Podcast

3 - Almanya’ya Göçün 60. Yılı: 80’lerde Siyasi Göç Başladı, Gelenler Kaldı

Tefrika 24

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

80’li yıllar hem Türkiye’de hem de Almanya’da 12 Eylül darbesinin gölgesinde geçti. Durdurulan ekonomik göç, siyasi iltica ve aile birleşimi ile devam etti. Sirkeci Garı değil artık kaçak botlarla önce Yunanistan’a ardından Almanya’ya çıkılan zorlu yolculuklardı gündeme taşınan. 80’lerde on yıllardır Almanya'da yaşayanlar kalmaya karar veriyor ve çocukların eğitim ve uyum sorunu gündemi belirlemeye başlıyor. Uyum tartışmaları ve yabancı düşmanlığı gölgesinde geçen bu dönemde, Günter Wallraf’ın “En Alttakiler” romanı ve Tevfik Başer’in “40 Metrekare Almanya” filmi göçmenlerin hayatını sanat yoluyla aktaran ilk örneklerini oluşturuyorlar. WDR-Cosmo editörü ve T24 yazarı Fulya Canşen, WDR editörü Serap Doğan, WDR Köln Radyosu editörü Serpil Eryılmaz ve o yılların tanıkları ile anlatıyor 80’li yılları.
https://eu.bilgi.edu.tr/tr/news/gocun-60-yillik-tari-0/
https://www1.wdr.de/radio/cosmo/programm/sendungen/koeln-radyosu/index.html
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.913 kelime · ~20 dk okuma

Allah yaz, kış demeden eviniz basılıyor, gözaltına alınıyorsunuz. Elbiselerle yatmaya başlamıştık neredeyse ki her an cemse seslerini bekliyorduk veya cemseden atlayan asker postalarının Allah! sesini bekliyorduk ki artık ezberlemiştik. Yine bir kara kış gecesi bir cemse sesiyle irkildim, kulak kesildim yanılıyor muyum diye fakat cemseden atlayan postal seslerini de duyunca artık O gece sabaha kadar kara kışta Ankara sokaklarında dolaştım ve artık bu ülkede yaşama şansımızın olmadığını düşündüm ve ülkeyi terk etmenin yollarını aramaya başladık.

Mehmet Yıldız'ın anlattığı hikaye benim gibi 70 ve 80'leri yaşayanlar için oldukça tanıdık. Ben henüz liseye bile başlamamıştım. Sendikalı ve solcu olan, solcu bıyıklarını asla kestirmeyen babam beni korumak için hangi yollardan okula gitmem gerektiğini bir bir göstermişti Türkiye'de. 12 Eylül askeri darbesinin ardından Almanya, iş gücünden sonra bu kez siyasi sığınmacılara açtı kapılarını.

Sadece sol değil, sağcılara da. Artık sirkeci garından kalkan trenler değil, Ege denizinde tekneler taşıyordu göçmenleri. 60 yıllık göçün tarihinde bu kez 80'li yılları getiriyoruz mikrofonumuza. Mihmandarınız yine ben, Fulya Canşen.

Transkriptin tamamını oku

Bugün Düsbuk'ta yaşayan Mehmet Yıldız, Ankara'da üniversite yıllarında bir yandan çalışıp, bir yandan sendikacılık yapıyormuş. Kasım 1980'de gözaltına alınmış ve Mamak cezaevinde iki ay hapis yatmış, çoğu gün işkence görmüş. Anlattıklarına göre sırf sendikal faaliyetleri yüzünden idamla yargılanıyormuş. Serbest bırakılır bırakılmaz çareyi kaçmakta bulmuş.

Mehmet Yıldız gibi Filiz Aydın da bir tekneye binerek Yunanistan'da almış soluğu. Ne var ki o tekne yolculuğu hala atlatamadığı bir travmaya dönüşmüş. Ben 10 dakika diye düşünüyordum ama o 10 dakika bana gerçekten 10 yıl geldi. Hala mesela ben yüzme bilirim, burada kapalı yüzme havuzunda derin yerde yüzerim. Denizli hala derin yerde yüzemem. Orada yaşadığım o korku, o travmadan kaynaklanıyor.

Çünkü o dönemde sahil güvenlik işler yapmadan batırabiliyordu seni ve bizde çocuk vardı. Can yeleği de giymemiştik. Onun için o beni çok korkutmuştu. Filiz Aydın karaya çıkınca maalesef derin bir nefes alamamış. Jandarma tarafından vurulacağı korkusundan sonra bu sefer de zorlu bir tırmanmayla karşılaşmış. Böyle bir kayalığın dibinde durduk.

İnanır mısın böyle yukarı baktığımda tırmanacağız. Ama keçiler bile tırmanamaz orayı. Biz orayı tırmanmışız. Arkadan bize ateş etmesinler hani. Mesela ben bikini üzerine bir tişört vardı. Başka sırt çantamızda bir iki parça bir şey vardı. Başka yerimizde hiçbir şey yoktu. Tepeye geldiğimizde bacaklarıma baktığımda inanır mısın her tarafımda kan akıyordu.

