
7.242 kelime · ~36 dk okuma
Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bu hafta yanımda sevgili partnerim Yaşar var kendisini. Benim de Kürt arkadaşlarım var demek için yanımda tutuyorum. Hoş geldin Yaşar. Hoş bulduk Ezgi. Yeni evine taşındın. Aynen öyle. Hayırlı olsun. Teşekkür ederim. Peki benim sana bu evi bulmam hakkında bir minnet duyuyor musun? Kesinlikle duyuyorum.
Hayatını çekip çevirme. Aynen öyle. Herkesin ihtiyaç duyuyor arkadaşsın. Teşekkürler. Sen partnerini Ömer Gemalmaz olarak görüyorsun ama cenazene Ezgi Emel gelir. Aynen öyle. Bazı dostlar omuzunda ağlamak için, bazı dostlar ise beraber eğlenmek için. Sen de her ikisi istiyorsun.
Sağ ol. Teşekkürler. Bugün güzel YKS tercih dönemindeyiz. Senin de benden daha yakın olduğun bir tarih aslında. Yani benim üniversite zamanım biraz uzarından geçti. Ve üniversiteye gitmeye mecbur muyum konusunu konuşacağız Yaşar'la beraber. ve üniversitenin hala ne kadar geçerli olduğunu, üniversite diplomasının amaçladığı şeyi ne kadar başardığını, ne kadar başaramadığını ve meslek edinmedeki rolünü belki biraz da konuşacağız.
Ben bu bölümde özellikle biraz hani hedef tahtamıza şeyi oturtmak istiyorum. Hani tıp gibi, hukuk gibi hani böyle çok somut meslek edindiğin ve çok net bir... ...formasyona girdiğin bölümler değil de işte işletme, ekonomi, politika, felsefe... ...sosyoloji falan gibi biraz daha böyle hani soft skiller, yumuşak skiller edindiğimiz... Ve böyle varsayım şu ki, biz buradan bir şekilde bazı beceriler kazanacağız ve bunu iş hayatına aktaracağız. Ve lise mezunu bir insandan daha iyi bir seviyede olacağız o mesleğe adapte olurken. Öncelikle üniversitenin sence hani hedefi bu mu olmalı? Üniversite ne için var sence? Bir üniversiteye giren insan ne hedefle girmeli? Meslek edinimi dışında ne vermeli insana?
Bunu dönemden döneme değiştiğini düşünüyorum bu arada. Çünkü senin olduğun dönemde, sen üniversite okurken şöyle anlattılar, çok yaygındı. Sahip olmak, ait olmaktır. Mülkiyet bizi köle kılar veya ne var canım, para kazanıp ev alacağını, araba alacağını, git dünyayı dolaş.
Biraz aslında dönemin ruhu daha böyle refah yayıyorsa, insanlar geleceğe dair daha özgüvenle bakabiliyorsa, hatta trafik teriminden yola çıkacak olursak, yol görüşü, yol mesafesi açıksa insanlar daha kolay risk alabiliyor ve kendilerine meslek edindirmeyen bölümleri, kendilerine meslek edindirmeyen pratikaları çok daha rahat sahiplenebiliyorlar. Ama şu anı düşün, şu an insanlar için üniversiteye gidip hele de tam olarak hangi mesleği yapacağının garantisi olmayan bölümlerde okumak çok riskli geliyor. Ben bunu şuna benzetiyorum. Bu sefer pastoral değil, bahri bir benzetme yapacağım. Denizle ilgili yani. Bizi böyle denizin soğuk sularına götüreceğim. İlki yani mesela siyaset bilimi okuyorsun, iktisat okuyorsun veya görsel iletişim tasarımı okuyorsun. Bu bir zodiac botuna binmeye benziyor.
Yani hava güzel, hava güzel şu demek dünyada refah var, para dağıtıyor. İki binlerin başı Amerika dünyayı para dağıtıyor. Çin yeni yeni büyüyor. Herkesin müthiş bir optimizm var. Sen Zodiac botuna binip kendi rotanı kendin çiziyorsun. Eğleniyorsun, havalı, güzel. Bir yandan da çok böyle mutluluk verici bir şey. Ama hava bozarsa, deniz dalgalanırsa ki bu ekonominin kötü gittiği, jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde... Artık zodiac botları o kadar çok insanların ilgisini çeken şeyler olmaz. O zaman yük gemisine binmek istersin. Ağırdır, nereye gideceği bellidir. Ama daha önce o yolu binlerce defa geçmiştir ve alabora olmayacağının garantisini sana verir. Peki bu alegorin freestyle mıydı? Yoksa önceden düşünmedim. Freestyle'da gelirken gemileri inceledim ve akraba geldi. Demek istediğim şey, dedin ya bugün mühendislik ve hukuku konuşmayacağız diye. Çünkü bunlar insanlara belli bir takım bölümler veriyor. O bölümler neticesinde hangi kariyere gideceğin çok belli. Bu şu an için daha fazla insanın istediği bir şey. Daha genel, geçer akçe oldu. Çünkü hayat zorlaştıkça insanların risk alması azalıyor. Sen de şunu dedin ya, üniversite ne olmalı?
Yirmi sene önce bana bunu sorsaydın şunu rahatlıkla derdim. Tabii ki kendini geliştir, dünyaya açıl, ummadığın mesleklerin peşinden koş ama ekonomi kötüye giderken insanların belirsizlik algısı artarken istihdam piyasası daralırken bunu demek o kadar kolay olmuyor. O yüzden üniversitenin rolü aslında kendisini adapte edebileceği süreci önemli ve benim tespitim şu üniversite maalesef şu an kendini adapte edemiyor. Dünyadaki birçok trendi. O yüzden üniversite kurumunun üniversite
Bütün yapısının değerin azaldı, alternatiflerin çıktı ama bir yandan da ondan vazgeçemediğimiz bütün hayat sisteminin üniversite diplomasına hala bağımlı olduğu bir dönemdeyiz ve kriz buradan çıkıyor bence. Ben şu açıdan sana katılmıyorum. Sen biraz böyle ekonominin belirleyici rolünü vurgulayan bir insansın. Analitik Marxistim.
ki rolü yok demek değil iddiam ama bence biraz üniversite şöyle de bir yer olmalı yani insanlara farklı farklı varoluşları ilhamını veren belki dünyayı değiştirme ilhamını veren farklı bir dünya bir ne bileyim görüşü böyle ahlaki bir hayat şeyi ne bileyim değeri aşılayan aslında böyle bir sadece böyle mevcut neoliberal sisteme seni adapte edecek çeşitli skill setleri ve bunda bir şekilde işte try edeceğim böyle ...iyi olacağın, para kazanacağın, benefit elde edeceğin, fayda elde edebileceğin çeşitli... ...beceriler değil de aynı zamanda sana bir vizyon ve dünyayı değiştirme... ...ilhamı katan bir yer olması. O eleştirel düşünme, mevcut işte ne bileyim dünyayı analiz edeceğin... ...ideolojilerin farkına varma yeri olmalı. Yani ben üniversiteyi şöyle görmüyorum. Ben mevcut sisteme nasıl en iyi şekilde adapte olup bundan fayda sağlarımdan... ...ziyade mevcut sistemi ne kadar iyileştirebiliriz?
