
2.530 kelime · ~13 dk okuma
Aman aman aman aman Aman aman zaptum, tam zapti bu dünya Aman aman aman Aa, şu çocuk Yunanistan'dan gelen ailenin çocuğu değil mi? Ne olmuş ayağına? Dün bir şeyi yoktu ya. Nereye yerleştiler acaba? Yorgunların evine anne. Sen nereden biliyorsun kızım? Yine de bu yeni gelen aile evlerini beğenmiyorlar. Burun kıvırıveriyorlar. Ne bekliyorlardı Hoca Efendi ha? Konak mı? Türkiye'ye geldiler, daha ne istiyorlar? Orada kalsalardı Yunan sağ kor muydu onların? Komazdı. Komazdı tabii.
İki Yaka Yarım Aşk filmi, Yunanistan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalanların nasıl kabul gördüklerini çok net bir dille anlatıyor. Nurdan Tekeoğlu imzalı film Türkiye'de 2017'de vizyona girdi ancak pek fazla yankı getirmedi. Şaban Yaylalı ve ailesi de filmde anlatılanlara benzer sorunlar yaşamış. Ailenin yolu önce Giresun'a düşmüş.
Selanik'te tabi Türk Anadolu'ya gelmek için gemiye ihtiyaç var. Gemi de hazır olmadığından orada çadırlar da Selanik sahilinde çadırlar kuruluyor. Çadırlarda bir göç komisyonu da kuruluyor. Göç komisyonu kimlerin nereye gideceğini tespit ediyor. Tabii Anadolu'dan da adam gelmiş oraya, Göç Komisyonu'na. Orada epey kalıyoruz galiba, 20-25 gün kadar gemi gelecek, gemi alıp Anadolu'ya getirecek. Tabii bizim bulunduğumuz yer
Yunanistan'ın yayraköyleri, yani dağlıklar. O bakımdan Türkiye'nin neresine gitmesi lazım bunların, oradan tespit ediliyor. Bindiğimiz vapur bizi oraya götürecek. Ama drama vardır, kodine vardır. Bunlar okumuş ileri güçlü kuvvetli köyler. Bunların halkı daha çok sahil şehirlerine veyahut ne yapmış geçim vasıtası neyse Türkiye'deki geçim vasıtası olan yere göç etmişler. Bizi de Giresun gevisiyle direkt olarak inmeden
Giresun'da gittikleri köyde yaylalı ailesi pek mutlu olamamışlar. Önce geçim derdi başlamış. Giresun'da bizim Yunanistan'daki faaliyet sahamızdan hiçbir şey yok. Sadece fındık var.
Fındığı Giresun'da görmüş. Arazi istiyoruz, arazi yok. Deniz var ama babamlar denizin ne olduğunu görmüyor. Demiş ki sadece bir göl biliyor. Gölde ne geçinme hasısı olur? Kısmen balık. Ama balığı da herkes yapmıyor ki. Bir meslek sahibi olması lazım. Ailemin hep tamamı tarımla uğraşan ve ticaretle uğraşan kişiler. Dolayısıyla Giresun'u beğenmiyorlar. Giresun'u beğenmeyince
Şebinkarahisar dediğimiz vilayete veriyorlar bizi. Orada amcama iş yeri veriyorlar, dükkan, ev veriyorlar. Babama soruyorlar, ne iş yaparsın? Ben ziraatla uğraşırdım, tarımla uğraşırdım. Tarlam, bahçem vardı. O zaman bizi tutuyorlar, su şehrinin
Sivas, Suşehri, Sevindiköy. Orada bize 60 dönüm tarla vermişler. Ama orada biz 6 yıl kadar kaldık. Çok ağır şartları vardı.
Barınacağımız bir bina yok. Bize verdikleri bina, Ermenilerden kalma bir bina. Ahır. Hayvanlar karşıda. Siz yan tarafta oturuyorsunuz. Biraz yüksek yeriniz, biraz yüksek hayvanlardan. Hayvanlar ısıtıyor sizi kışın. Soba kurmak mümkün değil. Çünkü üstü toprak, üstündeyse harman yapmak mümkün. O arada Atatürk, Erzurum'a geçiyor 1926 yılında. Dönenler de köyün önünden geçiyor. Erzincan-Erzurum yolu. Yola çıkıyorlar. Gazi diyelim o zaman Mustafa Kemal'e ricada bulunuyorlar, dilekçe veriyorlar. O dilekçeyle köyde bize ev yapılıyor.
