Podcast

5 - Almanya’ya Göçün 60. Yılı: 2000'lerde Yeni Vatandaşlık Yasası Çıktı, Aşırı Sağcı Terör Örgütü NSU’nun Cinayetleri Aydınlığa Kavuşmadı

Tefrika 24

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Almanya, 2000’li yıllara yeni vatandaşlık yasası ile giriyor. Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Birlik 90/Yeşiller koalisyon hükümetinin bu yasası sayesinde Alman pasaportu alanların sayısı artıyor. 11 Eylül 2001’de yapılan terör saldırısından sonra Almanya’daki Türkiyeliler daha çok Müslüman kimlikleri ile ön plana çıkıyorlar ve uyum tartışmaları yoğunlaşıyor. Alman medyasında başta "dönerci cinayetleri" diye anılan aşırı sağcı terör örgütü NSU’nun cinayetleri damgasını vuruyor bu yıllara. 8’i Türk 10 kişiyi katleden aşırı sağcı terör örgütü NSU’nun cinayetleri planlaması, işleme biçimi kadar güvenlik birimlerinin ihlalleri de tüyler ürpertici. Türkiye’den gelen göçmenler Almanya’ya çoktan yerleşmişler, artık işçi olmaktan vazgeçip işveren olmaya yönelmişlerdi. Bakkal ve dönercilikten uzaklaşıp ender de olsa yüzlerce kişiyi istihdam eden büyük firmalar kurmaya başladılar. Gençler arasında futbol ya da oyuncu kariyeri yapanlar da oldu, mimar, mühendis, profesör olanlar da. 2005’te çıkan Göç Yasası ile birlikte uyum tartışmaları da zirve yaptı. Sadece Almanca kitap kapaklarında değil, film jeneriklerinde de Türkçe isimler dönmeye başladı. Fatih Akın, Duvara Karşı filmiyle Berlin Film Festivali Berlinale’de Altın Ayı ödülüne layık görüldü. 2000’li yılların hem acılı hem de parlak geçen yıllarını WDR-Cosmo editörü ve T24 yazarı Fulya Canşen, gazeteci Serap Doğan ve o yılların tanıkları anlatıyor.
https://eu.bilgi.edu.tr/tr/news/gocun-60-yillik-tari-0/
https://www1.wdr.de/radio/cosmo/programm/sendungen/koeln-radyosu/index.html
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.798 kelime · ~19 dk okuma

Bu 11 Eylül olaylarının insanlar üzerinde çok büyük bir etkisi oldu bence. Almanlar korkuyorlar tabi Müslümanlardan. Bize etkiledi başörtülü olarak. Kıyafeti orta Müslüman olarak gördükleri için, bütün Müslümanlar dizinin da terörist olarak ilan ettikleri için daha çok Müslümanlar etkiledi. Biz Müslüman olarak bir kere burada yaşıyoruz ama El-Kaidan'ın şu an yaptığı şeyler tüm Müslümanlara betimlemesi TRT tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.

yansıyor. Almanlarla konuşuyoruz. Bazı sorular sorduğu zaman biz zor durumda kalıyoruz. Çünkü bir Müslüman olarak bomba patlıyor mesela. Hesabını vermek zorunda kalıyoruz. Müthiş bir psikolojik rahatsızlık var insanlarda. Müthiş, müthiş bir tedirginlik. Müslümanlara bakış açısı daha değişti, daha ırkçı oldular. Biraz daha uzak duruyorlar. Bütün Müslümanları aynı kefeye koyuyorlar. Direkt terör diyorlar.

11 Eylül 2001 yılında Amerika'da meydana gelen saldırıların külleri bütün dünyaya olduğu gibi Almanya'ya da yayıldı. Öyle inatçı, yapışkan küllerdi ki bunlar, Almanya'da yaşayan Müslümanlar ne kadar silse çıkmayacaktı. Üstelik saldırganların bazıları yıllarca Hamburg'da normal bir hayat sürmüştü. Ben, Schleifer yani uyuyan teröristler sözünü ilk defa duyacak, Almanya'nın onlar için ideal bir ülke olduğuna şaşıracaktım.

Transkriptin tamamını oku

Amerika'nın 11 Eylül'de ölen 3 bin vatandaşının öcünü almak için Müslüman ülkeleri aştığı savaşa Almanya'da bil fiil katılacaktı. İktidarda Sosyal Demokratlarla Yeşiller vardı ve Almanya geç de olsa göç ülkesi olduğunu kabul etme yolunda ilerliyordu. Göç yasası, vatandaşlık yasası, uyum tartışmaları gündemden düşmedi. Babam bize istediğimiz dini ama sorgulayarak kabul etmemizi öğretmişti. Ancak 2000'li yıllarda Türkiye'den gelen herkes gibi ben de Almanya'da artık sadece Müslüman olarak görülecektim. Bu anlayış Almanya'da yabancı düşmanlığını daha da körükleyecek, şiddete dönüştürecekti, Enesu terör örgütü tam 10 cana kıyacaktı.