Ne yapabiliriz? Nasıl dünyayı daha iyi bir yer hale getiririz? Riz'in ilhamını verecek bir yer olmalı bence. Eğitim bu arada sadece üniversite değil. Hani ben şimdi lisede öğretmedim. Lisede böyle bir yer olmalı bana sorarsa. Ama hani giderek mesela ben böyle hani çok işte zor öğrenci alan, prestijli bir okulda çalışıyorum ve böyle prestijli eğitim kurumlarında çok bulunmuşum. Hiçbirinin böyle name droppingle ismini vermek istemiyorum. Merak eden LinkedIn'ıma girip bakabilir.
Buralarda böyle hani özellikle öğrencilerle konuştuğumda hep şey görüyorum böyle nasıl işte ben bu mevcut düzende ezilen değil de ezen olurum hedefi var aslında. Bence hiç şunu görmüyorum yani şu idealizm öldü artık hani bu ezilen ve ezen dinamiğini nasıl değiştirebiliriz, nasıl dünyayı daha iyi bir hale getirebiliriz falan değil de ben buradan nasıl sıyrılabilirim, nasıl o kadar para kazanabilirim ki dünyanın problemleri artık bana değmez hale gelir, bana dokunmaz hale gelir. Bu da beni üzüyor açıkçası. Hani tamamen böyle neoliberal düzene adapte olacağın çeşitli yani üniversite bir nevi bir meslek lisesine dönüşüyor. Meslek lisesine dönüşecekse de niye üniversiteye gidiyorsun? 4 yıl meslek lisesine git, çok somut bir beceri elde et. Sonra ondan para kazan diye de düşünüyorum yani. İki eleştirim var. İlki şu, üniversite çok uzun süre böyle bir yerdi bu arada. Yani üniversitenin insanlara ilham veren, belli değerler aşılayan ve onları dünyayı dönüştürebileceğine dair... ...bir takım kılavuzluk eden, roller edindiren yer misyonu, yirminci yüzyıla ait bir misyon. Hatta ikinci dünya savaşından sonra ortaya çıkmış misyon. Bana eski kafalı mı diyorsun? Eski kafalı demiyorum ama 14. ve 19. yüzyıl arasında aslında üniversite çok temel bir takım meslekleri yetiştiriyordu. Din adamı yetiştiriyordu, hukukçu yetiştiriyordu. İlerleyen dönemde mühendis yetiştirmeye başladı. Bir dönem tıp doktoru yetiştirmeye başladı. Aslında bunlar... Doğa bilimleri falan. Doğa bilimleri ve çok net meslek grupları. Ancak yirminci yüzyıla beraber endüstriyel toplum ve küreselleşme ile beraber... ...biz bir takım daha profesyonel sistemik bilgiye hakim ve networkler aracılığıyla... ...devletin ve uluslararası kurumların belli yerlerinde çalışan insan yetiştirmeye başladık. Bu üniversite ile endüstriyel toplumun yirminci yüzyılın geliştirdiği sistemin hep paralel gittiğini görüyoruz. Buradan şuna geleceğim.
Ve sen dedin ya dünyayı değiştirme yönelik bir takım ilham veren kurum hatta dünya değerleri. Hangi dünya değerleri de diye soruyorum. Yani çok küreselleşmenin öne çıktığı bir dünyada elbette küresel elitler veya küresel sistem kendisine uygun elitler yetiştirmek istiyor ve üniversitelerde aslında buna çalışıyor. Yani diyorsun ya dünyayı dönüştüren bir takım insanlar veya onlara bir takım değerler. Onların kafasındaki projeleri sorduğunda hepsine birbiriyle benzeştiğini görüyorsun. İşte Afrika'da ısıtmayı bitireceğim. İşte kadınlara daha fazla eğitim hakkı vereceğim. Bunlar kötü olduğu için demiyorum. Bunları kendisi bile bir aslında endüstriyel bir ürün gibi görüyor. Dışarıdan baktığımızda mesela Harvard'a girişleri düşün. İşte insanlar Harvard'a girmek için aslında bir takım projeler yapıyor ama projeler hep birbirinin tekrarı. Ve bu elitlerin ihtiyacıyla hep şekillenen bir şey. Yani Fransa daha etnik açıdan heterojen bir yapıya doğru evriliyor. Etnik açıdan daha karmaşık bir yere doğru gidiyor ve bu yeni demografiyi yönetebilmek için siyans bu. Daha fazla işte Arap asıllı, Müslüman asıllı işte farklı coğrafyalardan gelen insanları bünyesine dahil ediyor ki yeni elitler bu demografiyi daha rahat bir şekilde sisteme dahil etsin ve onlardan rıza kazansın demek istediğim şey. Bu da o kadar masumane değil aslında bu bu hikayenin kendisi. Ben öz değerden, dünya değerleri değil, kendi kişinin... ...kendi değerleriyle ilgili bir şeyden bahsediyordum. Burada bence güzel bir asist yaptım bu arada. Çünkü şey, şöyle bir kitap okudum bu bölüme hazırlanırken... ...Excellent Sheep diye yani mükemmel koyunlar olarak çevirebiliriz. The Miseducation of the American Elite and the Way to a Meaningful Life diye. Bu William Derisiewicz diye bir Ivy League'de bir profesör tarafından... yazılmış ve şeyi ele alıyor. Hani şöyle bir söylem var bu arada Türkiye'de bunu ben işte şeyden de duyuyoruz biraz Emrah Safa Gürkan'dan da duyuyoruz. İşte Özgür Demirtaş'tan duyuyoruz ya da işte Celal Şengör'den falan diyoruz. Türkiye'de zaten işte okunacak yirmi tane üniversite var ya da on tane üniversite var. İki elin parmaklarını geçmez. Hani gidip Karabük Üniversitesi'nde okuyacaksan hiç okuma daha iyi falan gibi bir söylem var. Hani burada tırnak içinde iyi üniversiteler ve kötü üniversiteler ve sadece iyi üniversiteler okunmaya değer.
