Podcast

kendimi geliştirmeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Çağımızın getirdiği bazı gereklilikler var; sabah kalkıp soğuk bir duş almak, kahveyi sade, çayı şekersiz içmek, haftada üç gün spor yapmak, bir şey izlerken aynı anda başka şeyler öğrenmek... Uzayıp gidiyor liste. İyi de nereden çıktı bunlar? Kişisel olarak gelişmeye mecbur muyuz gerçekten?



Bahsi Geçen Yayınlar:

1- Brinkmann, Svend. Stand Firm: Resisting the Self-Improvement Craze. Cambridge: Polity Press, 2017



2- Schwartz, Alexandra. “Improving Ourselves to Death.” The New Yorker, January 2018.



3- Havrilesky, Heather. “Against Self-Improvement.” The New York Times, January 3, 2021.



4- Byung-Chul Han. The Burnout Society. Stanford: Stanford University Press, 2015.



5- Nafus, Dawn & Neff, Gina. Self-Tracking. Cambridge, MA: MIT Press, 2016.









Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.650 kelime · ~18 dk okuma

Merhabalar herkese, Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bu bölümümüzde kişisel gelişim takıntımızı sorgulayacağız. Kendimizi geliştirmeye mecbur muyuz sorusuna bir cevap arayacağız hep beraber. Hazırsanız başlayalım.

Günümüzde kişisel gelişim sadece bireysel bir hedef değil, toplumsal bir yükümlülük gibi ele alınıyor. Sabah kalkıp soğuk bir duş alma, kahveni sade, şekersiz, sütsüz içmek, işte haftada üç gün mutlaka spor yapmak, bir şey izlerken aynı anda başka şeyler öğrenmek, belki bir podcast dinlerken de bunu yapmak hani. Multitasking, duygularını analiz etmek, üretken olmak ama aynı zamanda da anda kalmak. Tüm bunların ardından bazen şöyle hissediyoruz. Sanki bir hayat yaşamıyoruz da biz startup'ı yönetiyoruz gibi bir his hasıl oluyor. Ve biz bu startup yatırıma muhtaç, sürekli bir ürün geliştirmeye çalışan, güncellendiğini ispat etmek zorunda olan biri gibi aslında.

Ve şu sorunun peşinden gideceğiz hani kendimizi geliştirmeye mecbur muyuz? Geliştirmezsek ne olur ve bu baskı nereden geliyor? Birinci bölüm kusursuzluk takıntısı. İlk önce The New Yorker'daki bir makaleye denk geldim, Alexandra Schwartz'un bir makalesine. Başlığı da çok hoşuma gitti, güzel bir başlığı var. ''Improving Ourselves to Death'' yani kendimizi ölümüne geliştirmek diye bir başlık koymuş. Ve burada çok yaygın bir davranış kalıbını deşifre ediyor aslında. Kendini geliştirme takıntısı.

Transkriptin tamamını oku

Burada diyor ki, 2000'lerin başında böyle bir kişisel gelişim çoğunlukla... ...spiritüel bir yerden ele alınıyordu. Belki hatırlayanlar olur. 2006 yılında The Secret diye bir kitap çıkmıştı... ...ve çok fazla satmıştı dünyanın her tarafında. Türkiye'de de, Migros'larda, bütün süpermarketlerde... ...o kasanın yanında duran kitaplar olur ya, onlardan biriydi... ...ve herkes gerçekten de, ben de çok iyi hatırlıyorum, bu kitabı konuşuyordu. Bu kitabın da şöyle bir temel argümanı vardı. İşte çekim yasası.

diye bir şey var bir şeyi gerçekten yeterince istersen olur hani şu anda hani manifesting şeklinde geri dönen fikir 2006'daki The Secret'ın söylemine dayanıyor ve burada işte şey diyordu işte evlenmek mi istiyorsun dolabına kravatlar koy işte şu işe mi girmek istiyorsun O işe gittiğini hayal et ve evrene bir enerji yolla, o enerjiyle o iş sana gelecektir ya da o eş sana gelecektir gibi bir söyleme, bir argümanı vardı ve burada işte böyle İncil'den alınmış ayetlerle falan böyle bir spiritüel olarak onu aslında böyle süslüyordu. Aslında bu düşünce tarzı bireye büyük bir güç duygusu veriyor çünkü ...birey olarak bizim baş etmekten en zorlandığımız duygu belirsizlik duygusu ve o belirlilik ihtiyacı bize çok iyi geliyor aslında. Ama bir yandan da bir yük de bindiriyor çünkü şöyle bir alt metli de var bu çekim esasının hani... Hayatında eğer bir şeyler yolunda gitmiyorsa demek ki doğru düşünememişsin, doğru enerjiyi yollayamamışsın gibi bir yere de varıyor aslında. The Secret tarzı kitaplar 2008 küresel ekonomik krizi öncesinde böyle finansal özgürlük ve kişisel başarıyı ruhsal bir yolculuk gibi sunarak bir nevi böyle bir güzel, süslü, yaldızlı bir bireyselcilik pompalıyordu.

