
2.896 kelime · ~14 dk okuma
Altyazı M.K. Sabahleyin kiliseden bir ayin sesi geldi. Pencerem açıktı. Sanki Türk sanat müziği, Safiye Ayla'dan Türk sanat müziği dinliyormuşum gibi geldi.
O kadar makamlarımız, müziğimiz birbirine aşina ve benim kulağıma da tabii çok aşina geldi. Bu nasıl iştir dedim. Yani bu dini müzik sonuçta. Ama oradan da belli oluyor ki halk müzik, Bizans kilise müziği ve de işte bunların götürdüğü müzikten harmanlanmış bir ortak... ...müzik çıkmış, kültür çıkmış ortaya. Bazıları bunu blues, yani Amerika Birleşik Devletleri'ni de, Amerika'da da... ...horlanmış olan siyahilerin, siyahların... ...blues müziğini benzetiyorlar. Dışlanmışlıkları orada da anlatılıyor. Ezilmişlikleri anlatılıyor. Bizdeki arabesk müzikle karşılaştıranlar var. Yani çünkü bunlar sonuçta... ...toplumu dışına itilmiş insanlar ve...
Gazeteci Çelik Akpınar, Rembetiko'yla Yunanistan'da nasıl tanıştığını işte bu sözlerle anlatıyor. Akpınar, izleyen yıllarda Rembetiko'yu anlatan İngilizce bir kitabı da Türkçe'ye kazandırmış. Rembetiko'nun Türkçe rağbet kelimesinden türediğini söyleyen çok diyen Akpınar, bu konuda hala kesin bir bilginin olmadığını hatırlatıyor. Bazı kaynaklara göre Slav dilindeki rebenok, delikanlı, İtalyanca rembelos, devrimci, Yunanca rembome, başıboş gezmek anlamına geliyor.
Yapılan son araştırmalarda Rembetiko'nun dönemin plak şirketlerinden birinin bu yeni müzik akımına yeni bir ad bulmak için türettiği bir kelime olduğu tezi kabul görüyor. Bütün araştırmaların buluştuğu nokta, Rembetiko'nun Anadolu'dan Yunanistan'a göç eden mübadillerin müziği olduğu yönünde. İlk görüldüğü bölgeler Osmanlı sınırları içinde başta İzmir, İstanbul, Selanik gibi liman, Atina, Pire, Siros adası gibi Yunan kentleri. 1922 işgali ve İzmir'in yıkımının ardından birkaç bavul, biraz da anıyla Yunanistan'a göç eden mübadiller elbette yanlarında müziklerini de beraberinde götürdüler.
Mübadiller, iş bulmak için Yunanistan'ın köylerinden büyük şehirlerine göçen halkla birlikte yerleşik şehirli elit kesim tarafından dışlanınca liman kentlerinde göçmenlerle buluşup müziklerini icra etmeye başladılar. İzmir'den, İstanbul'dan, Anadolu'dan göç edenlerle Yunanistan'da hala hazırda müzik yapmakta olan insanlar da var. Onlar da işte yavaş yavaş buzuki çalıyorlar, buzukiyi gitarla eşleştirmişler, işte onun eşliğinde çalıyorlar, söylüyorlar, besteleri var. Onlarla bir buluşma oluyor.
Ve bunların hepsi hem Yunanistan'dakiler hem Türkiye'den gitme bir acı içindeler. Topraklarını terk etmişler, alıştıkları kültürü terk etmişler ve Yunanistan'a geldiklerinde tabii ki dışlanıyorlar, hor görülüyorlar. Siz Yunan değilsiniz, siz Türksünüz diyorlar. Müslümansınız diyorlar. Toplumun dışına itilenler bunlar. Yani bir sübkültürü oluşturan, alt kültürü oluşturan insanlar. Ve onun için yerleri hep orada kalıyor. Toplumun kenarında kalıyor.
Diğerleri de öyle ve bunların bazı alışkanlıkları da var. Mesela uyuşturucu kullanıyorlar. Nargile'ye uyuşturucu koyarak, çok çok şarkı sözleri bu uyuşturucular Haşhaş'la ilgili, Nargile'yle ilgili. Çekilen acılar, topraklarını kaybetmiş, memleketini kaybetmiş, akrabalarını kaybetmiş olmalar. Sevgililerini kaybetmişler belki, onlara duyulan özlem.
