Podcast

müze gezmeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Entelektüel olmak için müze gezmek lazım. Gerçekten öyle mi acaba? Hem hangi müzeleri, nasıl gezeceğimizi nerden bileceğiz? Peki ya sanat, her sanatçı için eşit şartlara sahip değilse?



Bahsi Geçen Kitaplar:



1- Bennett, Tony. Müze, Eser, Ziyaretçi: Kültürel Politikanın Oluşumu. İstanbul: İletişim Yayınları.

(The Birth of the Museum: History, Theory, Politics – Tony Bennett)

2- Hicks, Dan. Brutal Miras: Benin Bronzları, Sömürge Şiddeti ve Kültürel İade. İstanbul: Kolektif Kitap.

(The Brutish Museums: The Benin Bronzes, Colonial Violence and Cultural Restitution – Dan Hicks)

3- Adam, Georgina. Çılgın Para: 21. Yüzyılda Sanat Piyasasının Patlaması. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları

Türkiye’de “Big Bucks” başlığı çevrilerek “Çılgın Para” olarak yayımlanmış

(Big Bucks: The Explosion of the Art Market in the 21st Century – Georgina Adam)










Tüm bölümleri ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.143 kelime · ~16 dk okuma

Müze dendiğinde gözünüzün önüne ne geliyor? Yüksek tavanlı salonlar, fısıltıyla konuşan insanlar, cam vitrinler, altında milattan önce 5. yüzyıl bilinmeyen sanatçıyı yazan etiketler. Peki gerçekten şu soruyu hiç sordunuz mu kendinize? Ben buraya niye geldim? Gerçekten bir şey öğrenmek için mi yoksa kültürlü görünmek, belki bir story atmak ya da hani orada bulundum, ben de Lourdes'e gittim demek için mi?

Bugün birlikte bu sorunun peşinden gideceğiz. Müzeye gitmeye mecbur muyum? Yani müze dediğimiz şey gerçekten bilgiyle dolu kutsal bir mabet mi yoksa vitrini parlak, politikası sessiz, sinsi bir iktidar alanı mı? Ama baştan söyleyeyim, bu bölümde tüm müzeleri hedef tahtama oturtmuyorum. Bilim müzeleri, çocuk müzeleri ya da işte deneyim odaklı yerler bu tartışmanın dışında kalabilir. Benim derdim özellikle arkeoloji ve sanat müzeleriyle, taşla, mermerle, heykelle, tabloyla yani ve onların sessizce anlattığı büyük hikayelerle. Bu bölüme hazırlanırken üç tane kitabı temel aldım. İlki Tony Bennett'in The Birth of the Museum, müzenin doğuşu adlı kitabı.

Bu kitap müzeye sadece bilgi veren değil, davranışı şekillendiren bir kurum olarak ele alıyor ve analiz ediyor. İkinci kitap, Dan Hicks'in The British Museums kitabı. Burada İngilizce bir laf esprisi var yani British Museum, Brutish Museum. British de işte şey, yabani demek. Batı müzelerinde estetikle örülmüş sömürgeci şiddeti açığa çıkarıyor. Bu kitaptan uzun uzadıya bahsedeceğim.

Transkriptin tamamını oku

Üçüncü kitap da modern sanat piyasasını anlatan bir kitap. Bu biraz daha modern sanat müzelerine batırdığım iğnelerle ilgili olacak. Georgina Adam'ın Big Box, The Explosion of the Art Market in the 21st Century. Yani büyük paralar diye bir kitabı öyle özetleyebilirim. Bu kitap da müzelerin sanat piyasasıyla nasıl iç içe geçtiğini ve bu piyasanın bizzat bir parçasına dönüştüğünü anlatıyor. Aslında o parıltılı müzelerin vitrinin arkasına bakacağız. Biraz tarih, biraz dedikodu, biraz da o müze vitrininin arkasını karıştırma bölümü olacak bu bölüm.

Çünkü kul sadece eserler değil, aynı zamanda Batı'nın kendini medeniyetin beşiği olarak ilan etmesi. Ama bunu yaparken de başkalarının, başka kültürlerin geçmişinin nasıl çaldığı, yine de adlandırdığı ve biz de bu yağmayı bilgi gibi, kültür gibi, estetik gibi nasıl yedirdiğini konuşacağız. Zaten benim YouTube kanalımı da izleyenler bilir, benim böyle çok inceden bir Batı medeniyet nefretim vardır. Öyle bir haterlığım meşhurdur.