...falan gibi bir anlatı var. Ben burada şeye de katılmıyorum. İşte üniversitelerde aslında okunmaya değer olmayabilir. Mesela işte bu Ayvilik okulları, ne bileyim Siyanspo'da belki buna girebilir ya da Türkiye'deki... İşte şimdi Gayret Ullah'a dokundun.
Şöyle bir şey yani şimdi ben dediğim gibi çok böyle prestijli bir okulda, lisede çalışıyorum ve buradaki öğrencilerin çoğunun hayali ve bir kısımda gerçekleşiyor. Bu Ayvilik okullarında okumak, dünyanın en iyi işte bütün bu world rankinglere giren işte top elli okuldan birine girmek vesaire vesaire ve burada bir şey var aslında. İşte buraya gireceğim ve çok güzel olacak her şey. Ben çok başarılı olacağım ve falan filan hani hep böyle üzerine koya koya gideceğim.
Bu kitapta çok güzel bir şekilde şeyi deşiyordu. Ivy League'deki öğrencilerin yani bu çok top işte Harvard, Yale, işte Princeton, Stanford gibi böyle çok top okullardaki öğrencilerin amaç ve tutku eksikliğinden bahsediyordu. Bu biraz böyle hani biraz niş bir kitleye hitap edecek belki ama bana güzel geldi. Çünkü şöyle bir şey yapmış, dört kategoriye ayırmış.
...hırslı olmayan ve idealist olmayan yani sadece... ...işte şey gidiyor, o David Graeber'ın bullshit jobslarındaki gibi işte... ...işte hayata geldim, bir para kazanayım, basic bazı şeylerim olsun... ...işte evim olsun, arabam olsun, aile kurabileceksem bunun maddi bir şey, altyapısı olsun... ...ve ünlü level'de anlamsız bir iş yapacak olsam da beni... ...dünyaya hiçbir katkısı olmayacak ya da hatta dünyaya zararı olacak... ...bir iş yapacak olsam da ben işime bakayım falan. Hani bu hem hırslı değil, hem de şey değil, örneği olarak veriyor, idealist değil. Hırslı ama idealist olmayan, bunlar mesela işte şey diyor, bunlar böyle güzel bir iş title'ı işte ne bileyim, C level bir iş sahibi olmak ya da güzel bir işte pastoral olarak güzel bir ofis sahibi olmak ve toplumsal olarak böyle bir değerinin olması bu title'ın. Ama mesela örneği veriyor, Harvard mezunlarının yüzde kırk beşi finans ya da consulting, danışmanlık işlerine giriyorlar ve bu çocukların hiçbiri, yani hiçbir birinci sınıf Harvard öğrencisi, o kadar idealist geliyor ki oraya, bir kişi bile yapılan araştırmalarda ben finans ya da consulting işine girmeyeceğim diyor ve
%45 yani neredeyse yarısı buraya giriyorlar. Ben bunu Boğaziçi ya da işte Koç ya da hani diğer bir yarısı Ottu, Hacettepe hani birçok böyle okulda böyle bir pipeline var yani orada hatta petrol boru attı gibi. Oradan çok idealizmle gelmiş çocukları, belki dünyayı değiştirme motivasyonu olan bu çocukları, bu sözüm ona köklü üniversiteler, sözüm ona değil köklü üniversiteler, okey. Alıp hani bu pipeline'dan işte Mackenzie'ye, Ernst & Young'a, Zarte, Zurte çeşitli anlamsız, kurumsal ama çok para kazandığın işlere doğru yönlendiriyorlar ve idealizmlerini öldürüyorlar.
Bu arada çünkü belki evet toplumun çok küçük bir kısmından bahsediyoruz ama bu insanlar çok hırslılar, çok becerikliler ama bu becerilerini Ernst & Young'da Zartürk şirketinin hissedarlarının karını yüzde 46 arttırmaya harcıyorlar. Bence bu dünyevi olarak zarar yani. Hani çok büyük bir harcanmış potansiyel var burada. O açıdan şey bulun. Burada bence bireylere suç yüklemek yerine biraz... Yani ben bireylere suç yüklemek yerine biraz... Ben okullara suç yüklüyorum. Ama okulları aşan bir durum var burada. Çünkü neden EY ya da McKinsey veya yatırım bankaları bu öğrencileri çekebiliyor? Çünkü en yüksek maaşları buralar veriyor.
Neden buralar verebiliyor? Çünkü biz 80'lerden sonra çok büyük bir finansallaşma dalgası gördük. Bugün artık finans sektörü real sektörden çok daha büyük. Yine böyle grafiklere falan bakarsa dinleyiciler görürler. Artık real sektörün çok daha ötesinde bir finans sektörüyle, bir finansal varlıkla karşı karşıyız. Artık türev varlıklar. İşte MTA piyasaları, işte spritler falan bunlar insanlara çok ciddi paralar kazandırıyor. Ve dolayısıyla en başarılı insanlar tırnak içerisinde buralarda en fazla parayı kazanabileceğini görüyor. Yirminci yüzyılın başında, on dokuzuncu yüzyılın sonunda. Ben zaten ideal olarak çok para kazanmayı birinci sıraya koymasıyla bir problemim var yani. Ama işte birey ne kadar kendi tarihselliğini aşabiliyor emin değilim. İşte açsın diye konuşuyoruz. 20. yüzyılın başında da en iyi okullarda okuyanlar devrimci oluyordu. Neden? Çünkü o zaman dünyada böyle bir akım vardı ve iyi okullar buralarak analiz ediyordu. Dolayısıyla okullar veya bireylerden çok öte şu an tarihin ruhu finansallaşmadan ve ekonomiden geçiyor. O zaman siyasi devrimden geçiyordu. OK. Ama şöyle bir şey var bence. Yani bu insanlar mutlu değiller yaptıkları şeyle ilgili. Para kazanıyorlar ama çok ciddi varoluşsal bir şey yaşıyorlar. Sürekli bence bu self-help endüstrisinin, kişisel gelişimin, yok koçlukların, yok terapinin bu kadar büyük bir pazar haline gelmesinin önemli bir şeyi de insanların hayatlarının yüzde 80'ini, çünkü ne iş yaptığın hayatının yüzde 80'ini, zamanın yüzde 80'ini
neye harcayacağını belirliyor. O açıdan çok kritik bir karar yani. Ahlaki de bir karar bu arada. Belirliyor ve gidip sen parayı önceliyorsan burada bir varoluş onun daha sonra acısını çıkarıyor o para kazanma.
