
2.445 kelime · ~12 dk okuma
Her şey daima daha önceden başlamıştır, diyor kalbine. Acaba bu sözden yola çıktığımızda tam olarak ne zaman terk ediliyoruz? Ya da terk ediyoruz? Her şey eğer her zaman daha önce başlamışsa, muhtemelen her şey tahmin edildiğinden daha da önce bitiyor olmalı.
Aslında bitti dendiğinden ne kadar önce bitti? Bunu hep merak etmişimdir. Çünkü başlangıçlarda, bitişlerde, bizim onlara isim verdiğimiz anlardan çok çok farklı zamanlara ait şeyler. Tam olarak ne zaman terk ediliyoruz? Tam olarak ne zaman terk edildim?
Bu soru beni hem kırıyor hem de merak ettiriyor. Terk edenle terk edilen olmak arasında çok ciddi bir fark var. Bunu her zaman dile getiriyoruz ama acaba her zaman bunun arasındaki farkı da biliyor muyuz bilmiyorum. Terk edenin aldığı sorumluluk çok başka, terk edilenin taşıdığı sorumluluk çok başka. Bir ara her zaman şey diyorum, çok sevdiğim ya da çok bağlı olduğum bir şeyden terk edilen olarak çıkmayı tercih ederim. Çünkü sanki bana yapacak, yüklenecek başka bir sorumluluk istemiyormuşum gibi.
Çok sevdiğim birini ya da çok sevdiğim bir yeri, çok sevdiğim bir şeyi terk eden olmanın sorumluluğuyla yaşamak istemiyorum. Bazen terk edilmiş olmak ve bunu yaşamak bana dayatılmış olsun istiyorum. Normalde hayattaki tüm kararlarımı kendime almak isterim. Hayat başıma gelen öylesine maruz kaldığım bir şey olsun istemem. Ben seçeyim isterim. Ama bazen konu terk edişler ya da bitişler olduğu zaman... ''Tanrım ne olur buna ben maruz kalayım. Bu benim seçimim olmasın.'' diyorum. Kurban rolünü çok fazla sevmem ama terk edilen olma rolünü gerçekten çok seviyorum. Ve mümkünse o şekilde bakmak istiyorum. Bir şey benden gittiği zaman, birisi benden gittiği zaman, benden kalanın iyileşme süreci, hayatındaki boşlukları tekrar organize etme süreci... Bunları yaşamaya alıştım. Terk edilmek hep beni buluyor mu yoksa ben terk edilmeyi seçiyor ve çekiyor muyum bilmiyorum. Ben terk edilen olmaktan hoşlanıyorum ve terk edilen olmanın acısına daha fazla alışım.
Biriyle birlikteyken olduğum ya da bir yerdeyken olduğum halin beni bırakıyor olması, gidenle birlikte giden kendim olması, onunla vedalaşmak... Bu süreçlere, bu acıya galiba çok fazla alıştım. Çünkü birisi sizi terk ettiği zaman sadece o gitmiyor ya da onunla olan hisleriniz gitmiyor. Onunla birlikte kurduğunuz kendiniz de gidiyor. Kendiniz tarafından da terk ediliyorsunuz.
Birçok alışkanlığınızdan, birçok sevdiğiniz özelliğinizden, birçok güzel olduğuna inandırıldığınız özelliğinizden ve belki de birçok kusurunuz olduğu söylenen şeyden kopuyorsunuz. Ya aslında bu çok da kusurlu bir şey değilmiş diyorsunuz ya da bir daha kimse bana şu konuda bu kadar güzel hissettirmedi acaba bu bana ait bir özellik değil mi diyorsunuz. Çünkü her tanışıklıkta, her ilişkide, her iletişimde evet bir tane sen var ama senin varyasyonları da var. Birisi bir tarafını beslerken birisi bambaşka bir tarafını besliyor. Birisi bir tarafını parlatırken öteki bambaşka bir tarafını parlatıyor. Birisiyle birlikteyken inanılmaz derecede belki filmlere, sanata, edebiyata sarıyorsun. Birisiyle birlikteyken inanılmaz daha hayatın basit, doğal akışına sarıyorsun. Ama beslenen bir tarafın ve körelen bir tarafın oluyor. Bunlara göre geliştirdiğin bünyeni, geliştirdiğin yeni seni terk etmek ve onun yasını tutmak da çok zor bir şey oluyor.
