Podcast

473: Korkunun Antikoru Üç Duygu

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde Türkiye’yi saran korku iklimini, iktidarın hedefindeki isimler üzerinden yürüyen linç dalgasını, 12 askerin şehit olduğu metan gazı faciasının ardındaki soruları ve CHP’nin yeniden halkla buluşma arayışını konuşuyoruz. Timur Soykan gözaltısından, Fatih Altaylı’nın tutukluluğuna, toplumun nasıl “makbul vatandaş” haline geldiğini sorguluyor, Gramsci’nin mevzi savaşıyla buradan çıkış mümkün mü diye soruyoruz. Korkuya karşı cesaret, utanma ve umudu nasıl diri tutabileceğimizi tartışıyoruz.

Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.









Bu podcast, Garanti BBVA reklamı içermektedir. Bonus Platinum'un avantajlarını ⁠keşfet⁠!

Bölüm Transkripti

4.281 kelime · ~21 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 8 Temmuz'da alıyoruz. Başlamadan önce birkaç not. Geçen bölümde Onur Halk Yılmaz'dan bahsederken, Halk TV Sözcü TV izleyicisiyseniz mutlaka görmüşsünüzdür dedim. Bir dinleyicimiz telebiri hatırlatmış ama telebirle bir sorununuz mu var, neden söylemediniz demiş. Biraz da ima yollu sitem bildirmiş. Konu telebir olsun veya olmasın, buna benzer mesajlar geliyor ara sıra. Yani niyet okuyan,

Belki bir sorunum olduğunu düşünen, tam yerinde olmasını isteyen bir grup var. Sevgili dostlar, temel bir ilkem var. Bu temel ilke üzerinden değerlendirmenizi isterim. Bunu da anlatmayı borç biliyorum. Çok temel bir ilke. Ben iktidarın tam boy hedefinde olan ve geniş muhalif cepheye operasyon çekmeyen hiçbir özneyi kamusal alanda eleştirmem.

Tele 1'de canımız ciğerimiz ne sorunum olabilir? Asla öyle bir şey yok. Merdan Yanardağ'da abimiz. Her zaman dayanışmaya hazır biçimde bekliyorum. Bu ilkeyi bu izleyicimizin mesajı üzerine anlattım ama bahanesi bu mesaj oldu. Bunu anlatmayı çok istiyorum zaten.

Transkriptin tamamını oku

ID Production'ın sahibi Ayşe Barım'ı Aralık ayında tanımazdım. Ocak ayında iktidar medyasının kışkırttığı tam boy bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Barım şeytanın ta kendisiydi. Anlatılan buydu. Bu linci gördükten sonra politik olan, saldırının amacını anlamaktır evvela. Durup dururken bir oyuncu menajeri, magazin medyasında bile konuşuluyorsa işin içinde bir bit yeniği aramak gerekir. Artık yaşıyoruz bu ülkede, öğrendik bu işleri.

Politik olarak doğruyu tespit edip barım lincine katılmak bence apolitizmdir. Ben bu iktidara karşı dik durmayı politik doğruculuğa tercih ederim. Çamura batalım ama en azından bu iktidara karşı dik durmuş oluruz. İktidarın taarruzunu görüyorsam muhalif olup olmamasının da bir önemi yok. Taarruz altındaysa eleştirmem. Demirtaş'a mesela gık demem, hapiste adam. KHK'lar mesela gık demem. Fatih Altaylı'yla hep aynı fikirde miydim? Yoo. Ama onunla da didişmem. Keza Nevşin Mengü. Her gün iktidar medyasının trollerin saldırısına uğruyor. Yarın ona bir operasyon yapılsa, içeri atılsa yanında durmayacak mıyız? Omuz omuza durmak için peygamberler aramayalım.

Herkese de bu tutumu tavsiye ediyorum. Yan yana durmak için peygamberler aramayın. Telebir mi? Telebirle yan yana durmama ihtimali mi? Olur mu ya öyle şey? Hafta sonu adliye kapılarındaydı yine gazeteciler. Ne için? Timur Soykan için. Bir takipçim şöyle yazmış. Timur Soykan hapse girerse ben kimi ulusalcı diye eleştireceğim? Timur'u serbest bırakın.

Timur Soykan bir gün yazarı, sol görüşlü bir gazeteci. Ondan tam bir mahalle davulcusu olmasını bekleyen bir kişi, biraz önce mesajını dinlediğiniz kişi. Şöyle bir geçmişine baktım. Neler demiş Timur Soykan'a. Ulusalcı demiş, yalaka demiş, korkak demiş, demiş de demiş. Ama içeri girince dediklerinden mahcup olmuş. Yarın mahcup olmamak için bugün dediklerimize dikkat edelim. Nereden geldik buraya? Tele1'den geldik.

Yani, Tele 1'i söylemeyi unutmuşum. Böyle durumlarda Tele 1'le sorunun mu vardı demeyin. Genel olarak ilkemden bahsetmiş oldum. Bu ilkeyi de tavsiye ediyorum herkese. İktidarın hışmına uğrama olasılığı bulunan kimseyle bir sorunum yok. Ardımızda ayı bağırıyor. Peygamber aramıyorum. Oldukça kritik bir haftanın tam gözündeyiz. Perşembe ya da cuma günü PKK silah bırakma merasimi düzenleyecek ve sürekli yeni bir aşamaya gelecek.