Ben burada açık bir şey söyleyeyim mi? Yani bu yüzde birin derdi beni çok ilgilendirmiyor bu arada açık konuşmak gerekirse. Bence ilgilendirmeli. Şöyle ilgilendirmeli. Çünkü bunlar zaten ellerinde iyi opsiyonlar var ve iyi opsiyonun içerisinden... He bir de ben onu da çıldırıyorum. Şimdi mesela şeyler yani bu insanların mesela böyle pasif gelirleri var. Hani çalışmaya muhtaç ve ailesine destek olması gereken ve birinci lönceliği para kazanmak olan insanlara yine okeyim ben bu arada. Ama şöyle o kadar çok insan tanıyorum ki maalesef çok parası var ya da pasif bir geliri var. Belki hani hayatını idam ettirecek kadar güzel bir şekilde müreffeh bir şekilde ama gidiyor yine o bomboş iş yapıyor ve bu insanları biraz idealizme davet etmek istiyorum ve üniversite bu idealizmi öldürüyor.
Eyvallah ama bence sanki şu daha büyük bir mesele gibi geliyor bana. Geçenlerde bir taksiye bindim, taksiciyle konuşuyoruz. Benim siyaset mezunu olduğumu öğrenince, benim kızım da siyaset mezunu dedi. Hatta ikisi de Balıkesir Üniversitesi siyaset bilimi bölümlerinden mezun. Ne yapıyorlar diye sordum. İkisi de geceleri kına işine gidiyormuş. Şimdi bence Türkiye'de aslında çok daha büyük bir problem olan şey şu, biz çok...
Büyük bir kuşağa şu sözü verdik. Üniversiteye git ve biz size iş bulacağız, size iyi bir hayat sunacağız. Ve sunmadık. Ve bunun ilk aşamalarını görüyoruz. Üniversiteye gitmiş olup hiçbir şey alamayan ve hatta alacaklı olduğunu düşünen ki haklı. Yirmi beş, yirmi altı yaşında hayata atıldığında elinde herhangi bir yetenek, yetkinlik, network, tecrübe olmayan... Niye kına işini küçük görüyorsun? Hayır, küçük gördüğüm ben değil. Bir kere okuduğu işi yapmıyor ve 18 yaşında bu işe başlasaydı... Okuduğu iş yapmak zorunda değil ya. Bence o bir vizyon kazandırmış. Okuduğu zaten siyaset biliminin ne işi var ki gidip diplomat mı olacak? Burada kına işi derken neyi kastettim anlıyorsun değil mi? Yani geceleri kına gecelerinde servis yapıyor. Aslında servis işi yapıyor yani. Ben mesela üniversitede garsonluk yapmıştım ve üniversite lisans diploması kadar belki daha fazla şey garsonluktan öğrendim. İnsan doğasına dair. Bence bu bu arada imtiyazlılara özgü bir şey. İmtiyazlılar bunu rahatlıkla söylemiyor. Sen bana imtiyazlı mı diyorsun? Aynen biraz imtiyazlı diyorum. Şundan dolayı. Balıkesir Üniversitesi'nde okumuşsun, baban ve ailen seni okutmak için belki bir milyon TL harcamış. Ailen sana bir para harcıyor ve şimdi Türkiye'de tabii ki insanların o kadar fazla bütçesi yok. Baba yaşlanıyor, haftanın yedi günü taksiye çıkıyor ve tabii ki yirmi beş, yirmi altı yaşına geldiğinde çocukları biraz ona destek olmasını istiyor. Ama gördüğü senaryo şu, kandırılmak. Yani bu çocuklar okudu ve bir beceri elde edemedi. Hayatta aslında on sekiz yaşında yapsalar yine yapacakları ve şimdiye kıyasla daha iyi olacakları bir meslek yapıyor. Evet, bence zaten o yüzden üniversiteye gitmemeler. Ama siyaset bilimi okumak zaten ne vadediyor ki? Hiçbir... Ben zannetmiyorum ki üniversite tanıtım günlerinde siyaset bilimi okursan şöyle bir skill elde edersin. Yani mesela ben felsefe okudum. Yani o konuda son derece netlerdi. Hani bazı soft skillleri elde edeceksin. Bunları iyi kullanırsan işte analitik düşünme, eleştirel düşünme becerileri elde edeceksin. İşte ne bileyim entelektüel çeşitli bir becerileri elde edeceksin. Bunları dönüştürüp dönüştürmemek senin elinde yani orada bence hiçbir sosyal bilimler bölümü bir mesleki bir garanti vermiyor insanlara. Eyvallah. Ona birazcık bile bile lades yani sen Balıkesir Üniversitesi'nde siyaset bilimi okuyup buna ne yapacağını düşünüyordun yani. Bir şey yapacağını düşünüyorsan, siyasi bir idealin varsa, onu kullanıp bir yerlere tırmanabileceğini düşünüyorsan, bunu utilize edip etmemek senin elinde. Yani orada da artık üniversite diplomasına da o kadar sırtına dayayamazsın. Yani artık öyle bir dünyada yaşamıyoruz. Bence bunu ütülize edenler de, kullanışlı hale getirenler getiriyor. Orada birazcık artık bireyin becerikliliğine ve tutkusuna kalmış. Zaten sadece, ben zaten şuna karşı, sadece üniversite okumuş olmak için üniversite okuyorsan hiç okuma daha iyi. 18 yaşında gir o işe yani. Ben bireylere bu kadar sorumluluk yüklemiyorum bu arada çünkü genelde... Ben bu arada bireylere sorumluluk normalde pek yüklemem ama bu özel case de yükledim. Bu şöyle düşün, bu bir kişinin hikayesi değil ya. Bu son 20 senede Türkiye'nin hikayesi. Yani Türkiye'de milyonlarca genç üniversiteye gönderildi. Çünkü bu pohpohlandı, bu öne çıkarıldı, buna dair yatırımlar yapıldı. Bugün bir genci üniversiteye gitme demek kolay. Ama sen bugün üniversiteye gitmediğinde belki evlenemezsin bile. Çünkü insanlar sende bir şeyin eksik olduğunu düşünür. Üniversiteye gitmediğinde arkadaş ortamlarından eksik kalırsın. Bu söyleme katılamadım. Bence Türkiye'de ne kadar para kazandığın, üniversiteye gidip gitmediğinden çok daha önemli bir halde. Mesela ben Maaşlar 2025 diye bir Instagram hesabı takip ediyorum ve herkese tavsiye ederim. Benim inanılmaz gözümü açtı. Çünkü herkes anonim olarak orada maaşını paylaşıyor.