Kaybettiğim destekten kaybettiğim aşktan kaybettiğim şehirden çok. Oraya ait özelliklerimin yasını tutmak da beni bazen çok oyalıyor ve çok yoruyor ve bunun ne kadar süreceğini bilmiyorum. İnsan gerçekten kendinin yasını ne kadar süreceğini bilemez. Evet bir şeyin yokluğuna alışabilirsin ama kendi içinden gidenin yokluğuna alışmak çok zor oluyor.
Terk edilmek bir de şöyle bir şey. Tabi terk eden olmak, ben artık bunun içinde olmak istemiyorum deyip, hala belki zaafın olan bir şeye arkanı dönüp gitmek ama terk edilmek, tamamen inandığın bir şeyin artık gerçek olmaması gibi. Sanki sürdüğü sürece sen bir şeydin, şöyleydin, böyleydin, özeldin, akıllıydın, zekiydin, oraya ve ona aittin. Ama artık bunların hiçbiri yok.
Ve bunların artık olmaması sanki hiçbir zaman ya da sandığından çok uzun süredir olmadığının işareti olduğunda insan çok kötü oluyor. Mesela senin şu özelliğini çok seviyorum diyor. Bunu her gün söylüyor, her gün hissettiriyor ve birden bunu hissettirmeyi kesiyor ve sen böyle birisi değilsin çekip gidiyor. Sen böyle birisi değilsin diyor ve çekip gidiyor.
O zaman ben hiçbir zaman o güzel özelliklere sahip olmadım mı? Ben o insan olmadım mı? Sen nasıl beni artık öyle görmezsin? Ya da ne oldu da bu kadar hayatının bir parçası olan bir şeyi artık hayatında olsun istemiyorsun? Yani ben ne oldu da gözden çıkarılabilir bir şey haline geldim?
Bazen gidenden çok bunlar ve bu bırakılışlar, bu vazgeçilişler... Çünkü ben düşünüyorum. Ya ben bir şeyin içinden çıkan bir kağıttan ya da... ...bana iyi hissettiren herhangi bir küçücük oyuncaktan... ...ya da bir pinden ya da herhangi bir şeyden bile vazgeçemiyorum. Ona sırtımı dönemiyorum.
Bir gün okurum diye aldığım ekran görüntülerinden bile vazgeçemiyorum ama sizi hayatının vazgeçilmeziymiş gibi bir yere yerleştiren aşkınız, dostunuz, aileniz, herhangi bir bağınız, size arkasını dönebildiğinde aslında ne kadar vazgeçilebilir olduğunuzla yüzleşmeye başlıyorsunuz ve ne kadar yerinizin doldurulabilir olduğu ile. Bunları bazı konuşmalarda söylemek çok kolay oluyor. Her şeyin ve herkesin yeri doldurulur. Bunu hepimiz biliyoruz, üzülsek de inanıyoruz. Evet, biliyoruz. Ama bunu eylemde görmek, gerçekten çok ciddi bir çöküş olabiliyor. Ve bunu birkaç kere arka arka eylemlerle görmek, hayatın farklı dönemlerinde seni tekrar değerli olduğuna inandıran, tekrar sevilebilir olduğuna inandıran bir insan tarafından bırakılmak ve bırakılmak ve bırakılmak... Aslında sadece bir yanılgı olarak vazgeçilemez olduğunu hissettiriyor.
Yani terk edilmek aslında bazen şu demek oluyor. Seni bir süreliğine değerli bir şey gibi gördüm. Ama yanılmışım ya. Olmasan da olurmuş. Ve hayatın sürekli birilerinin seni keşfedene kadar değerli bir şeymiş gibi görmesi süreciymiş gibi görünebiliyor. Eğer arka arkaya terk edilirsen. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Çok akla başında bir insan da olsanız.
100 kişilik bir odaya girseniz ve odadaki herkes size sen değersizsin, sen akılsızsın, sen şöylesin, böylesin sürekli bunu söylemeye devam etse ne kadar kendinizi de biliyor olsanız ne kadar değerli olduğunuzu da biliyor olsanız o 100 kişinin sürekli tekrarladığı şey bir yerden sonra inandığınız şeyi bastırır hale geliyor ve bazen de buna çok direnen bir yapıda da olmuyoruz kendimizi kendimiz tanımladığımızı zannediyoruz ama sevdiğimiz insanlar tarafından, zaafımız olan insanlar tarafından tanımlanmaya çok açığız Ve bazen bu gücü onların eline kendimiz veriyoruz ve borçumuza gidiyor. Birinin birden sislerin arkasından çıkıp, ''Sen inanılmaz değerli bir hazinesin. Sen inanılmaz değerli bir şeysin. Seni azıcık silsek, parlatsak yeter. Sen burada paslanmışsın çünkü kimse senin değerini görememiş.'' şeklinde yaklaştığında dünyalar bizim oluyor.