Aşk tabii ki başta onu kara sevda ki bu lafı da Yunanlar böyle kullanırlar. Kara sevda diye kullanırlar. Çelik Akpınar'ın altını çizdiği işte bu konular yüzünden Rembetiko uzunca bir süre alt kültürün icra edip dinlediği yer altı dünyasından bahseden bir müzik türü olarak bilindi. Oysa ki, diyor Çelik Akpınar, hayatın her alanından konuyu bütün içtenlikleriyle müziklerine aktarabilmiş gerçek sanatçılardır enbetler. Ve dahası var, direngen ve anarşistler. Bunların bir özelliği de çok dışlandıkları için direnç sürekli göstermek zorunda kaldıkları, bırakıldıkları için Yunanistan'ın işgali sırasında
Nazilere karşı da çok direnişe katılanlara yataklık etmişler, yardım etmişler, bizzat katılanlar var. Çünkü bunlar kabına sığmayan, hiçbir forma girmeyen, bir anlamda anarşist insanlar. Bunlara solcu çevrelerde yakınlaşmak istemişler, bunları kazanmak istemişler ama... ...hiçbir forma, kalıba girmeyen insanlar oldukları için...
kabul görmemişler. Rembetlerin özgürlük aşkı 1936-41 yılları arasında Yunanistan'da hüküm süren Metaxas diktatörlüğünü öyle ürkütmüş olmalı ki Rembetiko çalıp söylemek yasaklanıp Rembetler baskı altına alındılar. Çünkü bunlar, işte ne bileyim ben, uyuşturuculardan bahsediyorlar, haşhaştan bahsediyorlar. Tabii ki her şeyden önce özgürlükten bahsediyorlar. Bu tür şeyler, kendi başına olmaları, çok özgür olmaları, sağcı bir diktatörlüğün…
...işine gelmiyor. Çünkü bunları adam etme imkanları da yok onların tabiriyle. Onun için bunları ancak kodese atmakla buluyorlar çözümü. Ve çoğu da hapise girmek zorunda kalıyor ve şarkıları çoğunlukla da yasaklanıyor. Uzun bir süre yasaklanıyor.
Bu şarkıların, rebetikaların tekrardan keşfi, ilginç bir biçimde albaylar cuntası sırasına denk geliyor. Çünkü orada da yine bir sağcı diktatörlük, sağcı askeri cunta iş başına geliyor Yunanistan'da. Gençler o tarihlerde rebetikoları tekrardan keşfetmeye başlıyor. Rebetiko derken, rebetikonun içinde zeybekikolar var, danslar var, 98'lik zeybek tarzında danslar var. Kendi içinde de ayrılmışlar. Bütün bunları o gençlik kayıtlardan saptıyor. Söylemeye başlıyorlar, ilgi göstermeye başlıyorlar. Aslında direniş içerisinde hem rebetikoların şarkı olarak hem de o sanatçıların yeri de büyük. Rembetiko'yla ilgili yayınlanan ilk kitabın çevirmeni Çelik Akpınar, bu tarzın Türkiye'de de sansürlendiğini ilginç bir anekdotla anlatıyor. İzmir Torba doğumlu Bagelis Papazoğlu ve eşi Agele Papazoğlu mübadeleden sonra İzmir'de de müzisyen olarak çalışan insanlardan, müziklerine yani devam etmişler.
Sansür memuru Vagelis'e diyor ki, Züğürtçe adlı şarkısında geçen, ''Hür olmak var mıdır kaderimde?'' ''Sözlerini değiştir sen.'' diyor. Herhalde ağır geliyor, hür olmak, özgürlük, bilmem ne. ''Şen olmak var mıdır kaderimde?'' diye değiştir diyor sözlerini. Vagelis de memura diyor ki, çok da bir ilginç bir yanıt, ''Hür olmayan insan, şen de olamaz.'' diyor.
Ben sana bir şey söyleyemem, canım kuşum. Ben sana bir şey söyleyemem, canım kuşum. Bu günümü seveceğim, canım kuşum. Bu günümü seveceğim, canım kuşum.