Hiç acı hissetmedim. Vardığımız küçük Yunan adasında çiçeklerle karşılandık, diyor Aydın. Bir yandan yaşadığı travmayı, bir yandan da ada halkının yardımseverliğini dün gibi hatırlıyor. Mehmet Yıldız da ilk vardığı Yunan köyünde, Türkiye'de epeydir unuttuğu yakınlığı bulmuş.

Çevredekiler bize bakıyorlardı ama düşmanca bir bakış değildi, ilgiyle bakıştı. Biz çay içtik ve bazı şeyler bakkaldan alıp yedikten sonra köylülere İngilizce'mizle, biz Türkiye'den kaçtık, Yunanistan'a iltica etmek istiyoruz dedik. Köylülerden bir tanesi dedi, biliyoruz zaten şu karşıdaki polis arkadaş sizin karnınızı doyurmanızı bekliyor. Kendilerini Lavrion kampına götüren polisin Yunan Komünist Parti üyesi olması Mehmet Yıldız'ı epey şaşırtmış. Hem ilk geldikleri köyde hem de Lavrion kampında Yunan halkının desteği unutulmaz diyor Yıldız ve ekliyor.

Lavrion Kampı'nda imsali muamele gördük. Demokrasinin ne olduğunu ben Yunanistan'da gördüm. Bu kadar demokratik bir halk olduğunu doğrusu o güne kadar görmemiştim. Zaten Türkiye'den başka bir yeri de görmemiştim. İnanın Lavrion Kampı'na otobüslerle seferler düzenliyorlardı. Halk.

yardım için kampanyalar yapıyorlardı. Herkes giyim eşyaları getiriyorlardı ve oradaki mültecilere dağıtıyorlardı. Büyük bir sempati vardı Türkiye'deki 12 Eylül'den kaçanlara. Bir süre Lavrion kampında kaldıktan sonra Almanya'ya gitmenin yollarını aramışlar. Bunun için her şeyden önce para kazanmak gerekiyormuş. Kadınlar temizliğe giderken erkekler amele pazarlarını keşfetmişler. Bir adam geldi, nereye gideceğiz? Fabrikaya gideceğiz. Tamam, gidelim. Ben o güne kadar ağır iş yapmamışım. Gittiğimiz yer bir dinamit fabrikasıymış.

Ve dinamit fabrikasında bizler çimento torbaları gibi dinamit torbaları taşıdık. Her bir torba 50 kilo. Tabii ben çok zorlandım. Çalışan, giden arkadaşlar, işçilerin hepsi işte tekrardan gidiyorlar birkaç gün falan.

Bizi götüren adam bana dedi, sen yarın gelme. Çünkü hakikaten yapamamıştım. 50 kiloluk dinamit torbalarını taşıyamamıştım. Bana sen yarın gelme dedi. Benim de hoşuma gitti tabii. Bunları anlatırken Mehmet Yıldız zaman zaman duygulanıyor. Kâh gözleri doluyor, kâh gülümsüyor. Doğu Avrupa üzerinden önce Doğu Berlin'e gelip nasıl rahat rahat Batı Berlin'e geçtiklerini ve bunun o yıllarda en sık kullanılan istikamet olduğunu bir çırpıda aktarıyor. Budak ailesinin yaşadıklarıysa Mehmet Yıldız'ınkinden biraz daha ağır. Ailemin büyük kısmı politik olarak aktifti. Dolayısıyla bir kısmı tutuklandı, ağır şikanceler gördü, bir kısmı kaçabildi yani daha doğrusu saklanabildi.

Polis bir şekilde amcamı yakalayıp öldürdükten sonra babam da kaçması gerektiğini anladı. Birilerinin yardımıyla yurt dışına çıktı. Bir süre sonra da annem peşimden gitti. 1981 yılında öldürülen sendikacı Kenan Budak'ın yeğeni, tiyatrocu ve yazar Dilşah Budak, annesi gittiğinde daha bebekmiş. Budak ailesi kaçtıkları yerde başlarına ne geleceğini bilmediklerinden kızlarını Türkiye'de bırakmışlar ve ona kavuşmaları bir yıla yakın sürmüş. Hem de başka bir çocuğun pasaportuyla ve başka bir isimle. O zaman bir Türk aile yurt dışına çıkıyorken,

çocuklarının yanlarında götürmüyordu. Ben onların çocuğuymuşum gibi gösterdiler sınırda ve beni öyle ailemin yanına çıkardılar. Ondan sonra zaten biz bir süre Paris'te kaldık. Yine yer altında bir örgütle birlikteydik. Sonra örgütten de kaçtı annem babam. Beni ilk önce yanlarında götüremediler. Ben bir süre örgütte tutuldum.