2000'li yılların en gebeli ama kazançlı sokaklarında yine birlikte dolaşacağız. Mihmandarınız ben Fulya Canşen. O dönem ilk başlangıcında ilk zan altında kalan annemdi. Almanya'da çoğu aile cinayetleri ya da cinayetler ailede işlendiği söylenirdi. Acaba hani paraları mı sakladın eşini öldürdükten sonra daha rahat bir hayat mı yaşamak istiyorsun diye. Sonra birden dediler işte kardeşlerine birlikte mi organize ettin bu öldürmeyi? Katil mi tuttun? Ne kadar ödedin katiline? Öyle bir suçlamalar oldu. İkinci kişi ölene kadar biz ailemiz çok baskı altındaydık. Sonra Abdurrahim Özdoğru vefat ettikten sonra o baskı hafif aileden kalktı. Ama bu sefer de daha çok hani uyuşturucu olabilir mi işin içinde?

Santaj olabilir mi? Yok, mafya olabilir mi? Ya da PKK olabilir mi? O taraflara baktılar. Ama en kötüsü her ailede kendi yine de aile içinde aramaya devam ettiler. 9 Eylül 2000 tarihinde vurulan Enver Şimşek'in kızı Semiha Şimşek'in bu anlattıklarını onlarca kişi yaşadı Almanya'da. Nürnberg'de bir çiçekçi dükkanı işleten Enver Şimşek, Ceska tipi bir silahla vurulmuş, iki gün sonra hastanede hayatını kaybetmişti.

Şimşe'yi beş ay sonra yine Nürnberg'te öldürülen Abdurrahim Özüdoğru izleyecekti. Kafasına iki kurşun yiyen Özüdoğru fabrikada çalışıyor ve ek iş olarak terzi dükkanını işletiyordu. İki hafta sonra, 31 yaşındaki bakkal Süleyman Taşköprü, başına iki farklı silahtan sıkılan üç kurşunla hayatını kaybetti. Cesedini babası buldu, üç yaşında bir kızı vardı. Manav dükkanına gelen bir müşteri, 38 yaşındaki Habil Kılıç'ı yaralı iken gördü ama Kılıç, ambulans gelene kadar hayatını kaybetti.

Bu cinayette yine aynı yılın Ağustos ayında Münih'de işlenmişti. Üç yıl sonra 25 Şubat'ta Rostock'ta katiller Almanya'ya daha yeni gelmiş Mehmet Turgut'u öldürdüler. Turgut öldürüldüğü dönerci de akrabalarına yardım etmek için bulunuyordu. 9 Haziran 2005'te yine Nürnberg'de yine bir dönerci dükkanında bu sefer İsmail Yaşar başından ve kalbinden vurularak öldürüldü. Türk sanılan aslında Yunanistan göçmeni olan Theodoros Bulgarides de Yaşar'dan bir hafta sonra bu kez çok uzakta değil Münih'te öldürüldü.

4 Nisan 2006'da Dortmund'da katiller 39 yaşındaki büfe sahibi Mehmet Kubaşık'ı infaz ettiler. Kürt kökenli olan Kubaşık öldürüldüğünde 15 yıldır Almanya'da yaşıyordu ve burayı vatanbeylemişti. İki gün sonra işlettiği internet kafede başına kurşun sıkılarak öldürülen Halit Yozgat henüz 21 yaşındaydı. Kassel'da doğan Yozgat iki kurşun isabet ettikten sonra ölmüş, cesedini babası bulmuştu.

En son kurban bir yıl sonra Heilborn'da öldürülen 22 yaşındaki Alman kadın polis Michel Kiesewetter oldu. Şiddet bu cinayetlerle bitmedi. 19 Ocak 2001'de Kön'de İranlılar tarafından işletilen bir manava konan bomba infilak etti. Dükkan sahibi ve 19 yaşındaki kızı ağır yaralandı. 2004'de yine Kön'de, Türkiye kökenli göçmenlerin yaşadığı Kolbstrasi'de bir berberin önüne yerleştirilen çivili bomba yüzünden bir kısmı ağır, 22 kişi yaralandı.

Patlamanın ardından dönemin Sosyal Demokrat İçişleri Bakanı Oto Şili, olayın kesinlikle aşırı sağcılarla bağlantılı olmadığını açıkladı. Evrensel gazetesi muhabiri Yücel Özdemir, Şili'ye pek de inanmadıkları o günü dün gibi hatırlıyor. Kölündeki bombalı saldırı olduğunda 9 Haziran 2004'te hemen olay yerine gittiğimizde herkes birbirine soruyor. Kim yapabilir? Yani Özcan Berber'in önünde topladığımızda diğer basınla, diğer insanlarla bunu kim yapabilir diye hep soruyoruz ama karşılığında mantığımıza yatkın gelen bir cevap da bulamıyorduk.