Fakat öncesinde yaşanan ve 12 askerin şehit olmasıyla sonuçlanan metangazı faciası gizemini koruyor. Pençekilit bölgesinde 3 yıl önce şehit olan bir askerin naaşını bulmak üzere yapılan ve 19 askerin katıldığı bir operasyon düzenleniyor. Operasyonda bir mağaraya giriliyor ve bu mağarada metan gazı nedeniyle 12 Mehmetçik şehit oluyor. Korkunç bir olay ve muhtemelen büyük bir ihmalin sonucu ve belki de bir istihbarat zafiyeti var. Elbette olay gizemini koruyor. Gazeteci Serdar Akinan'ın yorumu sosyal medyada en çok paylaşılanlardan olmuş.

Bu 15 Temmuz'dan sonra, bunlar o Milli Savunma Akademisi, bilmem ne, başına Eren Afyoncu'yu getirdiler. Herifin silahlı kuvvetlerle, askerlikle hiçbir alakası yok. Herif tarihçi. Tarihçiyle de büyük bir saygı duyuyorum. Ama sen bu ülkede askeri hastaneleri kapattın. Bugün bilmiyoruz, orduda kaç tane general, tayin telfi ayı geldiğinde, bu generallerden kaç tane, kaç tane generalin kaldı senin? Kor düzeyinde or olacak. Kaç tane? Milli Savunma Bakanlığı ne hale geldi? Ne hale getirdiniz? Ben bir daha söylüyorum. 1984 yılından beri siz duyuyor musunuz PKK ile mücadelede metan gazından zehirlenen 12 tane asker? Bu ne ya? Bu ne? Bunun hesabını vermek zorundasınız siz. Yok öyle. Aynı şey. Siyaset alanında ne bakıyorlarsa bunlar, orada da aynı şeyi yapıyorlar.

Akinan doğru soruyu soruyor. 40 yıldır metan gazı nedeniyle şehit haberi aldınız mı hiç? Tam da silah bırakma haftasında. 12 askerin haberi düştüğü günün sabahındayız. CHP'ye genel taarruz kapsamında Adıyaman, Antalya ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanlarının gözaltına alınışıyla uyanıyoruz güne.

Gazete manşeti atsam 2.19 Mart derdim. Yeni bir aşama bu, yeni bir seviye bu. Yani bu belediye başkanlarının alınmasıyla süreç sertleşmiş ve sertleşecek gibi görünüyor. Haberin ardından Özgür Özel MHK'yı topluyor ve ardından siyasi tarihimize geçecek sertlikte bir konuşma yapıyor.

Madem birinci partisin gel, Allah'ın korkağı, Allah'ın korkağı sen birinci parti olsan paranda atarak sandığa gider. Kasımpaşa delikanlısıysan seçime bekliyor. Yoo, sen sandığı elden almaya kalkarsan sandığı hangi ellerle kurduysak o ellerle kurtarırız. O eller Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, İsmet Paşa'nın elleri. Şu kadarını söyleyeyim. Sokağa davet edeceğin günü ben bilirim, o gün sen ne hale düşeceğinin kendin bilirsin.

Özgür Özel tabanın duygusunu tam olarak kavramış ve halk kesimleriyle tam olarak kucaklaşmış vaziyette. 31 Mart'ın ardından CHP birinci parti olunca tabanı karşısına alarak normalleşme sürecini denemişti. Bunun da akılcı tarafları vardı ama bu esnada hem CHP'nin oyları eridi hem de Özgür Özel siyasetin önünü tıkıyan birine dönüştü. Fakat özellikle 19 Mart'ın ardından kendisini halka teslim etmiş durumda. Son bir yılda iki Özgür Özel gördük.

Nerede o kırmızı kart eylemleri yapan saçma sapan Özgür Özel, nerede şimdiki halk önderi Özgür Özel? Özgür Özel'e sahip çıkmak gerekir. Dik duruyor, eğilip bükülmüyor, hakikati söylüyor. Hakikati söylüyor söylemesine de nereye varacak bu iş? Mesele Ekonomi'de yayın yapan Atilla Yeşilada, ben de kendisini tanırım çok severim, felaket senaryosunu anlatmış. Bir ay içinde falan, AKP'ye yakın duran basının Mansur Yavaş hakkında yavaş yavaş kampanyayı başlatacağı düşüncesindeyim. Mansur Yavaş, Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda şu ana kadar ikilicikli konuştu. Yani tam açık bir şey. Tabi haklı olarak. Ya da saklandı tabi. Biraz da saklandı. Belki de hakikaten istemiyor, bilemiyorum. O yüzden o kampanya gecikti. Ama sıra ona gelecek. Yine yaz aylarında Özgür Özel'in en popüler liderler sitesinde Erdoğan'ın baya bir açlığını göreceğiz. Onun hakkında başlatılan davalarda dokunulmazlığın kaldırılması ve hapse girmesiyle sonuçlanacak. Kendisi söylüyor bunu. Olacak mı bunların hepsi? Olacak, bunların hepsi olacak, evet. Bu da etmeyecek. Dediğin gibi bütün muhalif kanallar temelli kapatılacak. Ve YouTube'da hükümetin canını yakan ve geniş takipçi Gerçekten

böyle mi olacak? Valla emarelerin tümü Atilla Yeşiladay'ı onaylıyor. Evet, gidişat bu yönde. Gidişat bu gibi duruyor da peki tüm bunlar yaşanırken toplum nasıl düşünecek, olasılıklar nedir? Hangi duygular birbiriyle karşı karşıya geliyor? Tünelin ucunda ışık var mı? Gelin bu bölümde otoriterliğin toplumumuzu nasıl sarıp sarmaladığını ve buradan çıkış olasılıklarını konuşalım.

