
3.333 kelime · ~17 dk okuma
Ben bu sesi çok iyi hatırlıyorum. Daha 5 yaşında bile değildim babamı sirkeci garından Almanya'ya yolculadığımızda. Babam 2 ay sonra döndü çünkü kulağımdan benim sesim hiç eksilmemiş. İşte bu 6 bölümlük dizimizde dönenler, dönmeyenler, Almanya'da doğup büyüyenleri anlatacağız size. Göç'ün 60 yıllık tarihinde hep birlikte yolculuğa çıkacağız. Mihmandarınız ben Fulya Canşer.
23 Mayıs 1949'da anayasayla resmen kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti kısa zamanda ekonomik olarak da toparlanınca işçi açığı ortaya çıktı. İlk iş gücü anlaşması 1955 yılında İtalya ile imzalandı. İtalya'yı İspanya, Portekiz ve Yunanistan takip etti. Türkiye ise 30 Ekim 1961'de imzaladı iş gücü anlaşmasını.
Almanya'ya göçün dokumentasyon merkezi Domitin kurucularından Aytaç Er Yılmaz, buna pek anlaşma denemez diyor ve ekliyor. Bir nota teatisi yapıldı 1961 yılının 30 Ekim'inde. Ve bu bir Eylül'e geri dönüşlü geçerli sayıldı. Bir yıllığına bir anlaşma yapıldı ve belli mesleklerden iş gücü istenildi. İlk etapta tabii basıtlı işçiler istenildi. Otomobil endüstrisi için, elektronik endüstrisi için, maden ocakları için yoğun işçi alımı yapıldı. İnşaat alanı içinde yoğun işçi alımı yapıldı.
Ve çeşitli fabrikalar için kadın ve erkek olmak üzere bir yıl Alman endüstrisine yetmedi. Bu Nota Tiyatisi yani hiçbir resmi tören yapılmadan imzalanan iş gücü anlaşması her yıl yenilenmeye ve peyderpey yasal düzenlemeler yapılmaya başlandı. Er Yılmaz'ın dediğine göre Türk hükümeti işçi alımı için Almanya'ya epey baskı yaptı. Hatta NATO üyeliğini bile argüman olarak sundu.
Başbakan Ecevit'in Almanya'ya gönderdiği Dr. Bekan Bilaloğlu'nun yaptığı sıkı pazarlıklar sonucu nota teatisi işçilerin yararına yenilendi. Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra en kapsamlı organizasyonuydu iş gücü göçü. O zamanlar Doğu Avrupa ülkelerinden Alman asıllılarda geliyordu. 60'lı yılların başından 70'li yılların ortasına kadar 13-14 milyon işçinin geldiği tahmin ediliyor.
Bu işi Almanya alışılmış olduğu gibi ince ince planlayarak gerçekleştirdi. Daha Temmuz ayında İstanbul'da Tophane'de Almancası Verbündungsstelle olan bir irtibat bürosu açmıştı bile. Öyle her isteyen Almanya'ya gidemiyordu. Alman tarafı için vasıflı olmak ön koşuldu. Bir işçinin vasıflı olup olmadıysa bir takım imtihanlardan geçirilerek anlaşılıyordu.
Mesela kadınlar terziyim diyor ve onu Alman İrtibat Bürosü'nün alt katında bir bölüm vardı. Orada oturtuyorlardı dikiş makinesinin başına. Buyurun dikin diyorlardı. Ne bileyim duvarcıyım diyor işçiler geliyor. Buyurun diyorlar bir duvar örüm bize diyorlar. Yani böylesi şeyler yapıldı ve Alman İrtibat Bürosü bu konularda çok titiz davrandı.
O günleri yaşayanlar, irtibat bürosunun önünün ana-baba günü gibi kalabalık olduğunu hatırlıyorlar. İstanbullu rehber Haluk Uluhan da kenti gezdirirken mutlaka hala ayakta olan bu irtibat binasının önünde durup meraklılarına o günleri anlatıyor. Memurlar vardı Almanya'dan gelen, Arbeitsamt derler ya, doktorları vardı. İşte Anadolu'nun çeşitli yerlerinden başvuran insanlar, başvurmak isteyen insanlar.