Ve bugün beraber bu müze vitrinlerinin neyi gösterdiğine değil, neyi gizlediğine bakacağız. Burada sergilenen tarih mi yoksa Batı dünyasının meşhur ulaştırılmış bir üstünlük fantezisi mi? Birinci bölüm, müzeler neden var? Müze deyince akla sanat, tarih, sessizlik geliyor. Ama bu bahsedeceğim ilk kitapta Tony Bennett diyor ki aslında müze sadece bilgi ve kültür vermiyor. Bir yandan da toplumu şekillendiriyor. 19. yüzyılda ilk müzeler ortaya çıktığı zaman bunlar müzeleri halka neyin değerli olduğunu öğretmek için kuruyorlar, Avrupalılar. Amaç sadece eser sergilemek de değil, bir yandan da aslında müze gezenlerin bir şekilde davranışlarını şekillendirmek. Bennett yazar buna sergileme kompleksi diyor. Bu geçen bölümü dinleyenler bilecektir. Foucault'un Panopticon'una benziyor. Müze bakarak ve göstererek denetliyor.

Hangi uygarlığı içeri alacağına, neyi değerli sayacağına müze karar veriyor. Müze hem bakıyor hem baktırıyor ama bu öyle masum bir bakmak değil. Sen sanıyorsun ki işte tarihi izliyorsun, kültürü izliyorsun, arkeoloji izliyorsun ama aslında sen de izleniyorsun. Nasıl yürüyorsun? Nereye bakıyorsun? Eserlerin önünde kaç dakika duruyorsun? Etiketleri okuyor musun? Müze ziyaretçisinin kültürle nasıl ilişki kurduğunu da aslında ölçüyor ve yönlendiriyor ve bir kimlik de imişa ediyor. Müze sana diyor ki kibar ol, bilgiye saygı duy, estetikten anla, bizim gibi batılı gibi medeni ol diyor.

Müze sadece aslında geçmişi değil, gelecekte nasıl biri olman gerektiğini de ima ediyor batılı anlamda. Aslında sadece müzelerin içinde eser yok, terbiye var, norm var, vitrine çıkarılmış bir insan modeli de var. Batıda bu medeni birey dediğimiz figür yani işte kibar, bilgili, ölçülü, nerede ne yapmasını bilen insan büyük ölçüde müze gibi kurumlar aracılığıyla aslında şekillendiriliyor. Kültürle Kurulan bu ilişkide bireyin ne kadar uygar olduğunun bir ölçüsüne dönüşüyor, müzede nasıl davrandığı. Ve hepimiz de aslında müzedeyken böyle bazı rollere giriyoruz. Böyle işte kıyafetimize dikkat ediyoruz, çok böyle sesli, büyük büyük konuşmuyoruz, yavaş yavaş yürüyoruz. Böyle saygılı, sessiz, kültürlü biri gibi davranmaya teşvik ediyor aslında müze bizi.

Evet, sanki böyle bir tiyatro sahnesindeyiz ve rolümüzde medeni vatandaşı oynamak. Yani sonuç, bu kitabın sonucu aslında müzeye girdiğinizde sadece sanat görmüyorsunuz, aynı zamanda size nasıl biri olmanız gerektiği de batılı anlamda gösteriliyor. Biz de bunu müzeye giden insanlar olarak zamanla içselleştiriyoruz. İkinci bölüm, medeniyetin vitrini, sömürgecilik, müzeler ve güç.

Bugün Batı'da, Avrupa'da büyük müzeleri gezdiğinizde, mesela işte British Museum, Louvre, Pergamon Müzesi, kendinizi gerçekten dünya tarihinin merkezinde gibi hissedebilirsiniz. Ama şunu pek düşünmüyoruz, bu eserler oraya nasıl geldi? 19. yüzyılda Avrupa'nın iki büyük gücü vardı. Birincisi sanayi, ikincisi de sömürgecilik. Ve bu güç sadece toprak ya da maden değil, anlam ve hafıza da taşıyor aslında. Afrika'dan heykeller taşıyor, Asya'dan el yazmaları, Anadolu'dan tapınaklar. Bunların hepsi sökülüp batıya götürülüyor ve bu

Bir nevi yağma, medeniyet korunması bahanesiyle de parlatılıyor. Belki Bergama Müzesi'ne gidenler vardır Berlin'deki. Türkiye'deki Bergama Tapınağı'nı oraya taşıyorlar ve ben gittiğimde şey vardı işte böyle bir telefon gibi bir şey dağıtılıyor ve oradan eserleri dinleyebiliyorsun. Şey demişti böyle...