Fakat bunu konuşurken daha ziyade toplumsal duygular üzerinden meseleyi tartışalım. Yani gaypten haber vermek zaten kimsenin marifeti değil. Biz ne olacak sorusuna duygular üzerinden yanıt arayalım. O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

5 maymun deneyini duydunuz mu? Sosyal medyada sıkça karşıma çıkan bu deneyin arka planını araştırdım. Gerçekten böyle bir deney var mı, yok mu bilmiyorum ama önemli de değil. Önemli olan deneyin anlatısı. Gelin size 5 maymun deneyini anlatayım.

Bir kafese 5 tane maymun konur. Şimdi, hayal gücünüzü biraz çalıştırın. Kafeste 5 maymun var ve bir de bir merdiven var. Merdivene çıkınca bir muzla ödüllendiriliyorsunuz. Yani merdivenin üstünde bir muz bırakılmış. Fakat ne zaman bir maymun merdivene çıkıp bir muz almaya yeltense diğer maymunlara fazlikli su sıkılıyor. Yani bir maymun hamle yapıp ödülü alırken diğer 4 maymun cezalandırılıyor.

Bir süre sonra maymunlar durumu fark ediyor ve biri muz yemeğe kalktığında yani merdivene doğru hamle yapmaya başladığı anda diğerlerinin tazikli suya maruz kaldığını anlıyorlar. He diyorlar. Bu merdivenle tazikli su arasında bir bağlantı var. Bu dakikadan itibaren muz yemeye kalkan bir maymun olursa onu merdivenden indirip dövüyorlar. Sonunda muz yeme çabasından tümüyle vazgeçip kafeste öylece bekliyorlar. Kimse artık muza yeltenmiyor. İşte tam bu noktada maymunlardan biri kafesten çıkarılıyor ve kafese yeni bir maymun konuluyor. Tam da beklendiği gibi kafese yeni giren maymun hiçbir şeyden haberi yok. Elbette ne yapıyor?

Merdiveni çıkıyor ve yeltendiği anda dayağı yiyor. Sonra yeni bir maymun, o da yiyor dayağı. Sonra yeni bir maymun, yine aynı senaryo. Bu durum kafesteki tüm maymunların yerine yeni bir maymun gelene dek devam ediyor. İşte bu aşamada kafeste beş yeni maymun bulunuyor. Yani eskilerin hepsi gitmiş, beş yeni maymun var. Fakat bu aşamada hiçbir maymun tazikli suya maruz kalmamasına rağmen hiçbiri muza da yeltenmiyor.

Kafeste bir muz var ve hiçbir maymun muza hamle yapmıyor. Bu deney, psikolog Martin Seligman'ın riteratüre kazandığı bir kavramı bizlerin daha iyi anlamasını sağlıyor. Bu kavramın adı öğrenilmiş çaresizlik. Öğrenilmiş çaresizliği şöyle daha kitabi biçimde tanımlayalım. Öğrenilmiş çaresizlik, bir canlının tekrar tekrar kontrol edemediği olumsuz durumlarla karşılaştığında bu durumlara karşı tepkisizleşmesi ve kaçma ya da mücadele etme çabasını bırakması durumudur.

Sürekli biçimde cezalandırılırsanız, bir süre sonra hamle yapma iradeniz ortadan kalkar. Tıpkı 5 maymun deneyinde kafesteki yeni 5 maymunun durumu gibi. Elbette insan toplulukları kafese konulmuş 5 maymun kadar basit anlaşılamaz. Modern hayattaki insan topluluklarını anlamak için çok daha karmaşık ilişkiler anı analize katmak gerekir. Ama kafesteki 5 maymun için gerçek olan, insan toplulukları için de gerçektir.

O da, zor aygıtının yani gücün Rıza üretmede etkili olduğudur. Antonio Gramsci, Luis Althusser, Michel Foucault gibi siyaset sosyologlarının üzerinde uzlaştığı önerme zaten budur. Zor, Rıza'nın anasıdır. Sürekli olarak zora maruz kalmış insan toplulukları bir süre sonra bu zorun yarattığı şeye de razı olmaya başlarlar. Saddam Hüseyin'i hayal edin. 1992 yılında Saddam Hüseyin bir okulu ziyaret eder. Çocukları sever, onlarla sohbet eder. Bir ilkokul çocuğunun yanına oturur ve ona kendisini tanıyıp tanımadığını sorar. Çocuk safça yanıt verir. Sizi tanıyorum. Babam ne zaman sizi televizyonda görse ekranı tükürüyor.

Bu talihsiz çocuğun babası aynı gün gözaltına alınır ve ardından idam edilir. Talihsiz çocuk, babasının ölümüne neden olmanın acısını da hayatı boyunca yaşayacaktır. Adil midir böylesi? İnsanın adalet duygusu bu olay karşısında ezim ezim ezilmez mi? Bir toplum nasıl böyle bir gaddarlığa razı olur? Ama böylesi bir diktatörün de seveni çoktur.

