Podcast

4 - Almanya’ya Göçün 60. Yılı: 90’larda Duvarın Yıkılmasıyla Sağcı Şiddet Arttı

Tefrika 24

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

90’lı yıllarda Türkiye’de Türk-Kürt ayrımı artarken, Almanya Doğu ve Batı arasındaki duvarı da kaldırmayı başardı. Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından yabancı düşmanlığı ve ırkçılık şiddete dönüşmeye başladı. Hoyerswerda (1991) Rostock (1992) ve Mölln’de gerçekleşen saldırıları Türk kökenli beş kişinin öldürüldüğü Solingen (1993) takip etti. Bir yandan saldırılara karşı çeteleşmekte çare arayan Türkiyeli gençler, öte yandan hiphop kültürü ile dertlerini, hislerini ve fikirlerini duyurmaya başladı. Eşit haklar mücadelesinin zirve yaptığı 90’lı yıllarda genç edebiyatçılar, göçmen değil Alman Edebiyatı’ndan hak ettikleri yeri almaya başladılar. Kürt kökenlilere mülteci hakkı tanınan 90’larda, Cem Özdemir Yeşiller Partisi’nden federal meclise girdi. 90’ların sonlarındaysa ikinci kuşak sinemaya adım attı. Berlin'de Thomas Arslan, Aysun Bademsoy ve Hussi Kutlucan, Hamburg'da Yüksel Yavuz, Fatih Akın, Ayşe Polat ve Buket Alakuş ilk filmleriyle beyaz perde yerlerini aldılar. WDR-Cosmo editörü ve T24 yazarı Fulya Canşen, WDR editörü Serap Doğan, gazeteci yazar Zafer Şenocak ve o yılların tanıkları ile anlatıyor 90’lı yılları.
https://eu.bilgi.edu.tr/tr/news/gocun-60-yillik-tari-0/
https://www1.wdr.de/radio/cosmo/programm/sendungen/koeln-radyosu/index.html
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.753 kelime · ~24 dk okuma

Bu bir anne olarak bunu ben yaşadım, bu acıyı yaşadım. Çocuklarımın cesetlerini şıltırasıya dizince ben bunlara hepsine Allah'tan sabır diledim. O geceki çığlıklarımda, Allah'ım sen yardım et, beni bu garip ülkede, ben bir dilim ekmek için geldim, başıma gelen bu olaylar neydi diye Allah'a duvettim, Allah da bana dağlar kadar sabır veriyor. 29 Mayıs 1993'te Zollingen'de aşırı sağcıların kundakladığı evde iki evladı, iki torunu ve bir yeğenini kaybeden Mevlüde Genç bize anlattığı bu sabrı sayesinde ayakta kaldı. Ayakta kalmanın da ötesinde acısına rağmen sarf ettiği birleştirici sözleriyle hoşgörünün sembolü oldu Almanya'da. Zollingen saldırısı ülkede artan ırkçılığın ilk ayak seslerindendi. Bir yıl önce Mön ve Rostock'ta benzer saldırılar yaşanmıştı. İki Almanya'nın birleşmesinden sonra baş gösteren bu ırkçı saldırılar sonraki yıllarda gündemden düşmeyecekti. Türkiye kökenliler arasında korku öyle büyüdü ki başka bir ülkeye ya da Türkiye'ye gitme planları yapılmaya başlandı. Benim Almanya'ya geldiğim ilk yıllardı. Bunun için pişmanlık yaşarken babamın telefonuyla irkildim. Babam ağlamaklı bir sesle Sivas'taki dinci saldırıda 35 kişinin canlı canlı yakıldığını anlattı.

Gitmek ve kalmak arasındaki sıkışıklığıma ağır bir utanç duygusu da eklendi. Almanya'ya Türkleri yakıyorlar diyemezdim. Çünkü biz de Türk bile olsa bizim gibi düşünmeyenleri yakıyorduk. Bu kez 90'lı yılların karanlık ama verimli sokaklarında dolaşacağız. Mihmandırınız yine ben, Fulya Canşen.

Burada ilk Alman televizyonu, Tagishow. İyi günler hanımefendi. DDR'li ülkeler, SED politikasının sözlerinden, Sabovski'nin Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Çeşitli Almanya Sosyalist Birlik Partisi SED'nin Doğu Berlin yöneticisi Günter Schabowski'nin 9 Kasım 1989'da düzenlediği basın toplantısı sadece Almanya değil, bütün dünyaya değişim rüzgarları estirdi. Doğu Alman vatandaşların isterlerse batıya gitmesine izin verileceğini açıklayan Szabowski, gerekli seyahat düzenlemelerinin de yapıldığını bildirmişti. Szabowski, bu düzenleme ne zaman yürürlüğe giriyor sorusuna aldığım bilgilere göre hemen yanıtını vermişti. Bu açıklamadan dakikalar sonra Doğu Berlin halkı sokaklara dökülmüş, duvarı parçalayan fotoğrafları bütün dünyaya yayılmıştı.

Transkriptin tamamını oku

Muhafazakar Başbakan Helmut Kohl, iki Almanya'yı birleştiren lider olarak tarihe geçecekti. O günden sonra, başta Berlin olmak üzere bütün Almanya'yı heyecanlı günler bekliyordu. Türkiye'li göçmenlerin 80'li yıllarda başlattığı eşit hak mücadelesi, diyor Sosyal Demokrat Halk Dernekleri Federasyonu HDF'in onursal başkanı Ahmet İdirli, duvarın yıkılmasıyla sekteye uğradı. Duvarın yıkılması bu süreci durdurdu. Yani Almanya'nın gündemine birden bambaşka bir konu geldi. Bunun yanında dünyadaki birçok dengenin değişmesini, düşünce biçimlerinin değişmesini, bizlerin birbirimize davranışını da değiştirdi. O değişmenin bizler üzerinde etkisi oldu. Irkçı hareketlerin görünür hale gelmesi falan. Hep bu sürecin sonucu daha önceden baskılanmış, engellenmiş belli sınırlamalarla toplumun siyasi kültürünün içine attığı birçok hastalık 90'lı yıllarda dışarıya çıktı ve dolayısıyla bizim gündemimize de geldi. Bu hastalıkların en ağır olanı aşırı sağ ve ırkçılıktı diye ekliyor İdirli. Birleşmeden sonra özellikle Doğu Almanya, oradaki insanlar kendi düzenlerinden ve olanaklarından büyük kayıplara uğradılar. Bunu görmek lazım. Milyonlarca insan işsiz kaldı, var olan refah seviyelerini kaybettiler, gelecekleriyle ilgili korkuluğa kapıldılar. Böylesi bir ortam, faşist, ırkçı ideolojilerin rahat hareket ettiği bir ortam ve insanlar kolay çözüm olduğu için de