yapma amacıyla ailemi. Ondan sonra ama bir şekilde interpolü devreye sokacağız tehdit ile ailem beni geri almayı başardı. Ondan sonra da biz Almanya'da Ruo bölgesinde Daha sakin ve daha sivil bir hayat yaşamaya başladık. Bir roman gibi başlayan hayatını Dilşat Budak daha sonra hakikaten bir romana çevirmiş. 80'li yıllarda Almanya'ya 125 bin siyasi sığınmacı geldiği tahmin ediliyor. Peki bunların hepsi solcu mu? Kendisi de o yollardan geçen WDR Kön Radyosu editörü Serpil Er Yılmaz. Türkiye'de 12 Eylül'den sonra kavuşturmaya uğrayan her türlü

politik hareket ve partiden insanlar geldi o dönemde Almanya'ya. Çoğunluk sol hareketlerden gelenlerdi ama sağdan da gelen oldu. Ülkücülerden, MHP'lilerden, o dönemin Milli Görüş Teşkilatı Almanya'da da vardı zaten, onlardan da çok gelen oldu. Yani Türkiye'deki bütün siyasi hareketlerden, eğer Türkiye'den kaçmak zorundaysak, Almanya'ya geldiler denebilir. Türkiye'deki bütün sol ve sağ hareketlerin Almanya'da temsilcilerinin olması hem bu gelişi kolaylaştırdı hem de Almanya'daki yaşam koşullarını diyor Serpil Er Yılmaz. Aslında Almanya'yı o yıllarda Hristiyan Demokrat Birliği'nin lideri Helmut Kohl yönetiyordu. 16 yıl boyunca başbakanlık yapacak olan Kohl iktidara gelir gelmez Almanya'da yaşayan Türkiyelilerin sayısını yarıya indirme sözü verdi.

Her ne kadar bu söz İngiliz gizli belgelerinde ortaya çıksa da Cole sözünün arkasında durduğunu defalarca tekrarladı. Ancak Hristiyan demokrat siyasetçi uluslararası kurallara karşı koyamadı. Her şeyden önemlisi diğer Avrupa ülkelerinde de çok liberal ve hümanist bir ittica yasası yürürlükteydi. Almanya'ya gelen politik göçmenler, kaçanlar bu ittica yasasından faydalanarak iltica başvurusunda bulunuyordu. Ama daha sonra gördüğü işlem tamamen Birleşmiş Milletler Cenevre Konvansiyonu'na göre bir prosedür işliyordu. Bu anlamda bu yasalar Türkiye'den insanların Avrupa ülkelerine kaçmasına iyi bir zemin hazırladı. Sadece Almanya'ya değil bütün Avrupa ülkelerine geldi insanlar Türkiye'den o dönemde politik göçmenler. Daha sonra bu yasalar

hem Almanya'da hem de diğer Avrupa ülkelerinde yavaş yavaş sertleştirildi. Çok Yorgunum Beni Bekleme Kaptan Çok Yorgunum, beni bekleme kaptan Almanya'ya o yıllarda sığınanlardan biri de sosyal içerikli şarkı sözleriyle ünlenen rock şarkıcısı Cem Karaca oldu. 1981'in Ocak ayında Almanya'dayken son çıkan albümü yüzünden Türkiye'de aranmaya başlanan Karaca ülkesine geri dönemedi. Mallarını el konan şarkıcı 200 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve 1983'te oyuncu ve yönetmen Yılmaz Güney'le birlikte Türk vatandaşlığından atıldı.

Sedef Karataş'ın yaptığı portreler programında Cem Karaca, vatandaşlıktan atılınca neler hissettiğini şöyle anlatıyor. Önce bir güldüm. Çok samimisin. Önce bir güldüm. Bu nasıl iş? Nereden çıkarıyorsun? Okulda sınıfta kalırsın, okula atılırsın. Hocaya terbiyesizlik yaparsın. Sınıftan hoca atar. Ama ben Türk doğmuşum. Türkiye Cumhuriyeti'nde doğmuşum. İstanbul'da doğmuşum. Cemre benim bir kimliğim var. Bir ikincisi.

Eskası ben o dönem Almanya gibi Türkiye ile çok yakın iletişim bağları olan yani gerek yazılı basın açısından gerek televizyon gerek radyo açısından Türkler için orada o dönemde Türkçe yayın yapan bir televizyon istasyonu var. Radyolar her akşam yayın yapıyor. Üç büyük gazete yayınlanıyor. E ben eskâsa Venezuela'da olsaydım ve bu imkanlardan haberdar olmasaydım, e artık ya yok sıkıldım Venezuela'dan, bir memlekete dönelim deseydim pat diye beni havaalanında alacaklardı içeriye, yahut da içeri sokmayacaklardı. Her ne kadar espriyle anlatsa da Cem Karaca, hayatının en zor yıllarını geçirdi Almanya'da. Babası Mehmet Karaca'nın cenazesine katılamadı mesela. Müzikten başka işler yapmayı denedi, kasetçi dükkanı bile açtı ama yürümedi. İntihara bile teşebbüs etti.