Bire basarsanız bu eser hakkındaki bilgiyi, ikiye basarsanız da neden burada olduğuna dair bilgiyi alabilirsin sen. Neden Türkiye'deki bir eser şu an Berlin'de sergileniyor? Ve orada da şunu söylüyordu. Türkiye'dekiler koruyamadı, zaten eser kaçakçılığıyla gönderilecekti gibi argümanlar sunuluyor. Buna ilerleyen bölümlerde yeniden döneceğim bu medeniyet korunması bahanesine Batılı müzelerin. Ve bu Batı müzeleri, Avrupa müzeleri birer medeniyet vitrine haline geldi yüzyıllar içinde. Ve bu vitrinlerin mesajı da net. Biz merkeziz Avrupalılar olarak. Siz tarihinize bizden bakmalısınız.

Aslında Türkiye ülkemizde bu hikayenin tam göbeğinde işte dediğim gibi Bergama'daki Zeus'una 19. yüzyılda Osman'dan özel izinle değil diplomatik baskıyla Berlin'e götürülüyor ve bugün hala Bergama Müzesi'nde sergileniyor. Bergama'da ki Bergama Müzesi'nde de belki gidenleriniz vardır. Ben gitmiştim. Orada da o sınağın sadece böyle eksik bir hatırası var. Benzer bir şey Truva Hazineleri için de geçerli. Heinrich Schielemann diye bir yarı arkeolog, arkeoloji meraklısı bir karakter. Bu Troya kazılarından çıkardığı eserleri kaçıra kaçıra Berlin'e, oradan da Moskova'ya taşıyor zamanında.

Bütün o altın maskeler, takıları, duvar süslerini falan. Ve Truan'ın sonuç olarak ruhu bizde kaldı ama ışıltısı başka ellerde parlıyor. Burada yazarımız Tony Bennett şunu vurguluyor. Aslında müzeler sadece eserleri değil, hikayeleri de düzenliyorlar. Hangi uygarlık medeni, hangisi egzotik, kim ileride, kim geride? Burada müzelerde estetik ve bilimsellik bu şiddetin ya da hırsızlığın yeri geldiğinde üzerine örten bir

Tül gibi kullanılıyor. O işte ışıklandırmalar, havalı o sergileme dili, kullanılan entelektüel kelimeler, sessizlik, temizlik. Hepsi bize şunu fısıldıyor. Bu eser burada olmayı hak ediyor. Ama OVİD'in ardında da sökme, taşıma ve susma ve bastırma var aslında. Biz müzeye girdiğimizde objelere mi bakıyoruz yoksa ustaca parlatılmış bir batının üstünlüğü hikayesine mi maruz kalıyoruz? Sorusu benim aklımda canlanıyor.

Üçüncü bölüm, eserler geri verilmeli mi? Yurttaşındaki müzelerde işte Yunan heykelleri var, Mısır lahitleri var, Anadolu tanrıçaları var. İşte bu müzeler Paris'te, Berlin'de, Londra'da olabilir. Ama dediğim gibi önceki bölümde bu eserler oraya nasıl gitti, orada olmaları normal mi sorusunu her zaman kendimize hatırlatmamız lazım müzeye giden vatandaşlar olarak.

