Podcast

2 - Almanya’ya Göçün 60. Yılı: 70’lerde Hak Arayışı Başlıyor, Aileler Birleşiyor

Tefrika 24

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye’den Almanya’ya göç 70’li yıllarda da devam etti. Sadece ekonomik değil, siyasi koşullar da göçü çekici kılıyordu. 1973 Petrol Krizi ile beraber Almanya iş gücü alımını resmi olarak durdurma kararı aldı. Ancak gelenler yavaş yavaş Almanya’ya alışmaya başladılar, ailelerini de getirdiler ve yerleşik hayata geçiş yapmaya başladılar. Yurtlardan çıkıldı, nohut oda bakla sofa misali küçük evler bulundu. 70’li yıllara damgasını vuransa Ford işçilerinin yaptığı baskın grev oldu. İlk kadın grevini de unutmamak lazım. Çocuklar dil sorunları ile mücadele ederken, işçiler yavaş yavaş haklarını öğrenmeye ve direnmeye başladılar. Öyle bir konu var ki hala yaşayanların yüreklerini acıtıyor. Türkiye’de bir bırakılıp bir Almanya’ya getirilen Koffer Kinder, yani valiz çocukları. WDR-Cosmo editörü ve T24 yazarı Fulya Canşen, Alman Sendikalar Birliği DGB’nin eski Berlin-Brandenburg uyum sorumlusu Safter Çınar ve o yılların tanıkları ile anlatıyor 70’li yılları.
https://eu.bilgi.edu.tr/tr/news/gocun-60-yillik-tari-0/
https://www1.wdr.de/radio/cosmo/programm/sendungen/koeln-radyosu/index.html
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.326 kelime · ~17 dk okuma

Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk vatandaşlarını radyolarının başına davet eder. Sevgili vatandaşlar, dün gece yarısından itibaren bütün Türkiye'de deniz, hava, kara, Türk Silahlı Kuvvetleri el ele vererek memleketin idaresini ele almıştır. Türkiye 60'lı yıllara darbeyle başlamıştı. 70'li yıllara da 12 Mart askeri müdahalesiyle adım attı. Sanıyorum babamın Almanya'dan dönüp bir daha gitmemeye karar verdiği aylardı. Her darbe demokrasi ve insan haklarını onlarca yıl geriye götürürken toplumu da ekonomik sıkıntıya sokuyordu. Bu nedenle Almanya 70'li yılların başında da hala Türkiyeliler için ekmek kapısıydı.

Almanya'yı güçün tarihi sokaklarında yürümeye devam ediyoruz. Mihmandarınız yine ben, Fulya Canşer. Almanya çileci kalkıyor gölden Gönül ister hiç ayrılmak yerden 60'ların başında 5000'lerde olan Almanya'daki Türkiye'li göçmen sayısı 70'lerin başında neredeyse 1 milyona yaklaşıyordu. Sirkeci garından trenler yine tekerleklerini döndürürken özellikle Berlin'e gelen işçilere memlekete gitmek hala bir eziyetti çünkü Berlin duvarını aşmak için uzun bir tren yolculuğu yapmak gerekiyordu. En aklımda kalan o zamanlar

Berlin'in tabii etrafı demokratik Almanya Cumhuriyeti'ne çevrili olduğu için trenle gitmek batıya bir yere 8 saat sürüyordu. Türkiye'ye gitmek için trenden veyahut uçaktan önce batıda bir yere gidiyordunuz. Oradan ondan sonra Türkiye'ye hem zaman alıyordu hem masrafı fazlaydı. Bu en aklımda kalan zorluklardan bir tanesi.

Transkriptin tamamını oku

Berlin'e eğitim için 60'lı yılların sonunda gelen Safter Çınar, daha sonra da sorunlarla uğraşacak farklı sendikaların yanı sıra sivil toplum örgütlerinde aktif olarak çalışacaktı. 70'li yılların başında da Türkiye'den kalifiye işçi alımı devam ediyordu. Elazığ Devlet Havalimanı'nda elektrik teknisyeni olarak çalışan Ali Şenol, Almanya'ya 1971'de hem de uçakla gelenlerden. Türkiye genelinde 20 tane teknisyen, tekniker istiyordu. Demir, çelik, tisen. İmtihana girdik, imtihanı kazandık. Ondan sonra uçakla Münih'e indik 1971, 11. ayın 8'i.