sorunların çözümünü burada aramaya başladı. İşte bu ülkede daha az yabancı olursa bizim sorunlarımız daha kolay çözülebilir gibisinden ve bu duvarın yıkılmasının getirdiği kuralların bozulması, ölçeklerin bozulması sonucu saldırganlık ortaya çıktı. Sadece 1990 ve 93 yılları arasında 58 kişinin aşırı sağcı şiddet yüzünden hayatını kaybettiği biliniyor. Birleşmeden sonra kayıtlara geçen ilk ırkçı cinayet, Angolalı Amedio Antonio Chiovo'nun öldürülmesi oldu. Chiovo, 24 Kasım 1990'da neonaziler tarafından kanlı bir biçimde dövülerek öldürüldü.

90'ların başında çok sayıda mülteci kampı ya da yabancı işçilerin toplu halde yaşadığı evlere saldırı düzenlendi, yakıldı, yıkıldı. Bunlardan ilk dikkat çekeni Hoyerswerda'da gerçekleşti ve neredeyse 5 gün sürdü. Bunu Rostock takip etti. Doğu şehirlerinden Rostock'da 200 salcı saldırgana 3 bin izleyici tezahürat tuttu.

23 Kasım 1992'de Mön'de Türkiye'li göçmenlerin yaşadığı iki ev aşırı sağcılar tarafından kundaklandı. Yeliz Aslan ve Ayşe Yılmaz'la büyükanneleri Bahide Aslan hayatını kaybetti, 9 kişi yaralandı. Yeliz Aslan 10, Ayşe Yılmaz 14 yaşındaydı. 23 Mayıs 1993'te ırkçı terör bu kez Zollingen'de beş can aldı. Dört aşırı sağcı genç ailesinin evini yakmış, Gürsün İnce, Hatice Genç, Gülistan Öztürk ve Hülya Genç ile Saime Genç yanarak can vermişti. Çocuklarını, torunlarını ve yeğenini kaybeden Mevlüde Genç, O kara günü her gün hatırlıyor. 93'ten bugüne kadar hatırlatıyor bana. Çocuklarımın, okul arkadaşları gözümün önüne geliyor, bazı mağazalarda görüyorum. Bazı çocuklar dünyaya gelmiş, çocuklarını geziyor çocuk arabaları. Bunlar insan etkileyen bir acı.

Ama ne yapalım takdir ilahi Allah'ın yazdığı yazı bozulmuş, anneme bu yazı yazılmış. Bunu çekeceğim. Benim çektiğim acıyı benim dostlarım, kardeşlerim çekmesin. Ben de dahil Almanya'da yaşayan hiçbir göçmen, hatta hiçbir Alman o günü unutmuyor. Genç ailesinin şimdi bir anıt müzeye çevrilen yarı yanmış evi günlerce gazete başlıklarından, televizyon ekranlarından düşmedi. Yüzlerce kişi evin etrafında toplanıp Kuzeyren Vesfalya eyaletindeki küçük bir kent olan Zollingen'de meydana gelen faciayı protesto etti.

Dönemin Almanya Başbakanı Helmut Kohl, Zollingen'e gitmemiş, cenaze törenine katılmamış bu tavrı büyük tepkilere neden olmuştu. Kundakçı dört Alman yakalanarak Düsseldorf Eyalet Yüksek Mahkemesi'nde yargılandı. Üçü onar yıl, biri ise 15 yıl hapis cezası aldı. Yakınlarını kaybeden Mevlüde Genç, kendine uzatılan her mikrofona şiddeti kınayan ama barışçıl sözler sarfetti. Ne Almanya'yı ne de Zollingen'i terk etti ama hayatı hiç eskisi gibi olmadı. O zamanki yaşantım bugünden daha iyiydi. Çünkü acı olmayınca insanın içinde yavan ekmek de yesem tatlı geliyor. Ama bugün benim ne kadar servetim olsa, ne kadar sağlığım, sıhhatim de olsa

Hiç beni şey yapmıyor, mutlu etmiyor. Allah kimselerin ağzının tadını bozmasın. Acı çekmesi zor biliyorsun işte. Şu kalbimin yarısı sevgi taşıyor, yarısı acı çekiyor diyor Mevlüde Genç. Her fırsatta halktan, devletten aldığı desteği dile getiriyor.

Çünkü Zollingen hem Alman siyaseti hem de Almanya'daki Türkiyeliler için bir dönüm noktası oldu. Çünkü korku bütün ülkeye yayıldı. Bu olaylarda Asrı Sağcıların ayak seslerinin geldiğini hissettik. Hatırlıyorum, balkonumuza ikinci katta kaldığım için İpten merdivenler hazırlamıştık ki Allah göstermesin bizim evde yanacak olursa ailemizi veyahut da canımızı kurtarabilmemiz için atlamadansa ipte yapmış olduğum merdivenlerden aşağı inelim diye kaygısı vardı. Bazı vatandaşlar kendilerini nasıl koruyacağını düşünürken bazıları Almanya'dan başka bir yerde yaşamanın hesabını yaptı. Almanya'yı nasıl terk ederiz? Hangi ülkeye gidelim? Amerika'ya mı gidelim, Türkiye'ye mi gidelim? Nerede yerleşim yapalım, iş bulalım? Bu ülkeyi terk edelim çünkü bu ülke ırkçı, ırkçılık var. İnsanlar öldürülüyor, her şey örtbaz ediliyor. Bugün bu olaylar bitmedi, hala devam ediyor ırkçılık. Türkiye'ye dönmek çözüm mü? Hayır. Zollingen yangınının külleri soğumamışken daha, faciadan iki ay sonra Sivas'ta Madımak Oteli'ni ateşe veren aşırı dinciler, çoğu Alevi olan 33 yazar, ozan ve düşünürle iki otel çalışanının canını aldılar.