Hem bu cinayetler hem de saldırılar hem Alman hem de Türk basınında dönerci cinayetleri olarak anıldı. Polis ve savcılık aynı tarzda ve aynı tip silahla işlenmiş olmasına, ölenler arasında hiçbir bağ kurulamamasına rağmen, eylemlerle ilgili soruşturmalarda aşırı sağcı terörü hep gözardı etti. Onun yerine mağdur aileler didik didik arandı, sorgulandı, izlendi, suçlandı. Aileçi şiddet ve husumet, uyuşturucu mafyası, PKK, çeteler gerekçe gösterildi. Zan altında kalan aileler hem yakınlarını kaybetmiş hem de toplumsal baskı yüzünden izole olmuşlardı.

Bu durum 4 Kasım 2011'e kadar sürdü. Nasyonel sosyalist yeraltı örgütü NSU'nun iki üyesi Uwe Mundtlos ve Uwe Bernhardt intihar etmiş, Beate Çepe'de polis ve medyaya gönderdiği mektupla cinayet ve saldırıları üstlenmişti. Gün ışığına çıkan bu gerçek toplumun her kesiminde büyük bir şok yaratmıştı, gazetecilerde de. Konuyu yakından takip eden WDR editörlerinden Ay Çatol'un başka bir duygunun daha altını çiziyor. Açıkçası çok büyük bir şaşkınlık hissettim. Sonradan da çok büyük bir utanç. Çünkü yıllarca polisin ve savcılığın mafyada olabilir, uyuşturucu olabilir, fuhuş konusu olabilir ya da terör örgütleri adına para toplayanlar olabilir şeklindeki iddia ve incelemelerine biz gazeteciler de inandık. Arkasını hiç aramadık.

Samimiyetle söyleyeyim ki en çok da Türkiye kökenli gazeteciler inandık buna ve dolayısıyla o bağlamda utancımız da çok daha büyük oldu. Çünkü sonuç olarak nasıl olur da mağdurların bize en azından satır aralarında baştan beri sözünü ettikleri nazi ihtimalini görmedik. Niye bunun arkasından biz gazeteciler olarak gitmedik? Bu konuda çok düşündüm. Gerçekten büyük bir utanç duydum. Cinayetlerin, nazilerin işlediğini öğrenince. Daha sonra Enes Hu davasında müdahil avukatlığı yapacak olan Aziz Sarıyar da cinayetlerin ardında aşırı sağcı terörün olabileceğine ihtimal vermiş ama gazetelerde yazılanlara inanmakla yetinmişti. Anayasa Koruma Örgütü, polis teşkilatı aslında çok çabuk fark etmesi gerekiyordu ki bu cinayetlerin birbirine bağlantının

Hepsinin Türk olması ilk cinayetlerde ve aynı şekilde işlenilmesi, enha bir durumda hiç kimsenin beklemediği ve iş yeri sahipleri öldüren insanların birbirine bağlantısı yoktu. Böylece mafya veya siyasi bir cinayet olarak görünmeyip, Hemen yabancı düşmanın bir cinayet motivasyonu var mı diye bunları araştırması gerekiyordu. Maalesef yapılmadı. Bu araştırmaların yapılmamasının zararlarını bugün de görüyoruz, diyor Sarıyer. Hem güvenlik teşkilatına hem de iç istihbarattan sorumlu anayasayı koruma dairesine duyulan güven ortadan kalktığı gibi siyasetçilere inanmak da güçleşti. Aşırı sağcı şiddeti baştan reddeden dönemin İçişleri Bakanı Şilin'in sonradan özür dilemesi de işe yaramadı.

Yakınlarını kaybeden aileler sadece bu yüzden değil, yaşadıkları baskıdan dolayı da yıllarca acı çektiler. Eşini kaybetmiş bir bayana nasıl dersiniz ki? Sen öldürttün eşini çünkü seni aldatıyordu ve inandırmak için de kalkıp hiç gerçekçi olmayan bir fotoğraf koyuyorlar. Hanımın önüne diyorlar ki bu işte senin eşinin sevgilisiydi, bunun için öldürdün. Yani olmayacak bir şey zaten. Kalkıp arabasına

Mikrofonlar takılıyor ki kendi arasında, arabanın içinde belki cinayetin üzerinde konuşur diye. Yani orada o kadar uğraşı var, öbür tarafta hiçbir şey yok, hiç peşine gidilmiyor, ipuçları var, dikkate alınmıyor. Tabii bu kadar tesadüf olamaz. Ama diyor Aziz Sarıyer, Enesu'nun cinayetleri üstlenmesiyle asıl yakınlarını kaybeden aileler rahatladı. Zan altında kalmanın baskısı kalktı ama bu sefer başka sorular kafalarını meşgul etti göçmenlerin. Enesu cinayetlerinde babasını kaybeden Semiha Şimşek. Çünkü herkesi ispat etmiş olduk. Babamın veya diğer ölenlerin suçlu olmadıkları, teröre kurban gittikleri ortaya çıkmıştı. Onun için büyük bir rahatlama yaşadık. Ama bu sefer diğer sorular kafamızı karıştırmaya başladı.