Ama bu 2008 krizi sonrası dünya değişti. O optimizm, o olumlu bakış ruhu öldü yavaşça. Alexander Schwarz şunu söylüyor, kişisel gelişim kitapları da bu küresel kriz sonrasında şekil değiştirdi. Artık pozitif düşünce yeterli değil. Bilimsel veri, işte nörolojik altyapı, alışkanlıklarımızın mimarisi ve en başında bahsettiğim o startup mantığı, kendini bir yatırım olarak görme mantığı öne çıktı, spritüellikten ziyade.

Mesela 2012'de kriz sonrası yayınlanan Charles Duik'in The Power of Habits, Alışkanlıkların Gücü diye bir kitap var. Burada işte beyin yapılarıyla alışkanlık döngüleri arasında bir ilişki kuruyor ve diyor ki hani biz bunlarla davranışlarımızı yeniden programlayabiliriz ve şöyle bir iddia öne atıyor Duik, üç adımlı bir öz koşullanma, kendi kendimizi koşullama. süreci. Mesela spor salona daha sık gitmek istiyoruz. Bir tetikleyici seçeceğiz. İşte mesela spor ayakkabılar. Bunları kapının önüne koyacağız. Bizi harekete geçirecek bir ödül belirleyeceğiz. Spor sonrası bir çikolata yemek mesela ve harekete geçeceğiz. Ve bu sayede aslında hem Pavlov hem de onun köpeği rolünü aynı anda üstleniyoruz. Ve burada ne diyor? Bu kitabın aslında ana argümanı sen de yapabilirsin. Sadece sistem kurmayı öğren diyor. Ve Schwartz, asıl makalemizin yazarı, şöyle bir uyarıda bulunuyor. Yani kişisel gelişim artık kişisel olmaktan çıktı ve bir sektöre, bir endüstriye dönüştü. Ve bu endüstri standartlarında gelişmek, böyle bir ahlaki, bir iyilik, işte kendini daha iyi bir insan yapmak değil de, ölçülebilir, pazarlanabilir bir başarı nesnesi gibi aslında. Yani bu etik değil, bir mühendislik meselesi kişisel gelişim bu çağda. Yani senin bir bire olarak duyguların, inançların, değerlerin, düşüncelerinin bir önemi yok. Önemli olan işte uyguladığın şeyler, ölçümlerin, alışkanlıkların, nasıl hayatı hackliyorsun. Ama şöyle bir sorun var bu sistemin içinde de. Artık eğer bir başarı elde edemezsen, başarısız olursan, bu bir sistemsel bir sonuç değil, senin kişisel yetersizliğin haline geliyor.

Yani bütün o şans faktörleri vs. devreden çıkıyor ve demek ki sen yeterince kendi hayatının mühendisliğini yapamamışsın gibi bir söyleme dönüşüyor aslında. Ve bu suçluluk hissi de yeni bir motivasyon aracı olarak sana, bireye geri satılıyor. İkinci bölüm, sayısal benlik.

Çok ilginç bir kitaba geçeceğim. İkinci kaynağım bu. Gino Neff ve Dawn Nafus'un Self-Tracking, öz takip diye çevrilmiş. Türkiye'de de bu arada çevrilerek yayınlanmış ilgisini çekenler için. Bu az önce bahsettiğim Alexandra Schwartz'un çizdiği kişisel gelişim evreni teknolojiyle birleştiğinde aslında bambaşka bir boyuta taşınıyor. Artık hani kitaplara not almak, işte yeni yıl hedefleri koymak, gibi manuel yöntemler yeterli değil. Mesela Apple Watch ya da türevi bir öz takip cihazına sahipseniz, bu araçlar aracılığıyla vücudumuz, zun her işlevi ölçülüyor, kaydediliyor ve analiz ediliyor. Ve Neff ve Nafus diyor ki, bu dönüşüm basit bir teknoloji meselesi de değil, aslında yeni bir kültürel paradigma oluşturuyor.