Ya ne paralar kazanıyor millet? Ve şey yani işte atıyorum böyle Bahçeli Evler Metrobüsünün üst geçitinde tespih satıyorum. Aylık yüz otuz bin lira kazanıyorum diye hani bizim acayip tespih aldığımız bir insan mesela ya da işte aslında bu hani bizim böyle ya da ne bileyim genel toplumun böyle biraz tepeden baktığı, beğenmediği hani üniversite mezunu olman gerekmeyen işler inanılmaz paralar getirebiliyor bu arada. Ve tam tersi mesela işte üniversite mezunu bir öğretmen yeni işe başlamış bu. Maaşları 2025'den bakabilirsiniz bu arada, uydurmuyorum. Tarih öğretmene yeni mezun 17 bin lira teklif etmiş girdiği şey. Burada şöyle de bir ters orantı var. Bir iş ne kadar, David Graber'da da vardı, ne kadar... içinde tatmin edici ise, yani ne kadar insana böyle anlam katıyorsa hayat, mesela öğretmenlik gibi, yani öğretmenlik tatmin edici, bir işe yaradığını hissediyorsun, birine bir şey öğretiyorsun, yardımcı oluyorsun, yeri geliyor, kişisel problemlerine destek oluyorsun vesaire. Ne kadar anlamlıysa o kadar az para kazanıyorsun, ne kadar anlamsızsa o kadar çok para kazanıyorsun gibi bir şeyde. Bundan çok emin değilim çünkü bence orada asıl şey müteşebbis ruh. Yani sen bir şeyi ticarete dökebiliyorsan çok para kazanıyorsun çünkü...
Hani bire yüklememek lazım diyordun geçen. Oradaki fark, David Graeber'ın çizdiği gibi mesleki tatmin değil de, şurada çok para kazanıyor ya, bir dershane açıp orada öğretmenleri çalıştırırsan, öğretmenler üzerinden para kazanıyorsun. Yani aslında üretim araçlarını ele geçirdiğinde çok para kazanıyorsun. Ama sıfırdan başlayan bir insan için söylüyorum.
Okey, bence burada meseleyi şuna çekmek lazım. Bir kere üniversite kurumunun neden değersizleştiğini anlamak gerekiyor. O da şu, şimdiye kadar bilginin aktarımı sadece üniversite aracılığıyla oluyordu veya üniversiteler burada inanılmaz güç sahibiydi. Umberto Eco'nun, belki Gül'ün adı romanını okumuştur dinleyiciler. Oradaki hikayenin temel unsuru ne? Bir kütüphane var ve o kütüphanenin bir koruyucusu var ve orada okunmamasını istediği bir kitap var. Hikayenin tamamını anlatmayacağım ama yani. Ben okumadım.
Yani kütüphaneler, üniversite, onların etrafında şekillenen kurumlar, bilginin... Kitap kokusu. Yani gibi gibi şeyler değil mi? Mesela neden İlber Ortaylı ve Celal Şengör tam 20. yüzyıl insanı? Çünkü o kadar bilgiye erişebilen, o kadar kitaba erişebilen, uluslararası konferanslara giden, 1950'de ve 60'da dahi Amerika'ya, doktora'ya gitmiş insanlar, gidebilen insanlar. Bilgi aslında imtiyazlarla çok paralel o dönem.
Çok da böyle bu arada old school bir yerden değerlendiriyorlar bence eğitime. Bence de öyle. Benim çalıştığım bir okula gelmişti, İlber Ortay ile. Okulda şey vardı, langırt masası vardı. Aa bu okul çok bozmuş falan. Eğleniliyorsa iyi eğitim verilemiyordur falan. Langırtla eğitimin nasıl bir paralelliği olabilir? Tam yirminci yüzyıl mantığı fakat bilginin... ...hiyerarşisi inanılmaz kırıldı. Geçenlerde Jensen, Emilia'nın CEO'su bir açıklama yaptı. Dedi ki aslında yapay zeka inanılmaz eşitleyici bir şey. Çünkü altmış yaşında bir profesörün senelerini harcayarak bir alandaki edindiği birikimi... ...yapay zeka tamamını olmasa dahi yüzde sekseni veya yüzde doksanını sana birkaç metinde verebiliyor.
Bu bu arada inanılmaz derecede bilgi tekelini kıran bir şey. Şimdi üniversiteler şimdiye kadar ellerinde olduğu o bilgiyi saklayabilme ve bilgiyi aktarabilmedik ki tek aktör olma rolünü internete ve bütün o bilginin difuze edebilmesine kaybettiler. Bundan dolayı insanlar şunu diyebiliyor. Burada edindiğim şeyleri başka yerde de dinlebiliyorum. Bir kere bence üniversite kurumunun değerini azaltan şeylerden birincisi bu ikincisi. Üniversiteleri tamam sadece eğitim ve bilgi edinme konusunda anlamlı bulmuyoruz. İnsanlara bir sosyallik, bir network, bir çevre de veriyor. Bunu biraz internet de yapabilmeye başladı. Burada iddiam şu, ilk mesele kadar üniversitenin rolünü sarsmadı ama bir alternatif oluşturabiliyor. Artık insanlar üniversiteye giderek, üniversite etiketine sahip olarak sadece çevre edinmiyorlar. Başka yerlere de gidiyorlar, başka kulüplere gidiyorlar değil mi? Sosyal medya aracına birileriyle tanışıyorlar vesaire. Ve son olarak eskiden üniversiteye gidebilen insanlar çok azdı. Yani toplumun yüzde biri veya yüzde ikisi gidiyor. Şimdi Fransa ve İlginteri'de şöyle rakamlar var. Bin dokuz yüzlere kadar ilkokullaşma oranı ve üniversiteleşme oranı. Üniversiteleşme oranı neredeyse on dördüncü yüzyıldan yirminci yüzyılın başına kadar aynı kalıyor. Yüzde bir veya yüzde iki. Daha fazla insan üniversite okuma ihtiyacı hissetmiyor. Bu arada ilkokullaşma oranı yüzde bir, yüzde ikilerden yüzde yetmiş, yüzde seksenlere kadar geliyor. Yirminci yüzyılın başında. Dolayısıyla üniversite okumak aslında çok imtiyazlara özel ve senin kendi imtiyazların, aile imtiyazların, ekonomik imtiyazlarınla üniversite okuma imtiyazlarının birleştiği ve seni böyle roket gibi yukarı çıkarttığı bir şeydi. Şimdi ise ben bile üniversite okuyabiliyorum veya herkes üniversite okuyabiliyor. Yani üniversite bir sınıf atlama aracı oldu. Bir şey sınıf atlama aracı olursa ne olur? Değerini kaybeder. Çünkü demokratize olur. Bütün demokratize olan şeyler aslında bir yerden sonra ortalama doğru kayar ve üniversite ortalama doğru kaydı. Dolayısıyla benim iddiam şu. Üniversite değerini yitirdi ama maalesef ki üniversite diploması olmadan da Türkiye'de bir şey yapamıyorsun. Yani üniversite diploması olmadan bankada memur bile olamazsın.