Bir takım formlar filan dolduruluyordu, bir takım sorular soruluyordu. Tabii bir de sağlık muayenesi vardı. O meşhur fotoğraflarda görürüz böyle işte dişleri, dişleri at pazarı gibi kontrol ediliyor. İşte adamlar soyunuyorlar, genç genç adamlar utanıyorlar büyük ihtimalle. Tophane Parkı o binanın hemen arkasında. Orayı böyle kendilerine mekan edinmişler. Bir sürü genç adam yatar kalkardı parkta, yerlerde, banklarda. Tam karşında da Kılıçelipaşa Camisi'nin hamamı vardır. Orada yıkandıklarını biliyoruz. İşte bir berbere gittiklerinde falan bir tıraş olduklarını biliyoruz. Muhtemelen Eminönü'nden, Mahmutpaşa'dan bir takım elbise falan aldıklarını tahmin ediyoruz. Çünkü hepsi fotoğraflarda da gördüğümüz gibi gayet jantiler. Tahta bavullarıyla yürüyerek Tophane'den Karaköy, Galata Köprüsü üzerinden Sirkeci'ye ulaşıyorlardı. Oradan da trenlerle kafileler Almanya'ya yollanıyordu. Göç uzmanımız Aytaç Eryılmaz'ın da o günleri düşününce kafasında başka bir tablo beliriyor. Almanya İrtibat Bürosu'ndaki kalabalığın arasında seyyar dişçiler vardı. Onlar tenekeden, metalden hemen oraya dolgu gibi bir şey yapıyorlardı. Çokça ayran satıyorlardı ve diyorlardı ki ayran için akciğerleriniz bembeyaz çıkar. Yani böyle şeyler de yaşandı. Yıllar geçtikçe ayran satıcıları ve dişçilere yeni meslek grupları eklenmiş. Biraz da fırsatı değerlendiren uyanıklar diyelim, Alman irtibat binasının önünü bir ticarethaneye çevirmişler. İşte Berlin'e Frankfurt'ta taksi kalkar.
Ya da ilk gidenlerden bazı uyanıklar araba almışlar. Gelmişler, Alman plakalı araba orada duruyor. Yanına dönerken üç beş kişiyi alıyor. İki kişi, üç kişi alıyor. Yol parasını çıkartıyor belki. O Almanya'yla irtibat bürosu, ofisi, Ferbindungstelle gerçekten o nokta, o binanın önü, arkasındaki park tam anlamıyla bir Almanya'yla irtibat noktası olmuştu. Bir zincir halkası olmuştu.
Belki biraz da bunu temsilen, biraz da o 70'li yıllardaki sanat, kültür dünyasındaki o hafif sol sosyalist düşüncenin bir yansıması olarak oraya bir heykel dikildi. Bir elinde balyoz olan Puzzle bir işçi. İşçi heykelinin tophaneye dikilmiş olması tesadüf olması gerek. Her ne kadar şimdi yıkılmış olsa da İsmail Yaşar gibi göçün daha ilk yıllarında yola koyulanları hatırlatan bu heykel o günlerin siyasi atmosferini de yansıtıyor. Askerlikten sonra İstanbul Üsküdar'da yaşamaya başlayan İsmail Yaşar hamallık, amelilik ne iş bulursa yapıyormuş. Daha iyi para kazanıp daha iyi yaşamak için başvurmuş Almanya'ya.
Aslen, Elazığ'ın Karakoçan köyünden olan Yaşar, altı kardeşten biri. Köyde yapacak hiç işimiz yoktu, diye anlatıyor. Normal bir çiftçilikle geçimimizi temin eder, gidiyordu. Hayvancılık yapıyordu. Köyde ne olacak? Af buyurun, inek beslersin, hayvan beslersin, koyun, keçi beslersin. Geçince açık. Almanya 59'dan askere gittim. Askerden geldikten sonra gittim, yazıldım. 6 doktor muayene etti. 3 ayda benim kağıdım çıktı. Hiçbir problem çıkmadı. Geldim buraya. Ekmek kavgası için.