Çünkü sanırım masallarla büyümenin ya da her şeyin sonunda çok güzel olacak hikayeleriyle büyümenin getirdiği bir inanç bu. Birisi sislerin arkasından, bulutların arkasından gelecek ve benim ne kadar değerli olduğumu görecek. Kimsenin o göremediği, kimsenin o hakkını vermediği bütün güzelliklerimi görecek. Ben onun için parlayacağım ve hiçbir şey yapmam gerekmeyecek. Olduğum gibi parlayacağım.
Bunu birden yakalıyoruz. Eşimizle, dostumuzla, en çok da aşkımızla bunu birden yakalıyoruz. Ve sonra zaman geçince, ha o kadar da aslında parlatılacak bir şey değilmişsin, der gibi davranmaya başlıyorlar ve bunun adını koysak da koymasak da bir terk ediliş süreci başlıyor. O yüzden, ya birinin arkasından neden bu kadar üzülüyorsun? Terk edilmek neden sana bu kadar koydu? Çok insani dendiğinde aslında olayın sadece bir kişi bazlı ya da iletişim bazlı olmadığının belki de altında yatan bu. Hayır, ben onun için üzülmüyorum.
Sonunda biri beni durduğum yerde, tüm değerlerimle parlarken görmüştü. Ben neden artık parlamıyorum? Bu bir yanılgı mıydı diye üzülüyorum. Biri için parladım ve bitti. Sonra tekrar birisi için parladım ve bitti. Tekrar birisi bende bir şey gördüğünü zannetti ve bitti. Ben neden birisi için sonsuza dek her şeyimle parlamaya devam edilmiyorum? Ve her zaman terk edileceğim bir nokta geliyor.
Birinin beni artık hayatında istememesi ya da sevmemesi ya da bana karşı geliştirdiği kötü duygular değil. Benim güzelliklerim neden o insanı hayatımda tutmaya ya da benden vazgeçmemeye yetmiyor? Ya da buna itmiyor? Belki terk edilmenin bize düşündürdüğü ve yaşattığı o yüzleşme bu. O ağır gelen yer bu.
Bence terk eden de bu olmuyor. Çünkü terk eden bir şeyin içinde daha fazla duramayacağını ya da karşı tarafının sabot etmesi sonucu giden birisi oluyor. Ama terk edilen dediğim gibi sürekli kendinden alınan şeylerle baş başa kalmak zorunda kalıyor. Giden mi gitmiştir, kalan mı? Bu gibi şeylere çok inanmıyorum. Evet, ben her zaman terk edilen olmayı tercih ederim. Çünkü bilmiyorum ya, ben insanları terk edemiyorum. Ben bir şeyi sevdiğim zaman, iyisiyle kötüsüyle ona ne kadar kötü davranırsam da davranayım, onu terk edemiyorum. Ve bazen eski yıllarda çok sevdiğim bir insan bana, sen sınır zorluyorsun demişti. Sen sınır zorluyorsun.
Sen sürekli insanların sınırlarını zorluyorsun ve nereye kadar sana dayanabileceklerine bakıyorsun. Evet öyle yapıyordum. Ben seni hiçbir koşulda terk etmiyorum. Ben senden hiçbir koşulda gitmiyorum. Ben senin arkadaşlığımı, ilişkimi, aşkımı hiçbir koşulda bırakmıyorum.
Bakalım sen nerede ya da ne noktada beni bırakacaksın? Ya da sen beni bırakacak mısın? Bunu aslında bilerek ya da bilmeyerek çok yapan insan var. Bana da yapıldığını gördüm. Çevremde çok bariz yaptıklarını da gördüm. İnsanların bizi bırakıp bırakmayacağını test ediyoruz. Bakalım ne noktada beni sevmekten vazgeçeceksin diyoruz ve insanları delik deşik ediyoruz.
normalin çok çok çok üstünde bir eforla insanların sınırlarını zorluyoruz. Ve o zaman bak gördün mü? Bak gördün mü? Sen beni sevmiyormuşsun işte. Sen beni terk ettin gittin diyoruz. Aslında onun altında yatan sadece ne olursa olsun benim ne kadar çirkin yüzümü görürsen de gör. Beni terk etmeyeceksin değil mi? Sen bende o güzellikleri hala sonsuza dek görmeye devam edeceksin ve onlar en önemli detaylar olacak değil mi demeye çalışıyoruz.