Şey çok bence önemli, kritik bir şey, yani meslek liseleri de bir, hani o kadar meslek fetişin varsa, hani bir meslek ödünmek istiyorsan, meslek liseleri çok daha arttırabilir ve iyileştirebilir, kalitesi iyileştirebilir. Şimdi biraz insanların tepeden baktığı ve aşağı gördüğü bir şey. Bence çok değerli bir kurum meslek liseleri ve belki hani bir iki yıllık fakülteler yani. Bence zaten bu arada üniversiteler çok uzun sürüyor, üniversite eğitimi. Birçok Avrupa ülkesinde, İngiltere'de, İtalya'da mesela üç yıl olan lisans programları, Türkiye'de dört yıl. Yani bu ufak bir fark değil bence ve bence o iki yılda olur bu arada sıkıştırsan yani bazı bölümler. Çok uzun bir süre bence üniversite, okey güzel eğleniyorsun, sosyalleşiyorsun, kulüplerine katılıyorsun falan filan hani bu sosyal benefitlerini geçiyorum. Hani diğer asıl yan faydalarını bir kenara bırakırsak, Asıl yapmaya çalıştığı şeyi yapmak için bence bir iki yıl yeterli aslında. Burada işverenlerin de bence biraz böyle lise mezunlarına da sıcak bakması ve böyle direkt kafanın elememesi de olumlu bir sistemik değişim olur bence.
Çünkü insanlar böyle özellikle hani mesela orada bir opportunity cost da var. Yani hiç üniversitelerin mesela devlet üniversitesine gittin, para vermiyorsun ama hiç çalışmayarak zaten bir para kaybediyorsun. Yani kazanabileceğin şey ya da dört yıl geriden başlıyorsun. Atıyorum bir sinema, televizyonda bir şey yapmak istiyorsun. Dört yıl geriden başlıyorsun. Yani lise mezunu biri belki başlamış ve sen üniversite okurken senin sekiz katın sektörel bilgi edinmiş o esnada gibi. Burada bir terazinin iki kefesine bakmak istiyorum ben. İlki şu, dedin ya insanlar o zaman üniversiteye gitmesin. Ben de sana şey derim, insanlar teşvik edildi üniversiteye gitmeye. Tam bu noktada dedin ya, hani insanlar üniversiteye gidiyor ve çok uzun süreler üniversite eğitiminde kalıyor. Yirmi beş yaşına, yirmi altı yaşına kadar tecrübesiz bir şekilde aslında hayatlarını idam ettiriyorlar. Biraz Türkiye'de şunun adını koymak lazım. Bu teşvik edildi iktidar tarafından. Çünkü üniversiteler şehirlere bir nevi fabrika... Veya istihdam kaynağı olarak görüldü. Yani bir şehre üniversite açıldığında o şehirde artık daha fazla öğrenci var. Daha fazla esnaf oradan para kazanıyor. Oradaki kira fiyatları artıyor. Oradaki inşaat sektörü büyüyor vesaire. Yirmi sene boyunca aslında Türkiye'de üniversite sektörü değerlendirildi ve... Özellikle küçük Anadolu şehirlerinin kalkınmasının, büyümesinin, oradaki yerel halkın mutlu edilmesinin bir nevi bir aracıydı. Dolayısıyla kandırılır derken insanlara bunu teşvik edilerek aslında kısa vadeli büyüme uğruna veya işte ekonomiyi belli yerlere yoğunlaştırma uğruna biz bu gençlerin hayatından çaldık. İkincisi terazinin diğer... Bir de özellikle şey açılıyor bu arada daha düşük maliyetli olduğu için işte...
...sosyal bilimler, şeyler, laboratuvara ihtiyaç duyulmayan çeşitli hukuk falan gibi... ...her tarafı hukuk fakültesi açılması. Ya da işletme vesaire gibi. Maliyetinin düşük olmayan bir akademisyen koy, bir şey koy, sıra koy, al sana üniversite...
Belki akademisyenden bile diğer şehirlerden geliyor bu arada. Orada da kalmıyorlar. Mesela haftanın üç günü gidiyor. Terazi'nin diğer kefesinde ise şeye yüzde yüz katılıyorum. Belki meslek edindirme çok daha vurgulu bir şekilde yapılmalı ama orada da çalışma koşulları ve oradaki informal ağlar o kadar sert ki kendi çocuğunu oraya vermek istemezsin. Yani ustalar, oradaki çalışma ortamı, oradaki adını koymadığımız mobbing. Bak gerçek mobbing beyaz yakada değildir. Gerçek mobbing mavi yakalardadır. Katılmıyorum. Sen hiç Mavi Yaka'nın ortamında bulundun mu? Mavi Yaka'nın ortamında... Garson olarak çalıştım diyorum ki saattir sana. O değil, o değil. Mesela... Abi orada hiç olmazsa, bak Şişek'in lafı var, kurumsal bir işte çalışırken sürekli çalışıyor taklidi yapman lazım ve sürekli onların anlamsız hissedarlarına kar dağıtacağı o cenderenin içinde bir kar üreten bir şey olman lazım, çark olman lazım ve bunu proaktif olarak göstermen lazım. Diyor ki Mavi Yaka'da hiç olmazsa zihnim özgür. Hiç olmazsa o fiziksel işi yapıyorsun ama zihnini başka şeyle doldurabilirsin yani. Şiiri senin zihnini ele geçiriyor kurumsal hayat. Bu bana biraz şey ortası. Ve kurumsal hayatın mobbingi çok daha sinsi şekilde. Ya ustan seni azarlar, sana küfür eder bilmem ne ama nettir yani. Hani kurumsal hayatta çok daha karışık Bizans oyunları var mobbing sektöründe. Bu bana biraz orta sınıf naifliği gibi geliyor. Neden? Sen niye sürekli bana sınıf shaming yapıyorsun? Şu iki tane sınıftan ötürü. Benim annem babam doktor yani, fabrikatör falan değil yani. Bu arada dinleyicilere de şert düşüyorum. Biri de devlet hastanesinde çalışıyor. Orta sınıf naifliği derken bunu kastediyorum. Sebebi şu, gerçek İslamofobi Hindistan'da. Şimdi İslamofobi nereden çıkma? Batıya öz gibi şey gibi düşünüyoruz değil mi? Müslümanların isimlerinden dolayı ismi almıyoruz. Konuyu nasıl İslamofobi? Anlatacağım, anlatacağım. İşte ismi Muhammed'de iş görüşmesine çağrılmıyorsun. İnsanlar buna İslamofobi diyor. Gerçek İslamofobi Hindistan'dır. Evet, evet biliyorum. Müslümanları yakıyorlar. Şimdi buradan hareketle... Bizim bir akrabamız bu arada Hintli bir çocukla evleniyordu. Kendisi... Atarlar işte. Şey, akrabamız değil mi? Aile dostumuz değil mi? Azeri asıllı. Ve şey, Rusuz dedi. Yalan söylediler yani. Atarlar direkt. Asla Hintlilerin tahammülü yok. İkincisi ise şu, başka bir şey.