Oradan da firma bizi karşıladı, otobüsleri de aldı. Geldik Esen'e geldik, Esen Bahnhof'una. Duisburg'ta Haymlar'a dağıtıldık, Thyssen'e ait Haymlar'a. Alman şirketleri göçmen işçilere çoktan Haymlar yani kalacak yurtlarda sunmaya başlamıştı 70'li yıllarda. 60'lı yılların başında gelip hala bu yurtlarda yaşayan işçiler vardı. İşçi sayısı arttıkça yurtlar büyümüş, kalabalıklaşmıştı.

Haym'e ilk geldiğimiz zaman şaşırdık zaten. Yugoslav, Türkler, bir de az İtalyanlar vardı. 500 kişilik Haym, 12 blok. Her odada 2-3 kişi kalıyor. Haym'in de bir kantini vardı. Sırf oradan alışveriş yapıyorduk. Çevreyi bile bilmiyorduk yani.

Araba yok, ehliyet yok o zaman bisikletten sağa sola gidip geliyorduk. Bir de taş hain vardı, orada da eskiler kalıyordu, eski çalışanlar. O zamanlar diyor Ali Şenol, sosyal yaşantımız daha çok oturduğumuz yurdun ortak kullanılan televizyon salonlarıyla sınırlıydı. Akşamları da televizyon salonu vardı yani haime ait ama herkes kullanabiliyordu orayı.

Bilardo salonu vardı, bilardo oynuyorduk. Sohbet ediyorduk, toplanıyorduk. Dört sene Haym'de kaldık. Ondan sonra Haym'e yakın bir ev vardı. Evde oturanlarla tanıştık, çıkacağız dediler. Zaten bizim bahçesi de bizim blokun bitişiydi.

Ondan sonra anlaştık. Ondan sonra eve çıktık orada. 32 senede evde kaldık. Ali Şenol, Almanya'ya gelip kısa sürede eve çıkan ve Almanca öğrenen şanslılardandı. Bu arada Türkiye'de siyasi hareketler darbeyle kesilirken, Almanya'nın son 10 yılını özetleyecek iki sözcük vardı, refah ve özgürlük. O zamanlar Almanya'nın durumu çok iyiydi yani. İstediğin zaman çık, bir hafta sonra ikinci işe gir. O zaman aranıyordum. Diploma bonservisi oldu mu tamam. Ondan sonra ben ayrılmak istedim. Beni Almanların yanına mühendisler, elektronik mühendisleri bir kısma verdiler ki çok şanslı yani. Benden başka hiç yabancı yok. Bu zenginlik ve refah, 1973 yılına petrol krizinin başlamasına kadar sürdü. İş kapasitesi ve istihdam ihtiyacı düşen Almanya, çareyi önce 1955 yılında başlattığı göçmen işçi alımını durdurmakta buldu. O zamana kadar Almanya'ya farklı ülkelerden yaklaşık 14 milyon işçi gelmişti. Bunun 11 milyon kadarı geri döndü. Göç uzmanımız Safter Çınar, işçi alımını durdurmanın pek çok nedeni var diyor ve ekliyor. teknoloji gelişti, otomatizasyon gelişti. Zaten bu ülkelerden gelen sözüm ona misafir işçiler el işleviyle yapılacak işlerce çalışıyordu. Onlar otomatizasyona geçtiği için orada bir kere ihtiyaç azaldı. İkincisi de 70'li yılların başında Arap ülkeleri

bu petrol fiyatlarını yükseltmek için petrol üretimini durdurmuştu. O da Almanya'daki gelişmeye yalnız Almanya'da değil tabii belli bir yavaşlık getirdi. Ama ana faktörün üretimin modernleşmesi, teknoloji ve otomatizasyon olduğu görüşündeyim. İşçi alımının 23 Kasım 1973'te bir genelge ile durdurulmasından sonra Türkiye'lilerin pek çoğu Aile Birleşimi yoluyla Almanya'ya göç etti. Çınar o yıllarda Aile Birleşimi prosedürünün bugünkü kadar zor olmadığını hatırlatıyor. Buradaki kişinin gelecek insanları da geçindirecek kadar bir gelevi olması