1980'de çıkardığı albümünün adı Boşuna Hasret değil. Hasreti bittiğinde bile Cem Karaca neden vatandaşlıktan atıldığını anlayamadı. Vatandaşlıktan atılmanın belli kuralları, belli yasaları vardır. Vatandaşlıktan atılmanın icap edilen suçların neler olduğu, açık net bir şekilde bugün tartışılıyor. ben 1 mayıs şarkısı söyledim diye vatandaştan atılacaksam o zaman hakikaten Türkiye'nin de çok ciddi bir nüfus planlaması kendiliğinden yapılmış demektir. çünkü Türkiye nüfusunun benim gibi düşünen şarkıyı söylemekten zevk alan dinlemekten zevk alan ciddi bir bölümü vardır. oldukça ciddi bir bölümü vardır. e o zaman mesela atarsak bunların vatandaşından ciddi bir nüfus planlaması yapılmış demektir o zaman.

Come, Türke, trinke, deutsches Bier, dann bist du auch willkommen hier. Mit Prost wird Allah abserviert, und du ein Stückchen integriert. Er stinkt nach Knoblauch, lass den weg, esst sauerkraut mit Schweinespeck. Und wer statt Kinder Dackel dressiert, der ist fast schon integriert.

1983 yılında Die Kanacken adlı albümüyle müziğe devam eden Cem Karaca bu kez Almanca olarak Türkiye değil, Almanya'da yaşayan Türkiyelilerin dertlerini anlatmayı denedi. Doğu-Batı sentezi olarak nitelendirilen müziği Almanlar tarafından da ilgi görmekle kalmadı, Almanya'da yaşayacak sonraki kuşaklara örnek oldu. Almanya ziyareti sırasında dönemin başbakanı Turgut Özal ile görüşen sanatçı, 1987'de Türkiye'ye döndü, yargılandı, berat etti, aklandı ve müziğine devam etti. Kimi onun memleket hasretini anladı, kimisi de dönek olarak damgaladı.

Hasret, sadece Cem Karaca'nın değil, herkesin ortak sorunuydu. Evet, uçak seferleri artmıştı. Türkiye'ye günler süren araba yolculukları yapılıyordu ama haberleşmek hala güçtü. O zaman cep telefonları yoktu. Haftada bir bekliyorduk, sabahlara kadar sıraya giriyorduk ki kulübelerde sıra bize gelsin de o da düşürebilirsek numaraları. Beklerdik. Yani en büyük sıkıntı o zaman iletişim sorunuydu.

Mektup gönderiyorduk yazışmadan ama mektuplar da bir iki ayda cevap ancak geliyordu. İletişimin diğer bir yönü de artık kasetlerle konuşuluyordu. İsteklerini, selamlarını doldurup gönderiyorlardı. Yarın yine gelirim. Hoşça kalın. Niye anası telefon etsinler? Ben gelin diyeyim gelsinler bu hafta. Onlar öyle hemen bu hafta gelip hop diye gelemez ki kızım. Ta Almanya'ya gittiler. Ya annemin sesini duyayım canım. İşte onlar da sana veli dedeşini gidecek ya Almanya'ya. Bu bandı götürecek Almanya'ya.

Annenler orada böyle teypten dinleyecekler senin sesini. Tamam mı? Evet. Ondan sonra onlar da böyle teybe...

80'li yıllarda siyasi mültecilerin de Almanya'ya gelmesiyle birlikte 60'larda göçen işçiler de sendikalar dışında örgütlenmenin önemini anlamaya başladılar. Tüysen fabrikasında elektrik teknisini olarak çalışan Ali Şenol bu örgütlenme sürecini en ince detaylarına kadar hatırlıyor. Bir şeyler öğrenmek istiyorduk. En azından buranın yaşam şartlarını, sosyal hayat şartlarını öğrenmek için çeşitli kuruluşlarla iletişimlere geçiyorduk. O zaman bazı işçi örgütleri vardı, Türk İş vardı, işçiler dernekleri vardı. Boş zamanlarımızda oraya gider, oradan toplantılara katılırdık.

Çorum olayları olsun, Sivas olayları olsun, bu olaylarda büyük göçler geldi buraya. Ama şartlar ağır. Ev yok, Almanca yok, yardım eden yok. Onun için böyle dernekler kuruldu, işçi dernekleri. O derneklerde Almanca bilen talebeler vardı, madende okuyan talebeler vardı tabii. Maden getirmiş onları, okuttu hepsini. Mühendis çıktılar, teknisyen çıktılar, stager çıktılar. Onlar o kuruluşlarda insanlara yardım ediyordu.

yazı geliyor Almancası olmadığı için uyum sağlayamıyor, anlayamıyor yani. Türk danış vardı, tercümanlar vardı. Dayanışma içinde olan Türkiye'li işçi ve siyasi mültecileri bu dayanışmaya biraz da ekonomik koşullar zorladı. Tam o yıllar, 80'li yıllar özellikle Ruh Havzası'nda maden ve çelik sektöründe krizin yaşandığı yıllar.

hükümetin yavaş yavaş maden ocaklarını kapattığı ve demir-çelik fabrikalarının da üretimi yurt dışına kaydırdığı yıllar. Çin'e, Doğu Avrupa ülkelerine ve çok büyük eylemlerin planlandığı yıllar o dönem. Bu fabrikaların, ocakların kapatılmasına karşı Ve Türkler de bu eylemlerde çok yoğun bir şekilde yer aldılar. Duisburg'da ben, Köln Radyosu adına da bu eylemleri takip ettim o zaman. Reinhausen'de büyük bir eylem vardı. Mesela köprülerin kapandığı eylemler.