60'lı yıllarda Almanya'ya göç edenlerin hemen hepsinin derdi aslında ekmek kavgasıydı. Önce bir yıl, sonra birkaç yıl, para kazanıp biriktirip dönmek memlekete. Çirkeci'de geldik, Frankfurt'ta indik. İki buçuk gün falan sürdü. Çirkeci'den oraya 60 saatte, trenle tam 60 saat sürdü.
Vallahi kağıt, bavul, bir mukava kağıdından yapılmış bir bavul. Ufacık bir şey böyle. Elbisemizi falan koyduk. Başka bir şey yoktu ki. Geldik oraya, oradan bizi karşıladılar. Fabrikanın maesteri, şafi geldi. Maesterleri geldi. Hep arabayla geldiler. Biz altı kişiydik. Arabayı koydular, götürdüler. Tamam, pazartesi, iş başı. Türk işçi işçileri İstanbul'da 5.00'a ulaşmak planlandı.
Uzun yol için yapılmadığı halde binilen trenlerle yolculuk 55-60 saat sürüyordu. O yılları yaşayanlar, başımızı koyacağımız bir yer bile yoktu diye anlatıyorlar. Bütün eleştirilere rağmen 7-8 yıl bu trenlerle gitmişler Almanya'ya işçiler. Acil elemana ihtiyaç duyan şirketlerin özel uçak kaldırdığı da olmuş ama ender. Peki gidenlerin hepsi erkek mi? Aytaç Eryılmaz. Alman işverenleri özellikle Siemens, Grundig gibi elektronik alanda çalışan firmalar, sonra ne bileyim tekstil alanında çalışan firmalar özellikle Türk kadın işçisi istediler. En temel nedeni ellerin küçük işler yapmaya yatkın olması. Ancak Türkiye'deki yasalar kocalarından izni gerektiriyordu. Evli kadınlar için özellikle. Ve bir yasal düzenleme yapıldı o yıllarda. Eşlerin iznine tabi olmadan da gidebilme yolunu açmak için. Şöyle anlaştılar evde eşler.
Sen önceden git ama beni çağır. İlginçtir bu anekdota. Sirkeci istasyonundan tren kalkarken ciddi bir uğultu çıkıyormuş benim yaptığım söyleşilerden, görüştüğüm insanlardan aldığım bilgiler çerçevesi içerisinde. Bu uğultu yürek parçalayan bir uğultu.
Almanya treni kalkıyor gardan Gönül ister mi hiç ayrılmak yardan Peleğe sözüm yok böyle yazmış yaradan Daha sonra kölün bülbülü ünvanını kazanacak olan sanatçı Yüksel Özkasap da o yıllarda Almanya'ya göçenlerden. Daha 18 yaşındayken yola koyulan Özkasap şanslıymış. Kendisini Almanya'da eğitim gören amcasının kızı karşılamış. Ben Malatya Ticaret Lisesi'nde okudum. Üç sene. Bir sene Muş Lisesi'nde. Babam oradaydı onun yanında bir sene kaldım. İki senede Ankara Yenimhane Kız Lisesi'nde okudum. Okul bitince işte buradaki ablam izine gelmişti.
Kuzenim. Biraz bizim de ekonomik sorunlarımız vardı. Hani üniversite okumak işte teyzemin yanında okudum son iki sene. Dedi gel seni Almanya'ya götüreyim. Sana orada bir işte ayarlarım. Hem çalışırsın hem okursun.