Yani öz takip, sürekli kendimizi, yediklerimizi, attığımız adımları, uykumuzu, işte nefesimizi, kalp ritmimizi ölçmek aslında yeni bir benlik inşası biçimi yaratıyor. Nasıl yapıyor bunu? Öz takipin, yani self-tracking'in temel vaadi şu, sen daha sağlıklı, daha verimli, daha farkında bir hayat istiyorsan önce kendini ölçmelisin. İşte önce o verileri elde edeceksin, sonra o verileri analiz edeceksin, sonra ...kendini daha verimli bir hale sokacaksın. Aynı bir işte şirket mantığı ya da startup mantığı gibi işliyor aslında. Ne yediğinin, nasıl uyuduğunu, kaç adım attığını, kalp ritmini, odaklanma süreni... ...ölçmen gerekiyor ve bunu yazarlarımız bir epistemolojik dönüşüm olarak tanımlıyorlar. Epistemolojik, epistemolojik bilgi felsefesi demek yani. Artık bilgiye dair yeni bir dönüşüm olarak tanımlıyorlar.

Ve içgörüden önce aslında artık ölçüm geliyor, sayılar geliyor. Mesela işte sabah yorgun uyanıyorsun ama uygulamana bakıyorsun, aa iyi bir uygu çekmişsin. Kendi kendine şey diye düşünüyorsun, yok yok enerjiyim ya falan. Aslında orada kendi kendine bir gaslighting yapıyorsun gibi. Ve artık senin o ben iyi uyuyamamışım hissiyatın Apple Watch'undaki data tarafından yok sayılıyor. Ve zamanla şunu fark ediyorsun, kendini kendinden çok telefonun tanıyor. Bu dönüşüm bireylerin kendisiyle ilişkisini değiştiriyor aslında. Sanki böyle duygusal bir varlık değiliz de istatistiksel bir varlıkmışız gibi kendimize bakmaya başlıyoruz.

Ve yine Fuko'ya döneceğim. Yani Fuko'nun ismi geçmeden zaten 5 dakika bile konuşamıyoruz. Aslında bu da yine o panoptikonun bir parçası olarak düşünebiliriz. Gözetim toplumunda artık dışsal değil bizi gözetleyen şey, kendi içimizde bizim cihazlarımız, taktığımız cihazlar, bizim verilerimiz, bizim algoritmalarımız bizi izliyor.

Bu arada bu öz takip meselesi sadece fiziksel sağlığı da ölçmüyor. Bir yandan bir ahlaki doğrular, ahlaki norm üretimini de destekliyor. Uykunu optimize ediyorsun çünkü verimli bir insan olmak istiyorsun. Meditasyon yapıyorsun çünkü uygulama sana bir zihinsel netlik puanı, rozeti veriyor. Ve bu ölçümler aslında nötr ya da değersiz de değil. Hangi davranışın iyi olduğunu, neyin gelişmiş sayıldığı sistemin içinden belirleniyor.

Yani aslında bu veri böyle nötr bir veri değil, kendi sistemin içindeki normlar tarafından yorumlanıyor. Ve artık sadece iyi hissetmek istemiyorsun, veri olarak da iyi gözükmek istiyorsun. Bir de bu işin tabii ki de bir sosyal medya boyutu var. Onu da unutmamak lazım. Çünkü bu uygulamalar çoğunlukla sadece seni ölçmekle kalmıyorlar. Sadece veri toplamakla kalmıyorlar. Bu verileri paylaşmana, sosyal medyanın da paylaşmanı da elverişli uygulamalar ve sürekli başkalarıyla kendini kıyaslıyorsun. İşte Strava'da kaç kilometre koştun? Apple Watch'unda kaç kalori yaktın o gün? Kaç adım attın?

Aslında bu sadece bir kişisel gelişim değil, sosyal statü aracına da dönüşüyor. İşte bak bu kadar kilometre koştum, ne kadar iradeli biriyim sinyallemesi de yapıyorsun. Ve Nef ve Nafus'a göre, yazarlarımıza göre bu durum bireyi özgürleştirmekten ziyade... ...yeni bir performans alanı yaratıyor aslında. Ve bu alan aynı Instagram gibi hep en iyi versiyonunu sunmanı bekliyor.