Sivas katliamı Almanya'da da tepkilerle karşılandı. Protestolar düzenlendi, Türkiye'ye katillerin yargılanması için çağrılar yapıldı. Almanya'daki Alevi toplumunun daha iyi örgütlenmesi ve güçlenmesi de bu katliamdan sonra gerçekleşti. Özellikle Almanya Alevi toplumu, Madımak faillerinin bir kısmının Almanya'ya kaçmış olması, yerleşmesi, hatta Alman vatandaşlığına geçmiş olmasına dair iddiaların peşini hiç bırakmadı.

O dönem Otoşili İçişleri Bakanıydım. Kendisiyle makamında bir görüşme yaptım. Önemli birimlerin temsilcileri de katıldılar. Otoşili onlardan direktmen bilgi istedi. Onlar da o bilgiyi paylaştılar isimler dışında. Ve bize söylediği tek şey bu koşullarda biz Almanya'da iltica yasasını değiştiremeyiz. Bunu değişik defalarda gündeme getirmemize rağmen Alman Devleti nezdinde somut hiçbir adım atılmadım. Büyük bir ihtimalle bu kişileri Alman Devleti

Muhbir olarak kullanıyor ve bunun karşılığında da bunlara, burada Alman vatandaşına geçme dahil olmak üzere olanaksılar sundular ve ona yakın insanın tesadüf hiçbirisi fabrikada çalışmıyor bugün. Hemen hemen hepsi de ticarette uğraşıyorlar. Bugün Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı olan Turgut Öker'in de inisiyatifiyle Alman hükümetine soru önergileri verdirildi. Katliamın failleri hakkında suç duyurusunda bulunuldu ama somut bir sonuç alınamadı. Biri Türkiye'de, biri Almanya'da yaşanan iki yangının arasında sıkışıp kalan Türkiye kökenli gençlerse protestolarını müzikle duyurma yolunu seçtiler.

Zulen'in Möln ırkçı saldırılar falan oldu. Tam bir buçuk sene sonra Kartel çıktı. Yani o olayların etkisi de vardı işin içinde. O yüzden yani tabii ki o ırkçı saldırılar olmasaydı biz yine müzik yapacaktık ama bunun böyle bir biz de varız bizi öylesine ezip geçemezsiniz gibi bir kurtuluş bağrışıydı o aslında. Bilerek yaptığımız bir şey değil tabii ki. Sadece o anki tepki oydu.

Kartel grubunun kurucularından RGA'nin de az önce bahsettiği gibi çoğu Almanya'ya çocuk yaşta gelmiş ve burada yetişmiş gençlerin hip-hop kültürünü keşfetmiş olması 90'lı yıllara damgasını vurdu. Bu kültür kendini sadece rap şarkılar değil, breakdance ve graffiti ile de kendini gösterdi. Hip-hop kültürünün merkezi Berlin, daha çok sesli, daha çok renkli bir hayata kavuştu o günlerde. Bu kültürün gelişmesinde Türkiye ve Amerikalı asker çocukların kaynaşmasının önemli bir rol oynadığı söylenir. Göç uzmanı Ahmet İyidirli çeteleşmenin de katkısını hatırlatıyor. O yaşlarda hem okulda hem iş hayatında rekabet artıyor.

Rekabetin çok olduğu yerde her zaman karşı tarafın farklılığı vurgulanır. Yani birden çocukları siz buralı değilsiniz, sonradan geldiniz, yabancısınız, şusunuz, busunuz denmeye başlıyor. Bunun getirdiği bir tepki var. Onun dışında o yıllarda tabii ırkçılığın da artması savunma gücüsüyle bir araya gelmeyi getiriyor.

Üçüncü bir boyut, o yıllarda Avrupa'da genelde özellikle göçmen çocukların, gençlerin çete kurmasıyla ilgili ciddi bir tartışma vardı. Bu konuda yayınlar vardı, filmler vardı, yani çocukların örnek aldığı müzik falan, yani bir yandan çocukları o fikre getiriyordu olay. Bunların bir kısmı arkadaş grubu düzeyinde kaldı, bir kısmı şiddet olaylarına, kriminalite olaylarına da karıştı. Rap müziğinin yayılmasında etkili olan çetelerden biri Thirty Six Boys'dur. Bu çetenin üyeleri başta Killa Hakan ve Masaka olmak üzere pek çok genç hip-hop kültürünü ve Türkçe rapi ileri düzeye taşıdı. İlk Türkçe rap kaydını yapan grup aslında Islamic Force'dur. 1986 yılında Berlin'de Türklerin yoğun yaşadığı Kreuzberg semtinde kurulan Islamic Force, şarkılarını önce İngilizce olarak seslendirdi ve 1997 yılında Mesaj albümünü çıkardı. Oldukça sert sözlerle çıkış yapan grup, milliyetçi olmak, şiddeti ve hatta uyuşturucuyu özendirmekle eleştirildi. Grubun üyelerinden Killa Hakan, TRT'ye verdiği röportajda bu sertliklerinin ardında Berlin duvarının yıkılmasıyla artan ırkçılığın yattığını ifade ediyor.

Adam zamanında diyordu ya ben Fatma'ya, Hüseyin'e, Hasan'a. Tamam artık izin verdim, ben onlarla anlaşıyorum. Ben onlarla yıllardır böyle çalışıyorum aynı fabrikada. Benim çocuklarım onların çocuğuyla büyüyor. Belirli bir noktaya kadar geldi. Yıllar sonra karışıklık oldu yani. Bunları gördüm, Almanlara kötü diyemezsin yani. Ama bir de bunun başka bir Alman yası var yani. Duvarın açıldığı bir arka taraf var. Orada olaylar bambaşka. Oradaki Almanlar benim bildiğim, tanıdığım, gördüğüm Almanlar, yaşadığım Almanlar değil yani.