Ve ikincisi kişi başına bir metrekare hesabı vardı. O büyüklükte bir ev dairesinde oturuyor olması. Bunun dışında şimdilik gibi yok. Almanca bilecekti, şuydu buydu. Bunların hiçbiri o zaman yoktu. Aile birleşimiyle gelenlerin çoğu elbette kadın ve çocuklardı. Eşinin gelmesinden dört yıl sonra Almanya'ya göç eden Sakine Mimtaş'a bakın en çok ne zor gelmiş. Bana zor gelen neydi biliyor musun? Biz geldiğimizde evler mobilyasıyla beraber kiralamıştı, tutmuştu beyim. Bana en zor gelen, hele bak diyordum biz kendi güzel yataklarımızı bırakmışız, gelmişiz bunların bu yataklarına. O yataklarda yatmak bana çok zor geliyordu. Başkasının yatağı hani, başkasının eşyası, yatağı. Bana en zor gelen oydu o zamanlar. Dersim'den gelen Sakine Mimtaş, daha sonra tutacakları ve 31 yıl yaşayacakları evi hiç unutamadığını anlatırken gözleri doluyor, sesi titriyor. Alman komşularının desteği ve zorda kalmanın verdiği yaratıcılıkla ayakta kalmış Mimtaş. Oturduğum caddede hiçbir Türk yoktu. Komşularım hep Alman. Almanca tabii bilmiyoruz.

Alışverişe gidiyoruz. Gördüklerimizi hani gördüğümüzü alıyoruz. İsim bilmiyoruz ki isim söyleyelim, bir şey isteyelim. Bilmiyorduk onları. Tabii beyim biliyordu. Beyimle çoğunlukla alışverişe gidiyorduk. Oturduğumuz yerin yanında bir tane kantin vardı. İşçilerin kaldığı hain vardı. Hainin kantini vardı. Oğlumu oraya ekmek almaya gönderiyordum hep.

Oğlumun boynuna bir tane o asker kimliği gibi boynuna bir şey yapmıştım, takmıştım ki kayıp olursa adresini hani bulsun eve getirsinler. Bahçelerimiz vardı, çocuklarımız bahçelerimizde oynuyorlardı. Alman komşularımız çok iyiydi, çok çok iyilerdi. Biz Almanca bilmediğimiz halde onlar bizi idare ediyordu böyle elle, kolla, işaretle. Anlaşıyorduk. 70'li yıllarda göçmenlerin memleketle hala tek bağları vardı mektuplar. Mektupla haberleşiyorduk. Mektuplar zaten geç gelip gidiyordu o zamanlarda. Şimdiki insanlar çok şanslı.

Her gün görüşmeli, görüyor, konuşuyor, diyor biz mektup gelecek diye gözümüz yolda bekliyorduk. Mektup bir ayda aşağı yukarı bir ayda bazen daha geç geliyordu, belli olmuyordu. İşte diyelim ki beyimin yanında burada çalışanlar geldi mi bize haber getiriyordu. Senede bir defa da yüzüne gelebiliyordu, bir aylığına, üç haftalığına.

Türk televizyonları yoktu henüz. 60'lı yıllarda Türkçe gazeteler uçakla getirilip kentlerin ünlü meydanlarında satılıyordu. Elbette tarihi geçmiş olarak. Türkiye gazeteleri ise 70'li yılların başında basıldı ilk kez Almanya'da. Alman medyası da daha kolay alışabilsinler diye daha göçünü ilk yıllarında başlamıştı göçmen işçiler için Türkçe program hazırlamaya. Elbette kamu radyo televizyon kurumları.

1964'te Bayrışa Runfunk'un hazırladığı Türkçe radyo programını daha sonra Batı Almanya Radyo Televizyon Kurumu VDR üstlenecekti ve Köln Radyosu Almanyalı göçmenlerin ayrılmaz bir parçası olacaktı. Köln Radyosu'nu açıyorduk, Köln Radyosu'nda haberleri dinliyorduk. Zaten o saat geldi mi Hayım'da ne kadar insan varsa televizyon salonunda haberleri dinlemek için geliyorlardı. Haberleri dinliyorduk. Ondan sonra çıkıp geziyordu. Karşısı ormandır, göl vardı. Yani çevresi güzeldi. Öyle zamanımız öyle geçiyordu. Zaten Türklerin çoğu o zamanlar vasıfsız işçilerdi. Ağır işlerde çalışıyorlardı. Demir döküm, ofunlarda. Adamlar hayıma gelir gelmez ya bir çay içiyorlardı ya içmiyorlardı. Doğru.

