kullanımı sayesinde onunla yazılı, sesli ya da görüntüle iletişim kurmak da hiç dert değil.
Faturalarda tarife ücreti aşımını engelleyen durma özelliği ya da 12 ay taahhüt vermeniz durumunda indirimli faydalanabileceğiniz çocuklara özel akıllı saat ve aksesuarlarda cabası. 16 yaşından küçüklere özel Vodafone İlk Hattım uygulaması ile ilgili tüm bilgilere bölüm açıklamasına eklediğim bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Matbaa, 15. yüzyıl rahiplerinin korktuğu gibi tembelliğe ve ruhi çöküntüye yol açmadı. Evlere enerji taşıyan sokak telleri 1800'lerde iddia edildiği gibi ani ölümlere ve elektrik zehirlenmelerine de yol açmadı. Bisiklete binen kadınların yüzü deforme olmadı.
kısırda kalmadılar. Fakat bu teknolojik nimetleri kullanan ve onlara maruz kalan herkes de onlardan aynı oranda faydalanamadı ve aynı sonuçlara ulaşamadı. O halde biz hala acemisi olduğumuz bu tekno ilişkiyi nasıl daha anlamlı bir şekilde getirebiliriz? Nasıl daha verimli, daha faydalı hale dönüştürebiliriz? Kapanış bölümünde de bu soruların yanıtlarına bakalım isterseniz.
Hemen her konuda olduğu gibi teknoloji kullanımını da anlamlı hale getirecek en önemli ayrıntı işin sırrı doz. Ne demişler? Zehri belirleyen dozdur. Yani her şeyin fazlası bir zehre dönüşebilir. Ama her gün bizi biraz daha iyi tanıyarak kusursuzlaşan sosyal algoritmaların karşısında bunu ayarlamak ve yönetmek kolay değil.
Dolayısıyla en pratik çözüm taşı kuşu atanın sapan olduğu teorisine sığınarak cihazlarımızın temel işlevlerinden medet olmak. Güncel mobil işletim sistemlerin hepsinde cihazlarımızı ne kadar kullandığımızı ve hangi uygulamalarla ne kadar vakit geçirdiğimizi tek tıklamayla raporlamak mümkün eminim karşınıza çıkmıştır. Bazen bildirimlerde de geliyor. Ayarlar menüsünden bunları incelemek dahi bireysel teşhisler için bence anlamlı bir başlangıç noktası olabilir. Ben işi bir adım daha ileri götürerek bu raporların karakter
tahlilinde dahi işe yarayabileceğini düşünenlerdenim. Yani bir kişinin karakteri hakkında bir şeyler öğrenmek isterseniz sık kullandığı uygulamalar ve onlarda ne kadar vakit geçirdiğine bakmanız yeterli. Bence çok önemli bir karakter testi olur. Başka çok az şey bize o kadar fikir verebilir karşımızdaki kişi hakkında. Aynı şekilde bu uygulamaların her birine bir süre sınırı koymak da mümkün aynı bölümde. Yani günde bir saat
Size yürüyüş yapmak zor geliyor olabilir. Bu sayede Instagram'a günde sadece bir saat bakmanın da öyle kolay bir şey olmadığını anlayacaksınız. Önemli bir diğer aynatı da kendi yapamadığınız şeyleri başkalarından beklememek ya da tam tersine kendi yaptığınız şeyleri başkalarında yadırgamamak. Bu tavır bir samimiyet ve ikna yöntemi olarak teknolojiyle ilişkimizde gayet işe yarayacaktır.
Bu alanda yapılan ilginç araştırmalardan birini de paylaşmak isterim. Buna göre ebeveynlerin günde en az bir içeriği çocukları ile birlikte okumasının ya da izlemesinin ve sonrasında onun üstüne konuşmasının, böyle fikir alışverişinde bulunmasının çocukların bilişsel yeteneklerinde %15'e varan gelişmeye sebep olduğu ortaya çıkmış. Yani denemesi bedava, üstelik %15 de öyle yabana atılabilir bir oranda değil. Bir diğer önemli konu, dijital alışkanlıklara yönelik kuralların tepeden inme bir buyruk olarak değil de ortak kararlar şeklinde oluşması. Uygulayacak ve uyuyacak kişinin ortaklaşa ikna olduğu kurallar çok daha kolay benimsenecek ve yaşama uyarlanabilecektir şüphesiz.
Son tavsiyem de sosyal ağlara yönelik olsun. Neredeyse tüm ürün kullanıcı sözleşmeleri küçük yaşta kullanımı engellese de hepimiz gerçekte ne olduğunun gayet iyi farkındayız. Eğer sizin de çocuğunuzun bir sosyal ağ hesabı varsa ki muhtemelen var ve platform böyle bir ayara sahipse ki bence var mutlaka çocuk hesabı olduğunu belirlemesini işaretlemesini sağlayın. Bu ayar hem algoritmaların ona göstereceği içeriği daha dikkatli seçmesini sağlayacak hem de çevrim içi tacizcilere karşı ya da tacizlere karşı daha korunaklı hale getirecektir onları. Son olarak hesaplarının mutlaka mümkünse yine erişime kapalı, gizli ya da özel şekilde olmasını sağlayın. Mahremiyet çocuklarının genellikle hep acı tecrübelerle öğrendiği, yönetmekte çok zorlandığı ve çok üzücü olaylara sebep olabilen bir alan.
Dijital ebeveynlik ile ilgili konuşacak şüphesiz çok şey var. Bu bölümde sadece en temel kriterlere yönelik bir rehber oluşturmak istedim. Kalan kısımları ilerideki bölümlerde bu uzmanlarla konuşmak üzere erteliyorum. Yeni bir bölümde yeniden görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.