Bu eylemlerin başını Türk işçiler çekiyordu. Kön Radyosu editörlerinden Serpil Er Yılmaz'ın anlattıklarından yola çıkarsak, 80'lerin Almanya'da yaşayan Türkiye toplumunun en devrimci yılları olduğunu söyleyebiliriz. Çok ciddi bir dernekleşme başladı Almanya'da. Gelenler bütün kendi politik görüşleri doğrultusunda dernekler kurdular.

dayanışma inisiyatifleri başladı. Bunlar genellikle Alman-Türk inisiyatifleri şeklindeydi. Çok sendikalı gelmişti mesela. O sendikalılar Almanya'da Alman Sendikalar Birliği DGB içinde çok etkin çalışmaya başladılar. Ve Almanya'daki işçileri de örgütlenmesinde çok büyük rol oynadılar. Almanya bizden önce de başka ülkelerden politik göçmeni olan bir ülkeydi. Şili'den gelenler vardı.

Yunanistan cuntasından kaçanlar vardı. Ta eski İspanyol, Portekiz döneminden gelmiş politik göçmenler vardı. Onlarla da hep uluslararası dayanışma eylemleri yaptılar. Sonra Barış Hareketi içinde de çok aktif oldular. O dönem de Soğuk Savaş yıllarının sonuna doğru gidilen bir dönem, 80'li yıllar. Ama yine de silahlanmaya karşı Barış Hareketi'nin güçlü olduğu bir dönemdi.

Barış Hareketi içinde de politik göçmenler aktif rol oynadılar. Er Yılmaz sözlerine ilticası kabul edilmediği için hukuk mücadelesi verirken Berlin İdare Mahkemesi'nin 6. katından atlayarak intihar eden Kemal Altun'un hikayesini anlatarak devam ediyor. İntiharın yarattığı infihal siyaseti harekete geçirdiği kadar sivil toplumu da göçmenlerin yanına çekti. Partiler de kapılarını göçmen kökenlilere açmaya başladılar. İlk Türkiye kökenli milletvekili Sevim Çelebi'dir. 1987 yılında demokrasi ve çevre koruma için alternatif liste olarak Berlin eyalet seçimlerinde seçime katıldılar ve

Bu listeden Sevim Çelebi Berlin Eyalet Parlamentosu'na girdi. Daha sonra ise 1989'da Leyla Onur SPD'den Avrupa Parlamentosu'na milletvekili olarak seçildi. Seçilen bu iki milletvekili 80'li yıllarda Yeşiller Partisi'ne üye olan Cem Özdemir'in de federal meclise parti liderliğine kadar uzanan yolunun taşlarını döşeyecekti. O yıllarda bir yandan teknolojik bir dönüşüm yaşayan Almanya, bir yandan da enflasyonla mücadele ederken istihdamdan tasarruf yoluna gitti. 1984 yılında Türkiye'li işçiler için bir geri dönüş primi uygulamasına karar verildi.

Dönmek isteyenlere o güne kadar ödedikleri emeklilik primiyle birlikte 10-15 bin marklık bir meblağ teklif edildi. Pek çok işçi gibi Ali Şenol için de eski Yugoslavia Başbakanı Tito buna benzer bir teklifi reddettiği için bir kahraman. Vastıf işçi, artık çalışmış, yaşı ilerlemiş. Onları göndermek istiyorlardı, gönderdiler de. Bizim Türkiye'ye sahip çıkmadı.

Yugoslavia. General Tito vardı oranın başkanı. Cole burada göndermek istedi Düsseldorf havaalanından, bir de Frankfurt havaalanından. Ama Tito Cole'a dedi ki, ben bunları sağlam gönderdim. Benim işçilerimi bir kişiye gönderemezsin. Ben geleceğim orada, kontrol edeceğim, sağlık durumlarını tespit edeceğim. Ondan sonra dedi, Cole özür diledi. Türkiye temelli dönemlerde çoğu pişman oldu.

Ailece gidenler ailesi uyum sağlayamadı. Çocuklar oranın eğitimini alamadılar. Dönenlerin çoğu da orada aldıkları parayla iş yeri açtılar. Hepsi zarar ettiler yani. 1984 yılı ve geri dönüş primi Türkiye'ler için bir dönüm noktası oldu. Dönenler döndü, kalanlar yerleşti. Ve Almanya, göçmen ülkesi olma yolunda bir adım daha atmış oldu. Alamanya'da hiç buna vakit var mı? Dalga geçeni gördüler mi tutarlar kulağından atarlar dışarıya. Ya sabah akşam çalıştım el kapısında kardeşler. Eşek gibi çalıştım, bey gibi yedim. Eee, efendim! Ne avaz avaz bağırıp duruyorsun? Alamanya'dan gelmişsen ne olacak yani? Kendini bilen kişi soyunu inkar etmez el kapısında. Önce büyüğünün elini öper. Ver elini öpeyim! Heee!