Yatağa uyumaya, ağır şartlar altında çalışıyorlardı. Almancası yoktu, Almancalarımız ilk yoktu. Biz kursa gittik öğrendik ama onların hiç Almancası yoktu yani. Almanya'daki Türkler için Türkçe yayınımıza başlıyoruz. Hepinize kalpten selamlar sevgili dinleyiciler.

Kön Radyosu'nun yöneticilerinden gazeteci yazar Yüksel Pazarka'ya da defalarca bu tanıtımın ardından sadık dinleyicilerine merhaba dedi. Kön Radyosu 1964 yılının 30 Ekim'den itibaren yayına başladı. O yayından önce birkaç ay prova yayınları yapılmıştı. Kön Radyosu Almanya'ya gelen Türklere yasalar konusunda, toplum düzeni, çalışma hayatı konusunda, Almanya konusunda yol gösterici, bilgilendirici bir yayın olarak düşünüldü. Ama aynı zamanda Türkiye ile

bilgi ve haber bağlantısını sağlıyordu. Bunun dışında bir üçüncü işlevi de müzik aracılığıyla çoğunlukla bir eğlence programıydı. Müzik yıllar boyunca, süresi bazen uzatılıp bazen kısaltılan Kön Radyosu yayınının neredeyse yarısını oluşturuyordu. Ve Kayserili Metin Türköz gibi Almanyalı aşıklar göçmenlerin hayatını destanlaştırmaya başlamıştı.

Ben bu sazı Türkiye'de amatör olarak çalıyordum. Herkes dertli. Dedim arkadaşlar, vatandaşlar, ben Türkiye'den buraya gelişimizi, burada çalıştığımızı, yaşadığımız hayatı şu üç dört ay içerisinde çalayım, söyleyeyim, siz de dinleyin. Sirkeci'den elime bir kontrat verdiler. Çalışacağın yer Almanya dediler. Bir paket bir de bilet haydi yollan ettiler. Haşlamayı ilk defa Belgrad'da verdiler. Bir alkış koktu. Olduğu gibi hepimiz ayağa kalktık. Yaşa, aşık çal, devam et. Aşağı yukarı 45 dakika çalmışım. Söylemişim durmadan. O zaman Türk Akış Parti'ye nasıl haber bilezler?

Demişler ki, ya bu öyle bir aşık var, öyle bir parçalar okudu ki, tam Türkleri anlatıyor. Yaşantımızı anlatıyor. Tanıştık Eksport Yılmaz'la. Metin Bey dedi, ya bak geliyor bütün Türkler, sen bir şey okumuşsun, Almanya destanı. Bunu istiyorlar benden. Ne olur biz yap da kaset yapalım dedi. Sütütöy'ü kiraladı, Sütütöy'e götürdü beni.

Ve öylece Almanya Destanı'nı çaldık ve söyledik. Ve ismimiz o tarihten bu tarihe Kayseri'ni aşık Metin Türk'e olarak kaldı. Maister mesai mi vermiyor? Çocuk parası mı alamadın? Trambaylara zam mı oldu? Doktor istirahat mi vermiyor? Kran kasadan para mı alamadın? Yurt müdürü evden mi atıyor? Polis oturma müsaadesi mi vermiyor?

Tercümanlık o yıllarda hatırı sayılır bir meslekti. Sadece iş yerindekiler değil, serbest çalışan yeminli tercümanlarda göçmen işçilerin eli kulağıydı. Berlen'in en eski yeminli tercümanlarından Ali Yıldırım. Sadece resmi makamlarla, polisle, mahkemeyle ilgili işlerinde değil, hemen hemen her konuda bize başvurdukları oluyordu. Eve gelen mektuplarını,

açmadan torbalar içinde bize getiriyorlardı bazen. Bir şekilde onların bütün dertlerine tercüman olmaya başladık. Eşlerinin Almanya'ya getirilmesinden tutun da çocukların hangi okula gideceğine kadar birlikte karar veriyorduk. Çok farklı bölgelerden gelenler de vardı. Hatta sırf aksan sorunu yüzünden anlaşmanın zor olduğu durumlar da oluyordu.