Alman Türk Hip Hop dünyasının öncülerinden olan bir diğer grupta Fresh Familia oldu. Örneğin 1989 yılında çıkardıkları Mein Name ist Ahmet Gündüz adlı şarkı, ikinci kuşak göçmenlerin Almanya'da yaşadığı sorunları ve yabancılaşmayı ortaya koyan önemli bir çıkıştı. grup, 90'lardan sonra gelen Azize A, Çağla, Cool Savaş, Zido ve Bushido gibi sanatçılara ilham oldu. Türkçe rap, asıl çıkışını ama kartelle yaptı. Rap müziğindeki özellikler ritim ağırlıklı ve sözlerdeki yerine göre sert mesajlar ağırlıklı. Ve bu yurt dışından gelmiş olan ya da Türkiye kökenli Almanya'da yaşayan bütün gençler hip-hop olayını anında çözdü, anladı, hissetti, benimsedi.

Ve bunu biz de sadece hayran olarak seviyorduk. Müzik yapmaya başlamıştım yeni yeni. Daha o zaman İngilizce, Almanca sözler, denemeler dedik. Yani aslında dedim, bu kadar biz bunları seviyorsak Türkçesi neden olmasın? Yani çok naif ve müzik anlamında bir fikirdi bu. Ve Kartel'deki arkadaşlara tanışınca baktık ki aynı zamanda aynı şey. işin peşindeymişiz. O zaman birleşip bir albümde olalım dedik. Yani neden hip hop dediğin zaman güney insanları hip hop müziğini çok iyi hissedebiliyor. RGA, Karakan, Cinayi Şebeke, Alper Ağ gibi isimlerden oluşan grup 1995'te çıkardıkları ilk albümleri kartelle hem Türk toplumuna rap'i sevdirdi hem de Türk ezgileri ve enstrümanlarını parçalarında kullanarak Almanya'da Türk müzik kültürünün tanınmasını sağladı.

60'lar ve 70'lerin Anadolu rock motiflerini kullanan grup, gerek çarpıcı sözleri, gerekse müzikleriyle hem Türkiye'de hem Almanya'da gençler arasında büyük ses getirdi, diyor RGE. Biz de yani gazabete ya da gurbetçi gözlüğüyle bakarak dünyaya müzik yapan kişilerin hepsi aslında bir sıralama gibi bir şey diyebiliriz ona. Ben daha çok Barış Manço dinleyerek Erkin Koray yani Türkiye'den gelen müzikleri kastediyorum. Erkin Koray, Cem Karaca bu sanatçılar beni çok çok etkilemişti. Benim nesili de öyle. Kartel'de bütün üyeler tamamen komple Barış Manço hayranıydık. Yani zamanından çok ilerdeydi müzik olarak. Anadolu Funk'ı yaptı ve aslında biz Kartel'de aynısını yaptık. Amerikan Hip Hop müziğini alıp Türk müzik motiflerinde karıştırıp Türkçe sözlü yapmaktı ve bizim dertlerimizi anlatmaktı. İkinci kuşak gençlerin sorunları birinci kuşaktan başka olsa da geri dönmek üzere geldik anlayışının 90'lı yıllarda da sürdüğünü anlatıyor RGE. Onlar Almanya'da hala yabancı, Türkiye'de ise Almancıydılar. Almancı olmak yine başka. Ben yani Türkiye'den çıkıp 25 yaşında Amerika'ya göç etsem başka bir hikaye olur. Bizim hikayemiz neden farklı? Çünkü misafir işçi olarak geldi annemiz babam. Ben ikinci kuşak oluyorum. Annem babam geldi. Yani misafir bir dönem çalışıp geri dönecekti. Bu işte yakında geri döneceğiz düşüncesi sürekli vardı benim nesilde. Yani evlerde, düşüncelerde, hayat şeklinin içinde. Yani hep bu bizi daha çok birleştirdi.

Kel bir numara en büyük Cehennemden çıkan çolgun Türk 25 yaşında 100 binlik araba Nereden geldi bu para en iyisi sorma Anlamazsan kafan olma sorma Yaşadığın biri tanımıyorsun sorma Her gün savaş caddeler kan Kan bile kırmızı değil Sovyetler Birliği'nin dağılması ve körfez savaşıyla başlayan 90'lı yıllar sadece dünyada değil, Türkiye'de de pek çok siyasi ve toplumsal gelişmeyi beraberinde getirdi. Suikastlar, koalisyonlar, muhtıralar, uluslararası krizlerin gölgesinde geçen 10 yıla susurluk skandalı damgasını vurdu. Derin devleti oluşturan aktörlerin yaşadığı kazayla taşlar yerinden oynadı. Gazeteciler ve rejime eleştirel bakanlar şiddetin hedefi oldu.

Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Tuğran Dursun, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Metin Göktepe ve Ahmet Taner Kışlalı, 90'lı yıllarda teröre kurban giden isimlerden en bilinenleri. Kürt sorunu büyürken Almanya'ya iltica edenlerin çoğu ya Kürt kökenliydi ya da PKK ile savaşan askerler. Onların Almanya'da aynı klinikte yani aynı çatı altında terapi gördüğüne tanıklık ederken Amerika'daki Vietnam sendromundan daha ağır Kürt sendromu yaşandığını ifade eden araştırmaları okuduk o yıllarda. Türkiye'deki bölünme Almanya'da da olduğu gibi yaşanıyordu diyor HDF onursal başkanı Ahmet İdirli ve ekliyor. Birincisi Türkiye'den buraya mülteci olarak gelen ve burada siyasi mücadeleye devam edenler vardı.

Alman medyası ve siyaseti bu olayla çok yoğundu. Hatırlarsınız 90'ların başındaki nevroz zamanlarında Almanya'dan hep Türkiye'ye bol miktarda siyasetçi, basın mensubu gelirlerdi. Tabii onların gözlemleri Almanya'da döndükten sonra belli tartışmaya yol açıyordu. 90'ların ilk yarısı PKK'nin Almanya'da da oldukça saldırgan olduğu dönemlerdi.