Almanya'da Türk insanı veya yabancılar gerçekten korunabiliyor mu? Hani babam da olmayabilirdi, bir başkası da babamın yerinde olabilirdi. Gerçekten Almanya'da bu kadar hasta ruhlu insanlar var mı, ta cinayete kadar götürebilecekleri? Ya da nasıl oluyor da gerçekten Almanya gibi bir devlette böyle insanlar rahat bir hayat sürebiliyor? Şimşek o günlerde kendisini nasıl vatansız hissettiğini unutmuyor.

Duygularını daha sonra bir kitapla aktaran Semiha Şimşe'ye bunu hissettiren bir başka konu da Türk makamlarının ilgisizliği olmuş. 2000'li yıllarında ailem Türk Konsolosluğu'na gitti, yardım istedi. Ama Türk Konsolosluğu, Frankfurt Konsolosluğu bize hiçbir yardımla bulunmadı. Sanki biz kendimiz suçluymuşuz gibi. Hiç bunun arkasına düşmedi.

İsmail Yozgat Bey gitti. Ta Başbakanlığı'na kadar gitti Ankara'da. Orada denildi ki ona, ya bizim hani böyle konuyla pek vaktimiz ilgilenemeyiz denildi ona. Kabul edilmedi yani daha doğrusu. Sonra ama birden NSU ortaya çıkınca Türkiye'de olsun politikayı birden güçlendirdi. Dışişleri Bakanlığı evimize geldi. Ama bize bu onların ilgisi bize on dört

Cinayetlerin NSU terör örgütü tarafından işlendiği ortaya çıkınca, Alman siyaseti hemen harekete geçti. Araştırma komisyonları kuruldu, polis ve istihbarat uyarıldı ve anma törenleri düzenlendi. Dönemin başbakanı Angela Merkel, cinayetlerin tamamıyla aydınlatılacağına, suçluların hepsinin bulunacağına ve gerektiği gibi cezalandırılacağına dair söz verdi. Biz her şeyi yaptık, öldürmeyi, yardımcıları ve arkadaşlarını korumak için. Ve tüm kölelerinin adil cezasına katılmak için.

2000'li yıllar, Alman siyasetinin de çalkantılı yıllarıydı. Başbakan Gerhard Schröder, Willy Brandt ve Helmut Schmidt'ten sonra hükümet kuran üçüncü sosyal demokrat siyasetçi olmuştu. Ondan önce muhafazakâr Helmut Kohl, 16 yıl iktidarda kalmıştı. Koalisyon hükümetini 1998 yılından beri Yeşillerle birlikte sürdüren Schröder'in nefesi ama 2005 yılında tükendi. Partisi, Sosyal Demokratların kalesi olan Kuzeyren Vesfalya eyaletinde ağır bir yenilgiye uğrayınca daha fazla kan kaybetmemek için erken seçim kumarına girişti.

Schröder'in 2005 yılındaki seçimden sonraki akşam katıldığı bir programda, muhalefet lideri Angela Merkel'i küçümseyen sözleri, Alman siyasi tarihine cinsiyetçi bir konuşma olarak kazındı. Merkel'in bu konusunda konuşma önergesiyle başladı. Onun için bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor ki, bundan bahsediyor Muhafazakarlarla ki, bundan bahsediyor büyük koalisyon ki, bundan bahsediyor mu kuracağım? ki, bund Hem de Angela Merkel'in başbakanlığında. Aklınız alıyor mu bunu?" şeklindeki sözleri Gerhard Schröder'in kibrini su yüzüne çıkardığı kamuoyunda puan kaybetmesine yol açtı. İlerleyen günlerde partisi SPD, Angela Merkel'in başbakanlığında kurulan büyük koalisyon hükümetine katıldı.

Schröder geri plana düşerken, Alman hükümetinin başına, ülkeyi 16 yıl boyunca aralıksız yönetecek ilk kadın başbakan Angela Merkel geldi. Benim güçlerimi, Türk halkının mutluluklarına vermek, gücünü arttırmak, şadelerini arttırmak, İngiliz Halkı'nın yöntemleri ve yöntemleri korumak, ve her erkeğe adalet etmeye çalışacağım. Allah'a yardım et. 2000'li yıllarda göçmenlerle ilgili pek çok yeni yasal uygulama getirildi. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse, bu değişikliklerin temelini Sosyal Demokratlar ve Yeşiller atmışlardı. Merkel sadece meyveleri topladı. Örneğin vatandaşlık yasasında yapılan değişiklikler, 2000 yılından itibaren yürürlüğe girmiş, daha önce göz yumulan çifte vatandaşlık uygulaması ortadan kalkmıştı.

Pek çok kişi tarafından eleştirilse de bu gelişmeyi avukat Mehmet Kılıç hukuki açıdan olumlu buluyor. 1993 yılında Almanya vatandaşlığa geçiş hakkı getirdi. Hak ne demektir? Belli objektif koşulları dolduran kişiyi vatandaşlığa almak zorundasın.

devlet olarak. Almazsan o idari mahkemeye gider, mahkeme kararıyla kendisini vatandaş yaptırır. Nokta. Bu çok önemli bir adımdı. 2000 yılında çok daha önemli bir adım attı ve dedi ki ne anne ne baba Alman vatandaşı değil ama belli koşullar altında çocuk doğumla Alman vatandaşı ve çifte vatandaş 18 ila 23 yaş arasında birisini seçecek vatandaşlıklardan.