Saddam'ın 24 yıl boyunca Irak'ı demir yumrukla yönetirken insanların hepsi bu idam edilen baba gibi onu görünce televizyon ekranına tükürmüyordu. Onu gerçekten ama gerçekten çok sevenler de vardı. Meydanlarda toplanan Iraklılar ona canımızla kanımızla seninleyiz Saddam diye tezahürat ediyordu. Tüm diktatörler ama az ama çok onu seven bir taraftar grubuna sahiptir. Bazen hiçbir çıkarı olmasa bile insanlar otoriter liderleri severler. Bu sevme hali aslında kafesteki beş maymunun durumundan farklı değildir. Zor, bir süre sonra rıza üretmeye başlar ve zaman geçince zor olmasa dahi razı olanlar üremeye başlar. Zor olmasa bile razı olanlar. Yani hiçbir baskı yok üzerinizde ama yine de razısınız.

Gıkınızı çıkaramıyorsunuz. Peki neden? Çünkü öğrenilmiş bir çaresizlik içindesiniz. Beş maymun gibi. Korkuyorsunuz, endişeleniyorsunuz ve bu size dayatılıyor. Korku, endişe gibi duygular geleceğimize ilişkindir. Faşizmin de beslendiği duygu işte bu korkudur. Karanlıktayken korkarız mesela. Çünkü başımıza bir şey geldiğinden değil, geleceğinden korkarız. Korku gelecekle ilgili bir duygudur.

Hamle yapmanızı engel olan da budur. Tüy motoriter liderler, kafesteki beş maymun deneyinde olduğu gibi, toplumun tamamını eseri alacak bir korku bariyeri inşa etmeye çabalarlar. Bu korku bariyeri inşa edildiğinde toplumun içinde bir makbul vatandaş ürer. Son iki bölümdür bu ifadeye atıf yapıyorum. Makbul vatandaş diyorum, dikkat etmişsinizdir. Otoriter bir yönetim altında üreyen, korku ile terbiye edilmiş bir makbul vatandaş. Kavram bana ait değil. Mısırlı yazar Alael Aswani'ye ait.

Diktatörlük Sendromu adlı kitabında şöyle tanımlıyor makbul vatandaşı El Asfanyi. Diktatör, korku bariyerini başarıyla yarattığında toplumda örnek bir makbul vatandaş ortaya çıkar. Makbul vatandaş, tüm dünyası kendi küçük ailesi ve işinden ibaret olan sokaktaki sıradan insandır. Siyasi değişim çabalarının doğurabileceği belirsizliğe karşılık o daima istikrarı tercih eder.

Makbul vatandaş aslında çaresizlik ve korku içindedir. Tıpkı beş maymun deneyinde olduğu gibi öğrenilmiş bir çaresizlik içindedir. Adaletin imkansızlığı konusunda çaresiz hissederken, adaleti gerçekleştirme çabalarının sonuçlarından da korkar. Yani değişim demektir onun için adaletin gelmesi. Değişimin kendisi onu tedirgin eder.

Makbul vatandaş otoriterliğin gölgesinde yetişir. Alıştığı dünya budur. Kamusal arenadan tümüyle çekilmiştir o. Kamusal hiçbir meseleye müdahil değildir. Ona göre düzenin egemeni, bu zamana dek ne yapmışsa doğru yapmıştır ve bundan sonra ne yapacaksa da doğru yapacaktır. Egemene itiraz etmek faydasızdır.

Makbul vatandaş, dışarıdan tümüyle soyutlandığı güvenli bir mikrokosmosda yaşar ve çocuklarını yetiştirmek için yeterli parayı kazanmak dışında hiçbir şeyle ilgilenmez. Aidiyet duygusu eşi ve çocuklarıyla sınırlıdır. Ülkenin özgürleşmesi için mücadele eden kişiler onu bunaltır. Böyle kişileri en kötü ihtimalle yabancı güçlerin ajanı olarak görür.

Makbul vatandaş, sağduyulu birinin demokrasi ve özgürlük gibi muğlak kavramlar için meslek hayatını riske atabileceğine, cezaevine ya da işkenceyi göze alabileceğine inanmaz. Makbul vatandaş tüm hayatını otoriteye itaat ve yaltaklanmayla geçirdiği için koyun gibidir. Otoriteye başkaldırıp hakkını arayan kişilerin varlığından da rahatsızlık duyar. Çünkü mücadele edenlerin cesareti onu kendisiyle yüzleşmek zorunda bırakır.

Makbul vatandaş, otoriteye itiraz edenlerin en ağır biçimde cezalandırılmasını ister. Böylece kendi korkaklığının en iyi eylem planı olduğu düşüncesi doğrulanmış olacaktır. Korkaklığın gerekçesini üretir baskı arttıkça, muhalifler cezalandırıldıkça rahatlar makbul vatandaş. Böylece hayata karşı takındığı korkak, pısırık tutumu haklılık kazanır çünkü. Makbul vatandaş için değişim korkunç bir bilinmezdir. Değişim demek, makbul vatandaşın hayatına adadığı bütün planlarını altüst eden bir engeldir.