Hakikaten sorumluluğu çok fazla olan bir meslek bizimki. Bazen kaba tercümanda dediklerini de duyuyorduk işlerinde herhangi bir aksama olduğu zaman. Yeminli tercümanlar resmi makamlarda göçmenlere aracılık ederken, Kayseri'yle aşık Metin Türköz de dertlerine, hasretlerine, duygularına tercüman oluyordu. Türköz'e aynı zamanda Avrupa'nın ayaklı gazetesi desek pek yalan olmaz. Sportlu krev olmuş. Aşık Metin hemen bir tane destan yaz. Efendim, iş krizi olmuş, destan yaz. Homalarla evleniyorlar, destan yaz. Permi yapamıyorlar, destan yaz. Sen söyledin, 82 tane plak yapmışım ben. Bunları çok büyük şekilde buradan Türkiye'ye gidenler alıp götürüyorlardı. Köylerde satıyorlardı Almanya'ya gelenleri.

Bak diyorlar, Almanya'nın durumu bu. İşte çok ümitlenmeyin. Almanya'da bir aşık, bütün Almanya'yı anlatıyor size. Biz söylüyoruz, inanmıyorsunuz. Türkiye'deki lakabım böyle oldu. Burada da Almanya'nın bütün şehirlerinden, İngiltere'ye varana kadar, Danimarka, Norveç, Hollanda, gezmediğim şehir kalmadı. O yıllarda Almanya'da 68 kuşağının özgürlük çağrısı halkın politikayı belirleme gücünü de arttırıyordu. Sadece kadınlar değil, çevreciler de örgütlenerek fikirlerini özgürce dile getirmeye başladılar. Göçmenler de esen bu hava sayesinde örgütlenmenin kıymetini anladılar ve hem sendikal örgütlere hem de protestolara kendi renklerini kattılar. Şimdi o vakte kadar normal Almanya'da işte görev oluyordu. Göreve çıkanlar fabrikanın önünde toplanıyorlardı. Ellerinde birkaç pankart vardı. İşte hoparlörle sendika temsilcisi, işyeri temsilcisi bir konuşma yapıyordu. Orada duruluyordu bütün gün. Sonra eve gidiliyordu. Herkes bir yere geliyordu. Bizim insanlarımız davul, zurna, halay çekerek olayı bir hakikaten festival havasına

döndürdüler ve buna Alman işçiler de katıldı. Öğrendiler yani halay nasıl çekiliyor, nasıl yapılıyor. Bu gerçekten görevlerin yepyeni bir havaya bürünmesine yolaştı. Şimdi size tek bir cevap istiyoruz. Evet ya da hayır. Değerli

Türk ve Türk hizmetçiler, cevap sadece hayırdır. Arkadaşlar, Ve 24 Ağustos 1973 günü başlayan Ford grevi tarihe geçti. Grevin nedenlerini greve katılan Ford işçisi Dersimli Mehmet Güler şöyle anlatıyor. İznine gittim, geç geldim. Çıkışımı verdiler. O dönemde Türklere, yabancılara, özellikle Türkiyelilere karşı büyük bir baskı vardı iş yerlerinde. Senem'de bir sefer iznine gidiyorduk. Onda dört haftaydı. Dört hafta bizim için kısa geliyordu oradaki şeyleri.

Geç gelenler yahut da orada hastalık kaydedenlerin çıkışını vermeye çalıştılar burada. Sonra az ücret veriyorlardı. O yüzden Türkiye'lilerde bir tepki vardı genellikle. Bu tepkiyi de sendika gözlerinde bulundurmadı. Arkadaşlar kendi aralarında...

ümitlenerek bu haklarını almak için grev yaptılar. Baskın greve önce Gece Vardiyası'nda çalışan 400 Türkiye'li işçi başlamıştı. İlerleyen saatlerde onlara Alman ve diğer uluslardan 8000 işçi daha katıldı. Ford grevi kısa sürede işçi sınıfının enternasyonel mücadelesinin bir örneği haline geldi. Ve İsviçreli yazar Max Frisch'in 1965 yılında sarf ettiği o söz,