Aslında son yıllarda pek çok ülke bu soruları daha yüksek sesle ve ısrarlı bir şekilde sormaya başladı. Bu konuya restitution deniyor ve kültürel mirasın iadesi talebi anlamına geliyor. Ülkeler bu müzelerden zamanında aldıkları sanat eserlerini, tarih eserleri geri istiyorlar. Yunanistan mesela elgin mermerlerini geri istiyor. Türkiye Zeus sunağını istiyor. Nijerya'nın benim bronzları meselesi var. Çok karışık bir ihtilaflı bir mesele ona da geleceğim. Ama Batılı müzeler çoğu zaman bu taleplere direnç gösteriyor. Çünkü aslında sadece eser meselesi değil olay, güç meselesi. Ve çoğunlukla da işte Bergama Müzesi'ndeki o ikiye bastığında yapılan açıklama gibi. Açıklama, savunma şu, işte siz koruyamazsınız, siz de işte siz geri kalmışsınız, siz de savaş çıkar, bina çürür. Bizde bu eserler daha güvenli. Falan ama aslında bu da Batı'nın kendine biçtiği o koruyucu rolün bir yansıması, o beyaz kurtarıcı anlatısı vardır ya işte Amerikan uzaylılar gelir ama mutlaka Amerikalı biri kurtarır dünyayı. Aslında onun bir iz düşümü ve bu da entelektüel bir süslemeyle geliyor bu anlatı. İşte Latince terimler, akademik açıklamalar, tarihi bağlamlar ama aslında alt metninde bence şu var. Biz aldık, elimizde tutmak istiyoruz çünkü bu bizim için prestij, iktidar ve kontrol demek.

Bugün birçok batılı müze işte dijetalleştirme, ortak sergileme ya da dönüşümlü mülkiyet gibi yeni çözümlerle iade taleplerini bile savuşturmaya çalışıyor ve diyor ki sana ait olabilir ama kusura bakma kardeşim bizde kalacak. Bu daha iyi koruyoruz argümanı. Etik olarak çok sıkıntılı bir argüman bu arada. Yani düşünün sizin Mecidiyeköy'deki evinizde, mütevazı evinizde bir tablo var ve biri o tabloyu alıp merak etme Londra'da çok güzel bir duvara asacağız diyorlar. Sizce bu yani meşru olur muydu? Bir de hani olay sadece fiziksel resimden ya da eserden de ibaret değil. Yani bir bağlamın bir parçası. Tapınaktan alınan heykel başka bir binaya konduğunda anlamını kaybediyor. Bergama'nın, Bergama'daki anlamıyla

Berlin'deki temsili aynı değil sonuçta. Bir de şöyle bir nokta var yani artık Türkiye, Nijerya, Yunanistan bu geri iade talebi yapan ülkeler de bu koruma kapasitesini çok geliştirmişler o eski zamanlara oranla ve çağdaş müzecilik konusunda çok güçlü adımlar atıyorlar. Daha esnek iade talepleri de bulunuyorlar. Biraz sizde bulsun, biraz bizde bulunsun diye ama yine de çok büyük bir dirençle karşılaşıyorlar. Peki müzeler bu mücadelenin neresinde duruyor? Yazarımız Dan Hicks şöyle diyor, müze sadece bilgi vermez, iktidar üretir. Bir nesne müzeye konduğunda artık ait olduğu topluma değil, batının düzenine aittir. Bu aslında bir kültürel asimilasyon ama işte o kurumsal sponsorluklarla, led ışıklarla, akademik makyajlarla yapılmış bir asimilasyon ve bu bize bu parlatılmış sunum bize medeniyet olarak paketleniyor.

Ama bütün bu ülkelerin talepleri de aslında bu sömürgeci bakış açısına bir itiraz edip iade talep etmek ve tarihi kimin yazacağına yeniden karar vermek aslında. Dördüncü bölüm. Sanat dünyası gerçekten açık arttırma mı yoksa sahne arkası anlaşmalarla mı dönüyor? Şimdi biraz da arkeoloji dünyasından çıkalım, biraz da modern sanatı gömelim. Kağdaş sanat dünyasında işler nasıl yürüyor? Bir de buna bakalım. Size sanat dünyasında çok sık kullanılan ama dışarıdan bakınca kimsenin pek anlamadığı bir sistemi anlatacağım. Bu sistemin adı garanti sistemi. Bu sistem öyle bir şey ki bir tablo aslında kimse gerçekten almak istemese bile

milyonlarca dolara satılmış gibi gösterilebiliyor. Diyelim ki elinize çok pahalı bir sanat eseri var. Hani güncel bir örnek olsun. Bu Jeff Koons'un yaptığı dev, parıl parıl heykeller vardır ya böyle şey balondan şişirilmiş köpek gibi. Bu arada ben aynısını da Temu'dan aldım. Evimde serde gülüyorum.