Ve bunu da 2014 yılında tekrar ortadan kaldırdı bu zorunluluğu. Yani o çocuklar ömür boyu çifte vatandaş olabilecekti. Çifte vatandaşlık olanaklarını Almanya genişletti, daraltmadı. Ama klasik anlamda bir kimse yetişkin yaşta Alman vatandaşına geçerken hala mesela Türk vatandaşlığını vermek zorunda. Çifte vatandaşlık tartışmalarının bugün hala sürdüğünü hatırlatmakta yarar var. Almanya'nın yabancı iş gücüne ihtiyacı 2000'li yıllarda da devam ediyordu. Bilişim alanındaki ihtiyacını karşılamak isteyen Almanya daha sonra maviye dönüşecek yeşil kart uygulamasını başlattı.

Asıl hedef, Hintli bilgisayar uzmanlarını ülkeye çekmekti. O yıllarda muhafazakar siyasetçi Jürgen Rutgers'in seçim propagandasında kullandığı, Hintlilerin gelmesi yerine çocuk yapalım anlamındaki o sözü hafızalara kazınacaktı. Oysa ne Hintliler geldi, ne de çocuk sayısı arttı. Özellikle SSU'lu siyasetçiler yabancı düşmanlığına varacak açıklamalarla ortamı geriyordu. Sonunda bu tartışmalara göç yasasıyla birlikte bir süre nokta kondu.

1 Ocak 2005'te yürürlüğe giren yasa, Almanya'ya gelecek olan yabancılara yeni düzenlemeler getirirken ülkede bulunan yabancıların uyumu konusunda da yenilikler içeriyordu. En baş ağrıtan konuysa zorlaşan aile birleşimi oldu. Yine 2000'li yıllarda kurulan Türkiye Araştırmalar Merkezi'nden Caner Haver. Uyum politikası resmi olarak 2005 yılında göç yasasıyla başladı ancak 98 yılında Sosyal Demokrat ve Yeşiller hükümete geçmesiyle birlikte kendi parti programlarında Almanya'nın bir göç ülkesi olduğunu ve buna göre de uygulamalar yapılması gerektiğini söyleyince zaten o tartışmalar kapsamında belirli yasal düzenlemeler de Gerçekleşti ancak ilk yasal düzenleme Göç yasasıyla birlikte 2005 yılında CDU Merkel döneminde yapıldı ve aydan özel sosyal demokratlarda da ilk devlet müsteşarımız oldu. Huyumdan sorumlu Müsteşar Sosyal Demokrat Aydan Özoğuz'un göreve gelmesi daha epey sürecekti. Ancak bunun temellerini dönemin muhafazakar Kuzeyrin Vesfalya Başbakanı Jürgen Rutgers atacak ve son seçimlerde başbakan adayı olan Armin Laşet'i ülkenin ilk eyalet uyum bakanı olarak atayacaktı. İlk uyum zirvesinin yapılması da aynı yıllara denk geldi. Başbakan Angela Merkel, göçmen dernekleri, sendikalar, işveren kuruluşları, siyasetçiler ve medya alanından temsilcilerle her yıl bir araya gelerek uyum meselesini kendi himayesine alacaktı.

Daha sonraki yıllarda vatandaşlığa geçmek için sınav şartı getirilecek, o zor sorulara Almanların bile doğru yanıt veremediği fark edilecekti. Uyum zirvesi kah protestolarla yarıda kesilecek, kah eylem planlarıyla ileriye götürülecekti. Zamanla konular İslam karşıtlığı ve aşırı sağlam mücadeleye evrilecekti. Adım Hatsun Tsurude. Ama herkes beni Aynur adlıyor. Ben olabilirim. Ya da sen olabilirsin. Ama hayır, ben olabilirim. Ben sadece bir kadınım. Bize bir şans yapma. Kendi ve çocukların nasıl yaşadıklarını göstermek istemiyorum. Bu ev, bu cehennem.