Ama evlerde çamur ve taş sıva. Yaylalı ailesi çözümü Türkiye içinde ve batıya göç etmekte bulmuş. 102 yaşındaki Şaban Yaylalı, mübadildik, mülteciydik, bir de muhacir olduk diyor. Kızı onları göçe iten sebeplerden birini hatırlatınca sözü yine Şaban Yaylalı alıyor. Ablam gelişmişti. Dolayısıyla rahatsız ediyordu. Babam orada durmaktan rahatsız oldu ve kaçmak zorunda kaldık. Sevindik Köyü'nden dört aile. Bir şartla babam, Bursa'ya giderseniz sizinle beraber gelirim. Ama Bursa'ya gitmezseniz ben gitmiyorum bir tarafa. Burada kalırım.
Gideriz demişler. Ve hep beraber, o yıllarda hatırlıyorum artık kendimi, biliyorum. Babam beni evvela Şebn-i Karaysar'ına götürdü. Beni tek, nasıl olsa biz geçeceğiz. Sen orada amcanda kalırsın, seni oradan alırız. Türkiye'ye göç etmiş mübadillerin pek çoğunun parçalanmış bir hayat yaşadığı sır değil. Tarihçi Elçin Macar bunu iskan politikasındaki eksikliklere bağlıyor. Mübadillerin bilmedikleri toprak, ürün ile karşı karşıya kalmalarına da yol açıyor. Örneğin gelenlerin büyük kısmı tütüncü. Samsun, Bafra'ya tütüncüleri yerleştiriyorlar ama sonra tütüncülerin yerleştirilebilecekleri yerler sınırlı bitiyor. Bu sefer diyelim ki Ege'ye yerleştirilenler zeytin ağaçlarını kesiyorlar, kışın yakıyorlar evlerinde çünkü zeytinle hiçbir bağları yok, ekonomik bilgileri yok.
tarımsal bilgileri yok zeytine dair. Bu tür örnekler çeşitli hatırata, anılarda karşımıza çıkabiliyor. Bir tabii başka şikayette herkes ki doğrudur bu çünkü Türk Devleti de belli bir rakamın üzerindeki değerde mal bırakmış olanlara yüzde ellisini ödedi Türkiye'de. Dolayısıyla herkes orada ne kadar çok mal mülk bıraktıklarını ama geldikleri ülkede, her iki ülke içinde geçerli bu, geldikleri ülkede bunun karşılığını alamadıklarından şikayet ederler. Bugün çocuklar da, torunlar da hala bunu dile getirirler. Mübadeler için 20'li ve 30'lu yıllar yollarda geçti desek yalan olmaz. Düşünün Giresun'dan İzmir'e giderseniz sadece iklim değil, yeni bir kültürle de karşı karşıya kalıyorsunuz.
Bir şehirden diğerine, bir kültürden bir başkasına geçerken sadece manevi değil, maddi kayıpları da oldu mültecilerin, diyor tarihçi Elçin Macar ve ekliyor. İskandaki amaç bir de Türkiye'nin içinde. devletin çok makbul görmediği nüfus yapısına sahip bölgelerin nüfusunu da türkleştirmek. Dolayısıyla çok farklı yerlere mübadilleri yerleştiriyor. Kürtlerin olduğu yerler mesela. Diyarbakır'a bile yerleştirme var. O zaman ne oluyor? Gerçekten orada inanılmaz bir kültürel çatışma yaşıyorlar. Akrabaları başka şehirde yerleşmişler. Herkes bu bilmediği coğrafyada bildiği insanlarla birlikte yaşamak istiyor. Bir dayanışma ağı var çünkü birlikte yaşarsanız eğer. Velhasıl bu durumda size verilenlerden feragat ettiğinize dair kağıt imzalamak zorundasınız. Yani Sivas'ı terk edip İzmir'e gidecekseniz akrabalarınızın yanına size verilenler artık devlete kalıyor ve tekrar İzmir'den size bir şey verilmiyor.