Ama bu bazen olmuyor. Bazen kendini gerçekleştiren kehanet gibi terk edilmenin sebebi kendimiz oluyoruz. Bazen de gerçekten çok büyük hislerle söylenmiş, altı çok dolu olmayan hisler oluyor, sözler oluyor. Ama öyle ya da böyle günün birinde terk edilmek demek, ya da bırakılmak demek, sen sandığım şey değilmişsin demek gibi geliyor. Ve beni en çok da bu kırıyor.
Tamam, benimle bir şeyler yaşamak istemiyor olabilirsin. Beni artık arkadaşın olarak da görmek istemiyor olabilirsin. Ama ben hala senin için aynı şey miyim? Ben bakınca büyülendiğin, bakınca o parlayan şey miyim? Bunun sadece geçici hislere bağlı olması ve o inci gibi algılandığın o anın senden alınması bence çok acı bir şey ve çoğumuz tekrar tekrar bunun peşinde koşuyoruz. O yüzden insanlar birinin özeli olmak istiyor. O yüzden insanlar birinin osu olmak istiyor.
Belki bunun sebebi en çok beni sevsin, en çok ben sevileyim, en değerli ben olayım da değildi de, ben de bir şey göreceksin ve onu sonsuza dek ne yaşarsak yaşayalım görmeye devam edeceksin arayışı. İnsan bazen gerçekten bir evi olsun istiyor. Evi derken olduğu gibi görüldüğü, tüm yüzleriyle göründüğü ve buna rağmen hoş karşılandığı, yaksa da yıksa da tekrar inşa edebildiği bir evi olsun istiyor. Bu çok yorucu bir şey. Bu çok zor ve çok sağlık sınırlarını zorlayan bir şey. Ama aslında insanlar en çok sevildiği yeri değil, en çok kabul gördüğü ve ne yaparsa yapsın terk edilmediği yeri arıyor bazen.
Bu aile kavramından çok uzak büyüyen insanlar da bazen daha çok görülüyor. Ya da arkadaşlarıyla çok iyi belki bir denge tutturamayan insanlar da daha çok görünüyor. Bir yerlerden eksik büyüyen insanlar da, hepimiz bir yerlerden eksik büyüyoruz. Söylediğim şeylerin çoğu bende de var.
O elde ettiğimiz o yakın bağlarda terk edilmek bizi hayatta tamamen öksüz bırakılmak gibi hissettiriyor. Çoğu insan bir sevgilisinden ayrıldığında ya da yakın bir arkadaşıyla bağı koptuğunda belki bu kadar sendelemiyor ya da karşısındaki insanların neden bu kadar perişan olduğunu anlamıyor ama eğer yeterince bağ kuramamış ve koşulsuz sevgiyle karşılaşmamış bir insansanız terk edildiğiniz zaman gerçekten öksüz kalıyorsunuz. Çünkü sevdiğiniz insanı aileniz yerine koyuyorsunuz, dostunuz yerine koyuyorsunuz, aşkınız yerine koyuyorsunuz, aynanız yerine koyuyorsunuz, değer biçeriniz yapıyorsunuz ona. Çünkü bunu yapabileceğiniz başka bir şeyle karşılaşmamış oluyorsunuz. Ve o zaman terk edilmek sizin için gerçekten görünmez olmakla, yok olmakla, öksüz olmakla eşdeğer oluyor.
Bu hissi bazıları çok rahat anlayacak, beni dinlerken bazıları abart diyecek. Ama gerçekten hissin tam karşılığı bu, öksüz kalmak gibi. O yüzden terk edilmenin altında elbette sen beni nasıl terk edersin hırsları, sen benden nasıl gidersin hırsları, terk edilmek birçok şeyi tetikleyecek, birçok şeyi yakacak ve alevlendirecek bir şey ama ben tamamen değerimin artık olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek acısından bakmak istedim. Oradan görmek istedim. Çünkü beni terk edilmekte en çok bu yoruyor ya.