Onun için en önemli şey evi ve evinin içindeki ailesidir. Nasıl bir köylü için tarlasından ötesi vatan değildir, makbul vatandaş için de evinin dışında bir halk yoktur, ortak çıkarlarının olduğu ailesinden başka herhangi bir kişi de yoktur. Onun çıkarlarının ortaklaştığı tek şey aile mensuplarıdır. Belki de bu yüzden evleri tertemizdir ama sokakta yere çöp atmak onun için normal bir davranıştır.

Makbul vatandaş seçimlere hile karıştırılmasını ya da iktidarın tekelleşmesini umursamaz. Yapılan işkence ve katliamlara kendi çocuklarının başına gelmediği sürece kayıtsız kalır. Diktatörün sadece olumlu taraflarını görür. Dünyanın kötülüklerinden onu koruyabilen babacan bir liderin kanatları altında güvenlik, iş garantisi ve istikrarlı bir hayat arar.

Otoriter ve adaletsiz bir düzenin uzun süre egemen olabilmesinin temel sorumlusu işte bu makbul vatandaştır. Muhtemelen bir değişimin uzun süre gecikmesi ya da değişim girişimlerinin başarısızlığa uğramasının nedeni de işte bu makbul vatandaştır. Gerekirse kuru ekmek soğan yeriz, Erdoğan'dan vazgeçmeyiz. Gerekirse soğan ekmek yeriz, Erdoğan'dan vazgeçmeyiz. Kimse kusura bakmasın, biz bu oyunlara gelmeyiz. Makbul vatandaşı yaratan duygu korkudur. Dediğim gibi korku geleceğe ilişkin bir duygudur. Tıpkı 5 maymun deneyinde olduğu gibi bir süre sonra muza hamle yapan maymunu neden dövdüğünü bilmeden dövdüren şey korkunun ta kendisidir.

Hepimizi korkutuyorlar şu sıralar. Mesela gazetecileri. Fatih Altaylı'nın hapisliği tüm YouTube yayıncılarını korkutuyor. Rütük cezaları tüm televizyon yayıncılarını korkutuyor. Dehşet verici bir tutukluluk haftalar geriye kalıyor ve makul hiçbir neden olmamasına rağmen yüksek güvenlikli bir cezaevinde tutuluyor Fatih Altaylı. Makul hiçbir gerekçesi olmamasına rağmen Halk TV'nin Sözcü TV'nin lisans iptaline varacak cezalarla karşı karşıya olduğunu görüyoruz.

Sallandıracaksın şunların üçünü beşini, bak gör bir daha çıkacağım böylesi denir ya hani. İşte orada ibret olsun diye sallandırılan kişi veya kurumlar görüyoruz, önümüze koyuyorlar. Fatih Altaylı onlardan biri. Halk TV, Sörcü TV, Kez aynı şekilde. Ve emin olun makbul gazeteciler, Fatih Altaylı'ya bakıp kendi korkak tutumlarıyla gurur duyuyorlar. Ve belki de Altaylı'nın tahliye olmasına üzülecekler. Ağır kelimeler kullanıyor. Burada kullansam zütük kapatır, ceza verir. Öyle ağzı çok pis bir adam. Her gün herkese, AK Partililere, muhafazakarlara, dindarlara ağzına geleni hakaret ediyor. Sonucu da, şunu başkan Erdoğan'a,

ölümle tehdit etti. Soruncu etmedim diyor ama yok bu toplum, yok padişahları boğmuştur bilmem nedir gibi böyle iğrenç bir benzetme yaptı ve haklı gerekçelerle tutuklandı ki. Cumhurbaşkanlığında zaten tehdit suçlaması tutuklamayı gerektirir. Tabi muhalif medya öyle olmadığını söylüyor ama çok net.

Cem Küçük korkuyor mu? Elbette o bir makbul vatandaş. Sakıncalı değil sizin gibi. O makbul biri. Onu makbul hale getiren korkunun ta kendisidir. Önce düzen tarafından korkutuldu ve itiraz etme güdülerini kaybetti. Bu esnada bizler onu tanımıyorduk bile. Ama şuna eminiz. Gençliği, yetişkinliği korku dolu bir hayatın içinde geçti. Düzenden korktu. Düzene başkaldırmanın anlamsızlığını fark etti ve

korkarak yaşadı. Bizler onu tanımaya başladığımızda, o artık düzenin kendisinden değil, düzenin değişmesinden korkuyordu. Bir bebek gibi düşünmüyordu artık, bir çocuk gibi değil. Yetişkin gibi düşünüyordu ve rasyoneldi. Düzenin değişmesi korkunçtu. Korku, makbul vatandaşın tüm hareketlerinin motivasyonunu oluşturur. Eğer siz, siz de korkuyorsanız, makbul vatandaş olmaya doğru ilerliyorsunuzdur.

Korkunun ne kadar işlevsel olduğunu en iyi bilenler, düzenin egemenleridir. Korkutarak yönetirler çünkü. O yüzden korkutuyorlar bizleri. Hafta sonu Timur Soykan sadece bir tweet yüzünden, tweeti attıktan bir saat sonra gözaltına alındı ve hafta sonunu nezarette geçirdi. Çıktığında söyledikleri, makbul vatandaşları çıldırtacak cinstendi.