Bu da tabii riskli bir şey insanların yaşamını idame ettirmesi açısından ama bu güdü o kadar güçlü ki yani akrabalarımla birlikte olayım, daha bildiğim insanlarla birlikte yaşayayım, bu tanımadığım insanlarla birlikte yaşamayayım güdüsü birçok aile böyle yapmış gerçekten. Ama mübadilken muhacirde olan bu aileler, onlara hep gerçek vatanlarını hatırlatan hatıraları da yanlarında taşımışlar. Sadece ana olsun diye değil, onlara güç versin, kökleri sert rüzgârlara kapılıp kaybolmasınlar diye. Taşınabilir şeyleri götürmek serbestti.
Dolayısıyla kimse bunu niye götürüyorsun falan demiyor. Parasını ödüyorsunuz götürüyorsunuz. Benim daha çok bildiğim şeyler mesela özellikle sandık, çeyiz sandığı. Bir miktar bayrak var ama el işlemesi. Özellikle adalardan gelenlerde daha yaygın. Bir tane Trakya Üniversitesi'ne geçenlerde Midili'den gelenler hediye ettiler örneğin. Böyle yıldızı, kargacık, burgacık, hilali, yamuk falan el işlemesi, bayraklar. Böyle bir gelenek var. Herhalde bu çok daha az sayıda Müslümanın olduğu yerde. Bunun olduğunu tahmin ediyorum adalarda. Gelinlikler veya kaftan tarzı kadın elbiseleri daha çok. Erkeklerde belki tespihler hatırlıyorum. Müzede bir iki dikiş makinesi var. O dönem için çok pahalı ve çok önemli şeyler onlar. Bazen bir tuğla parçası, bazen bahçeden köklenmiş bir çiçek hala saklı mübadil ailelerin sandıklarında.
Bir de bırakılıp gidilenler var. Yazar Kemal Yalçın, Emanet Çeyiz adlı kitabında Denizli'nin Honas köyünde yaşayan bir Rum ailenin sürgüne giderken Müslüman komşularına bıraktığı çeyizin yaklaşık 80 yıl sonra aileye geri veriliş öyküsünü anlatıyor. Yalçın, dedesine emanet edilen çeyizi teslim etmek üzere Mineoğlu ailesinin izini sürerken, 15 Rum ve 15 Türk mübadelin yaşam öyküsünü ve duygularını da kendi ağızlarından aktarıyor. Babam bana Honaz'ın dağlarını anlatıyordu. Ben 9 yaşındaydım. Anlattı, anlattı. Lala Bağı diye bir yer var. Baba dedim, ben orada koyun gittim. Lala Bağı'nda asmanın dalı bile yok.
Oğlum dedi sen bilmezsin. Orada dedi Lala isminde bir Rum'un bağı vardı. Şarap yapardı dedi. E nereye gitti bu insanlar? Oğlum sen ben ne biliyorum? Senin yaşındaydım ben dedi. Bir gecede kayboldu bunlar. Erkekleri. Sonra kadınları kızları ahıra doldurdular. İçinde bizim komşularımız da vardı.
Bir ay kadar kaldılar. Bir çığlık başladı, cavurlar gidiyormuş diye. Bizim bahçe komşumuz Minoğlu'nun karısı, kucağında ipek bir yorgan. Kızları Eleni'yle, Sofya'nın elinde iki tane çuvalla geldiler. Ben de oradaydım. Minoğlu'nun karısı diyor ki, benim nineme, babaanneme, aşaba diyor, biz gidiyoruz, gidip dönememek var.