Benim Rembetiko'yla tanışmam da Türkiye'de bu müziğin yeniden keşfedildiği 90'lı yıllara denk gelir. Mübadil olup olmadığını hiç sormadığım ama tahmin ettiğim kütüphaneci arkadaşım Tarık Sede'nin evinde Roza Eskenazi'nin hayatını anlatan filmi izlediğimde ne kadar geç kaldığını düşündüm. O yıllarda Berlin'de bırakın Ege otlarını, roka bulmak bile zordu. Rokayı evinde saksıda yetiştiren Tarık, beyaz peynir ve rakı eşliğinde bana Rembetiko müziğinin hikayesini bir çırpıda özetliği vermişti. Rembetiko, Berlin'de de moda olmuştu 90'larda. Ancak Selanik'te yerinde dinlediğim şarkıların tadı bambaşkaydı.
İzmir'de 102 yaşındaki mübadil Şaban Yaylan'ıyla yaptığım söyleşi de Rembetiko şarkılarıyla bitti. Çünkü Şaban Yaylan'ın kızı tam bir Rembetiko hastası. Zeybetiko. Nasıl bilirim ben onları? Ve Yunanca çok parça ezberlemişizdir. Üsküdar'a, Yedikule, Cevriye. Hep bunların Yunancalarını bilirim, dosyamda hazırdır okuyarak. Mesela Mersin'e gittik. Mersin'de de çok mübadil var.
Karaman'dan gidiyorlar zaten. Niçin? Karaman Beyliği çok itiraz eden, çok kuvvetli bir beylik biliyorsun. Ona kızgınlıkla zaten oradan alıp onları Rumeli'ye götürüyor. Onun için Rumeli'ler arasında Mehmet adını pek koymazlar isim olarak. Fatih Sultan Mehmet'ten dolayı derler.
Bakıyorum bizim ailede hiç Mehmet yok mesela hakikaten. Mübadillerin bir kısmı yıllarca suskunluklarını koruyup geldikleri yerleri unutmayı tercih etse de yaylalı ailesi gibi bazıları hatırlamayı seçmişler. Elbette hatırlamanın en güzel yolu bırakıp gidilen yerlere geri dönmek. Türk, Yunan, arkadaş, sorun yok. Sorun yok. Bana yardım edebilir misin? Evet. Bu adresi arıyorum.
2002, eşim rahmetli olmuştu. Ailecek beraber gittik. Köyümüzü gördük, karalar gördük. Şu araya gireyim kızı olarak. Köye gittiğimizde o kadar çok mutlu olduk ki sanki memleketinizdesiniz gibi çok sıcak karşıladılar. Köyde bizi kahvede görenler o kadar sevinç duydular ki ve anlıyorsunuz insanlar asla düşman değil. Bizi düşman yapan siyasi ve politikacılar. Türkiye'den çünkü orada bizi karşılayan kişiler evlerine götürdüler. Tanımadığımız insanlar.
Çünkü gittiğimiz evin yaşlı dedesi de Çanakkale doğumluydu. O ağlıyor, biz duygulanıyoruz karşısında. O memleketim diyor, biz memleketim diyoruz. O kadar güzel saatler geçirdik ya, bizi yemeğe aldılar.
İsmimizi dahi bilmiyoruz. Bakın nasıl birliktelik var. O kadar hoş bir saatten sonra hediyelerle o köyden ayrıldık. Unutulacak gibi değildik. Bir adam geldi yaşlı. Küçücükmüş Türkçe biliyor. O tercüme etti Rumlarla. O için babam köyünde çok mutlu oldu. Evlerinin olduğu yeri gördü.
Bahçelerinde bir kuyu varmış, o kuyuyu gördük. Tabii yıkılmış. Sonra mübadeleden halktan kalanlarla müze açmışlar. Çay kaşıkları, tabaklar, ütüler, makineler... O müzeyi gezdik köyde.
Hatta babamların köyünü evinin yerine yapan bir Yunanlı... ...çok korktu bizi görünce. Zannetti ki evini alacağız. Halbuki biz gezmeye gelmiştik. Gölü gördük, babamın bahsettiği köyü. Ve ağlayarak ayrıldık. Emel Sayı'nın ''İki Yakanın Türküleri'' diye bir şarkısı vardı. Onunla birlikte oynadık.