On sekiz yaşındaydım. En küçük kız kardeşim yeni doğmuş. Yirmi günlük bebekti. Beş kardeşiz. Kardeşlerimi çok özlüyordum. Evi çok özledim. Yaşım çok gençti. Yani ablam olmasına rağmen kalmayı düşünmüyordum ki... ...Alekber Çiçek Hoca ile Nezahat Bayram Almanya'ya konsere geldiler. O zamanlar beş bin kişilik salonlarda yapılırdı konserler diyor Yüksel Özkasap. Ali Ekber Çiçek'le Nezat Bayram'ın da konseri hınca hınç doluymuş. Nasıl olmuşsa olmuş konserden sonra kulise gitmişler. Bu kızın sesi de iyi denince Ali Ekber Çiçek sazının tellerine vurmadan edememiş. Ali
Ekber Çiçek Hoca gel kızım bir oku bakayım bir şey de. Gülüm beni terk edecek hasretiyle öldürecek diye bir türkü var. Yıldız Tezcan okumuş. Bende aklıma ilk gelen türkü o oldu. Ondan sonra işte onu bir okudum. Dedi ki bana Alekber Çak hocam çok temiz, çok güzel bir sesin var dedi. Biraz böyle beni tanımak istedi. Ben dedim işte lise mezunuyum hocam. Üç senede radyo eğitimim var benim Türkiye'de. Dedi ki İstanbul'a gelirsen
Beni ara, bul. Ben seni plakçılara götürürüm. Ve seni hazırlar, radyo imtihanlarına sokarız." deyince hoca daha kafama hemen sanatçı olma şeyi girdi. Şimdi her ayın başında, bu ayın sonunda gideceğim diyeyim, ablam yakama yapışıyordu. Otur kızım. İşte geldik, bak sana şunu yaz. Hohenstrasse in Lingua diye bir okul vardı Almanca. Oraya beni yazdırdı falan. Gidiyorum.
Almancayı o yıllarda öğrenen Ender göçmenlerden özkasap, daha sonra Almanya'da plak yapma fikri doğmuş. Birbirlere sormuşlar, birileri masrafları karşılamış ve soluğu stüdyoda almışlar. Biz iki saat bir davruka ile Arieola stüdyosuna daldık. Plak yapmak üzere. Üç plak okuduk. İşte o üç plaktan biri Gülom plağıydı. Çok heyecanlanınca Ali Ekberçek Hoca Aryola Stüdyosu'nun yanında bir ayna vardır. Sanatçılar orada yer içer, dinlenirler. Oradan bir bardak şarap getirin dedi. Bir bardak şarap getirdiler. Ben hiç hayatımda hiç geçmemişim.
Kızım bunu iç dedi. Yok hocam falan dedim. Hiç içmemişim. İç kızım. Bütün sanatçılar içer. Ben onu kafaya diktim. Yanıma da bir sandalye koydular. Sandalyenin de ucunu tutuyorum. Öyle el mayağım böyle gidip geliyor. Öyle heyecanlanıyorum. Sesime yansıyor. Neyse bir yirmi dakika falan bir mola verildi. Ondan sonra ben Gülom türküsünü okumak üzere mikrofonun başına geçtim. Gülüm'ü ben Gülom olarak yorumlamışım. Gülom beni terk edecek, hasretiyle öldürecek. Ben Gülom'dan ayrılırsam, kim kalbimi güldürecek? Türkü bu. Hele Gülom. Neyse, eser okundu, bitti. Gülom diye bir türkü meydana çıktı. Yıllar sonra da kızıma verdim o isim. Kızımın ismidir Gülom. Hele gülom oy oy gülom küçücüksün sen baygınım hasretinde ölüyorum gel beni kat et oy gülom. Gülom türküsüyle Batı Almanya Radyo Televizyon Kurumu VDR Stüdyosu'nda Sizin Vatanınız Bizim Vatanımız adlı bir programa katıldım diye anlatıyor Yüksel Özkasap.
O yıllarda göçmenlere ana dillerinde sunulan programlar bugün olanlardan çok daha fazlaydı. Ve bu özel programlar kalınan işçi yurtlarında toplu olarak izlenirdi. Bu sayede ünlendim. 6 ayda 150 bin plak sattık ve bir de altın plak sahibi oldum diyor Yüksel Özkasap.
İşte Ankara Radyosu sazları geldi. Saniye Can, Acdağ Pekkan, Yıldıray Çınar, o dönemdeki sanatçılar. Buradan da beni aldılar. Ve ben burada, VDR'in o gecesinde ilk altın plağımı aldım. İlk altın plağım nasıl oldu? Yolum düştü. Köyüne Örsan Bey, Allah rahmet eylesin, düzenlemişti geceyi. O gecede bir altın plak aldım.