Mesela birisi benden gitse ama dese ki ben sende gördüğüm şeyleri hala görmeye devam ediyorum. Sen bence çok şu şu açılardan çok başka bir insansın ve kalbime hala oradan değmeye devam ediyorsun. Ama bazı sebeplerden seninle olamayız deyip gitse mesela birisi hayatımdan sanki daha az acı çekecekmişim gibi geliyor. Bazen hiçbir yeri ve hiçbir insanı, hiçbir sevgiyi, hiçbir bağı terk edemeyen insanlar hiç kimsenin onları terk edemediklerini görmek istiyor.
Terk edilmek çok ağır bir şey. Her tekrarda, daha fazla... Mesela bir kere terk edildin, sonra bir daha terk edildiğinde bir öncekiyle birlikte terk ediliyorsun. Bir sonrakinde bir öncekiyle bir öncekiyle birlikte terk ediliyorsun. Her yeni terk edilişinde bir önceki tüm terk edişlerinle birlikte terk ediliyorsun. Her savaş tüm savaşları içerir, lafı gibi. Her terk ediş tüm terk edişleri. Her terk ediliş de tüm terk edilişleri içeriyor.
Ve tamamen düşüp kalka düşüp kalka, kendini inşa ede ede, belki kendi güzelliklerini unuta unuta, bazen de ben niye kendimi bu kadar dışarıya açık hale getirdim diye diye, savaşıp tekrar kendini ayağa kaldırıp, tekrar sen de bu ışık gören insana tekrar kendini emanet edip, tekrar kendini baştan yapıyorsun. Terk edilişler arasında bir kendin oluşturuyorsun. Ve değerini tamamen bunlar belirliyor. O yüzden eğer böyle bir dengede gidip geliyorsan terk edilmek, sadece biriyle iletişimini koparmak değil, kendini kaybetmek, değerini kaybetmek, öksüz kalmak, ailesiz dostsuz kalmak gibi bir şey oluyor. Yine de, yine de bu acılara rağmen ben de değişmeyen, çok nadir şeylerden birisi gibi hiçbir zaman terk eden olmayacağım galiba. Kim bana ne yaparsa yapsın, kim beni ne kadar zorlarsa zorlasın, terk eden olmayacağım.
Terk etmiş olsam bile terk eden gibi görünmeyeceğim. Hep terk edilmeyi bekleyeceğim çünkü bu rolü seviyorum. Çünkü bu rolde nasıl kalkabileceğimi biliyorum. Birçoğunuz da belki benim gibi ya da ötekine aşina. Tekrar tekrar öksüz kalıp tekrar tekrar birinin bende bu ışık görmesini tercih edeceğim. Çünkü ben ışık gördüğüm yerden gidebilecek kadar bağlar açısından bir lükse sahip görmüyorum kendimi. Ve kendini bu konuda çok nadir eşleşmelerde bulan insanlar da görmüyor.
Çok yakın bir arkadaşım var, kopamadığı, çok sevdiği birisi var ve onu tanımlarken ben onu ailem yerine koydum. Ve ben ondan vazgeçmedim, ben ondan vazgeçmek nedir bilmedim, ben onu terk etmek nedir bilmedim diyor. Bazen gerçekten ailemiz yerine koyuyoruz ve terk etmek nedir bilmiyoruz. Ama bu karşılıklı olan bir şey değil. Hepimiz başka bir bavulla geliyoruz.
O yüzden de kiminin terk edilmişliği, ertesi gün kalk yeni bir gün, kimininki öksüzlük, kimininki lütuf, kimininki şans, ama herkes için bambaşka bir terk edilme serüveni var. Seninkine bilmiyorum. Umarım kolay geçiyordur. Umarım kolay atlatıyorsundur. Umarım terk edilmekle benden daha barışıksındır. Umarım değerini dışarıdaki insanlara, dışarıdaki bağlara çok fazla bırakmıyorsundur.
Çünkü her terk edildiğinde tekrar biri bende bir şey görecek mi diye beklemek çok zor bir şey. Biliyorum kendin kendini de görmek de çok zor bir şey. Ama bunun da bir ilüzyon olduğunu bir şekilde anlamak gerekiyor. Bilmiyorum tam kendimi ifade edebildim mi? Belki başka bir zaman bunu tekrar konuşurum. Umarım omuzunda dokunabilmişimdir, umarım sana sarılabilmişimdir. İhtiyacı olan ansın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.