Gelip görememek var. Bunlar kızlarımın çeyizleri, size emanet kalsın. Dönersek verirsin, dönmezsek ver bir fukara. Hayrımız olsun. Çok ekmek yedik birlikte. Aynı pınarın suyundan içtik. Hakkını helal et. Helal ediyorlar. Bu arada Sofia babama bakıyor. Babam Sofia bakıyor. Babam ağlamaya başladı. Bu olaydan otuz altı yıl sonra babasına aynı hikayeyi tekrar anlattıran Kemal Yalçın emanet çeyizi sahibine vermeye adeta ant içmiş. Annesinin ben gözlerimle gördüm Honaz'daki Rum komşuların kızlarına çok eza ceza ettiler. Sen bunların öyküsünü de anlat oğlum diyerek verdiği öğüdü de tutan Yalçın mübadeleyi ilk kaleme alan yazarlardan biri. Yalçın, emanet çeyizi sahiplerine verdikten ve kitabı yazdıktan sonraki tepkileri anlatırken gözleri ışıldıyor. Bunları verdim. Minoğlu ailesi alıyor. Bu benim ninemin gömleği deyip kokluyor. Bu benim ninemin efendim, işte mendili diyor, yüzünü seriyor, kalbin üstüne koyuyor. Ninem geldi, ninem geldi diye ağlaştık beraber. Benim en çok etkilediğim, etkilendiğim sahne bu oldu. Bunlar yayınlandı zaten.
Hemen bu olaydan, doksan altı yılındaydı, karda krizi vardı. Ben de tam o karda krizi sırasında elimde iki torba emanet çeyiz götürmüşüm Yunanistan'ı. Arıyorum yani. Bütün Yunan basımı peşime düştü. Bir Türkos gelmiş, silah değil çeyiz getirmiş böyle. Ve bu çok iyi bir yankı yandırdı. Kitap yayınlandıktan sonra önce... Abdi İpekçi Türkiye Dostluk ve Barış Özel Ödülü verildi emanetçiyize. Ondan bir yıl sonra da o zaman Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi'ydi. Bana mektup yazdı. Sayın Kemal Yalçın sen savaşın çıktı çıkacak dendiği bir zamanda bize barışı gösterdin. Sana barış ödülü vermek istiyoruz. Kabul eder misin? Bu şekilde bana Türkiye Yunanistan Dostluk ve Barış Ödülü Atina'da verildi. Bin dokuz yüz seksen dokuz yılında. Bunlar tabii büyük şerefler oldu benim için. Mutlu oldum bunlardan.
Altyazı Uzun süre kendisinden söz edilmeyen mübadele 80'li 90'lı yıllarda yeniden hatırlandı. Pek çok yazar, sanatçı aslında benim alemde Yunanistan'dan geldi diyerek kendi göç hikayesini anlattı. M.K. Sadece hikayeler anlatılmadı, karşılıklı ziyaretler de düzenlendi. Çünkü 90'lı yıllar Türk toplumunda Kürt sorunuyla birlikte uyanan bir kimlik arayışının da yaşandığı yıllar oldu.
Belki de azınlıklara eziyet çektiren çoğunluktan olmak istememenin bir yoluydu köklerini aramak. Tarihçi Serhan Kemal Saygı. Biraz o dönemde 80'lerden 90'larlı yıllarda biraz liberal politikaların izlenmesi bu geçmişi düşünmeyi, geçmişte yaşananları düşünmeyi biraz gündeme getirmiş. Yani insanlar atalarının, büyüklerinin ne yaptığını, neler geçtiğini merak etmeye başlamışlar.
Ve ortam da buna müsait. İşte artık duvarların yıkılması, biraz tek kutup bu dünyaya doğru gidiş, liberal politikanın izlenmesi, böyle bir özgürlük alanı açılmış. Yani burada bunu övgü anla demiyorum, bir tespit anlamında söylüyorum. Bu ortamdan da mübadelerin ne etkilendiğini görüyoruz. Ki uzun süre hani mübadelelerde bir suskunluk dönemi var. İfade etmek, kinmik anlamında biraz kendilerini saklıyorlar demeyeyim de fazla bunu dillendirmiyorlar. Ama o 90'lı yılların başında bu dediğim özgürlük ortamında
nasıl diğer toplumlar, diğer etnik gruplar kendilerini ifade etme anlamında bir yoğun bir çabaya girerken mübadilere de aynı şekilde olduğunu görüyoruz. Fark şu Yunanistan bunu çok önce zaten yapmış durumda, biz çok sonra fark ediyoruz ama çok hızlı bir fark ediş bu. Her anda bunun etkilerini görüyoruz ama o dünyanın siyasi konjonktörüyle de ben mutlak ilgisi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Tarihçi saygı, artan neşriyattan memnuniyetle söz ediyor. Ancak yazar Kemal Yalçın için mübadele temalı filmler kadar yazılan kitaplar da yeterli değil. Ne yazık ki Türkiye'de mübadele konusu uzun zaman yazılmadı. Edebiyatta yerini almadı. Ayrıca Türkiye'de yüz yıldan beri...