Nasıl da yolun düştü köküne. Nasıl da yolun düştü köküne. Köln, Münih, Bremen, Stuttgart, Hamburg, Berlin, daha pek çok kent, Türkiye'den gelen, tırnak içinde söylüyorum, misafir işçileri karşıladı o günlerde. Yozgat'ın Çayıralan köyünden Şeref Kabataş, Frankfurt'ta kurmuş hayatını. Elimizde bize orada içmez su şeyini verdiler. Ondan azığımızı verdiler, çantayı verdiler. Trene 66 kişiydik, bindik. Frankfurt'ta indik, Anıf'ta. Oradan bizi aldılar, Stadtallendorf'a götürdüler. Direkt doğru fabrikası. Motor, motor yaptım yani. 68'de geldim ya, kaldım ya, yine ben Almanya'ya geldiğimde Türk yok. Yine Türk'ü bulamıyorum ben. İsmail Yaşar da 24 yaşındayken Frankfurt'a gelenlerden. Geldiğimde nerede kaldım? Hayımda. Fabrikanın içinde bir oda hazırlamışlar. Her birimize bir yatak verdi. Altı yüz yataklar. Oradan işte buradan fabrikaya git. Sabah gidiyoruz. Paydosta kartımızı basar eve gelirdik. O kadar işte. Vallahi evde ne yapabilirdik? İşte geldi mi ya yemek yapacaksın, ya üstünü başını temizleyeceksin. Başka ne yapacaksın ki? Alışveriş, marketler vardı bakkalları şöyle yakında. Onlardan yapıyorduk.
Heim, Türkiye'den gelen işçilerin gelip kaldığı yurtların Almancası. Yine Almanca heimat, vatan, bu heim kelimesinden türüyor. 60'lı yıllarda gelen işçiler kaldıkları yurtları işte böyle vatan eylediler. Yurtların işçi yurtları ayrı, erkek işçi yurtları ayrıydı ve işçi yurtlarının büyük bir kısmı geldikleri firmaya ait. Daha sonraki yıllarda şehir idareleri tarafından organize edilen yurtlar açıldı ve bu yurtlarda insanlar 4-5 kişi aynı odada kaldı. Koguş türü bir yerlerde olmakla birlikte daha sonraki yıllarda kimi firmalar özel apartmanlar yaptılar. Seçme şansımız yoktu. Nereyi gösterirlerse orada kalıyorduk, diyor Yugoslav işçilerle aynı koğuşa düşen Şeref Kabataş. Altışar kişi yatıyorduk kayımda. Ama ben Nostalja'nın içine düştüm. O vakit neyin daha kötü oldu?
Biliyor musun? Ondan sonra birleştik ya. Ama ben daha şey çektim. Bir kahveye gidiyorum. Hiçbir şeyi bilmiyor. Almasını bilmiyor. Ne alacağımı onu bilmiyor. Ekmek pirot demeyi bilmiyor. Varıyordum, görüyordum. Alıyordum ondan. Tavuk almaya gittiğimizde şimdi dedik ki... Gıgılgıgık diyor. Biliyor musun? Gıgılgıgık diyor. Neyse diyemiyor yani. Yiyecek diyor. Türkçe konuşuyor. Yiyecek.
Alamıyorum, diyemiyorum. İnanın ki ekmeği görürsem, bulursam alıyorum. 60'lı yıllarda gelenler, Almanya'nın günlük yaşamından bir haber oldukları kadar, iş yaşamından da habersizdiler. Önlerine ne gelirse satın aldıkları gibi, ne iş konuyorsa yapıyorlardı. Oradan işe girdik, işe tıktılar bizi. Diyor ki, şunu buraya işte yap diyor ama, o Almanca konuşuyor ama,
Ya, ya, ya, bir ya, yağımız var. Onlar da bize, biz de yapıyoruz. Yani çalışıyoruz. Ama hak ediyoruz işimizi. Hak etmediler ki yavrular fena. Ve pek çoğuna iş hakikaten ağır geliyordu. Bak, şimdi ben anlatayım sana. Şöyle bir oda gibi bir yerden bant falan geliyor. Şu bant buradan giriyor, şuradan şu kapıdan giriyor, buradan çıkıyor, arkadan geliyor. Motorun içinde saçma doluyor.