Olamaz. O kadar mutlu olduk. Yani annemin ölübü daha yeni olmuştu. Babam çok oyalandı orada o şekilde. Ve memleket hasretini, çocukluğunu biraz olsun anmış oldu. Yaylalı ailesi Karalar köyündeki mübadil aileyle yıllarca yazışmış. O ailenin gösterdiği sevgiyi de çektiği hasreti de unutamıyorum diyor Şaban Yaylalı.
İzmirli Şebnem Çapk'ın da babası Kemal Kurulu doğduğu ve birkaç gün yaşadığı Girit Adası'na götürmüş. Tabii orada bir insan köklerinden herhalde bir bağlılık duyuyor. İnsanlar çok sıcak geldi. Onlar bize sıcaklık gösterdiler. Babam da gittiğinde evde hani Rumca, Giritçe konuşmamasına rağmen o kadar yıl sonra orada da konuşulanları anladı. Kendi de konuşabildi. Babaannem hiç anlatmazdı.
Yani hatta babam da onu bir iki kere geri getirmek istediğinde istemedi. Çok acılar geçirdik, gitmek istemiyorum dedi. Haklılar tabii, çok acı bir süreç yaşamışlar. Fotoğrafçı Hamza Rüstem memleketine bir daha gidememiş ama torunu Mert hem gitmiş hem de dedesinin izlerinin hâlâ silinmemiş olduğunu görmüş. Ulan bir indik girdi, burası mı dedik?
Maalesef... şehrin mimarı falan, ooo bizdeki gibi çarpık kâğıtleşmenin dibi. Hiç ilk gün gittik, ulan yarın dönsek mi falan olduk bahsediyorum, net söylüyorum. Ondan sonra bir sevdik. Bir sevdik. Uçak beledileri dört gündü, yedi güne çıkarttık, kirtle kalışımız. O kadar şey. Karışık gezdik her yerin, hanyası zıvır zıvır.
Ve ben oradan döndüğümde dedim ki, ben Giritliyim şimdi. Çünkü hala... benim babaannemin yaptığı gibi yemek yapıyorlar. Aynı kültür. Büyük bir çoğunluğu çok güler yüzlü. Ve... büyük bir çoğunluğu Hamza Rüstem'e çok büyük saygısı var. Çünkü ilk fotoğrafçı giriyorsunuz dükkanlarda, fotoğrafı var falan mesela. Çünkü ilk kartpostallar bizim ya, diyorum ben. Torunuyum diyorum, anlatıyorum. Daha bir... Hala orada da. Böyle hani Türksün...
Kendisi de dedesi gibi fotoğrafçı olan Mert Rüstem, Girit'i daha sonraları da ziyaret etmiş. Mesleği gereği ayrıntılara çok dikkat eden Mert Rüstem, mübadillerin Türkiye'de de Yunanistan'da da benzer sıkıntılar yaşadığını anlatıyor. Sallangoz yemeği bırakmamışlar ama kabuklarını bahçeye gömmüşler. Çünkü oraya gidenler de gavur denmiş, buraya gelenler de gavur işte. Bizimkilere Rum dölü, onlara Türk dölü diye hakaret edilmiş. Bir de evlilik sıkıntıları var. Giritler bunu çok iyi korumuş. Uzun zaman Giritli aileler Giritli ailelerden kız almış. Kültür yaşasın diye. Yemek kültürü, farklı kültürleri var, modern yaşamları var. Büyük amcam Giritli bir ailenin kızıyla evlenmiş.
Ortanca amcam İstanbul'da okurken bir kız, bir hanımı sevmiş, evlenmiş. Annem İzmirli. Ve her zaman onlar öteki olmuş mesela evde. Anlatıp gelinler... Annem anlatıyordu. İşte Melek yengem, en büyük gelin. Akşam evde bir aile yemeği yenecek. Gelinler gelip çalışıyorlar. Tüm gün oturdu diyor. Biz Nermin'le diyor evi temizleriz, yemekleri yaparız. O bir gelir tuzuna bakar, yağına bakar. Bunu böyle yapın, bunu böyle yapın. Bize emir verir diyor bildiğimiz şeyleri.