Bağlayacağım şimdi bu sadece paralellikler düşün, meta analiz gibi düşün. Köylerde mesela sakat birine ne lakab takarlar? Topal Ahmet, kör Mehmet değil mi? Hani hiç öyle şey yoktur. Sıfır acıma. Gerçek hayat bu kadar vahşi bir şey aslında yani. Vahşi değil bu güzel. Güzel falan değil abi. Direkt sana ismimle tembel acıma. Sen walk culture'ı mı savunuyorsun? Hayır, mavi yakada da sen zorbalığa maruz kaldığında, lan bu ne biçim iş? Senin elinden de hiçbir şey gelmiyor. Tamam güzel, net. Aşağılayıcı bir şey. Acı ilaç. Aşağılayıcı bir şey. Sen hayatında hiçbir kurumsal işle çalışmamışsın. Bu söylediğin zaten bunun kanıtı bu arada. Sen bir kurumsal bir mobbinge şey yap, bir yıl kendine gelemezsin. Keşke bana ustam bağırsaydı, küfür etseydi dersin. Yani sadece küfür etmekle kalmıyor bu arada. Muhtemelen maaşını falan bile vermiyor ve sakat kalıp... Sadece bir ünilever'de bir staja gir, sonra konuşalım Yaşar. Bir yerde... Sen toysun, toy. Bir yerde 1200 derecelik fırının içine demir vermek ile işte klimalı bir ortamda, masa başında yaşadığın duygusal manipülasyon... Orada bir psikolojik savaş veriyorsun. Tamam, okey. Sen bana sınıf shaming yaptın, ben de sana age shaming yapacağım. Toysun, toysun. İsveçlilerin bu, ya başımıza çok kötü şeyler geliyor demesi gibi bir şey. Hayır, hayır hiç alakası yok. İnsanlar Mısır'da dikiş dikerken ellerini kaptırıyorlar ve... Abi kölelik düzeninden işçi hakları falan filan onlara girmiyorum. Normal işçi haklarının korunduğu, ne bileyim baret taktığın falan bir inşaat ortamı vs. İmzavar'daki mobbing, iki mobbing arasından inşaat mobbingini ben tercih ederim. Tabii, Türkiye'de de biliyorsun kurumlar... Ustamın samimiyetine güvenirim. Net bir enerjiler vardır. Bence sen ileride çocuklarını bir ustaya ver ve o zaman konuşalım. Veririm abi, çok iyi hayat dersi olur bu arada. Hiç de öyle düşünmüyorum yani. Bu biraz bence şey, pastoral bir bakış. Sen çünkü hayatını kurumsal hayatta çalışmadığın için böyle düşünüyorsun. Bu biraz pastoral bir bakış. Hayır, hiç pastoral bir bakış değil, hayatın içinden bir bakış. Ben kurumsal bir işte çalışıyorum senden farklı olarak.
Tamam. Kurumsal mobbingin ne olduğunu çok iyi biliyorum. Ve çok daha insanın psikolojisini mahveden bir şeydir. Neyse. Let's agree to disagree. Ben gerçekten bu şeyin, o Türkiye'nin %80'inin biraz farkında olmamaya bağlıyorum. Yorumlara yazın bakalım. Necati Usta size mobbing mi yapsın isterseniz? İnşaattaki ustanız yoksa HR'daki Sevil Hanım mı mobbing yapsın istersiniz? Hangisinin mobbingini tercih edersiniz? Yazın bana Instagram'dan. Yani birinde mobbing olmuyor zaten, diğerinde maaşını alamıyorsun, patronlar seni tehdit ediyor. Abi bu mobbing değil ben, bundan bahsetmiyorum. Yani gerçek mobbing. Şimdi şey yapma, R yapma, R yapıyorsun. Buraya değil, buraya değil. Bir kere kurumsal hayattaki insanların başına gelen kötü şeyler ile gerçekten işçilerin ezildiği, insanların öldüğü, şiddete maruz kaldığı, tehdit edildiği ve zor 12 saat... Safsata yapıyorsun. Safsata değil bu, gerçek. Ben sağlıklı iki okey olan iş ortamından bahsediyorum. Almanya'da ben de demir ustası olmak isterdim. Niye sen, niye bizim inşaat sektörümüzü şey yapıyorsun? İnşaat sektörü gayet iyi işte. Türkiye'de her gün üç işçi oluyor bu arada, bunun farkındasın değil mi? Tamam ama yani iyi şeyler de oluyor. Türkiye'de her gün üç işçi oluyor. Ben şeyi kesinlikle kabul etmiyorum. Türkiye'de çok iyi bir hizmet ve çok iyi bir sanayi ve inşaat sektörü var da, biz böyle biraz abartıyoruz. Gerçekler ortada, istersen gidebiliriz.
Ben psikolojik bir mobbingden bahsediyorum Yaşarcığım. İşçi güvenliğine falan getirdim. Haksız olduğumu ortaya çıkınca. Bunlar birbirinden bağımsız değil. Niye birbirinden bağımsız olsun?
Bağımsız tabii ki. Ayrı iki şey yani, ayrı iki konu. Biri iş güvenliğinden bahsediyorum. İş güvenliğinin olduğu bir ortamda ama ustan seni azarlıyor, sana küfür ediyor. Versus arkandan Sevil Hanım, HR'deki Sevil Hanım senin arkandan konuşuyor. Ben bu özelde. Yani sen şimdi de haksız çıkınca konuları şeye getirdin. Bence şey bile şu safsata, gerçek safsata, işçi güvenliği sadece şeyle sınırlı, böyle duygusal manipülasyona sınırlı. İş güvenliğinden bahsetmiyorum, konu mobbing bu arada. Bu mobbingin içinde zaten.