Bunu Christie's ya da Sotheby's gibi böyle çok büyük dev müzayede evlerine veriyorsunuz mesela bu eserin sahibi olarak ama şöyle bir endişeniz var. Hani ya kimse teklif vermezse ya değeri altına giderse işte tam bu noktada devreye garanti sistemi giriyor ve müzayede evi size diyor ki merak etme kimse teklif vermese bile biz işte sana şu eseri şu fiyatı alacağımıza söz veriyoruz diyor işte. Atıyorum 50 milyon doları alacağımıza söz veriyoruz diyor müzayede evi. ve satıcı garanti altına alıyor. Hiç teklif gelmese bile müzayede paran cebinde. Bu garanti parasını her zaman müzayede evi kendi cebinden vermiyor. Onun yerine bir koleksiyoncu ya da sanat simsarı ile anlaşma yapıyorlar. Bu kişi perde arkasında diyor ki gerekirse ben alırım diyor ama asıl kazanç aslında burada başlıyor. Eğer müzayede sırasında biri o esere daha yüksek teklif verirse mesela işte 60 milyon verdi o 50 milyon garanti almış esere.

Bu perde arkasındaki simsal aradaki farktan pay alıyor. Yani eseri almasalar bile para kazanıyorlar. Aslında bu bir açık arttırma değil baktığımız zaman. Bu garanti sistemiyle bir tiyatro haline gelmiş oluyor. Çünkü müzayedeye gelenler acaba kim alacak diye heyecanlanıyor ama aslında perde arkasında her şey çoktan ayarlanmış olabilir. Hatta çoğu zaman teklif verenler bile anlaşmalı kişiler. Kimin kazanacağı çok önceden belli bazı müzayedelerde.

Bu Jeff Koons'un Balloon Dog, o köpek heykeli, 2013'te Christie's Müzayede Evi tarafından açık arttırmaya çıkıyor ve 58 milyon dolardan fazla bir fiyata satılıyor. Ama aslında perde arkasında şöyle bir durum var. Heykeli satan kişi bir milyarder iş insanı, Peter Brandt diye biri. Christie's de özel bir anlaşma yapmış ve demiş ki eğer eser belli bir fiyatı geçerse sadece satış parasını değil alıcıdan alınan komisyonu da alacağım. Yani büyük ihtimalle satıştan Christie's para kazanmadı bile. Peki neden yapıyor o zaman bu satışı? Çünkü bu bir gösteri, show aslında bu bir tiyatro. Manşetlere çıkıyor. Sanat dünyasında bizde işler büyük mesajı vermek istiyor. O şeyi hatırlayın işte duvara yapıştırılmış o muzu hatırlayın yani. Sadece bütün dünyada konuşulan birkaç günlüğüne konuşulan bir olay olması bile aslında maddi olarak ölçülemeyecek bir PR gücüne sahip. Peki bu sistem neden problemli? Birincisi dediğim gibi bu bir tiyatro, açık arttırma değil. Alacak, satacak olan kişi herkes önceden planlanmış. Rekabet var gibi görüyor ama çoğu zaman aslında her şey kurgu.

İkincisi de bu sistem yüzünden sanat eserlerinin fiyatı gerçekten değerli oldukları için değil, arka plandaki oyunlar sayesinde yükseliyor. Fiyatlar aslında çok şişik. Üçüncüsü, fiyatlar şeffaf da değil. Kataloglarda yazan fiyatlar var ama bu fiyatlarla ödenen para çoğu zaman aynı değil.

Komisyonlar devreye giriyor, indirimler, gizli anlaşmalar ve kimin gerçekten neyi satın aldığı da genellikle açıklanmıyor. Mesela işte anonim koleksiyoncu deniyor ya da işte Avrupalı bir alıcı falan gibi ifadelerle geçiştiriliyor. Bazı durumlarda müzayede evinin kendisi eseri alıyor. Hatta aynı eseri bir yıl içinde farklı kişiler arasına döndürüp fiyata rekor dedirtiyorlar.

Dışarıdan baktığında canlı hareketli hani böyle milyon dolarlar dönen bir piyasa gibi ama içeride işler çok daha az romantik aslında. Bir de şöyle bomba bir kısmı var bu olayın. Bu perde arkasında garanti veren kişiler yani o işte zengin koleksiyonerler, simsarlar genellikle aynı sanatçının başka eserlerine de sahip oluyorlar. Yani ne oluyor sonuç olarak? Bir eser yüksek fiyata satıldığında bu koleksiyonun elindeki diğer eserler de otomatik olarak fiyatları artıyor.