Peki bu teknolojiler bize ne vaat ediyor? Bizi daha sağlıklı mı yapıyorlar? Daha mutlu mu yapıyorlar? Daha huzurlu mu yapıyorlar? Yoksa daha kontrol edilebilir bireyler mi yapıyorlar? 3. Bölüm Sven Brinkman Kişisel gelişim çılgınlığında kendiniz kalabilmek

Araştırmalarım beni Danimarkalı bir psikoloji üniversite hocası Sven Brinkman'a getirdi. Kendisi tam olarak aslında bu kişisel gelişim miti hakkında bir kitap yazmış ve bu kitabı okurken de hoşuma gitti. Böyle çok hayatından anekdotlarla anlatıyor ve ben normalde hani şöyle bir önyargım vardır hani dürüst olayım böyle psikologların yazdığı kitapları çok sevmiyorum. Beni çok açmıyor yani tabii ki sınavlar oluyor ama. Allah Allah be okurken Allah Allah bu adam biraz vizyonluymuş falan dedim böyle araştırdım ve felsefe mezunu çıktı adam. Lisansında felsefe okumuş ardından psikoloji yüksek lisansı ve doktorası yapmış ve tam olarak aslında bizim konumuz hakkında bir kitap yazmış Türkçeye de çevrilmiş kişisel gelişim çılgınlığında kendiniz kalabilmek diye.

Ve Brinkman şunu söylüyor. Aslında kendini geliştirmeye mecbur değilsin. Hatta bazen gelişmemek çok daha insani, çok daha insancı bir duruştur. Bu, Åland Üniversitesi'nde çalışıyor hoca olarak, akademisyen olarak ve şöyle bir anekdotunu yazmış. İşte yıllık hedefler belirleniyormuş. Üniversite yıllık hedeflerini belirliyormuş. İşte nasıl bir sıralamada olmalıyız vesaire diye. Brinkman da şey demiş ya, bence orta kalibrede bir üniversite olmayı hedefleyelim. Herkes şey yapar.

zirveye hedefle falan hani daha gerçekçi bir şekilde hani ortalama bir üniversite olalım işte yani hani demiş ve inanılmaz bir tepkiyle karşılaşmış toplantı odasında öyle bir anekdotundan bahsediyordu hoşuma gitti yani ortalama olmak orta kalibrede olmak asla kabul edilemez falan gibi bir discord'a aslında hayatta kalmaya çalışıyoruz ve Brinkman'a göre yaşadığımız çağ gelişim zorunluluğuyla karakterize ediliyor ve bize bu zorunluluğun içinde hepimize şu mesaj veriliyor Daha esnek ol, daha verimli ol, kendinin en iyi versiyonu ol. Ama bu çağrı aslında pozitiflik tiranlığı dediği bir şeye dönüşmüş durumda. Mesela bir şeyi eleştirdiğiniz zaman, olumsuz yaklaştığınız zaman, sorguladığınız zaman hemen negatif bir yerden değerlendiriliyorsunuz. Şikayet etme, çözüm odaklı ol diyen bir kültür var. Ve sonuç olarak ne hissediyoruz? İşte tükenmişlik, yetersizlik hissi ve hiçbir zaman yetememe duygusu yaşıyoruz. Ve Brinkman bu kitabını bir kişisel gelişim kitabı gibi hani böyle ironik, şakalı bir parodi gibi yazmış. Nasıl kişisel gelişim kitaplarında böyle adım adım adım olur. Bu da kişisel gelişmemeyi yedi adımda anlatmış. Nasıl kişisel gelişimimi durdurabilirim şeklinde. Bütün ben yedi adımını anlatmayacağım size ama bu yedi tavsiyeden en çok beğendiğim üçünü paylaşacağım. Birincisi, göbeğine bakmayı bırak, diye Brinkman'ın kullandığı bir ifade. Bu aslında kendini sürekli değerlendirmek, kendi içine bakmak, ne hissettiğini değerlendirmek, işte nasıl biri olduğun hakkında düşünmek falan gibi. Bu öğütleri, hani kendini tanı, mesela Socrates'ten gelir çok eski, antik bir öğüt.

İçini dön, kendini bul, iç sesini dinle. Aslında bu söylemin altını kazıyan bir şey. Göbeğine bakmayı bırak. Çünkü aslında diyor ki bu iç sesini dinle, kendini bul gibi söylemler zararsız hatta özgürleştirici gibi görünse de aslında yalıtıcı, anlamsızlaştırıcı ve zamanla yoğun bir hayal kırıklığı üreten bir çarka dönüşebiliyor. Sürekli kendini, iç sesini dinleme.