Biz diyor köle, sesimiz çıkmaz. Akşam sofraya otururuz, babaannem, dedeme. Bey bey, yemeklerin hepsini Melek Ağaç'ı yaptı, Melek'cik. Dedem de nefis olmuş, evi de Melek Ağaç temizledi. Melek oturdu, annemle yengeme emir yağdırdı. Anlatabiliyor muyum? O kadar ilk dönemlerinde sıkıntı yaşamışlar. Mert Rüstem bir başka sorunun daha altını çiziyor. Hüseyin amcam okula gidecek, dördü Türkçe konuşamıyor. Bu sefer evde Rumca konuşmayı kesiyorlar.
Çünkü ne kadar olsa Rumca hepsi konuşuyor. Hatta annem anlatırdı. Babaannem 70'li yıllarda, 60'lı yıllarda bile kendi arkadaşlarınla, akrabalarla buluştu mu, kendi aralarına bir başlarlarmış Rumca konuşmaya. Ben böyle annem İzmirlidir, böyle kalırdım diyor. Ama o kültürü de korumuş Mesela Giritler. Evde Türkçe konuşmaya başlıyorlar daha sık. Dükkanda müştehviyle Türkçe konuşuyorlar ama dilleri kırık. Yani hep öteki oluyorlar.
Buradan oraya gidenler de aynı sıkıntıları yaşıyor. Oradan buraya gelenler de aynı sıkıntıları yaşıyor. Bir de burada şöyle bir sıkıntı da var. Biz savaştık. Canımızı verdik. Şehit verdik. Muhadirler geldi. Malamülke kondu. Ne güzel istibnolar. Tanır mısınız? Tanırım. Giritli bir komşumuz vardı. Girit'te tesit tesit ot var. Girit'in toprağı güzel. Suyu güzel.
Öyle güzeldir ki Girit. Çok güzeldir. Kaç yaşındaydınız geldiğinizde? Küçüktüm. Var değil mi? On üç, on dört. Yirmi dört mübadelesinde geldik biz. Ninemler de o zaman gelmişlerdi. Girit'te mi? Kariferye'de. Ha, Makedonya. Evet, evet.
Sadece Yunanistanlı mübadiller değil, Türkiye'den göç edenler de vatanlarını ziyaret edip evlerini, komşularını arayıp sordular. Eski günlerini iade edip nelerin değişmiş olduğuna bakıp belki hayıflandılar, belki de mutlu oldular. İkinci, üçüncü kuşakta suyun öte yanı filminde anlatıldığı gibi komşu iki ülkenin ortak yanlarını sorguladılar. Dedik ya, bir ananın ikiz çocuğu gibidir Ege'nin iki yakası.
İzmir Dikili'nin Bademli Köyü'nün eski muhtarı da mübadil çocuğudur. Annesi Rumca bilir. Evleri denizin dibindedir ve Midilli'yi görür. Oraya her gittiğimde uğrar, hatırlarını sorarım. Annesi pek konuşmaz. Konuşursa da hep aynı hikayeyi anlatır. Ben aslında şarkıcı olmak isterdim. Annem beni Mevludan yaptı. Sonra da Rumca şarkılar mırıldanır. Ve ben her seferinde bu görüp bildiklerimle şimdi ne yapacağım diye sorarım kendime.
Anlatmaktan başka yol bulamam. Kim haklıdır, kim değil? Kim kazandı, kim kaybetti? Yapılamayacak şeyleri yapmıştır. O bakımdan 700 küsur bin civarında bir göçü Yunanistan'dan almış, Anadolu'ya yerleştirmiştir. Atatürk'e borçluyuz. Şaban Yaylalı için mübadele, Kemal Atatürk'ün artıhanesine yazılması gereken bir başarı hikayesi. Kendisine Girit'ten doğum yeri Bahri Cedid vapuru ibaresi kalmış Kemal Kurul'un kızı Şebnem Çapkın içinse Girit, hiç tanık olmadığı kökleri.