7 Şubat 2005, Almanya'da yaşayan Türkiye kökenli kadınlar için kara bir gün. Kürt kökenli hatun sürücü o gün Berlin'de, sokak ortasında, küçük kardeşi tarafından hem de 6 yaşındaki oğlunun gözünün önünde öldürüldü. Sürücü, eşinden ve evinden ayrılmış, başörtüsünü çıkarmış, meslek eğitimi alarak hayata tutunmaya çalışıyordu. Genç kadının öldürülmesi Almanya'da zorla evlendirme ve töre cinayetleri hakkında uzun sürecek olan bir tartışma başlattı. Zaten güçlenen göçmen kadın örgütleri 2000'li yıllarda daha görünür hale geldiler. Bunlardan biri Almanya Göçmen Kadınlar Birliği'dir. Birliğin başkanı Pelin Şener, kadınlar Almanya'ya göçün hep öznesi oldu diyor. Taşı toprağı altın Almanya imajı, kalifeye olmayan, herhangi bir meslek eğitimi almamış kadınların ağır ve yorucu işlerde çalışması, kötü koşulları olan ellerde barınması, kendi düşüncelerini, düşlerini ve özlemlerini ifade edememesi, farklı kültürel değerler, ayrımcılık ve dışlanma gibi nedenlerle ne yazık ki tuzla buz oldu. Şener'e göre tuzla buz olan sadece ilk kuşak kadınların Almanya imajı değildi. İkinci kuşak da bundan payını aldı. Aile birleşimiyle Almanya'ya gelenlerin çoğunluğunu, çocukluğunun yarısını, Türkiye'de yarısını Almanya'da geçiren ikinci kuşağın üyeleri oluşturuyordu. İkinci kuşağın üyelerinin bir bölümü bu gidip gelmeler, bir bölümü de kardeşlerine bakmak üzere eve kapatıldığı için eğitim olanaklarından yararlanamadı.

1977'de yapılan bir araştırma, o dönemde 5-6 yaşındakilerin %19'unun, 7-14 yaşındakilerin ise %52'sinin ablaları ya da başka akrabaları tarafından büyütülmüş kimi durumlarda ise kendi kendine bırakılmış olduklarını ortaya koyuyor. Ama diyor Pelin Şener, kadınlar kendi kendilerine bırakılmış olmalarına rağmen direnmeye devam ettiler. Çünkü eş ve babalarına bağımlı olmaktan, düşük ücretli işlerde çalışmaktan tek çıkış yolu vardı, eğitim. Göçmen kadınların bu yolu seçmek için ellerinden geleni yaptıklarını araştırmalar da belgeliyor. Aile birleşimiyle Almanya'ya gelenlerin çoğunluğunu, çocukluğunun yarısını, Türkiye'de yarısını Almanya'da geçiren

ikinci kuşağın üyeleri oluşturuyordu. İkinci kuşağın üyelerinin bir bölümü bu gidip gelmeler, bir bölümü de kardeşlerine bakmak üzere eve kapatıldığı için eğitim olanaklarından yararlanamadı. 1977'de yapılan bir araştırma o dönemde 5-6 yaşındakilerin %19'unun, 7-14 yaşındakilerin ise %52'sinin ablaları ya da başka akrabaları tarafından büyütülmüş kimi durumlarda ise kendi kendine bırakılmış olduklarını ortaya koyuyor. Bugün Türkiye'li göçmen kadınlar çoğu hala klasik kadın mesleklerine yönelse de siyasetten, serbest meslek sahipliğine, sanattan, akademik çalışmaya her alanda kendini göstermek için çabalıyor. Gerekirse örgütleniyor, bir araya geliyor, sokağa çıkıyor. 2000'li yıllarda hak arama yoluna gidenler sadece kadınlar değildi. Eşcinseller de varlık göstermeye başladılar.

Sen kimsin? Benim anam, Fikret. Anam, Fikret. Karı gibi. Bu ne kız? Havadım tabii ki, ne sandın? Orospuya dönmüşsün. Bu havuzda aileler var. Aman merak etme, zaten bu boklu havuzunuz var. Sizi de, ailelerinizi de terk ediyorum. Daha buraya geldiğin gün anlamıştım, sende bir bozukluk olduğunu.

Yönetmen Kutlu Ataman'ın 1999'da Berlin'de çektiği Lola ve Billy Dickit filmi, Almanya'daki Türk toplumunun bir başka gerçeğini daha su yüzüne çıkardı. Film, 17 yaşındaki bir gencin, yıllar önce evden kovulmuş bir abisini arama serüvenini anlatıyor. Genç, abisini bulduğunda hiç beklemediği bir sürprizle karşılaşıyor. Abisinin adı artık Lola olmuştur, Berlin gecelerinin süslü çocuğu Lola.

Bekaresini düşünmek zorundaydım. Sonra gururumu, onurumu, izzeti, nefsimi, itibarımı... Anladım, hadi! Seni çok ödeyeceğim ablacığım. Yukarıda Allah var, bana çok iyi dinle.

Film sadece Türkiye toplumunun görmezden geldiği bir konuya parmak basmadı, Alman toplumuna da o ülkede yaşayan eşcinsel göçmenlerin hangi sorunlarla boğuştuğunu da anlattı. O yıllarda SST gibi eşcinsel yürüyüşlerine katılan, büyük kentlerdeki ünlü gece kulüplerinde partiler düzenleyen Türkiye'li eşcinseller tabuları yıkma yolunda da ilerlemeye başladılar. Kendisi de eşcinselliğini açık yaşayan moda tasarımcısı Barbaros Şansal, Türkiye'deki homoseksüelleri Almanya'ya kaçıran asıl 12 Eylül darbesi oldu diyor ve ekliyor. Türkiye'deki bütün dekolite elbiseli, dansöz, şarkıcı, komedyen, türkücü, arabeskçi hatta Bülent Ersoy, Türkiye'de sahne yasağı varken bütün konserleri Almanya'da oluyordu. Almanya'daki tüm toplumunun rakılı, şaraplı, dansözlü, alatürkalı eğlenceleri Almanya'da adeta iktidara oturmuştu.