Brinkman diyor ki, günümüzde kendine dönmek söyleminin piyasa mantığıyla birleştiğinde içeriğini kaybediyor. Modern psikoloji, terapi kültürü, kişisel gelişim kitapları genelde şu vadde bulunuyor. Gerçek benliğini keşfedersen hayatın anlamlı hale gelir. Hatta işte seyahat de bazen bulunuyor. Seyahate çık, Hindistan'a git, Bali'ye git. Kendini bul falan ya da hani haç anlatılarında da vardır bu. Peki hani ya gerçek benlik diye sabit bir şey yoksa ben bu soruyu yakın zamanda bu arada YouTube kanalım kötü emellerde Budizm videosunda da ele aldım gerçek benlik mevzusunu Budizm çerçevesinde ona da ilginizi çekiyorsa bu benlik muhabbeti o ayrı bir soru oradan izleyebilirsiniz. Ya da benlik dediğimiz şey aslında tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak şekillenmiş bir kurguysa, burada yine Foucault'un Özne'nin inşası fikrine giriyor yazar. Aslında burada hani ben olarak keşfedilecek bir hakikat yok ve belirli iktidar yapılarına göre kurulan bir söylem bu, ben söyleme. O yüzden içine dön çağrısı bazen seni özgürleştirmekten çok sisteme daha iyi adapte olmanı sağlayan bir teknik haline gelebilir ve bu noktada da tehlikeli olabilir. Bir başka tehlikeye

dikkat çekiyor bu ringband. Sürekli kendini analiz etmek aslında insanı daha bilgili değil, daha tedirgin bile haline getirebilir. Psikolojide bu terimin bir ismi var, self-monitoring overload. Yani kişinin davranışlarını, duygularını sürekli izleyip değerlendirmesi aslında patolojik, hastalıklı bir yere götürüyor insanı. Ama bu günümüzde çok sık karşılaştığımız bir durum yaratıyor. Acaba doğru hissediyor muyum? Yeterince farkında mıyım? Yeterince anda mıyım? Bu ilişki bana ne katıyor?

Bu karar verirken yeterince iç sesimi dinledim mi? Hani iç sesini dinleyip berbat şeyler yapan işte milyonlarca insan düşünebiliriz yani. Hitler belki de iç sesini dinliyordu ve çok kendi oluyordu yani soykırım yaparken. O yüzden hani iç sesini dinleyerek verdiğimiz kararlar doğru olacak zaten. Sıkıntılı bir söylem diyor Brinkman ve bazen yaşamayı bırakıp yorumlanan bir metin haline dönüşüyor. Bunu belki ilişkilerde vesaire yaşamışsınızdır. Sürekli ilişki hakkında konuşmaktan ilişkinizi, romantik ilişkinizi yaşayamaz hale gelmişsinizdir. Sürekli ben senin içindeyim, bizim ilişkimiz neden şöyle, neden böyle bir dinamik oluştuyu konuşmaktan ilişkinin kendi malzemesi kalmaz. İlişkinin malzemesi ilişki hakkındaki analizler olur.

Brinkman'ın işaret ettiği bir başka yönünde şu, içsel durumlarımızı sürekli ölçmek, analiz etmek, optimize etmek aslında bizi daha kaygılı hale getiriyor. Buna sağlık paradoksu diyor. Mesela uykunuzu izliyorsunuz. Sürekli uykunuzu izlediğiniz için, nasıl uyuduğunuzu takip ettiğiniz için uykunuzun kalitesi bozulmaya başlıyor. Brinkman bu noktada şöyle bir sade bir öneride bulunuyor. İç sesini sustur, kendini inceleyeceğine yani Brinkman'ın ifadesiyle göbeğine bakacağına dışarı bak.

Birine yardım et, bir ideali savun. Yani kendini sürekli anlamaya çalışmak yerine dünya için anlamlı bir şeyler yap. İkinci tavsiyesi Brinkman'ın Koçunukov. Bu Koçunukov çağrısı günümüzde hızla yaygınlaşan bir meslek grubuna yöneltilmiş bir ereştiri aslında. Koçluk dediğimiz müessese özellikle son 20 yılda sadece iş dünyasında değil, bireysel yaşamın tüm alanlarında kabul gören bir destek sistemi haline geldi. İşte hayat koçu, ebeveynlik koçu, ilişki koçu, öğrenci koçu, farkındalık koçu, nefes koçu, uyku koçu ve bu koçlar kendilerini genellikle motivasyonel destek sağlayıcılar olarak sunuyorlar. Ama Brinkman'a göre bu ilişki biçimi bireyin kendi öz disiplinini kaybetmesine, içsel değerlerinden ulaşmasına ve gelişim takıntısıyla kuşatılmasına yol açıyor. Aslında neoliberal özne inşasının bir tezahürü olarak görüyor. Artık birey kendi hayatının CEO'su ve bu şirketin de bir danışmanı var, yalnız değil. Ve koçluk bu danışman figürünü aslında sürekli hale getiriyor.