Yani değişik bir duygu. Sanki orada yaşanmışlık var gibi hissediyorsunuz. Yani o köklerden bir his ilginç. Yani mesela bu kişilerde de oluyor. Yeni bir kişiyle tanışıyorsun. Çok sempati duyuyorum. Sonra bir şeyden sonra bakıyoruz ki o da Giritli. Yani bir şey çekiyor, kan çeker dedikleri şey belki. Kökler çekiyor, doğru. Türkiye'nin ikinci Müslüman fotoğrafçısının torunu Mert Rüstem ise kendini Giritli ad ediyor.
Sadece mesleğiyle değil, ruhuyla da mübadeleyle ilgileniyor. En büyük derdi, tarihin doğru yazılması, hak edene hakkının verilmesi. Annenizin, babanızın kabri biliyorum yaşıyorlar mı, benimkiler vefat ettiği için rahat konuşuyorum. Sen de bir kere gidiyorsunuzdur ama biliyor musunuz da o Karabağlar'da. Orada bırakıp geldin. Büyük bir kıyım.
İki tarafta yapmış. Hiçbirimiz ağlamayalım. Asancak Stadyum var ya, Rum mezarlığı. 6-7 yıl olaylarını yapmasaydık daha çok Rum ve Ermeni en azından yaşıyor olacaktı. Ne istediysek onlardan. Ben olsam Türkiye Cumhuriyeti'ni yöneten Ayasofya'yı bir an önce Ortodoks Kilisesi yaparım. Orası onların haç yeridir. Ver adamın ekumenikliğini. Ne yapacak? Sen 80 milyonluk Türkiye'sin.
Saygı duydukça saygı duyulursunuz. Konuşmuyoruz. Affedilir gibiydi. Annesi mübadele sırasında Yunanistan'a giden vapura binemeyen gazeteci Stelio Berberakis kendi isteğiyle olmasa da 12 Mart darbesinden sonra Yunanistan'a göç etmiş. O da işte bu 74, 72, 73 olaylarında
Bu sol hareketlerine karışmıştım o zaman lise öğrencisiyken. İşte abilerimizin peşinden koşuyorduk solcuların. Onun için işte kara listelere falan alınmıştık. Bizim rahmetli peder de o lafını hiç unutmuyorum. Oğlum dedi bu ülkede hem gavur hem komünist olmaz. Sen bas git bu diyarlardan sonrasına bakarız demişti. Onun için Atina'ya gelmiştim ben. Kullarda öğretilmeyen
hikayeler bunlar. Onun için insan böyle ilk elden ilk ağızdan öğrenince gerçekten tüylerin diken diken olabiliyor. Ama işte insan hayatı yani insan maceraları diyebiliriz. İşte savaşın getirmiş olduğu şartların ne kadar kötü ne kadar inanılmaz boyutlara ulaştığında Böylece anlamış oluyoruz. Stelio Berberakis'in sözüne ittiği insan hikayelerinin daha pek çoğu henüz anlatılmadı. Türkiye'de sadece vakıflar yoluyla canlı tutulmaya çalışılan mübadele tarihin tozlu raflarında unutulacakmış gibi görünüyor. İki ülkeyi de çok yakından tanıyan Stelio Berberakis, Türkiye ile Yunanistan arasındaki hatırlama kültürünün birbirinden çok farklı olduğuna değinmeden edemiyor.
Türkiye'ye göç eden Türklere sanki bir talimat verilmişçesine geçmişi karıştırmayın önümüze bakalım şeklinde olunca bir araştırma bir ne bileyim anı yani göç edenlerin anısına filan çok zor rastlanıyor. Ta ki bu ikinci nesil Bir haber olunca bu göçten sadece üçüncü nesil bunu araştırmaya başlıyor. Yani benim yaşımdakiler aşağı yukarı. Yunanistan'da tam tersi oldu. Mesela burada Küçük Asya Kültür Merkezi adı altında kurum var. Bu bütün mübadeleyle Yunanistan'a gelen insanların teker teker
ifadeleri alınmış, kimisi kendi kalemiyle yazmış, kimisi işte verilen ifadelerle kayıtlara geçmişti. Nerede, hangi köyde, ne zaman yaşamışlar, ne zaman gelmişler, kaç ailenin kaç verdi vardı, işte yaşam koşulları neydi, ne bileyim savaştan önceki durumları ile savaştan sonraki durumları arasındaki Farklar, şunlar, bunlar kitaplar halinde, belgeler halinde, haritalarla beraber hala saklanıyor yani. Çok büyük bir arşiv var. Yani her isteyen geliyor. Ancak Türkiye'de bu boyutlarda böyle bir arşiv hemen hemen yok diyebilirim. Çünkü ben de çok araştırdım. Yeni yeni kitaplar çıkıyor. İşte benim annem de zaten Selanikliydi veya benim annem de zaten Serezden Germe'ydi gibilerinden. Benim hikayeme benzer.