Bütün müzikli gazinolarda Türkiye'den gelen travesti ve transseksüeller çalışıyordu. Ve televizyonlarda en çok bu şahıslar izleniyordu. Zaman içinde Türkiye'nin stratejileriyle radikalleşen Türk toplumu bu kimlikleri bir yandan dışlarken bu kimliklerle olan ilişkilerini de gizli gizli bir yandan sürdürmeye devam etti. Türkiye'deki bu çifte standartlı yaklaşımın Almanya'ya da olduğu gibi yansıdığını anlatıyor eşcinsel ve insan hakları savunucusu Barbaros Şansal. Almanya'da eşcinsel haklarının genişletilmesinin yolunu açan yine Sosyal Demokrat Yeşiller Koalisyonu oldu. 2001 yılında birlikte yaşayan çiftlere evli eşlerle aynı hakları tanıyan hükümet muhafazakarların vetosuna rağmen eşcinsellerin de bazı yasal haklardan yararlanmasını sağladı.

Eşcinsel evliliklere izin verense muhafazakâr Başbakan Angela Merkel olacaktı. 1913-18 seneleri arasında Almanya'ya gelmiş. O zamanki Kaiserreich Türkiye'den 3000 tane genci meslek öğrenmek bakımından Almanya'ya davet etmiş. Bunlar üç gruba ayrılmışlar. Birisi metal kısmı, bir tanesi ziraat kısmı, bir kısmı da inşaat kısmı. İşte bu şekilde babam da 16 yaşındaki genç bir insan olarak buraya gelmiş. Bütün Alman sevgimi zaten babamdan aldım orada. İçki içtikten sonra bize şarkılar söylerdi, Almanya'yı anlatırdı. Ben de o zaman Alman sevgisi orada başlamıştı. Mutlaka Almanya'ya gitmek isterdim o zaman.

Alman birinci liginde oynayan ilk Türk futbolcu Coşkun Taş bu hayalini 1959'da gerçekleştirmiş. Buradaki FCK'ın idarecileri benim geleceğimi bilmiyorlardı. Onlara haber vermem lazımdı. Onun için telefon kabinesine gittim.

numarasını buldum. Telefon ettim. Kulüp başkanı nerede olduğumu sordu. Ben dedim istasyondayım. İstasyondaysanız dedi çiçekçinin önünde bekleyin lütfen. Benim hanım gelip seni alacak dedi. İşte hanım geldi. Beni aldıktan sonra

Yavaş yavaş bir otel yerleştirdiler. Beraber yemek yedik. Ben anlattım. Nerede oynadığımı, nasıl oynadığımı falan hepsini anlattım. Ondan sonra ertesi gün beni alıp kulübe götürdüler. İşte o şekilde hepsi kalındı. Oynamaya başladım. Futbol oynarken eğitimine de devam eden Coşkun Taş, futboldan geçimini sağlayamadığı için Ford Fabrikası'nın satış bölümünde çalışmaya başlamış. Taş, 1961 yılına kadar Efsekön'de oynadıktan sonra Bona-Effa'ya transfer olmuş. Daha sonra da antrenörlük yapmış. Coşkun'un Almanya'daki genç nesil futbolcuların keşfedilmesinde de emeği çok. Almanya'daki bir futbol kulübünde yetişip oynayan ilk Türkiye kökenli futbolcuysa Erhan Önal oldu. Onu İlyas Tüfekçi, Erdal Keser ve Mustafa Doğan gibi isimler izledi. 2000'ler diyor WDR Cosmo Radyosu futbol uzmanı Tuncay Özdamar, Türk kökenli futbolcuların Almanya'da çıkış yaptığı yıllardı. En başta gelenler tabii ki Hamit ve Halil Altıntop kardeşlerdi. Onları Nuri Şahin izledi. Nuri Şahin Bundesliga'da o zaman en genç yaşta bir takımda oynayan futbolcu ünvanını elde etti. Borussia Dortmund'da ve Türk milli takımının da o zamanki en genç milli olan futbolcusuydu. Özdamar, Türkiye kükenli ailelerin futbolcu çocuklarının daha sonra bir ikilem yaşadığına dikkat çekiyor. Kiminin Alman, kiminin de Türk milli takımlarını tercih ettiğini hatırlatıyor. Mesela Mustafa Doğan, Almanya milli takımında oynayan ilk Türk kökenli futbolcu oldu. Nuri Şahin ise 17 yaşında Türk milli takımını tercih etti.

Bunun yanında Mesut Özil gibi çok özel bir yetenek mesela Alman milli takımını tercih etti. Mesut Özil Şalke'de yetişti, Werder Bremen'de kendini geliştirdi ve sonra hatta Real Madrid ve Arsenal gibi takımlarda oynamayı başardı. Alman milli takımıyla 2014 yılında o takımın oyun kurucusu olarak dünya şampiyonu bile oldu. Özil Yandas'a, alüminyumla ve daha da çılgınca. Bal Rossi'ye, Trapestran'a ve Özil onu atar.