Ben içeride de söyledim, bizim korkumuz asla tutuklanmak olmaz. Bizim tek korktuğumuz gazeteci olarak halka gerçekleri anlatmamak, anlatamamak olur. Bundan asla vazgeçmeyeceğiz. Gazeteci olarak halka gerçekleri anlatmaya sürekli ekip olarak da devam ettik.

bir gün olarak da ve her yerde anlatmaya devam edeceğiz. Ama maalesef Fatih Altay'la yine böyle bir saçma sapan niyet okuma dosyasıyla tutuklu. Ercüment Akdeniz bir şekilde hala cezaevinde tutuluyor. Furkan Karavay akıl almaz bir şekilde yirmi dokuz yaşındaki gazeteci mecliste tutuluyor. Pek çok insan pek çok siyasi görüşlerinden dolayı görüşlerini ifade ettikleri için düşerken ifade ettikleri için hapsediliyor. Ama ben biliyorum özgür günler çok yakın. Ben biliyorum elbet özgürce konuşacağım

haklarımızı savunacağımız, demokratik haklarımızı savunacağımız günler çok yakın. Onun için omuz omuza olacağız. Siz de buraya geldiniz. Sizi de beklettim. Ama sizin dayanışmanız bize güç verdi. Çok teşekkür ederim. Çok sağ olun.

Timur abiyi yakinen tanırım. İyiliğin vücut bulmuş halidir. Timur abiyi dehşet verici bir biçimde gözaltına alırken arzu edilen korkmamızdır. Tweet atarken dikkat edeceksin demiş oldular böylece. Bu yapılan elbette Twitter'ı daha dikkatli kullanmamıza neden oluyor. Peki ama bu bizim düzenin yanında konumlanmamızı nasıl sağlıyor? Yani tamam dikkatli olursun tweet atarken de Erdoğan'cı olmazsın. Nasıl Erdoğan'cı olduğumuzu şimdi bir reklam arasından sonra konuşalım.

Nasıl Erdoğan'cı oluyoruz biliyor musunuz? Bir süre sonra gözaltına alındıktan sonra gözaltına alanlara değil, haksızlık yapanlara değil, Timur Soykan'a kızmaya başladığımızda Erdoğan'cı oluyoruz. O da atmasaydı öyle tweet dediğimizde. Dikkatli olun. Ya da İmamoğlu da neden erkenden aday oldu canım dediğimizde. Yani faili değil, mağduru, sorumlu görmeye başladığımızda Erdoğan'cı oluyoruz.

Çünkü uzun süre cezalandırılırsak, bir süre sonra suçlular yaratmaya başlarız. Kadın-erkek ilişkisinde de vaziyet böyledir. Yani genel olarak kadın cinsiyeti ile erkek cinsiyeti arasındaki ilişki. Tecavüze uğrayan kadını suçlamaya başladığımızda erkeğin yanında konumlanıyoruz.

Bunca ceza varsa suçun da ne olduğu açıktır değil mi? Bunca tecavüz varsa herhalde mağdurun da bir kabahati vardır değil mi? İşte bizi faşizme böyle adım adım yaklaştıran duygudur bu. Tıpkı beş maymun deneyindeki muza hamle yapma suçu gibi. O muza uzanmayacaksın, uzanırsan köteyi yersin. Kürtler ne çok severlerdi Selahattin Demirtaş'ı. 10 yıl önce, 17 Mart 2015'te canlı izlemiştim Demirtaş'ın bu konuşmasını.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var oldukça, HDP'liler bu topraklarda nefes aldığı müddetçe sen başkan olamayacaksın. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız. Bu konuşmanın kararlılığı Ante Erdoğan'cı CHP seçmenin bir kısmının sempatisini kazanmış ve Demirtaşlı HDP bu konuşmadan 2 ay sonra yapılan 7 Haziran seçimlerinde %13 gibi rekor bir oy alarak meclise girmişti. Belki daha önce anlatmışımdır. HDP'de grup danışmanlığı yapan bir tanıdığım bizim mülkede doktora yapıyordu. 7 Haziran seçiminden sonra onu görünce kendisini tebrik ettim.

Fakat o biraz endişeliydi. Halbuki büyük bir başarı kazanmışlardı. Neden endişelisin diye sorunca aldığım yanıtı hiç unutmam. Ozan, %10.5 alsak ben de sevinirim ama çok oy aldık. Bunlar bizi yaşatır mı emin değilim. Selahattin Demirtaş 4 Kasım 2016'dan bu yana tutuklu. Kürt siyasal hareketi de Ekim 2024'e kadar şeytanın ta kendisi olarak ilan edildi.

Kürtler kendi belediye başkanlarını seçemediler. Kayyumlarla idare edildiler. Seçtikleri her başkan içeri atıldı. Büyük bir baskıya maruz kaldılar. Ve içlerinde makbulleşenler oldu. Başta da belirttiğimiz gibi, çünkü zor Rıza'nın anasıdır. Sürekli olarak zora maruz kaldığınızda, size zor kullanana

Razı gelmeye başlarsınız. Erdemli olmayan bir davranıştır bu. Utanılması gereken bir davranıştır. Ama ne yapacaksınız? Dayak cennetten çıkmadır diye bir sözümüz var. Habertürk'ten Çetin Erçetin. O bir makbul Kürt. Hasan Basri Akdemir'le konuşmasını dinleyelim. Örneğin ben Erdoğan'ı başkan yaptırmayacağım demek Kürtlere ne kazandırdı? Yani bunu bize... Mesela baktığımız zaman Türkiye'de Kürtler için artısı ne oldu? Yani biz Erdoğan'ı başkan yaptırmayacağız. Kürtler bundan bir şey kazandı mı? Hayır. Makbul vatandaş argümanlarında genellikle haklıdır. Bu düzen değişmeyecek. Boşuna debelenme diyendir makbul vatandaş. Ne yani Erdoğan'ı başkan yaptırmayacağız dedin de ne oldu? Ne oldu? Yedin dayağı. Ne oldu? Gibi bir duygusu vardır makbul vatandaşın.