Biz iş gücü istedik ama insanlar geldi sözü ete kemiğe büründü. Alman mı vardı? Yoksa mı vardı? Sadece Türk değildi. Komite başkanı Bahattin Ergündü ama sadece Türk demek o zaman biraz kısır olur. Onun da kalitesi düşer yani. Olmaz öyle şey. İnternasyonal insanlar vardı. Grev Komitesi üyelerinden Hasan Çerkezoğlu, direnişin dayanışma boyutunu grevle ilgili bir belgeselde bu sözlerle anlatıyor. Metal İş Sendikası İG Metal, işçilerin bazı taleplerini haklı görse de grevi yasa dışı bulduğu için işçileri desteklemiyordu. Asıl destek farklı sivil toplum örgütleri ve kamuoyundan geldi. Ford Fabrikası'nda daha sonraki yıllarda işçi temsilciliği yapacak olan Ali Çiçek, genç de olsa o günleri çok iyi hatırlıyor.

Ford'ta bu grev olduğunda ben 14-15 yaşlarımdaydım. İge Metal bu grevi desteklemedi ama İge Metal gençlik oğulları bu grevi destekledi. Benim anımda kalan bir o dönemde işte Köln'e bir minibüs dolusu sebze, meyve buna benzer şeyler yolladığımızı hatırlıyorum. Greve katılan işçileri o dönemde en çok üzense Türk konsolos çalışanlarının işverenin yanında yer alması oldu. Yaklaşık bir hafta süren grev maalesef usta kıyafetleri giyen polisin baskınıyla sona erdirildi. Vahşi grev, Türk direnişi gibi adlarla anılan eylemler biter bitmez, işçiler bazı haklarını alsalar da başta komite başkanı Bahat Argun olmak üzere çalışanların bir kısmı sınır dışı edildi.

Daha sonra Alman Sendikalar Birliği'nin uyum sorumlusu görevini üstlenecek olan Safter Çınar için bu grev bir dönüm noktası oldu. Belki o kavramlar tam geçmese bile bir antikapitalist grev noktasına geldi. Bununla birlikte gerek dış destek, gerek iç destek, gerek sendikaların desteği, gerekse bizim insanlarımızın arasında da destek azaldı ve sonunda bu gref bir sonuca varmadan bitti. Birçok kişi işten çıkarıldı. Almanya sınır dışı edilenler var. Ama Ford grevi tabii her şeye rağmen istenilen noktaya varmasa bile önemli bir unsurdu.

Ford grevinin bir başka önemli unsuru da artık Türkiye'li işçilerin kendilerini gastarbeiter, yani misafir işçi olarak değil, Almanya'nın bir parçası olarak hissetmeleriydi. Greve katılanlardan Mithat Özdemir. Almanya'ya ait olma, Almanya'yla beraber olma. Almanya'ya kültür verme, Almanya'nın kültürü alma noktasıydı, bir devrimdi. Bu ne demekti? Biz de normallaşıyoruz, normal olabiliriz. Eğer bize birisi baskı yaparsa icabında hayır olmaz bu demek istiyorduk ve diyebildik. İşte bu bir devrimdi bizim için. O devrim hala devam ediyor.

Ve elbette Ford kreviyle gelen bu devrimin etkileri günümüze kadar uzanıyor. Bugün pek çok işyerinin Ali Çiçek gibi Türkiye kökenli işçi temsilcisi var. ümit kaynağı oldu. Yani bu toplumda haklarımızı savunmamızın gerektiğini, bunun mücadelesi verilmesi gerektiğini, bunun bir başlangıcı, bir kıvılcımı da oldu. Yani bir yandan tabii Ford içerisinde bir takım şeyler değişirken, eşit iş, eşit ücret, eee altı hafta izin, eee bu gibi şeyler yapılırken ama bir yandan da bu toplumla

Sindikal harekete daha çok ağırlık verilerek sınıf hareketi içerisinde örgütlenmeye başladı Türkiye'liler. Bence bu en büyük kazançlardan biridir. Bir baskın grevi olduğu ve çok ses getirdiği için Ford grevi pek çok kaynakta Almanya'da Türkiye'li göçmen işçilerin öncülük ettiği ilk grev, ilk işçi eylemi, ilk halk arama mücadelesi olarak gösteriliyor. Ancak diyor göç uzmanımız Safder Çınar, bir de ondan önce yapılmış bir kadın grevi var. Kadınlar görevi, 73 yılında çok fazla ön plana çıkmadı ama aslında çok önemli çünkü sırf kadınların çalıştığı bir şirket, Peaburg. Araba fabrikalarına ön parça imal eden, o dönemler maalesef sendikaların da tabii eksiği, light loan grupe diye çok düşük ödeme yapılan bir kategori vardı ve kadın işçiler gayet ağır işlerde, bantta çalıştıkları halde gerçekten