Mesut Özil aynı zamanda Türkiye-Almanya arasında siyasi bir tartışmaya da malzeme oldu. Özil'in İlker Gündoğan'la birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan'la poz vermesi, Alman kamuoyunda sert bir biçimde eleştirildi. Alman Futbol Federasyonu, kamuya mal olan bu iki futbolcuyu Erdoğan'ın kampanyasına alet olmakla suçladı. Gündoğan pişmanlığını dile getirirken, Özil tavrını hep savundu. Arbeitskräfte wurde gerufen, unsere deutsche Freunde. Aber Menschen sind gekommen, unsere deutsche Freunde. Nicht Maschinen, sondern Menschen, aber Menschen sind gekommen, unsere deutsche Freunde. Freunde, Freunde, sie haben am Leben Freude. Deutsche Freunde 1978 yılına ait olan bir parça.

Bir Türkümüz. O dönemde Alman basınında yer aldı. Ama şimdi Almanlar sözlerini anlıyorlardı fakat müzik çok oryantalik geliyordu. Kulakları tırmanıyordu o oryantalik sesler.

Ama açılışı ben yapmış oldum. Bu doğu sesleri, batı enstrümanlarıyla ilk olarak ben denedim. Olmadı. Demek ki aradan 35 sene gibi bir zaman geçmesi gerekiyormuş benim müziklerimin anlaşılması için. Bizim kendi insanlarımız da güldüler, geçtiler. Bak bak işte Almanca her şeyi söylüyor. Halbuki Çin'deki konuları bir bilmiş olsalar, gelirler bir de tebrik ederler. Ama Almanca bilmiyorlardı ki. O ilk gelen uşak.

Ozan Atacanani'nin 1978'de Almanca seslendirdiği Deutsche Freunde adlı parçası Almanya'ya göçün kısa bir özetini veriyor aslında. Türkiye'den getirdikleri melodileri göçmenler önce kendi aralarında paylaştılar, sonra Alman dostlarıyla. Çünkü müzik, iletişim kurmanın en olmazsa olmaz aracıydı. Melodileri kâh olduğu gibi bırakıp, kâh modernleştirerek sözleri Almanca'ya çevirdiler.

Ozan Ata Canani'ye göre böylece Almanların da merakı giderilmiş oldu. Canani ve müziği sonraki kuşakların ve özellikle onların ürettiği rap müziğinin de yollarını açtı. Alle Menschen dieserde Alle Menschen groß und klein Alle Menschen dieserde Alle wurden glücklich sein Alle Menschen dieserde Alle wurden glücklich sein Dünya Üzerindeki Herkes diye Türkçe'ye çevirebileceğimiz All Emention Desire de Ozan Atacanani'nin yıllar yıllar sonra çıkardığı ilk profesyonel albümü. Canani bu albümüyle herkesi kucaklamaya çalışıyor, özellikle de genç sanatçıları.

Canani'den feyz alan gençler 2000'li yıllarda da rap müziğine devam ettiler. Göçmen müziklerini araştırıp albümler hazırlayan İmran Ayata, 2000'li yıllar rapin Almanya'da ciddi bir sıçrama yaptığı yıllardı diyor ve bunun iki nedeni olduğunu söylüyor. Müzik piyasası içinde çok çok önemli bir yer edindi. Yüksek rakamda albümler satıldı. Süperstarlar karşımıza çıktı. Bu yeni bir gelişmeydi. Ve aynı şekilde de piyasa başarısının yanı sıra... Sokak Rap'i, Straßen Rap dediğimiz Rap ekolünde, Hardcore Rap'inde bu yıllarda daha da önem kazanmaya başladığı yıllar. Bu 2000'li yıllarına bir şekilde de damgasına vuran iki rapçiyi öne çıkarmak isterim. Bunlardan birisi Cool Savaş, Berlin'di. Gerçekten çok çok başarılı oldu o yıllar.

...ve rap için de bir şekilde kendi adına ekol yarattı. Aynı şekilde de Frankfurt'dan Kürt kökenli Azat da çok önemlidir. Duruşuyla, kendi yaptığı müziğiyle... ...halen bugüne kadar çok önemli bir sima, bir rapçidir. Büyük...

Yavaş yavaş dizimizin sonuna yaklaşıyoruz. Sırada son bölüm, 2010'lu yıllar var. Dizimizi Serap Doğan'la birlikte İstanbul Bilgi Üniversitesi, Avrupa Birliği Enstitüsü ve DAAD, Alman Akademik Değişim Merkezi'nin katkılarıyla hazırladık. Ben Fulya Canşen, esen kırıl. Digga, kuk iş. Rette, vek. Vasi, stelte, men vek. On yedi, oyra, kak. Rapper, hiye, çeşelte, men vek. Türüm U, 2Z. Beser, blekt, vek. Veniş, of, toh.

Altyazı M.K. TÜTÜT SON TAKTAM LOFUNDAN BANTI PIKO

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)