Ve Brinkman'ın eleştirisi de şu. Koşluk sistemi aslında bireyin potansiyelini açığa çıkarmıyor. Onu sadece daha yönetilebilir, daha öngörülebilir, daha uyumlu bire haline getiriyor. Ama belki de hani Brinkman şöyle bir soru soruyor ve ben de bu soruyu değerli buluyorum. Belki de en değerli taraflarımız insan olarak ve bizi biz yapan şey yönetilemez, öngörülemez ve uyumsuz taraflarımız, o kaotik tarafımız belki de. O yüzden şöyle başka bir tavsiyede bulunuyor.

Roman oku diyor. Bu ilginç bir tavsiye. Benim hoşuma gitti. Bu üçüncü ve son tavsiye. Yani benim aldığım üçüncü ve son tavsiyesi. Şöyle bir eleştirde bulunuyor. Hani kişisel gelişim kitapları bir kontrol vaadi satıyorlar aslında. Hayatını yeterince işte optimize edersen çok başarılı olabilirsin falan. Ama hayat aslında öyle bir şey değil. Hayat çok karmaşık, kaotik bir şey yani. Ve romanlar bu kaotikliğin çok sesli doğasını gösteriyor.

Brinkman'ın roman oku çağrısını ben çok kıymetli buldum. Çünkü kişisel gelişim literatürünün en güçseleştirilerinden biri burada. Çünkü hayat bir algoritma değil, çok sesli bir şey hayat. Öngörülemez bir şey ve düzensiz bir anlatı. Aynı bir roman gibi. Buradaki romanı kişisel gelişim kitaplarıyla karşılaştırıyor. Hayat kişisel gelişim kitaplarına göre kontrol edilebilir, önceden planlanabilir bir proje gibi aslında. Adım adım ilerliyorsun, sorunlar çözülüyor, sonuç ölçülüyor, başarı ölçeklenebiliyor. Ama romanlar böyle değildir. Romanlar bize hayatın düzensizliğini, rastlantısallığını, çelişkilerini anlatır. O insan doğasının çelişkilerini anlatır aslında. Karakterler ne zaman ne yapacaklarını çoğu zaman kendileri de bilmezler. Duygular aniden değişir ya da olaylar beklenmedik yönlere savrulabilir.

Ve aynı aslında bu gerçek hayatı bir taklididir. Burada Brinkman Rus romancı Mihail Bahtin'in çok seslilik kavramına değiniyor. Romanların tek bir doğru sesi değil, birbiriyle çatışan birçok sesi bir arada taşıdığını söylüyor. Ve bu da aslında bu roman okumak da bize insan doğasının karmaşıklığını kabullenmeyi öğretiyor. Hayat tek bir yol üzerinden yürünmüyor romanlarda.

Romanlar aslında kendini bulman için değil, kendinden çıkmak için bir yol. Ve başkasının hikayesini yaşarken hem empati kuruyorsun, farklı bakış açılarına açık hale geliyorsun... ...ve en önemlisi de kendi anlatını mutlaklaştırmamayı öğreniyorsun. O belirsizlikle baş etmeyi öğreniyorsun.

Buradan kişisel gelişim kitapları çoğunlukla çözümler sunuyor, romanlar ise cevabını bilmediği sorular soruyor. Ve kişisel gelişim kültürünün dayattığı faydalı ol, üret, ölç, optimize et söylemine karşı romanlar adeta bize sessizce şunu fısıldıyor, her şey bir işe yaramak zorunda değil. Birinkman son olarak şöyle bir öneride bulunuyor. Aslında kendimizi aramak yerine erdemler, değerler sahibi olmalıyız. Bu arada ben yakın zamanda psikiyatrist Ahber Hasanoglu'yla da bu benzer bir konuyu tartışmıştım. Kendisi...

...psikiyatri kliniğinde felsefi birçok bilgelikten de faydalanıyor diyeyim... ...ve o da hep böyle bir erdemli hayatı ve çeşitli değerlere sahip olarak hayatımızı... ...bu şekilde idam etmemiz gerektiğinin önemini vurgu yapıyordu. Aslında Brinkman'ın sonucu da biraz Alper Asanoğlu'nun verdiği bu tavsiyeye yakın bir tavsiye.