Bu Türkiye'den gelen toplumu çok gerdi ve belli bir şekilde bölünmelere de yol açtı. Çok Almanya'ya ait olmayan tartışma bizim gündemimize de geldi ama o bölünme bugün bile yaşanıyor artık. Kürt örgütleri kadar Süleymancılar, milli görüş kaplancılar gibi din temelli örgütler de 90'lı yıllarda Almanya sahnesinde daha çok yer kaplamaya başladılar. Almanya'da dini örgütler için özel haklar olanakları olduğundan bizim muhafazakarlar daha ziyade dini örgüt kisvesi altında örgütleniyorlardı. Zaten İslamcı hareketler özünde kendileri hem dini hem siyasi örgüt gördükleri için o örgütlenme modeline yönelmişlerdi.

90'lı yıllarda bu örgütlerin örgütlülük düzeyi daha yüksekti. Ama bu işin geçmişi ta 70'lere kadar gidiyor. Gerçi Kaplancılar 12 Eylül'den sonra, 80'lerin sonunda ortaya çıktılar. Ama 70'lerin sonunda, 80'lerin başında Süleymancıların örgütleri falan da plandaydı. Sonra Milli Görüş Hareketi biraz ön plana geçmeye başladı. Bu bir süreklilik gösteren olaydı. Kaplanca Hareketi'nin özelliği, radikalliklerini görünür hale getirmişlerdi.

Karases olarak bilinen Kaplancıların lideri Cemalettin Kaplan, 1994 yılında kendisini halife ilan etmiş, Avrupa'da yaşayan Müslümanları bir araya getirmek için kolları sıvamıştı. Daha sonra görevini oğluna devredecek olan Kaplan'ın Alman vatandaşlığına başvurması da, reddedilince itiraz etmesi de şaşkınlık yaratacaktı. Alman güvenliği ve siyasetini Kaplancıların oyuncak silahlarla gövde gösterisi yapması uyandırdı. Oğlu Metin Kaplan'ın hakkında ölüm çağrısı yaptığı rakibi İbrahim Sofu'nun Berlin'de vurulması yargıydı, harekete geçirdi. Cemalettin Kaplan 1995'te Kön'de vefat etti, oğluysa 2012'de sınır dışı edildi.

Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan'ın sık sık ziyaret ettiği Milli Görüş Örgütü ise 90'lı yıllarda modernleşme ve Alman makamlarıyla daha sıkı ilişkiler kurma yoluna gitti. Ahmet İdirli, bu tür örgütlerin, göçmenlerin hak arama mücadelesine hiç faydası olmadı, diyor. Bu hareketler buradaki hak mücadelesinde eşitsizliğe, haksızlığa, ırkçılığa karşı mücadelede yer almadı. tek tuğla koymadılar. Kendileri bir ırkçı saldırıya maruz kaldıkları zaman, ay ırkçılık bize de dokunuyor işte camilerimize saldırılıyor, orada biraz kendi tabanlarında tribünlere yönelik faaliyetler, hiçbir ırkçılığa karşı yapılan mücadelede

etkinlikte, bunların tarihinde yer almış olmak gibi bir özellikleri yoktur. Yok, öyle değil. Bütün mesele A, bu Almanya'daki olanaklardan yararlanmak için kendi sistemlerini ona uydurma, onu yönde geliştirme. İkincisi, Türkiye'deki iktidardan daha fazla pay almak için. Yani buradaki dini faaliyet bugün ona dönmüş vaziyette.

Diğer Avrupa Birliği ülkeleriyle karşılaştırıldığında Almanya, göçmenlerin en iyi örgütlendiği ve politikaya en aktif olarak katıldığı ülke olarak dikkat çekiyordu. Ve Birlik 90 Yeşiller Partisi'nden Cem Özdemir, Sosyal Demokrat Partili Leyla Onur'la birlikte federal parlamentoya giren ilk Türkiye kökenli siyasetçi oldu. Özdemir'in seçilmesi Alman basınından çok Türk basınında ilgi gördü. İlk başta seçildiğimden sonraki gün özellikle Türk gazetelerinde işte Türk zaferi, Bon'u fethetti gibi başlıklar yer aldı. Ben de bakıyorum ne oldu yani? Savaş mı çıktı? Maç mı oynandı? Haberim mi yok? Bir şey mi kaçırdım? Bir bakıyorum hep benimle ilgili haberlerdi. Tabii sevindim. Sadece ben değil birçok okuyucularla birlikte sevindim. Özdemir bugün Türk basınında hakkında çıkan haberleri maalesef kaygıyla izliyor. Geriye dönüp baktığında milletvekili seçilmesine sevindiği kadar arkadaşlarının armağan ettiği ilk hediyeye de çok sevindiğini hatırlıyor. Arkadaşlar sağ olsunlar bisiklet bana hediye ettiler. Yani hem yeşil milletvekili hem ilk milletvekili. Ona işte uygun bir hediye düşündüler. O bisiklet halin daha var. Şimdi anısı var o olayın. Hani hem o bisikletle meclise girmek, ikincisi birkaç kişiyi davet etme hakkına sahip oldum. Göçmen kökenli arkadaşları davet ettim. Onlar da kürsüden izleme fırsatına sahip oldu ki istedim onlarla benimle o aynı duyguları paylaşabilsin. Berlin'de toplantı yapıyorsunuz, Reichstag binasına gidiyorsunuz.

Daha önce Reichstag binasında en son ben öğrenci olarak gitmiştim. Okul sınıfı ile gittik, gezi yaptık. Ve düşünün birkaç sene sonra milletvekili olarak gidiyorsunuz aynı binaya. Bu tabii çok değişik bir duygu. Seçildiğinde henüz 30 yaşında bile olmayan Özdemir'i en fazla heyecanlandıransa bu binada yaptığı ilk konuşma olmuş. Çünkü diyor Özdemir, beklentiler yüksekti.