Böyle başlar ve bu makbullük hali uzadıkça faşizme gerekçeler yaratır ve bir süre sonra faşistin ta kendisi olursunuz. Yani Çetiner Çetin'in çıktığı yoldan Cemküçe'ye varmanız o kadar zor değildir. Aynı patikanın birisi başında, diğeri sonundadır. Yavuz Bingöl mesela. Kendisiyle halk evlerinin 80. kuruluş yıl dönümü etkinliğinde tanışmıştım.

Halkevleri için sanatçı arkadaşlarını konser için organize etmişti. Kendisi de bila bedel yani bedelsiz şekilde konsere emek vermişti. 13 yıl önceydi. 8 Nisan'da sıra nerdende? Halkevleri 80. yılını kutluyor. Özgürlük ve barış ve kardeşlik türküleri söyleyeceğiz. Kuşaklar buluşuyor. Tüm İstanbul'ları bekliyoruz.

Şimdilerde Erdoğan'ın elini öpmek için sıraya giriyor. Yavuz Bingöl'ü tanıdığım insandan bu kadar makbul hale getiren şey korkudur. Korkunun nesnesi değişebilir. Başta tazikli sudan korkarsınız, sonra dayak yemekten korkarsınız. Başta parasızlık korkusu olabilir. Kumar borcunu ödeyememe korkusu mesela. Sonra mahalleden kovulmak, itibarını kaybetmek.

artık makbul olmadığı takdirde tutunacağı bir sosyal çeve de kalmaz. Ama korkuyla başlayan makbulleşme sürecinin sonunda geriye tüm makbul vatandaşların ortaklaştığı tek bir korku kalır. Değişimin korkusu. Sebebi her ne olursa olsun makbul vatandaş haline gelmek bir süreç işidir. Yani bir sabah kalkıp Erdoğan'cı olmazsınız. Bazen en başından bu yana lidere itaat ettiğiniz için, bazense sonradan tutum değiştirerek makbul hale gelirsiniz.

Ama makbul hale geldikten sonra sizi esir alan şey bu sefer de değişim korkusudur. Makbul vatandaş, korku bariyerleriyle çevrelendikten sonra değişim fikrine derin bir nefret duyar. Çünkü liderin istemediği bir değişimin gerçekleşeceğine inanmaz. Bir süre sonra muhaliflerin tümüyle akıl dışı bir tutum takındıklarına inanır. Muhaliflerin belirli bir mantık ya da niyetle hareket ettiğini kabul etmez.

Muhalifler olsa olsa devleti çökertmek niyetinde olan yabancı istihbarat örgütlerinin emrindeki kişilerdir. Hepimizi korkutmak istiyorlar. Sadece gazetecileri değil oyuncuları da. Ayşe Barım üzerinden oyunculara yapılan da budur. Çıt çıkarma dediler. 19 Mart'ın hemen öncesine denk gelmesi de tesadüf olmasa gerek. Barım'a yapılan dehşet verici bir saldırıdır. Ayşe Barım iddianamesi başlıklı Tren Topik bölümünü dinlemediyseniz lütfen dinleyin. Ona yapılan gerçekten insanı dehşete düşüren bir adaletsizlik.

Bunu gören dehşete kapılır ve bir kısmı bu dehşet karşısında hizaya gelir. Gerçekten, bu dehşetli saldırıyı yapan herkese her şeyi yapabilir. Peki ne yapmalı? Evvela Gramsci'nin ifadesiyle bir mevzi savaşında olduğumuzu bilelim. Mevzi savaşı. Ne demek o? Gramsci, Egomonya mücadelesini iki tip savaşla anlatıyor. Bunlardan ilki, harekat savaşı. Ani, doğrudan ve hızlı taarruzlarla iktidarı ele geçirme stratejisi bu.

1917 Bolşevik devrimi ya da 1789 Fransız devrimi, hatta 1923 Türk devrimi bunlara örnek verilebilir. Fakat, Gremsci'nin daha çok üzerinde durduğu harekat savaşı değil, mevzi savaşıdır. Hapishane defterlerinde şöyle diyor Gremsci, Modern toplumda iktidar sadece devletin zor araçlarıyla değil, sivil toplumun rızasıyla kurulur. Bu yüzden mücadele sadece cepheden değil, sivil toplumun mevzilerinde verilmelidir.

Özetle diyor ki Gramsci, modern çağda kaleye almak için surları yıkmak çare değil, halkın rızasını ele geçirmelisin. Bu taktik, stratejik bir meseledir. Yani mesele zor aygıtıyla karşı karşıya gelmek değil, mesele rıza aygıtını çözümlemek. İktidar önümüzdeki dönemde her ne yapacaksa korkutmak için yapacak. Öyleyse bizim bu duyguya karşı üç temel duyguya dört elle sarılmamız gerekir. Korkuya karşı cesaret. Cesaretin erdemini her yerde anlatmak gerekir. Cesur insanları öve öve bitirememek gerekir. İşte Timur Soykan, işte gazeteci dostumuz Furkan Karabay. Furkan yaklaşık iki aydır tutuklu. Mahkemedeki ifadesini beraber dinleyelim. Önceki savunmalarımı aynen tekrar ederim.