hikayeler yeni yeni çıkmaya başlıyor. Bu da üçüncü nesile tekabül ediyor. Yani ikinci nesil Türkiye'den ikinci nesil bunlardan bir haber. Merliye çifti tarafından 1930 yılında Atina'da kurulan Küçük Asya Araştırmaları Merkezi, mübadillerin kimliklerinden bireysel hikayelerine, Yunanistan'a getirdikleri eşyalardan, şarkı ve türkülerine kadar her şeyi bir çatı altında biriktirmeyi başarmış. Peki ya Ege'nin öte yanı? Bu tarafa bakacak olursak, sınırları küçülmüş bir coğrafya,
bir imparatorluk varisi bir devlet ve o imparatorluğun topraklarının kaybedilmiş olması ve gerçekten bunun için kan dökülmüş olması, göz yaşı dökülmüş olması bir travma. Mustafa Kemal kendi memleketini kaybetmiş yani. Hiçbir zaman anmıyor bir kere bunu. Dolayısıyla bizim artık vatanımız burasıdır, Anadolu'dur. Bunun ötesini konuşmayacağız şeklinde bir gizli sözleşme var, bir anlaşma var. En azından yönetici elit nezdinde.
köklerinin Türkiye dışında olduğunu vurgulamanın adeta ayıp olduğu, Anadolu'ya sahip çıkmak gerektiği şeklindeki bu anlayışla, bu atmosferle gelenlerin de bunu vurgulamamaya başladıklarını görüyoruz. Yunanistan'dakinin tersine Yunanistan'dakiler hep geri bakarken Buraya gelenler ileriye bakıyorlar. Yani yeni cumhuriyet, yeni bir nesil. Bu nedenle mübadillik Türkiye'de birinci kuşağın bir gündemiydi. Yani gelenlerin gündemiydi. Ve onlarla birlikte de gitti. Yunanistan'da bu tam tersine yazıya döküldü. Şimdi orada 150 bin sayfa bir malzeme var. Maalesef biz burayı çalışmak için bile oraya gitmek zorundayız. Çünkü burada böyle bir merkez yok.
Tarihçi elçin Macar'ın da dediği gibi, geçmişimizi öğrenmek için bile Yunanistan'a gitmek zorunda kaldığımız büyük bir suskunluk hikayesi Türkler için mübadele. Bence sadece geleceğe bakmak arzusuyla açıklanamaz. Yüzleşme korkusu belki de, travmalarımızı unutarak yenme arzusu. Benim soy ağacımda Selanik'ten gelen büyük anneannem ve dedelerimin doğum tarihi de doğdukları yerde aynı yazılmış. Aynı günde, aynı yerde doğmuşlar ve ömürleri boyunca susmuşlar. Ben de bu podcastla küçücük bir pencere açıyorum bu suskunluktan tarihe. Belki bir ışık ufacık bir yeri aydınlatır diye.
Dedemin İnsanları filminde olduğu gibi bir mektup yazıp şişeye yerleştirip Ege Denizi'ne salıveriyorum. Adım Fulya Canşen. Sürçü lisan ettiysem affola, yassas. Her şeyi bıraktığın gibi duruyor dedem. Değişen hiçbir şey yok. Bir mutlu son yakıştı sana şimdi.
Aynı denizin öte yanından bir haber gönderiyorum sana. Beyaz evciğin kıyısından. Sen yokken olan biten bütün havadisler bu mektupta. Deniz çocuklu şişeyi önüne katıp sana getirecek. Belki ondan evvel ülkeme de uğrar. Benim insanlarımdan da bir rıza, bir hayır dua almaya. Meleklere selamet mektubu alınca. Benim torun dersin. Büyümüş de kopuk gelmiş kerata.
Hele bre Ozan! Hele bre Ozan! Müzik Müzik
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.