Kadın oldukları için bu kategoriden ücret alıyorlardı. Bu Peer Brook'taki kadınlar grevi sonunda bu Light Down Grup'e kalktı ve daha adil bir ödemeye geçildi. 1973 yılında Noyce'a bağlı Peer Brook'ta gerçekleşen bu kadın grevi olmasaydı Ford çalışanları da belki direnmekte bu kadar cesaret göstermeyeceklerdi. 70'li yıllara damgasını vuran öyle bir olay var ki, o da en çok kadınların yüreğini dağılıyor. Türkiye'de bıraktıkları, zaman zaman getirip tekrar gönderdikleri valiz çocukları. Almancasıyla kofakinda. Sakine Mimtaş, gerçek bir kofakindara dönüşen oğlunun hikayesini anlatırken belli ki o günlerdeki kadar acı çekiyor. Buraya geldikten sonra oğlum, büyük oğlum büyüdü. Okula başlayacaktı, 6 yaşında.

Okul bize çok uzaktı. Düşündük okula nasıl götüreceğiz bunu. Ondan sonra tuttuk, onu şeye gönderdik. Türkiye'ye, dedesi Gül'ün yanına, orada başlasın diye. Bir sene kaldı orada. Yine geri getirdik. Maalesef işte en zor olan o oldu. Dayanamadık. Dayanamadık. Getirdik, yine geri getirdik. Burada başladı. Burada 7. sınıfa kadar yine okudu. Bu sefer de aslın broşüt hastalığı çıktı. Burada çok kötü oluyordu. Doktorlar bize dediler ki bunu

Buranın havası nemli de bu çocuk ondan böyle oluyor. Bunu böyle iklimi kuru bir yerde olursa geçer belki bu hastalık. Onu tuttuk bir daha gönderdik Türkiye'ye hani bu hastalığı geçsin diye. Tekrar gönderdik. 14-15 yaşındaydı gittiğinde. Gitti. Orada başardı, okudu çok şükür. Almanca öğretmeni oldum. Daha Türkiye'de şu anda. Bunlar hepsi o 4 seneden daha acı şeyler.

70'li yıllarda sadece Türkiye ile Almanya arasında gidip gelen 700 binden fazla valiz çocuğu olduğu tahmin ediliyor. Bunlara Yunanistan, Portekiz, İtalya, İspanya, Fas, Tunus hatta eski Yugoslavya'dan gelenleri de eklersek yüz binlerce çocuğun aynı kaderi paylaştığını söyleyebiliriz. Bu kader artık gerilerde bırakılmış olsa da filmlere, oyunlara, kitaplara konu olmaya devam ediyor. Gazeteci yazar Menekşe Toprak da bir valiz çocuğu. Babam iş gücü anlaşmasından 10 yıl sonra Almanya'ya gittiğinde ben bebek yaştaymışım. Sonraki yıllarda ise anne babaları Almanya'ya çalışmaya giderken yakın akrabalarının yanında büyüyen yüz binlerce çocuktan biri oldum. İlk öykü kitabım valizdeki mektupta yokuştaki kız adlı öykü ile bu çocukluğa

hem yaklaşmaya hem de aslında bu durumu kavramaya çalıştığımı fark ediyorum şimdi. Tabii bu öyküyü okuyup da o anlattığınız yokuşta bekleyen, yol bekleyen çocuk sanki bendim diyen öyle çok insanla karşılaştım ki aslında 1960'lardan 70'lere hatta 80'li yıllara kadar uzayan En az iki kuşak göçmenin dramı bu. Bu kuşaklar o günlerin izlerini hala taşıyorlar. Menekşe Toprak, 2011 yılında çıkan Temmuz Çocukları adlı ilk romanında çocukken yaşanan travmaların hayatın tamamına nasıl yansıdığı, hatta sonraki kuşaklara nasıl devredildiğini anlatmaya çalışıyor. Romanının adını Temmuz Çocukları koymasının da bir sebebi var.