Bu, adliyeye üçüncü gelişim ve iki kere tutuklanarak çıktım. Benim buradaki amacım, bu adliyedeki yargım insubu denilen ancak cübbe giymiş, çeteleşmiş insanlara karşı olmaktır. Savunma yapmayı kabul etmiyorum. İktidar önümüzdeki dönemde dedim ki, her ne yapacaksa korkutmak için yapacak. Ne yapacak? 30 milyonu insana hapse mi atacak? Hayır. Korkutarak bizi esir alacak. Üçümüzü, beşimizi hapse atıp 30 milyonu korkutacak. Savunma yapmayı reddetti Furkan ve hapiste. Bir şey olmaz arkadaşlar. Şerefiyle yatar, şerefiyle çıkar.

Korkunun sofrasında yılgınlık yemektense böyle cesur olmak daha erdemli bir davranıştır. Övelim Furkan'ı. Korkunun karşısına cesareti koyduk ama sadece cesaret yetmez. Korku geleceğe ilişkin bir duygudur demiştik ama şimdi ana ilişkin bir duyguya sarılmalıyız. O da utanma duygusudur.

Zize'ye göre otoriter yönetimler önce utanma duygumuzu saldırıyor. Hiçbir şeyin ayıp olmadığı bir düzen kuruyorlar. Utanmamak özgüven gibi sunuluyor. Halbuki utanmak devrimci bir potansiyel taşır. Hepimiz utanalım, utanç işinde yaşayalım. Bu bir esaret değil, tam tersi bir özgürleşme biçimidir.

Utanmayanlara da utanmanın erdemini göstermek durumundayız. Utanmamak, özgürlük gibi pazarlanır ama aslında bu bireyin savunma yetisini kaybetmesidir. Utanmamak korkunç bir şeydir. Utanalım ve sadece utanmakla kalmayalım, utandıralım. Karl Marx 10 Nisan 1846'da Engels'e yazdığı bir mektupta şöyle diyor.

Utanma zaten bir tür devrimdir. Utanma, insanın kendine yabancı olanla ilişkisini duyumsamasıdır. Bu duyguyu insanda uyandırın. Utanmayı öğretin ona. O kişi insanlaşacaktır.

Bizi korkutmak istiyorlar. Tıpkı 5 maymun deneyindeki maymunlar gibi öğrenilmiş bir çaresizlik içinde hareketsiz kalmamızı istiyorlar. Korku ise en önemli silahları. Bizde ise cesaret ve utanma duygusu var. Ama bunlar yetmez. Bize bir de umut gerekir. Umut etmek durumundayız. Bir nazi kampında olmaktan daha beter olan, bu kampta ne kadar kalacağını bilememektir diyor soykırımdan kurtulan bir Yahudi. Umudu yok ederseniz her şey biter. Umut duygusal bir kaçış değil, devrimci bir enerji kaynağıdır. Yeter ki iradeniz ayakta olsun, evinizde oturarak sadece umut ediyorsanız, cesaret ve utanma duygunuz umudunuza eşlik etmiyorsa, Hiç utanmadan Timur Soykan yalnız değildir demekten başka bir şey yapmıyorsanız, mesela Çağlayan adliyesine gelmiyorsanız, böylesi bir umut uzak olsun. İşte üç duygunun yol arkadaşlığı. Cesaret, utanma ve umut etme. Bu üç duyguyu harekete geçirebilirse CHP, karşımızdaki güç darmadağın olacaktır.

CHP'yi bu yönde teşvik etmek gerekir. Bu üç duyguyu ayakta tutması için teşvik etmek gerekir. Bu durumda makbul vatandaşların da özgürleştiğini, esaretten kurtulduğunu göreceğiz. Diyorum ya halka kızılmaz diye. Halk esirdir çünkü bu makbul vatandaşlar esirdir ya. Esirlere kızılmaz. Evet sinir bozucu bir tutumları var farkındayım ama bunlara kızmanın bir faydası yok. Esir ya bunlar.

Cesur olmanın aptallık değil, erdemli bir davranış olduğunu hissedin ve ne yapın biliyor musunuz? Umut edin. Umut edin. Çünkü iktidar hareketi durdurmak istiyor. Öyle olmaz o iş. Hareket duramaz. Gül dikensiz olamaz. Etki tepkisiz olamaz. Bu boyda bir saldırı varsa illa ki bu saldırının karşısında direnenler de olacak.

ve varsa Erdoğan'cılar onlara kötü haber. Aşık Veysel'i dinleyin bakın. Hayalini kurduğunuz şey dikensiz gül istiyorsunuz. Olamaz. Harekete kimse mani olamaz.

Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz, aman, aman, olamaz, aman, aman, olamaz. Tren Top'u Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. İşimiz çok zor ama onların işi daha zor. Bir sonraki bölüme kadar umudunuzu diri tutun. Cesur olun ve utanın. Utanarak yaşayın. Korkacaksanız yarın utanmaktan korkun. Korkacaksanız çocuklarınıza mahcup olmaktan korkun. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)