Söyle bakalım Hasan... ...Çok mu büyük, çok mu zengin bu Alamanya? Büyük mü büyük valla, zengin mi zengin... ...Ne yana baksan mis ki amber... ...Sokaklara bal dök yala... ...Taşı da, toprağı da altındır. Öyle de neye geldin buraya? Avradını almıyor musun?

He ya, avradımla birlikte çalışacağım orada. Çalışacağız, para yapacağız. Türkiye'den Almanya'ya göç hem siyasi mülteciler hem de aile birleşimi yoluyla 80'li yıllarda da devam etti. Bu yolla gelenlerin çoğu kadın ve çocuklardı. Bugün babasının 30 yıl işçi olarak çalıştığı Ford fabrikasında başarılı bir mühendis olan Fahrettin Işık 8 yaşında gelmiş Almanya'ya. İlk günlerin şaşkınlığını hiç unutmuyor. Çok tuhaftı benim o yaşımda gördüğüm tek uzun saçlı erkek baş mançoydu.

Buraya geldim ve bir sürü uzun saçlı erkek görünce bir dünyam tersine döndü. Ah nereye geldim? Veya sarı sarı saçlar erkekler. İlk senesi baya bir zorluk çektik. Bir sene adepte olana kadar. Ondan sonra tabii çocukken çok kolay adepte olunduğu için bu zorluklar yavaş yavaş ortadan kalktı. Almanca öğrenim kolaydı. Hazırlık sınıfıydı benim ikinci sınıfta başladığımda. Ve büyük bir kısmı Türk olduğundan o konuda Almanca bilenler de vardı. Burada doğan çocuklar.

Hem onların yardımıyla hem öğretmenlerin yardımıyla yaklaşık 6-7 ayda Almancayı öğrendim. Almanya'ya çocuk yaşta gelen ikinci kuşak Almancayı öğrenmekte fazla güçlük çekmedi. Onlar için güç olan çok çabuk büyümek ve büyüklerine tercüman olarak destek vermekti. Yani klasik olarak banka da yapıyorduk. Çünkü zamanındaki gelen birinci jenerasyonun işte burada kredi alıp Türkiye'den mal mülk alması sürekli rütin bir şekilde 3-4 seneye bankaya gidip bir kredi talebinde bulunduğumuzdan artık banka müdürünü falan da tanıyorduk. Doktorlara giderken mahalledeki bazı kişilerin de Almanca olmadığından çocuklarını doktora götürmekte zorluk çekiyorlardı. Bunlara da yardımcı oluyordum.

Nazlı Omalar kadın olmasından olsa gerek neredeyse ailenin dışarıdaki bütün işini sırtlandığını anlatıyor. Ben 7 yaşında Almanya'ya geldim ve 9 yaşımdan itibaren ailemin bütün kağıt işlerini ve neredeyse bütün doktor işlerini ben de bakıyorum. Hatta alışveriş olsun sadece mutfak alışverişini annem yapabiliyor. Diğer mobilya alınacaksa Elektronik bir eşya alınacaksa her şeye hep ben bakmam gerekti.

Bunun zorlukları vardı ama bir yandan da özgüvenini artırıyor insanın. İkinci kuşak, anne ve babasının Alman toplumuna açılan kapısı da oldu. Bazıları tamamen Almanlara sığınırken, bazıları Türkiye'de yaşar gibi hayat sürdü. İşi en ağır olanlarsa iki toplum arasında köprü görevi üstlenenlerdi. Onun sınıfa kadar genelde Türk toplumun içindeydik çünkü okuduğum okulun da büyük bir kısmı Türk idi.

Hatta öyleydi ki okulu kapattılar. %95'i öğrencilerin Türktü. Sonra 13. sınıftan sonra işte kendimi de geliştirmek amacında Gizemçulu'da bir tura başladım. Ve sonuçta da hani zorluk çekerekten haliyle fazla alt bilgi olmadığımdan zorluk çekerekten 13. sınıfı bitirdim. Ondan sonraki hayatı görünce sadece Türk toplumu, Türk olma ve sadece Almanlara

Arada bir köprünün olmadığını fark edince kendimize yollar aramaya başladık. Acaba nasıl bir köprü kurabiliriz diye. Mühendis Fahrettin Işık'ın karşılaştığı eğitim sorununu hemen her çocuk yaşadı o yıllarda. Ya Zonder Schule denen öğrenme güçlüğü çekenler için kurulan ya da başarı düzeyi düşük olan Hauptschule adlı okullara yollandılar. Eğitim sisteminden habersiz olan aileler ise bunları genellikle özel okul sanıp reddetmediler. Türkiye Araştırmalar Merkezi'nden Caner Haber. Zonda Şule'ye ve Hauptschule'ye giden öğrencilerin hepsi illa öğrenme engelli olan öğrenciler değildi. Bu daha çok Alman sisteminin Türk ailelerinde işçi ailelerinden gelen eğitim seviyesi düşük olan ailelerinin çocuklarının yüksek bir mezuniyet elde edebilmelerine inanmadıkları için doğrudan Hauptschule ve Zonda Şule'ye gönderip oradaki eğitim süresini çocuklarını negatif olarak engellediler.