Dördüncü bölüm. Bung Chul Han, Yorgunluk Toplumu. Bung Chul Han'ı duymuşsunuzdur. Son zamanlarda çok popüler olan... ...yarı Koreli, yarı Alman bir filozof. Ve günümüz modern insanın... ...ya da postmodern insanın... ...tükenmişliği, yalnızlığı... ...postmodern dünya hakkında çok ilgi çekici tespitleri var. Ve çok popüler olan, kısa ama çok etkili bir kitabı. Yorgunluk Toplumu, Burnout Society. Ve şöyle diyor Bung Chun Hal, kendimizi sürekli ölçtük, optimizettik, kontrol ettik ama şimdi bütün bu çabaların getirdiği yer tükenmişlik yani burn out. Güney Kore asıllı Alman filozof Bung Chun Han, Yorgunluk Toplumu adlı kısa ama sarsıcı kitabında çağımızın patolojik ruh halini teşhis ediyor. Depresyon, ansiyete, tükenmişlik sendromu hayatımızda Türkiye'ye Hürrem Sultan tarafından tanıtılan bir sendromdur. Hiperaktiflik, dikkat dağınıklığı bunlar artık bireysel sorunlar değil.

Aslında çağın yapısal hastalıkları. Burada Foucault sonrası bir eleştiri sunuyor. Foucault, toplumun bir disiplin toplumu olduğunu vurguluyordu. Burada yasaklarla aslında bireyler şekilleniyordu. Bunu yapamazsın, şu kurala uymak zorundasın. Hastanedeki hasta şöyle olmalı, işte tımarhanedeki deli şöyle olmalı. diye yasaklarla aslında birey şekillendiriliyordu. Ama Han'a göre iktidarın artık dili değişti. Aslında artık birey şu şekilde, şu söylemlerle şekillendiriyor. Yapabilirsin. Yeterince çalışırsan başarırsın. Sınırlarını zorla. Bu aslında yeni, bu iktidarın temel figürü bir başarı öznesi. Kendi kendine motivasyon üreten, sürekli hedef koyan, her başarısızlığı içselleştiren bir birey var aslında artık karşımızda.

Bu dönüşümle birlikte artık bir itaat öznesi değiliz ama bu özgür olduğumuz anlamına gelmiyor. Tam tersine bizler artık kendi kendimizin işvereni, eğitmeni ve gardiyanıyız. Burada nöronal çağ ve psikopolitika diye iki kavramı ortaya atıyor Bunçulhan ve çağımızı bir nöronal çağ olarak tanımlıyor. Burada şöyle bir hastalık alegorisinden gidiyor. Eskiden modern çağlarda viral hastalıklar dışarıdan gelen bir bakteriyle senin bağışıklık sisteminin kendisinin savaştığı bir formattaydı.

...ve ama artık mevcut düzende kendi hastalıklarımızı kendimiz üretiyoruz. Kendi bağışıklık sistemimiz kendimizle savaşıyor. Depresyon, dikkat dağınıklığı, ansiyete, burnout... ...bu artık bireyin nörolojik aşırı yüklenme sonucu yaşadığı hastalıklar... ...dışarıdan gelen bir viral enfeksiyondansa. Ve bu biyolojik değil tabii ki, hani kültürel ve ekonomik bir sonuç. Çünkü artık birey kendi potansiyelini zorlamakla yükümlü. Ve bu yük zamanla zihinsel bir çöküşe neden oluyor. Buna da Han Psikopolitica adını veriyor. Yani bedenin değil, zihnin yönetilmesi. Baskı değil, yasakla değil, öz motivasyonla üzerimizde bir iktidar kurulması. Ve bireyin bu düzene gönüllü katılım göstermesi, para vererek o Apple Watch'ı alması,

...datalarını kendisinin koyması. Buna pozitif şiddet adını veriyor. Yapabilirimin acımasızlığı aslında. Ve bu burnout'un, bu tükenmişliğin en sinsi tarafı da şu. Baskı dışarıdan değil, içeriden geliyor. Yani tüketen şey bir yasak değil. Sonsuz olasılıklar ve sınırsız potansiyel vaadi. Buna işte pozitif şiddet adını veriyor.