Anne-babalarını ancak yaz tatillerinde çoğunlukla da Temmuz aylarında yani izin dönemlerinde görebilen çocuklardı bunlar ki romanın ana kahramanı Ankara'da büyümüş ve Almanya'daki ailesine yabancılaşmış olan Aysu'nun bir sözü aslında kendi hayatından çıkarıp kullandığı bir kavram Temmuz Çocukları. Ben bu romanda göçün hem bir imkan ama hem de aynı zamanda bir kaybetme olduğunu, bir yere ait olamamanın Eşikte durmanın birey üzerindeki tahribatını anlatmak istedim. Eşikte durma halini bugün hala Türkiye'li göçmenlerin yüzlerinden okumak mümkün. İlk kuşak için eşik, iki ülkede de yerleşik olamamakla anlatılırken, ikinci kuşak için iki kültür arasında gidip gelmekle ifade edilebilir.

Almanlar bunu iki sandalye üzerinde oturmak, aslında hiçbir yerde rahat oturamamak diye tanımlıyorlar. İşte diyor Menekşe Toprak, en büyük acıyı da bu ikinci kuşak çekti. Kendi iç dinamiğine sahip, bu dinamikle kendini yazdıran bir edebiyat metni Temmuz Çocukları. Her edebiyat metni gibi de dinamizmini, daha çok hikayenin kendini dayatan dil evreninden ve bu evrendeki dinamizmden kazanıyor bence. Ama yine de

Hakikat şu ki insanı en iyi edebiyat ve sanat anlatır bana kalırsa. İkinci kuşak, yıllar geçtikçe edebiyatın ve sanatın dilini kullanarak göç hikayelerini çeşitli biçimde anlatmaya devam edecek. Yetmişli yıllardan sonra da Türkiye'lilerin Almanya'ya göçü, işçi alımın durdurulmasına rağmen çeşitli yollarla sürecekti. Ben de senin gibi Almancı olmak istiyorum. Yardım et bana, nasıl gelinir oraya? Gelemezsin oğlum, Almanya artık işçi mişçi almıyorlar. Alsalar gelirsin. Yok mu bir çaresi? Yok, vallahi yok. Yani hiçbir yolu yok mu? Yok dedi ki arkadaşım.

Aa, Mahmut. Bak hele, bir yolu var. Sizin aşağıki mahalleden kırcalının kızı var ya. Var. İşte o kızla, Güldan Emine, onunla evlenirsen olur. Tabii, evlenince kocasısın, bakımlı olarak yanına aldırır seni. Başrollerini Hülya Koçyiğit ve Rahmi Saltuğ'un oynadığı Almanya Acı Vatan filmi, sadece Türkiye'den Almanya'ya göç etmek için her yola başvuruluyor olmasını değil, Almanya'da fabrikalardaki insanı adeta robotlaştıran iş hayatını,

Gördüğü serbestlikle bozulan aile yapısını ve para kazanma hırsıyla insanların birbirlerini ne kadar kolay harcayabildiğini de anlatıyor. Ama o yıllarda kapitalizm eleştirisini en sağlam sunan filmse otobüs oldu. Aldatıldık kardeşler. Dolandırdı bu herif bizi. Belki polis yakalamıştır ağam. Belki de başına bir şey gelmiştir. Bir helal bulaydık bari.

Sık kendini Kaltas. Kurban olayım, görüp yakalarlar. Sık hele kendini. 1974'te çekilen ve siyasi nedenlerle uzun süre gösterilmeyen otobüs filminde yönetmen ve oyuncu Tunç Okan, İsveç'e kaçak işçi olarak götürülen, köylerinden başka bir şehir görmemiş bir otobüs dolusu insanın, Stokholm'e vardıktan sonra başlarından geçenleri, şaşkınlığı, çaresizliği, imkansızlığı, şokları Doğu Batı ekseninde anlatıyor. Müziğini Zülfü Livaneli'nin yaptığı filmde üstelik Almanya göçünün daha sonra sembolü olacak olan yazar Aras Ören ve Tuncel Kurtiz gibi isimler de rol alıyor. Ve bu film sayesinde göçmenlerin yaşamı vardıkları ilk günden itibaren belgelenmiş oluyor.

Göç hikayemiz 80'li yılları anlatarak devam edecek. Dizimizi Serap Doğan'la birlikte ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin katkılarıyla hazırladık. Esen kalın. Altyazı M.K

İzlediğiniz için teşekkürler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)