Beklentiler var tabii karşımda. Ailemden başlayın, yakın çevremdeki arkadaşlar, parti arkadaşlarım, bana oy vermiş olanlar, Alman toplumu, Türk toplumu, diğer toplumlar, işte Türk basını işte orada artık bayrağı sarsın herhalde, işte Vatan Millet Sakarya böyle bir konuşma bekliyor bir kısım, işte diğer kesim tam tersini bekliyor benden. Yani herkes beklentilerini iletti bana. Ben de işte artık ben ne düşünüyorsam onu söylemeye çalıştım. Artık

Almanya'da dönem değişiyor, süreç değişiyor. İşte göçme ailesinden gelen birisi bugün milletvekili olabildiyse bu işte Almanya'nın göç ülkesi olduğun simgelerinden bir tanesidir. Buna gereken ne varsa hep birlikte çalışalım. İşte vatandaşlık yasası, göç yasası. Joschka Fischer grup başkanımızdı. O da tam karşımda duruyordu konuşmam esnasında. Baya duygulandım. Mr. President, ladies and gentlemen. Herr Präsident, meine Damen und Herren. Sayın Başkan, baylar ve bayanlar.

Mesleğe ilk yaptığım konuşmadan sonra, aldığım alkıştan sonra, tepkilerden sonra ben gerçekten milletvekili olmuşum ve gerçekten o zamanlar Helmut Koğullar ile bilmem nelerle birlikte aynı binada bulunabiliyorum. Tabi tahmin edebilirsiniz o zamanlar tarih kitaplarında, okulda, derslerde öğrendiğimiz isimler ya da televizyon haberlerinde ya da radyoda duyduğumuz isimleri Birden bakıyorsunuz aynı meclis binasında, aynı kuruluşta çalışıyorsunuz, görev yapıyorsunuz. Onlara soru sorma hakkına sahipsiniz. Onları eleştirme hakkına sahipsiniz. Bu çok değişik bir duygu tabii işçi ailesinden gelen, göçme ailesinden gelen bir çocuk için. Tokatlı bir ailenin oğlu olarak Baden-Württemberg eyaletinin Urach kentinde dünyaya gelen Cem Özdemir aslında sosyal pedagoji eğitimi aldı. Daha 16 yaşındayken Yeşillere üye oldu ve 1994'ten 2002 yılında bedava uçuş hakkından özel uçuşlar için yararlandığı ortaya çıkıp görevinden istifa edene kadar federal milletvekilliği yaptı.

2004 yılında ise Avrupa Parlamentosu'na seçildi. 2008'de partisinin eş başkanlığına getirildi ve bu görevi 10 yıl kadar sürdürdü. Partisinin gerçekçi yani daha liberal kanadına ait olan Cem Özdemir, 2021'deki son seçimde de federal meclise girmeyi başardı. Özdemir, Almanya'da yetişmiş pek çok gence esin kaynağı oldu çünkü o, ikinci kuşak Türkiye'ler arasından federal meclise seçilen ilk milletvekiliydi. Bugün Alman Federal Meclisi'nde 18 Türkiye kökenli milletvekili var. Eyalet parlamentolarındakilerle bu sayı 3'e 4'e katlanıyor. Sosyal Demokrat Aydan Özoğuz, 2014 yılında Uyum ve Göçten Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlendi. Belit Onay, 2019 yılında Hanover'de ilk Türkiye kökenli büyükşehir belediye başkanı oldu. Göç uzmanı Ahmet İdirli, bunların tohumunun 90'lı yıllarda göçmenlerin talepleriyle atıldığını hatırlatıyor.

insanların daha fazla yasal güvenceye kavuşmaları, daha güvenilir oturma izinleri, çalışma izinleri olması, vatandaşlığa geçişin kolaylaştırılması, Türkler için olmasa bile birçok grup için çifte vatandaşlığın normal ve yasal hale gelmesi, göç yasasının gündeme gelmesi, buraya gelen insanlara devletin bir görev olarak algılayarak Almanca kursları vermesi gibi kazanımlar gündeme geldi. Bunun yanında ırkçılıkla mücadele, ayrımcılıkla mücadele çok ciddi bir boyutta tartışılır hale geldi. 2005-2006'yi bulmasına rağmen ayrımcılığı önleme yasası yürürlüğe girdi. Yani bunların temelinin atıldığı, olgunlaştırıldığı yıllar 90'lı yıllar oldu.

90'lı yıllarda Türkiye'li göçmenler sadece siyaset değil, kültür sahnesinde de kendini göstermeye başladı. Edebiyat, hem memleket hasretine hem de yaşanan ülkedeki dertlere tercüman olan en önemli araçtı. Gazeteci Yüksel Pazarka'ya, Almanya'ya okumayı da beraberinde getiren küçük bir grubun katkısının ne kadar büyük olduğunu anlatıyor. Öğretmen olan, Türkiye'de bankada çalışan, fakat geleceği için kendine Türkiye'de daha fazla ufuk görmeyen, açılacak yol görmeyen, Almanya'ya yol açılınca bundan yararlanarak Almanya'ya gelen bir ufak grup var. Onlar okumayı da birlikte getirdiler.

Türkiye'de de okuyorlardı. Buraya gelince de okumaya devam ettiler. Türkiye'den kitaplarını getirirdi. Buradaki yazarları izlerdi bir bölümü. Böylece yazarlarla Almanya'daki Türklerin bir bölümü arasında bir kaynaşma, bir ilişki söz konusudur diyebilirim. 1958 yılında Almanya'ya Sümerbank bursuyla aslında kimya eğitimi almaya gelen Yüksel Pazarka'ya Almancayı keşfedip çok sayıda ilke imza atan bir yazar. WDR Köln Radyosu'nun ilk yöneticisi olan Pazarka'ya, Stuttgarter Zeitung, Süddeutsche Rundfunk, Frankfurter Allgemeine Zeitung gibi yayın kuruluşlarına çalışan ilk Türkiye kökenli gazeteci aynı zamanda.

Baden-Württemberg Yazarlar Birliği'nin yöneticiliğini yapmış, yazarlar evinin kurucuları arasında da yer almış. Çok sayıda şiir, öykü, roman, deneme, çocuk kitabına imza atan Pazarka'ya üstelik ilk ödül alan yazarlardan biri. Yabancı kökenli Almanca yazanlara verilen Adelbert von Camiso ödülü Boş Vakfı tarafından veriliyordu bu 1985 yılından itibaren. 1989 yılında bana da verildi. 92 yılından itibaren de bu Camiso ödülünün seçici kuruluna 8 yıl süreyle seçildim.