Aslında artık hiçbir şey sana karşı değilmiş gibi görünür. Yani artık bir mikrop yok, bir virüs yok, bakteri yok. Ama her şey senin aşırı yüklenmene, kendini parçalamana neden olur. Bir otoümin hastalık gibi. Sosyal medya mesela seni sürekli... daha çok üretmeye çağrılıyor. LinkedIn profili kendini geliştiren başarı öyküleriyle dolu. Wellness uygulamaları, iyi oluş, esenlik uygulamaları, biraz daha farkındalık, daha iyi nefes, daha optimize uyku ve sen artık yorgunken bile yeterince iyi olmadığını hissediyorsun Han'a göre. Bu noktada Bung Chun Han en sert iddialarından birini ortaya koyuyor. Bugünün neoliberal bireyi artık başkasının değil, kendisinin kurbanı.

Modern köleliğin efendisi yok diyor Han. Çünkü sen artık kendi sınırlarını kendi ellerinle zorluyorsun. İç sesin sana şöyle diyor, biraz daha çalışırsan her şey düzelecek ama çalıştıkça tükeniyorsun ve bu tükenmişlik bile bir başarısızlık gibi hissettiriyor. Normal klasik hani kapitalist anlamda sömürüde bir patron vardır, bir işçi vardır. Bugün patronumuz aynada baktığımız kendimiz aslında. Peki ne yapabiliriz Han'a göre? Ona göre o klasik pozitif önerilerde bulunmuyor bu durumla savaşmak için. Tam tersine boşluk, eylemsizlik, sessizlik, tüketilmeyen zamanlarda bir direnç potansiyeli görüyor Han.

İşte şöyle şeyler tavsiyelerde bulunuyor. Zaman zaman hiçbir şey yapmamak, sessiz kalmak, kendini sürekli analiz etmemek, performans dışı ilişkilere yer açmak, bazen bir şiir okumak, bazen boş boş bakmak, can sıkıntısını bastırmamak. Boş boş bakmak deyince lisedeki bir anım geldi. Bir edebiyat hocamız vardı. Temaşa yaptırıyordu bize böyle. Biz de tabii ki dersi kaynatmanın yollarını arıyoruz. Temaşa diye bir şeyden bahsetti. İşte Osmanlı'da böyle gözlerinin dalması ve hani kafanın aslında dinlenmesi durumu yani. Boş boş durmak ama zihnini böyle bir askıya alma hali. Biz de hep işte kendisine söylüyorduk. Hocam temaşa yapalım mı falan diye. İki dakika her gün, her dersi temaşa yapıyordu.

Aslında bu temaşa yapmayı da Bumçun Han'ın önerilerine koyabiliriz. Çünkü ancak bu tür boşluklarda sistemin dışında düşünebilme, hissedebilme, var olabilme ihtimali ortaya çıkıyor. Han'ın yorgunluk toplumu bize şunu söylüyor, sorun sende değil ve çözüm de tek başına sende değil. Ve artık soru şu değil, üzerine düşünmemiz gereken soru, nasıl daha iyi biri olurum? Belki de yeni soru, sormamız gereken soru şu. Ben neden sürekli daha iyi biri olmaya mecburum?

Kendimizi geliştirmeye mecbur muyuz? Bence bu birazcık ayak dirememiz gereken bir içgüdü haline geldi. Dört tane kaynak üzerinden bu sorunun peşinden koştuk. İlki, Kendimizi Ölümüne Geliştirmek isimli denemenin yazarı Alexandra Schwartz. İkincisi, Öz Takip, self-tracking kitabının yazarları Nef ve Nefus. Üçüncü kaynağımız,

...Kişisel Gelişim Çılgınlığında Kendiniz Kalabilmek kitabıyla... ...Svend Brinkmann ve son yazarımız da son zamanların son derece popüler ismi olan... ...Boung Chul Han'dı. Benim kendi yorumum şu şekilde, bu dört kaynağa da bakıp... ...zihnimde bu soruyu döndürdüğüm zaman... Bazı kişisel gelişimlere tabii ki de açık olmamız lazım ama sürekli kendimizi 7-24 optimize eden bir şirket gibi kendimizi değerlendirme içgüdüsünü belki de öldürmeliyiz. Hiçbir şey yapmadan bazen durmak, boş boş takılmak, hayatın o karmaşıklığını, optimize edilemezliğini ve belirsizliğini kucaklamak bazen bize iyi gelecek diye düşünüyorum. O yüzden hayır, kendimizi sürekli geliştirmeye mecbur değiliz. Bir sonraki bölümde yeni bir sorunun peşine düşeceğiz. Hoşçakalın!

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)