Ve bu koleksiyonerler aslında piyasa değerini kendi ceplerinden ödeyerek şişirmiş oluyorlar. Ya özetleyecek olursam, sanat dünyasında bu tablo şu kadar milyona satıldı gibi bir haber duyduğunuzda... ...o fiyatın gerçek mi yoksa sadece bir algı oyunu mu olduğunu asla tam olarak bilemiyorsunuz.

Aslında bu bir sanat satışı değil de sanki böyle kapalı devre bir kumarhane oyunu gibi ve bu oyuna da biz davetli değiliz çoğunlukla. O yüzden bir dahaki sefere bir sanat eseri rekor fiyata satıldığında sadece kim almış diye düşünmeyelim. Kim garanti verdi? Arka planda kim kazandı? Bu fiyat gerçekten ne ifade ediyor diye soruları da sormak lazım. Peki bu konu müzelerle ne ilgisi var? Beşinci bölümde de bundan bahsedeceğim.

5. Bölüm Müzeler Ne Kadar Tarafsız Müze deyince belki bu podcast'ı dinlemeden önce hakkınızda şöyle bir imaj canlanıyordu. İşte müzeler tarafsız olur, bilgili insanlar kurarlar, prestijli yerlerdir. Bunlar işte sanatın kutsal mekanlarıdır. Bir sanatçının eseri büyük bir müzede sergilenmeye başladığında hemen otomatik olarak şöyle düşünüyoruz. Demek ki bu sanatçı gerçekten önemli ve sanat yapan biri. Çünkü müze onayladı. Ama yazarımız Georgina Adam diyor ki bir dakika işler öyle yürümüyor. Çünkü bugün müzeler özellikle çağdaş sanat dünyasında yalnızca kültürel değer üzerinden değil, bağlantılar, bağışlar ve stratejiler üzerinden işliyor aslında. Zengin koleksiyonerler artık yalnızca eser biriktirmiyor, doğrudan kendi müzelerini kuruyorlar. Özellikle artık bu batıdan, Avrupa'dan da kaymış olan bir piyasa. Çin'de, işte Rusya'da, Dubai'de ya da işte yine hani Avrupa'da da devam ediyor. Kendi adlarını taşıyan özel sanat müzeleri kuruyorlar zengin koleksiyonerler. Ve bu müzelerde de ne sergiliyorlar? Tabii ki de kendi aldıkları sanatçıların sanat eserlerini.

Yani şöyle düşünün, bir yandan sanatçının eserini koleksiyona katıyorsun, bir yandan o sanatçıyı kendi müzende sergiliyorsun ve piyasaya şu mesajı veriyorsun işte, bakın bu sanatçı müzede yer alıyor, değeri çok yüksek diyorsun. Bu sayede hem kültürel prestij kazanıyorsun, hem de o sanatçının fiyatı bir anda uçuşa geçiyor. Yani kendi yatırımını müze etiketiyle parlatmış oluyorsun aslında. Bir de şöyle bir kısmı var işin, müzeciliğin. Dünyanın önde gelen en büyük müzeleri işte MoMA, New York'taki Tate Modern,

Pompidou, Paris'teki. Bunlar artık çok çok büyük bütçelere ihtiyaç duyuyorlar ve devlet desteği azaldıkça özel bağışçılara bağımlı hale geldiler zaman içinde. Ve bu bağışçılar da çoğu zaman sanat piyasasının tam göbeğinde olan koleksiyonerler oluyor. Yani müzaydelerde aktif alım satım yapan, sanatçılara yatırım yapan kişiler. Bu insanlar sadece para vermiyor, aynı zamanda danışma kurullarına giriyorlar, sergi seçimine etki ediyorlar. Kimin sergileneceğine dair söz sahibi oluyorlar. Bu sanatçı açısından da şöyle bir etki yaratıyor.

Artık sadece iyi eser üretmek yetmiyor. Doğru kişilere uğraşmak, network yapmak, doğru bağışçılarla temasa geçmek, bir müzerin nadarına girmek gerekiyor. Yani yaratıcı bir insan olmaktan daha önemlisi belki de bir sanatçı için stratejik olmak. Kısacası sanatçının müzeye girmesi biz izleyicilere hala şu sinyali veriyor olabilir. Aa bak bu iş işte gerçek, sanat bu, değerli bu işte ya da önemli bir sanat. Ama arka planda dönen ilişkileri bilmeden bu kabul ne kadar bağımsız, ne kadar objektif aslında bunu sorgulamak demek. Çünkü bugün müze duvarına asılan bir eser bazen sadece sanat değil aynı zamanda bir yatırımın görünür hali oluyor. O yüzden bir eser nerede sergilendiğinden çok nasıl oraya geldiğini, kimin sayesinde girdiğini, kimin işine yaradığını da sormak gerekiyor.