Atandım. Seçici kurulda Alman yazar arkadaşlar da vardı. Onlarla yoğun bir ilişki içindeydim. Almanya'da federal liyakat nişanını alan ilk Türk Yüksel Pazarkaya, Almanlarla kurduğu bu ilişki sayesinde, göçmenlerin Almanya'da ürettiği edebiyata da sahip çıktı. Pazarkaya, tırnak içinde söylüyorum, göçmen edebiyatının ihtiyaçtan doğduğunu anlatıyor. Ekonomik durumun durgunluğa başlaması, 1973 yılında örneğin petrol kriziyle birlikte,

Gözleri özellikle Türk işçilerinin üzerine yöneltti. Sorun Türk işçilerinin bulunmasındadır dendi. Alman işçilerinin işsizliğinin artması ve Türk yazarlardan da yabancı yazarlardan da bu sorunların çözümüne yardımcı olmaları yapıtlarıyla, kitaplarıyla, yazılarıyla beklentisi doğdu. Onların yazdıklarına göçmen edebiyatı, yabancı edebiyatı denmeye başladı. Bundan sonraki dönemde göçmen edebiyatı, yabancı edebiyatı kavramlarına şiddetle karşı çıkan Yüksel Pazarka'ya, Almanya'da üretilen eserlerin dili ne olursa olsun Almanya'ya ait olduğunu savundu.

90'lı yıllarda edebiyat alanında Pazar Kayı'yı mutlu eden gelişmelere tanıklık ettik. Türkiye'li yazarlar kabul görmeye, Alman yazarların ölçütleriyle değerlendirilmeye başlandı. Genç nesiller deyince ben Feridun Zahimoğlu'nu biliyorum, Selim Özdoğan'ı biliyorum. Akif Birinci'yi dışta tutuyorum biraz. Akif Birinci kedi polisiyeleriyle isim yaptı fakat siyasi sapmalarla

Ne kadar başarılı olursa olsun edebiyatında, önemini benim gözümde yitirdi. Selim Özdoğan değerli bir yazar, Feridun Zayimoğlu değerli bir yazar, Hatice Hanım popüler konulara yönelen yazar. Kendi hayatından hikayeler anlattığı kitapları filme de çekilen yazar, Hatice Akgün'den söz ediyor Yüksel Pazarka'ya. Akyun, göçmen kadın yazarlar arasında onların hikayelerine ışık tuttuğu için önemli bir yere sahip. Ancak Emine Sevgi Özdamar gibi Türkiye'den gelip Almanya'da sonradan öğrendiği dilde eserler veren edebiyatçıları unutmamak gerekiyor. Özdamar, Alman dilini zenginleştirdiği için 1991 yılında Ingeborg-Bachmann ödülüne layık görüldü.

Türkiye kökenli göçmenler sadece Alman dilini zenginleştirmediler, kendilerine ait özel dilde de eserler verdiler. Feridun Zayimoğlu'nun 1995'te yazdığı Kanak Sprak adlı kitabı bu dilede isim oldu. Kendi aralarında Türkçe kelimeler katarak konuştukları Almancaya sahip çıkmaya başladılar. Bu sahip çıkış pek kısa sürse de kuşaklar arasındaki çatışmanın sembolü oldu. Türkiyelilerin ürettiği edebiyat 2008 yılında Türkiye'nin konuk ülke olarak katıldığı Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı sırasında zirve yaptı. Çok sayıda kitap o yıl yayınlandı ya da o yıl Almancaya çevrildi. Sadece Almanlar değil,

Genç, göçmen kökenli yazarlar Türkiye edebiyatıyla da yakından tanışmış oldu. Fuarın estirdiği olumlu rüzgar bugüne kadar ulaşıyor. 90'lı yılların gündeminde artık kesinlikle ikinci kuşak vardı. Bu kuşak sinema ve dizi dünyasını, oyunculuğu keşfetti, Alman sinema ve dizi dünyası da onları.

1984'te başlayıp 34 yıl kesintisiz yayınlanacak olan Lindenstrasse dizisine Türkler nihayet girmeyi 90'lı yıllarda başardılar. İlk Alman pembe dizisi olarak adlandırılabilecek olan Lindenstrasse çok kültürlü bir mahalledeki gündelik hayattan enstanteneler sunuyordu izleyicilere. Mahallenin demirbaşı Yunan bir restoran sahibiydi. Diziyi yakından takip eden Türkiyeliler ya Yunan-Türk ilişkilerine dair sözlere tepki gösteriyor ya da bu mahallede biz neden yokuz diye soruyordu. Mahalleye 1997'de nihayet Ahmet Dağdelen adında bir doktor taşındı. Dağdelen'i canlandıran oyuncu Hasan Ali Mete de geç kalındığını düşünüyor ama nedenini Alman titizliğine bağlıyor. Alman insanı yaratılış olarak her şeyi tartışır uzun uzun. Düşünür, sık dokur. Yani sonuçta uzun sürer. Yani bir yol yapımı bile hani Alman kalitesi denir ya hani işte oradan gelme bu zaten. Çünkü sık dokurlar her şeyi. Onun için kimseyi de kendileri gibi zor görürler. Yani hele bizim gibi yabancı, sonradan gelmiş bu topluma katılmış insanları. kendinden görmezler. Yani her meslek dalında var. Bu sırf oyunculukta değil bu bahsettiklerim. Oyunculukta tabii hani sanat daha fazla gibi ama politikada da var yani. Mahalleye bir temizlik işçisi değil de bir doktor olarak girmesi evet sevinçle karşılandı diyor Hasan Ali Mete ama sette yaşadığı ayrımcılığı da pek unutmuyor. Ben mesela bunu Almanca bir röportaj versem bu şekilde Almanya'da birçok yolum kapanır yani çünkü

Film dünyasında da milliyetçi çok fazla var bizim alanımızda, sanat alanında. Ve bu gittikçe çoğalıyor. Şimdi kanıt olarak büyük büyük cümlelerle anlatamam ama ufak böyle bir iki kelime düşüyor, adamın ne düşündüğünü anlıyorsun. Tabi ön yargılı olmamak şartıyla.