Aralarında ya komşusu, ya öğretmeni, ya da arkadaşının velisi tarafından keşfedilip gimnazyuma yani liseye gidenler de oldu ama pek nadir. Bunlardan biri de korona aşısının kâşiflerinden Prof. Dr. Uğur Şahindi mesela.

Dil öğrenmek genç neslin geleceğini belirlerken Almanca artık Türkçe'ye karışıp şarkılara dönüştü. Komşu bir ye gel yanıma leleli be gabi Et bas derdim var su diye leleli be gabi Et bas derdim var su diye leleli be gabi İki kişiden oluşan Derdi Yoklar grubu aslında 70'lerde kuruldu ama 80'lerde altın yıllarını yaşadı. İlk kasetleri 1979'da Türkoğla firmasından çıktı. Onların da hamurunda Arif Sağ var. O yüzden yaptıkları müziği Ali Ekber Aydoğan ve İhsan Güvercin Anadolu raki olarak tanımlıyor.

Bir Kafalar adlı grubun yaptığı röportajda Aydoğan, 14 albüm ve bir kitabım var diyor. Hem kasetlerinin 2,5-3 milyon sattığını hem de İsyan Etmek Boşuna adlı parçalarının İbrahim Tatlıses tarafından seslendirildiğini hatırlatarak. İsyan etmek boşuna Gerek sahne çalışmalarımız, gerek sahne hareketlerimiz, giysilerimizle ve yaptığımız müzik tarzlarımızla insanların beğenisini kazanmak gerek yurt dışında, gerek Türkiye'de. O dönemlerde daha açık konuşursak, biraz daha sosyal içekli eserler yaptığımızdan dolayı birçok eserlerimizde sansür uygulanıyordu. Bazı kasetlerimiz o dönemlerde, 70'in sonları, 80'li dönemlerde masal satılıyordu.

O günden bugüne aynı tarzımızı devam ettiriyoruz, 30 yılı aşırı. Ben çok okuyan, takip eden birisiyim. Dünyayla çok ilgileniyorum. Buradaki sorunlar yüzleri çok çiziyor. O güncel konulara biz de dert oluyoruz yani. Aslında derdi yok diyorlar ama derdimiz tam tersine. Hani bir insana demişler ya bir akıllı birine deli deli diye 40 yıl sonra anamız çıldırmış deli olmuş. Biz de aynısı derdi yok derdi yok diyelim ki derdimiz hiç olmadı. Biz bakarız hep ileri. Bize derdi yoklardırlar. Bize derdi yoklardırlar.

Alevi türkülerinin piri, Anadolu rakının kopuk halkası, Almanya düğün salonlarının Rolling Stone'u olarak anılan derdi yokların ihsanı, yıllar sonra Türkiye'ye dönerken, Alice'i bu yıl Nisan ayında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Türkler, Berlin'de kudam fıkır fıkır yaparlar. Markt lükümünü tüketemeyen bir Türk işçilerle karıştırıyorlar. Birlikte yaşayan Türkler, evlerinde yaşıyorlar.

Alman sivil toplumu kadar, Alman medyası da artık 60'lı yıllarda gelip yerleşmeye karar veren işçilerin ağır iş ve yaşam koşullarını programlarına almaya başladılar. İşçiler bugün Berlin'in en popüler semtlerinden Kreuzberg'de, o yıllarda en kötü evlerde kalıyor, başkalarının kirlettiği sokakları süpürüyorlardı. Gazeteci Serpil Eryılmaz, o yıllarda göçmenlerin medyada kapladığı yeri çok az buluyor. Hep negatif.

olumsuz anlamda yer buluyorlardı. Mesela ilk 70'li yıllarda Spiegel'de bir kapak çıkmış. Türk'ün Komen, Retezih ve Kan. Türk'ün elini kurtaran kurtarsın kendini. Kurtarsın kendini diye böyle bir şeydi. Mesela 80'li yıllarda VDR'ın yaptığı bir kampanya var. Bu gaz arbaytar yerine başka bir şey bulalım diye bir yarışma açıyor.