Çünkü bugün müze aslında sadece sanat eseri değil, o gücü, prestiji ve o networking'ü, bağlantıyı da sergiliyor aslında. Bugün ne bileyim, bir orijinal Picasso'ya sahip olmak, özel jet sahibi olmak gibi bir şey. Yani sanat bir yandan da artık zenginlerin finansal portföyünün bir parçası oldu. Bu kültürel de bir sermaye aynı zamanda.

Zenginliği sadece maddi değil, entelektüel alanda da sergiliyorsun. Sosyal aralar, müzayedelere katılıyorsun, sanat fuarlarına gidiyorsun, BNL'lere gidiyorsun ve bu koleksiyonculuk seni çok ayrıcalıklı, diğer türlü giremeyeceğin bir sosyal çevrenin içine sokuyor aslında. Kısacası sanat sadece sanatla ilgili değil, yani çoğu şey olduğu gibi güçle, parayla, statüyle, ilişkiyle, ilişkilerle, gösterişle iç içe geçmiş bir ekosistem. Ve bu Georgian Adam'ın bu kitabı bana şunu gösterdi okudukça, bu sanat dünyası dışarıdan ne kadar sofistike gözükse de çok ciddi dengesizlikler, Etik problemler ve manipülasyonlar içeriyor işte fiyatları kim belirliyor, gerçek sahte nasıl ayırt ediliyor bu konular da çok ikircikli ama onlara girmeyeceğim o ayrı bir dava gerçekten. Bir yandan hani sanat kendini ifade etmenin en özgür yollarından biri aslında. Ama eğer yalnızca birkaç güçlü figürün yön verdiği bir piyasaya sıkışırsa şunu sormak lazım. Bu piyasa kimin piyasası? Georgina Adams şöyle bir temennide bulunuyor. Ben de katılıyorum. Umarım sanat bir gün sadece zenginlerin oyun alanı olmaktan çıkıp daha geniş, anlamlı bir ifade alanına yeniden dönüşür. Peki o zaman asıl sorumuza dönelim. Müze gezmeye mecbur muyum?

Bugün müzeleri kutsal bir mekan değil de biraz politik ve ekonomik birer sahne olarak ele aldım. Üç tane kitap üzerinden gittik. Birincisi Tony Bennett'ın kitabıydı ve bu kitaptan öğrendik ki aslında müze sadece geçmişi sergilemiyor, toplumu da şekillendiriyor müzeye giden insanları şekillendirme vesilesiyle. Dan Hicks'in British Museum'ı, kitabı da bize gösteriyor ki vitrindeki estetik bazen o sömürgeci şiddeti, hatta bazen hani hırsızlığı görünmez kılıyor. Ve son kitabımız, Georgina Adams'ın Big Box kitabı. Bu da şunu gösterdi bize, aslında sanat piyasası müzeye sızmış değil, müzenin ta kendisi olmuş. Bugün sadece müzeleri gezmedik, biraz da vitrinin arkasına baktık ve buraları gezmeye, sevmeye, buralara saygı duymaya mecbur muyum? sorusunu hakkında düşündük beraber. Sanatın, tarihin bilginin her zaman olduğu gibi nötr olmadığını mesajı içerdi bu podcast'ım. Bunun sanat eserlerinin nasıl anlatıldığı, nerelere konduğunun da bir güç meselesi olduğunu konuştuk. Artık belki bu bölümü dinledikten sonra bir müzeye gittiğinizde sadece eser görmeyeceksiniz. O eseri kimi koydu, ne anlatıyor, ne anlatmıyor, nereden alındı? Umarım bunları da sorgularsınız. Çünkü müze aslında sadece sergi değil, aynı zamanda bir anlatı makinesi. Ve biz bu anlatıyı sadece izlemeye mecbur değiliz. Sorgulayabiliriz, yeniden düşünebiliriz. Ve belki bir gün yeniden yazabiliriz bu anlatıyı. Bir sonraki Mecbur Muyum bölümünde görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)