Nüfusun sekiz milyonu mübadil kökenli olmasına rağmen resmi bir mübadele müzesi yoktur. Mübadele vakıflarının müzeleri var. Ayrıca iki yüz elli tane üniversite var. Bunların hiçbirinde bir mübadele araştırma ensü yoktur. Bunlar Türkiye için olumsuzluklardır. Keşke biz mübadelerin tarihini öğrenirsek bunu alacağız. Çünkü mübadeler Türkiye'ye çok büyük iyilikler getirdiler.
Basın alanında, Selanik'ten gelenleri biliyorsunuz. Hepsi gazeteci oldu, yazar oldu. Necati Cumalı var bunların içerisinde. Daha var, var, var. Çok insanlar var bunun içinde. Abdü İpekçiler var. Bunlar sinemacıydı, bunlar yazardı, gazeteciydi. Bu anlamda mübadiller Türkiye'nin modernleşmesine ve kalkınmasına çok büyük emekler verdiler. Türkiye mübadillere minnettardır. Mübadiller de Türkiye'ye minnettar. Bu kadar büyük bir karşılıklı duygusal bağ var arada. Piperi.
İne kafto kekeyi. Kanela. Ke pikri, ke glike. Opos olesi ginekler.
Bir Tutam Baharat Mübadeleyle Yunanistan'a gitmeyi reddeden dedesinin izini süren fanisin hikayesi Bir Tutam Baharat. Filmi Türkiye'de gösterilmeden çok önce ilk kez Viyana'da izlemiştim. Filmin adı Almancaya Tarçın ve Kişniş olarak çevrilmişti. Çocukluğunda ailesiyle birlikte İstanbul'dan Yunanistan'a göç etmek zorunda kalan ve mükemmel bir aşçı adayı olarak yetiştirilen fanis, bu yeteneğini etrafındakilerin yaşamlarını tatlandırmak için kullanırken, ben de kuzenimden öğrendiğim Girit yemeklerini anımsadım film boyunca.
Fanis, çocukluk aşkını İstanbul'da bulduğunda bunca yıl boyunca kendi yaşamının tuzunu, biberini ihmal ettiğinin farkına varırken, ben de yemeğin insana, kökenini hatırlatan en önemli kültür olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. 102 yaşındaki Şaban Yaylan'ın kızı da öyle. Mesela börek açmayı babaannemden öğrenmişimdir. Oklavayla açarken oklavanın kenarlarına ağırlık vermemi söylerdi. Parmaklarını açarak yuvarla derdi. Yoksa hamuru ezersin. Mesela buna benzer. Et, kuzu eti yenirdi daha çok babaannem. Dana eti bilmezdik biz. Börek tane etini kıyma olarak yenirdi. Hamur işi ağırlıklıydı daha çok yemeklerimiz. Mesela banyalı hamurdan ziyade emekli içecekler. Börek zor bir ikram.
Pişim işi kolay şeyler. O tip şeyler, büryan, el basan tava, rumeli yemekleri. Bunlar bizim annenevi davet yemeklerimizdi. Babaannemden çok şeyler öğrenmişimdir. Ege usulü yemek yapmanın zevkine çok geç yaşlarda vardığıma ve büyükanneannelerimden pek bir şey öğrenmediğime üzülürüm hep.
Dedesinin hatıralarını fotoğraflarını koruyarak yaşatan Mert Rüstem'le söyleşirken de konu en çok yemeklere gelince heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. Yemek. En çok yaşanan şey değil mi? Girit yemeğinde bir kere kırmızı biber olmaz pul biber. Girit'te pul biber yoktur, kırmızı acı. Acı kültür yoktur.