Buradan geliyor, ben harıl, harıl, harıl tutuyorum. Ama maske, ağzımda maske, boynumda şeyler, sarılı. Tozun içinde gibi, toz aynı. Bir günde üç tane süt veriyorlardı. Öğlenden burada ben çalışmaya başladım. Ulan kardeşim, bilmiyorum, saçmaya tutuyorum ya, hava tutuyorum ya, hava harıl, harıl, harıl, harıl ediyor yani. En zor işleri bize veriyorlar. Param iyiydi ama ölüyorduk canım, toz.
Benim çalıştığım yer çok zordu, deri fabrikasıydı. Bu ellerimiz böyle bir hafta açılmıyordu kelpetinle öyle. Kelpetin sıkı sıkı ellerimiz oldu tahta gibi böyle. Sonra alıştık da bir şey olmadı. Değiştirdiler, hafif hafif yerlere verildiler, Suriye'ye verildiler, buraya gittiler. Almanya'daki ağır iş koşulları Türkiye'de sinema filmlerine de yıllarca konu oldu. Daha sonra Almanya'da en çok izlenen sanatçı ünvanını alacak olan Kemal Sunal'ın 80'li yıllarda çekilen Gurbetçi Şaban filmi biraz kinayeli olacak ama Türkiye'dekilerin, göçmenlerin Almanya'da nasıl yaşadıklarından bir haber olduğunu da gösteriyor.
Türkler iyi çalışıyorlar mı ha? Nefes almak yok. Canlar çıkıyor. Çıksın. İş görsünler. Şunlara bak! Şunlara bak! Nasıl da dalga geçiyorlar. Ben şimdi gösteririm onlara. İki yevmiyelerle gezdim. İki yevmiyeler kesilecek. Tesadüf bu ya, Yozgat Çayıralı'nın Kaletepe Köyü'nden Frankfurt'a göç eden Şeref Kabataş, Kemal Sunal'a film çekerken kullansın diye motoruna ödünç vermiş. Şimdi ben bir de şunu diyeyim sana.
Kemal Sunay'a ben bir gurbetçi, sütçü filmini de ben verdim iş yolunda. Şaban'a, Kemal Bey'e. Motor verdim, motorla film çevirdiler. Büyükmanıfı'nın otobüs durağının olduğu yerde. Gurbetçi filmi olarak da ben motorumu verdim. Kemal Bey filmi çekmişti. Affedersiniz, ben benim amcaoğlu Nuri'yi arıyorum. Bu hainle oturuyormuş. Elma piştirmiş, Cezayir, Cezayir, yallah, yallah.
Allah Allah! Ben Kur'an kursuna mı geldim, nedir? Benim amcaoğlu nerede bacı? Esise trelloz, renk sarı türküka, ego yeme ele nika!
Sen elini yıka lan. Bu da Yunanlı çıktı. Burada herkes başka dilden konuşuyor. Birleşmiş Milletler mi burası ya? Şöyle bir düşün, geçirin aklınızdan. Doğduğunuz yerlerden binlerce kilometre uzaktasınız. Dilinizi bilmediğiniz bir kentte karnınızı doyurmaya çalışıyorsunuz. Yaşadığınız yer bir ev değil, adeta koğuş ve tıpkı benim babam gibi kulağınızda, memleketinizde bıraktığınız çocuklarınızın sesi.
Bir de her yılın sonunda geri döneceğinizi düşünerek korku içinde olma hali. Domit'in kurucularından Aytaç Er Yılmaz, bu bir yıllık çalışma sınırlaması ne zaman kalktı sorusunu şöyle yanıtlıyor. Maalesef o öyle kolay kolay kalkmadı. Zaten bu pek çok alana da yansıdığı insanların burada sürekli diken üstünde durması hadisesini yarattı. Ya en ufak bir şey yaparsam beni gönderirler.
Veyahut da burada bir düzen tutturamama hadisesi ve bu uzun yıllar her yıl uzatıldı ve insanların bu dil öğrenme olayında bile negatif bir rol oynadı. Daha çok ağırlıklı olarak fazla mesaiye yöneldiler. İşten zaten yorgun geliyorlardı. Ağır işlerde çalıştılar. Orayı da belirtmek lazım. Madenler, inşaatlar, yol kımı, şu dil öğrenmeye özen gösteremediler.