Bakış açısından görmek lazım bunu. O yıllarda Almanya'da yetişmiş, burada oyunculuk okullarına gitmiş, Almancayı ana dili gibi konuşabilen pek çok sanatçı, kendilerine sadece Türk ya da Arap ya da yabancı rolleri verilmesi, bu rollerin de daha çok şiddetle özdeşleştirilmesine sinirleniyordu. Roller zamanla değişti diyor oyuncu İdil Üner ve bu konuda yapılan araştırmalar tersini söylese de pek ayrımcılık yaşamadığını anlatıyor. Göçmen kökenli olmamdan ya da kadın olmamdan dolayı pek fazla ayrımcılığa uğramadım ben aslında. Kariyerimin ilk başlarında yani televizyon ve sinema kariyerimin

Daha çok Türk rolleri ya da Türk insanlarla olan teklifler aldım. Önce hikayeleri okudum. Maalesef genelde hikayeler çok klişe dolu ve çok yüzeysel anlatıldığı için reddettim. İdil Üner, 90'lı yıllara adeta güneş gibi doğan yönetmen Fatih Akın'ın ilk filmi Kurt und Schmerzlos, yani Kısa ve Acısızda rol alan oyunculardan biri oldu. Bu benim her şeyden çok sevdiğim kocam Cebrail, yeni çıkmış. Bu benim en güzel, en harika, en sevdiğim, en iyi arkadaşım Alice.

Kısa ve acısız, Hamburg'ta Türk, Yunan ve Sırp gençlerinin oluşturduğu bir çeteyi ve bu çete içinde yaşananları anlatıyor. Bunu yaparken de gençlerin nasıl suça sürüklendiğine dikkat çekiyor. Filmi izlerken çoğunluk toplumunda kabul görmeme, alt tabakadan gelme, getolaşma ve yabancı düşmanlığı yüzünden göçmen kökenli gençlerin nasıl bir jendere içinde yaşadığına tanıklık edip onları anlamaya çalışıyorsunuz. 90'lı yıllarda yukarıda saydığım sebeplerle kurulan çeteler sosyal hizmetlerin müdahaleleriyle dağıtılmaya başlandı. Hip-hop akımının da buna yardımcı olsun diye desteklendiği bir sır değil. Bu akıma tepeden düzenlenmiş başkaldırı diyenler de oldu.

Çeteler dağıtılınca tıpkı kısa ve acısız filminde olduğu gibi bazı gençler mafyaların eline düştüler. Ve hatta uzun bir süre gençler, aileleri, hatta sosyal hizmet uzmanları arasında bile bir çete nostaljisi yaşandı. Yönetmen Fatih Akın da işte böyle ön yargıların bol olduğu bir ortamdan geliyor. Benim başlığım dönemlerde daha her şey yeni yeniydi. Taze taze yani kutular vardı. Alman seyircisinin de kutusu vardı.

...redaktörlerin falan işte Türk hikayeler böyle olması lazım, Türk karakterler böyle çizilmesi lazım... ...ve biz de yani benim nesil hep buna karşı çıktı. Yok farklı etmemiz lazım falan. Şimdi değişti ve...

Bizi kabul etmek değil de bizi onlardan olarak sayıyorlar. Yani bir renk, bir beklenti sanki var gibi evet. Yani bazen o beklentiden çıkmak istiyorsam eğer ve çıktığım zaman bazı engeller oluyor. Evet yani ben de bunları yaşıyorum. O yüzden aslında uluslararası alanı bana bir belli bir avukatlık da verebiliyor. Sinema dünyasında bu avukatlık görevini ileriki yıllarda Hakkı'yla yapan Fatih Akın'ın çıkışı ama duvara karşı filmiyle oldu.

Fatih Akın daha sonra kendisine Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülü getirecek bu film de daha çok içe dönüyor. Almanya'da yaşayan Türkiye kökenli toplumun muhafazakarlığını, köklerine, geleneklerine sıkı sıkı yapışmasını ve bunun gençlere yansımasını ele alıyor. Başrollerini Sibel Kekili ve Birol Üner'in paylaştığı filmin ana konusu, Alman ve Türk toplumu arasında sıkışıp kalmış gençlerin özgürlük arayışı ve aşkı. Fatih Akın'ın kullandığı sinema dili de Almanya için yeniydi. Oysa yine Türkiye kökenli yönetmen Thomas Aslan'ın Berlin Üçlemesi'nin ilk filmi, Geschwister, Kardeşler ve Dealer torbacı filmleri de 90'lı yılların sonunda gösterilmiş ama hak ettiği ilgiyi görmemişti.

Berlin Üçlemesi de aslında kısa ve acısızla aynı sorunları ayna tutsa da sakin dili, ayrıntılı, belgesel tadında anlatımıyla saf Alman dili muamelesi gördü. Bunda Thomas Aslan'ın başından beri göçmen kökenli sayılmamış olmasının rolü büyük. İleriki yıllarda Thomas Aslan, Fatih Akın gibi başka yönetmenler de yetişecek, Türkiye'li gençlerin film tutkusu hiç bitmeyecekti. Küçüklüğümden beri bunu yapmak istedim. Yani küçüklüğüm dediğim, ne bileyim, yedi, sekiz, dokuz yaşlarından beri hep ne bileyim, hikaye anlatmak, hikayeleri görsel anlatmak, işte film falan. Yani o hep vardı ve hep onun peşinde koştum. Ve ne mutlu ki yakalayabildim yani istediğim şeyi.

Biz de size Almanya'daki Türkiyelilerin hikayelerini anlatmaya devam edeceğiz. Sırada 2000'li yıllar var. Dizimizi Serap Doğan'la birlikte İstanbul Bilgi Üniversitesi, Avrupa Birliği Enstitüsü ve DAAD, Alman Akademik Değişim Merkezi'nin katkılarıyla hazırladık. Ben Fulya Can Şent, esen kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)