Bir restorana gidiyorsunuz. Girit ezme diyor. O ne diyorsun? Mesela bir şey getirmiş kabak mabak kavurmuş üzerine, yoğurt üzerine pul biber. Alakası yok. Öyle bir Girit'te yemek yok. Girit'le otu yer. Doğru. Ama kıymaz. Elle koparır. Büyük büyük olur. Niye? Vitamini kaçmasın diye. Çünkü Girit yoklukların yeridir. Şimdi düşünün adalara gidiyoruz. Çok mutluyuz. İşte keyifler, rakılar. O her şey, sakıza bile her şey ana karadan geliyor. Hiçbir şey yok ki orada. Bizden almıyorlar.
Her şey hatırlayan an geliyor ona. Anlatabildim mi? Düşünün ki o yıllarda gemi de ne gelebilecek? Bir de bozulur. Frigografik gemi yok. Ne çıktı o? Sallangoz da oradan. Her türlü deniz mahsulleri. Giritliler mesela öyle mangalda balık pek yoktur. Girit yemeklerinde balık fırında pişer. En kolay şey fırındır. En doyurucu, işte yanında patates, domates zıvır zıvırı kakavia derler. Pek simet vardır.
Ama mesela ısırgan otu yoktur Girit yemeklerinde. Isırgan otu egeyans bir şeydir. Çok enteresandır. Dağlık yer. Girit'e gittiniz bilmiyorum. Hakikaten çok böyle büyük düzlükler olan bir yer değil. Kanyonlar falan var. Muhteşem güzel yerleri var ama keçi için ideal bir yer. Koyun için ideal bir yer. Koyun ve keçe eti yerler. Mert Rüstem'le mübadeleyi saatlerce konuşabilirsiniz. İşin içine fotoğraflarda girince bu sohbet günlere hatta haftalara yayılabilir. Mert Rüstem'in İzmir Kemeraltı'ndaki atölyesi dedesinin fotoğraf makineleri ve binlerce fotoğrafla dolup taşıyor. O binlerce fotoğrafın içinde, diyor Mert Rüstem, mübadeleyi kayıtlara geçirecek bir tane bile bulamazsınız.
Mübadeleyle ilgili kısım karanlıktır. Benim büyük babamın, babasının, annesinin fotoğrafına sahibim. Yani neredeyse Dogger'den sonra fotoğrafım var. Bir tane bizim mübadele fotoğrafımız yok. Hiçbir şeye saklamamışlar. Bir kısım korunamadı diyorum. Bir kısım büyük amcamın vefatında belki babaannem... ...bazı şeylere çok kızmış, böyle bir yakmış, kızmış. Hani amcamı unutmak için belki.
Ama o dönem bizde çok fuludur Türkiye'de. Ya bir tane doğrudur bizim anne nasıl Kurtuluş Savaşı'nda da fotoğrafımız yoktu. Zaten o tekneye sahipliydi o zaman. Mübadelede de ki biz diyorum ya size... Büyükbabam Atatürk'ün fotoğraflarını çekmiş, Afgan kimleri çekmiş. Hani çekmiş adam saklamış elime geçti satın aldım. Aileden de kalmadı. Satın aldım buldum. Bir tane mübadele fotoğrafı bulayım da... Hamza Rüstem çekti mühürümüz olsun. O konu flu. Bu konuda en iyi çalışan maalesef Rumlar. Hemen mübadeleden sonra Küçük Asya Araştırma Hesusları'nı kurmuşlar. Ve toplamaya başlamışlar. Bizim mesela bu konuda en en en özel şeyimiz Lozan Mübadeleri Vakfı. Ben de vakıf üyesiyim. Gelin görün kurulduğu iki binler. Yani mübadeleden çok sonra tanıklıkları yazmadığınızı hatırlayamazsınız. Yanlış anlamayın. Uydurursunuz.
Hikayeler ağzına ağza çarpıtılır. Herkes kendince bir lokma eklese, o yüzden keşke zamanında yazılsaydı. Bir müzeyle taçlandırılan dedesi Hamza Rüstem'in hikayesi henüz filmlere, romanlara konu olmadı. Yazılan kitaplar, çekilen filmler, sahneye konulan tiyatro eserleri, bestelenen şarkılar da çok eksik.
Ay emak olam o kez beni, emak olam o kez beni, emak olam o kez beni. Gepori bozma tanya Gepori bozma tanya Ayrıca koruyup o zaman da yan yana laylara laylara laylara... Altyazı M.K
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.