Dil öğrenememek daha uzun yıllar Almanya'ya göçen işçilerin en önemli sorunu olarak kaldı. Sosyal yaşama, katılma güçlüğü de öyle. Kendi aralarında çokça zaman geçirseler bile sadece yurtların televizyon odalarında buluşabiliyorlardı. Tek tesellileri memleketten gelen mektuplardı. Mektup, telefon yoktu.
Mektup bir haftadan yok, daha geç. Geliyordu mektupta. Mektupta ağlaşıyorduk, anlaşıyorduk. Teyip çıktı, teyip koyuyorduk, yolluyorduk. Gazete dolduruyorduk, yolluyorduk. Ondan sonra onlar bizi doldurup yolluyordu. İşte ne zaman geleceksin? Annem diyordu ki, oğlum gavurun işi bitmez. Oğlum burada evimiz malımız dolu dolu. Etme, gel oğlum. Tüm orada da mı kalacaksın? Sen hemen gidip gelecektin ya diyor annem. Ondan sonra oraya gittiğimde diyor ki yavrum gitme diyor. Anneciğim burada durup da ne yapalım? Orada da bir alışmışsak diye anneme rica ediyordum. Halalını alıyordum. İşte öyle böyle geçtik gittik ne yapayım? Ayrı düşünce anladım Anam senin kıymetini
Çirke çirke ağlıyorum, anam seni özledim. Özlemez olur mu insan memleketini özlemez mi? Annen var, baban var, kardeşlerin var. Sen nasıl, özlemiyor musun Türkiye'yi? Yani biz de tabii ki özleriz. Sen gençtin o zaman. Böyle değildin. Şimdi bu 38 doğum nereye, senin nereye?
Her ne kadar gülümseyerek anlatsa da İsmail Yaşar, eşini de çok özlemiş, evini de, çocuklarını da. Çünkü tam 20 yıl sonra getirmiş ailesini Almanya'ya. O kadar yıl yurtta yalnız kalmış. Neden öyle yaptığını bilmiyor. Ama Şeref Kabataş biliyor. Korku. Yahu korkuyorduk.
Yahu gidecek, midecek diyerekten duruyorduk ama, ondan sonra çoluk çocuğu getirdikten sonra bir ağladım ama, ben evvelki çektiğim meseleler için. 10 gün ağlıyorum köyden çıktım. Kazanlıktan çıktım, Şahirlihan'dan çıktım. Çorana diye bir köy var, Oya'nın en yukarı geliyorum.
Ağlıyorum, hanım diyor ki niye ağlıyorsun? Ya işte diyorum ağlıyorum, çoluk çocuk ne yapacak orada, nasıl duracak diye aklıma geliyor diyorum. Almanya'da çalışan Türkiye'li işçiler, Aile Birleşimi sayesinde buldukları ilk evlere taşındılar. Kimi tek göz oda, bakla sofa, kimi biraz daha büyük apartman dairelerine yerleştiler.
Hatta birkaç aile aynı evi paylaşanlar da oldu uzun süre. Kime sorarsanız o taşındığı ilk evi unutamıyor. Bir oda, bir mutfak dediğim ufacık bir yer var. Bir de yatma odam var. Üç tane çocuğumdan geldim. Çocukların geldiğinde 8 yaşında biriydi. 6-7 yaşında da biriydi. Biri de daha küçüğüydü kucakta. O da geldi. Ondan sonra gittik, evde 10 gün katlım kalmış oldum. Hemen bir ev tuttum. Dört odak ya. Alkını mılkını da var. Tuvaletini, her şey çok güzel. İyi, ucuz da oturduk. 230'den oturdum. Ama hep yine oturdum. 10 sene, 20 sene geçti. Aileleri oldu, ev verdim. Burada duruyoruz işte. Almanya'ya ilk önce gelip alışanlar için tek odalı ev bile bazen cennet gibi geliyordur eminim. Ama eşinin daveti üzerine taşınanlar içinse buna alışmak hiç kolay olmamış. Fatma Canlı da onlardan biri.