Ama bir şey bulamıyorlar. Bula bula sonunda Ausländerische Arbeitnehmer buluyorlar, yabancı işçiler. Yani bir hep yabancılaştırma, kendinden görmeme o zaman da vardı. Yani o onu bıçakladı. Bu adi vakalar olduğu zaman. Türkler medyada yer buluyordu. Öte yandan Günter Wallraff'ın 21 Ekim 1985'te yayınlanan En Alttakiler Kitabı ve yaklaşık 6 ay sonra gösterilen aynı adlı belgesel filmi Almanya'daki yabancıların hayatını bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu.

Kılık değiştirip bir Türk gibi iş arayan ve çeşitli yerlerde insan onurunu ayaklar altına alacak koşullarda çalışan Günter Wallraff, aynı zamanda ayrımcılığı, yabancı düşmanlığını ve Alman demokrasisini de lime lime ediyordu. Bu işler müşterilerin yapması gerektiğini düşünüyorum. Bu işler müşterilerin yapması gerektiğini düşünüyorum. Bu işler müşterilerin yapması gerektiğini düşünüyorum.

Bu kitap ve film, bugün de göçmenler ve özellikle Türkiye'deki insan hakları ihlalleriyle yakından ilgilenen Günter Wallraff'a uluslararası alanda da bir ün getirdi. Aynı yıllarda bir başka film, Almanya'da yaşayan Türkiye'li kadınların hayatına ışık tutacaktı. Sana bir şey söyleyeceğim ama kızmayacaksın değil mi? Kızmayacağım hadi söyle bakalım. Ne olur dursun bir kerecik olsun dışarı çıkart beni. Dayanamıyorum gari. Seni bu pazar dom'a götüreceğim. Gönlün oldu mu şimdi kız? Sen mi söylüyorsun dursun? Hakikaten mi çıkartacaksın beni dışarı? Nereye gideceğiz? Dom'a gideceğiz dedik ya kız. 40 metrekare Almanya. Tevfik Başer'in yönettiği, başrollerini Özay Fecht ve Yaman Okay'ın paylaştığı film, Turna'nın Almanya'da 40 metrekareye sığdırılmış hayatını anlatıyor. Pek çok dalda ödül alan film de Almanya'ya gelenlerin yabancı bir kültürde yaşarken kendi geleneklerine Türkiye'dekilerden daha sıkı sıkı sarılması, zaman zaman şiddete dönüşen muhafazakarlığı, Öyle gerçekçi bir dille anlatılıyor ki, yabancılığın, yalnızlığın, kimsesizliğin dramını da iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Almanya'ya göçen kadınların çoğu ama Turna'nınki gibi 40 metrekareye gömmedi hayatını. 1969 yılında bir kış günü Tarsus'tan Bavyera'nın küçücük bir köyüne gelen Sevim Başalan mesela önce büyük bir şehire geldi, Almanca öğrendi, sonra da kendi işini kurdu. Çünkü bir hedefi vardı. Ben geri dönmek için gelmedim.

Burada kendime bir gelecek kurmak için geldim. Sözleşme bir yıllıktı ama devam kalabiliyordum. O şirkette bir yıllıktı. O şirkette de devam çalışabilirdim. Benim ailem burada olduğu için abimle ablam buraya gelmek istedim. Orada kendimi çok yanlış hissettim. Birkaç Türk vardı ama sanki o Türkler birbirinden kaçıyordu. Herkes birbirinden korkar gibiydi. Yabancılık vardı.

Almanya'dayız, yabancı bir yerde. Herkes başka bir memleketten gelmiş. Kimse birbirini tanımıyor. Acaba nasıl? İlk gelişte böyle düşünülüyor. Evli çiftler vardı. Onlar daha rahattı, daha serbestti. Biz bekar olarak yalnız geldiğimiz için orada

Korkuyorduk kiminle görüşsek, kiminle görüşmesek acaba bundan zarar gelir mi, gelmez mi? Onun için yani ben orada fazla kalmak istemedim. Aslında köy halkı, Almanlar çok kibardı. Almanya'ya tek başına gelip aile kuran Sevim Başalan, üç kızını da okutmayı başarmış. Onlar artık könlü diyor ve Almanya'ya kendisine böyle bir şans tanıdığı için minnet duyuyor.

Almanya'ya geldikten 27 yıl sonra Türkiye'ye ilk kez ve Alman vatandaşı olarak giden Mehmet Yıldız da öyle. Hani doğduğu yer insanın kaderidir diye arabesk bir söz var. Hakikaten öyle. Bugün bana sorsalar Türkiye'de doğmak, çocukluk ve ilk gençlik sosyalitemi Türkiye'de almak ama Almanya'da yaşamak isterdim.

Göç hikayemiz 90'lı yılları anlatarak devam edecek. Dizimizi Serap Doğan'la birlikte İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü ve Alman Akademik Değişim Merkezi DAAD'nin katkılarıyla hazırladık. Ben Fulya Canşen, esen kalın. Bahullah zurnayla yola çıkmış, bandoyla karşılanmıştık İş gücümüzdü sattığımız, ter olup çatlara attığımız Servete servet kattığımız Kurbedel şimdi bize dön geri diyor Aman aman aman aman Almancılar Aman aman aman aman Almancılar

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)