İlk günüm geldiğimde taksiyle Haym'in önüne geldim. Eşim Haym'de oturuyordu. Kayınbiladerim bize bir oda kiralamış. Orada kaldık. Tek oda burası gibi bir odaydı. Gözüne canlandır. Bir şey yok. Bir koltuk vardı. Ama Allah her şeye verdi sonunda. Ben de başladım çalışmaya. 1970 yılında başladım. İlk işim kabloda, metalda çalıştım. Kabilberkti. Kablo sarıyorduk. Elektrik kablosu mesela. Mülhayim'de, Köpüştirası'da, herkes bilir orayı. İşte o kablolar Fatma Canlı'ya, memlekete, ta İstanbul'a kadar yol olmuş. Şefimiz geldi, söyledi. Dedi ki, kabloya kağıt sarılıyordu, üstüne iplik sarılıyordu. Sakın dedi, koptuğu zaman dedi, bir metre noksan yazmayın, iki metre fazla yazın. İstanbul'a, Boğaz Köprüsü'ne gidecek, vatanınıza dedi. O zaman daha severek yaptık. Fatma Canlı hem işini sevmiş hem de Almanya'yı. İlk kuşak temsilcisi pek çok Türkiye'li de rastlanmayan bir pragmatizmi var. 50 yıl sonra yine dün gelmiş gibi benim içimde hiç değişiklik bir şey olmadı. Ben 18 yaşımda geldim Almanya'ya. Şimdi oldum 61 yaşında. Ama her gün aynı. Vatanımıza yatırım da yaptık. Burada da inşallah yatırımımız olacak çocuklarıma. Almanya'da benim ikinci vatanım. Hiç geldiğimden pişman değilim. Çünkü biz geldiğimizde sıfırdan başladık. Bir şey kaybetmedim. Yani hiçbir gün daha demedim ki acaba niye geldik bu memlekete diye.
Burası da Türkiye'de ikisi aynı benim için. Fatma Canlı, İsmail Yaşar, Şeref Kabataş, Yüksel Özkasap gibi Almanya'ya 60'lı yıllarda gelip bir sene sonra dönemeyenlerin sayısı az değil. Almanya işçi alımının durdurulmasına kadar çalışmak için tercih edilen ülkelerin başında gelmeye devam etti. 60'lı yıllarda gelenler şanslıydılar. O kadar çok iş olanağı vardı ki istedikleri zaman iş değiştirebiliyor, eşleri için davetiye gönderebiliyorlardı. 1961-67 yılları arasında gelenlerin %13'ü kadınlardı diyor. Almanya Göçmen Kadınlar Birliği'nden Pelin Şener ve onların kalp ağrısını onların sözleriyle anlatıyor. 1961-67 yılları arasında Türkiye'den gelenlerin sadece
%13'ü kadınlardı. Özellikle eşlerini ve çocuklarını Türkiye'de bırakarak çalışmaya gelen kadınların yaşadıkları özlem bu kuşağın çektiği sıkıntıların en yakıcı yanını oluşturur. Almanya'da birinci kuşaktan kadınlarla ne zaman konuşsak kadınlar birçok kez gözyaşlarını tutamamış memedeki çocuğumu bıraktım diyerek aradan geçen onca yıla ve çocuklarına kavuşmuş olmalarına karşın çocuklarından uzakta geçirilen zamanların halen yüreklerini nasıl dağladığını anlatmışlardır. Bu sızı yetmişli yıllarda da olduğu gibi kalacaktı. Almanya kimileri için Fırsatlar Ülkesi'nden çıkıp Acı Vatan'a dönüşecekti. Özel dizimizin bir sonraki bölümünde yetmişli yıllarda yolculuğa çıkacağız.
Göç dizimizi Serap Doğan'la birlikte ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin katkılarıyla hazırladık. Ben Fulya Canşen, Esen Kanun. Almanya acı vatan Adama hiç gülmeyi Adama hiç gülmeyi Adama hiç gülmeyi Almanya acı vatan Adama hiç gülmeyi Neden dur bilemedim Bazılar gelmeyi Bazılar gelmeyi Bazılar gelmeyi
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.