Neyse ya, Yaşar ya aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Farklı fikirde olduğumuzu kabul edip uzlaşalım ama sen niye bu konudan bahsetmeye başlamıştın? Ben onu kaçırdım. Çünkü biraz şeyle de alakalı. Yani bugün üniversitelerin veya yeni mezunların içine düştüğü bu sıkıntı çok küresel bir şey. Sadece Türkiye'de değil, Çin'den Avustralya'ya, Avustralya'dan Fransa'ya, Fransa'dan İngiltere'ye... Yeni mezunlar veya taze mezunlar, otuz beş yaşın altında olanlar hayatın her kademesinde zorlanıyor. Çok benzer problemler yaşıyor. Türkiye'de çok daha lokalleşmiş ve ağırlaşmış haliyle. Yani ev bulmakta zorlanıyor, kiraya çıkmakta zorlanıyor. Ev satın almakta zaten artık iyice imkansız bir durumda. Dolayısıyla biz çok benzer problemleri görüyoruz ve hayatın gittikçe zorlaştığını gözlemliyoruz. Bunun birkaç sebebi var ve belki ilk sebeplerinden biri, bilmiyor musun? İnsan ömrünün uzamış olması. Yani insan ömrü uzadıkça eskideki çalışanlar daha fazla iş gücünde kalmaya başlıyor. Onlar ellerine daha fazla miras biriktirmeye, daha fazla servet biriktirmeye başlıyor ve o aşağı doğru daha az yayılıyor.
Mesela ilk sebeplerden biri bu. İkincisi, ekonomiler eskisi kadar istihdam yaratmıyor. Üçüncüsü, yaratsa dahi o kadar kalabalığız ki, yani dünya nüfusu yedi milyar olmuş durumda ve bu inanılmaz rekabeti körüklüyor. Belki bin dokuz yüz doksan yılında işe bırak girmeyi, belki müdür olacağın CV'lerle bugün insanlar işlere giremiyor. Akademide böyle, bu özel sektörde böyle. Bunun gibi birçok faktör var. Bu faktörlerden dolayı biz aslında bütün gençlerde bir servet eşitsizliği problemi görüyoruz. Yani o servetten asla pay alamama. Üniversite bunu derinleştiren bir kurum. Neden diye soracak olursan insan ömrün uzaması ile beraber insanlar eskiden 18 yaşında hayata atılıyordu. Şu an 25-30 yaşında hayata atılıyor ve üniversiteler bir nevi şu görevi görüyor. 25-30'a kadar bizi oyalayan anaokulları. Olgunlaşma da bu yüzden çok ötelenmiş oluyor. Evet, kesinlikle. Biraz işsizliği de ötelemek oluyor. Bir de şöyle bir ayrı parantez uzatacağım. Ben hani daha naif zamanlarımda şey sanıyordum. İşte işverenler, iyi üniversitelerden mezun olan insanları... ...istihdam etmek istiyorlar, işi almak istiyorlar. Çünkü onların bir vizyonu ve eğitimi var. Ve çok işte farklı bir düşünme yapıları var falan filan. Ve onu değerli buluyorlar ve o yüzden oluyorlar falan gibi. Naif bir düşüncem vardı. Senin yaşlarındayken ben öyle bir şey... Şaka.
Ama şimdi şey yani son böyle beş altı yılda şunu anladım. Aslında işverenin tek oradaki kriteri, işte atıyorum Boğaziçi Üniversitesi'ne işte Bolu İzzet Baysal Üniversitesi mezunu tercih etmesi ya da neyse işte Harvard Üniversitesi'ne, Boston Üniversitesi'ne tercih etmesi. Orada aslında kendisine birinin kendi kendine ne kadar abanabildiğini, ne kadar işte o anlamsız sınava çalışabileceğini gösteriyor, sinyalliyor aslında bu okullar. Okulda kazandırdığı şey değil de o da birazcık işverende artık böyle bir diploma fetişizmine dönüşüyor yani. Aslında okulun sana kazandırdıkları değil ama sadece o okula girmiş olabildiğin için seni işe alıyorlar yani. Demek ki hayatının baharında, hormonlarının zirve yaptığı bir yaşta sen iki yıl kendini odaya kapatıp bu testleri çözdüysen sen bir köle ruhlusundur. Ve benim iş yerimde de çok iyi. Bana kar sağlarsın. Ben artık işverenlerin bu perspektiften düşündüğüne böyle baktığını düşünüyorum. Bu da böyle bir diploma fetişizmine doğru gidiyor ya da sertifika fetişizmine göre giderek hani daha fazla işte doktorasına kadar gidiyor bu olay yani. Hani senin dediğin üzerine biraz şey yapacaksak. Biraz da yapay zekaya bir parantez açalım. Çünkü özellikle bu bizim hani hedef tahtasına oturttuğumuz bölümlerde hani eleştirel düşünme işte bunu nasıl ölçüyorlar? Ese yazdırıyorlar, işte proje yaptırıyorlar falan filan ve bu beceriler artık şey gibi, yani ben bunu çalıştığım kurumda da yaşıyorum. Bir öğretmen olarak şey hissettiriyor, bu John Searle'ın bir Çin odası diye bir düşünce deneyi vardır. Bu düşünce deneyinde bir felsefe düşünce deneyi. Çince bilmeyen iki kişi biri odada, odadaki insanın elinde Çince karakterlere dair bir kitap var. Çince bilen biri kağıttan Çince bir şeyler yolluyor odanın içine, odanın içindeki de o elindeki o database kitaptan cevap veriyor. Ama her yolladığı mesaja geri cevap geliyor Çince ve bu odanın içindeki insan Çince biliyor mudur?
İşte yapay zeka ile ilgili aslında bir düşünce deneyi bu yani hani yapay zeka, zeka ama her şeye cevap verebiliyor. Mesela chat GPT ama onu bir zeka olarak şey yapabilir miyiz gibi. Bunu ben şeyde artık yaşamaya başladım. Mesela öğrencilere bir deneme, yazdırma ödevi veriyoruz.
%99 ihtimalle chat GPT ya da başka bir yapay zeka yaptırıyorlar. Bazı öğretmenler onu da yapay zekaya okutuyorlar. Yani hiç ortamda hiçbir eleştirel düşünme becerisinin esamesi okunmadan çeşitli notlandırma var. Yani ve bundan ben bir çıkış yolu ancak hani sınavların ve sözlülülerin geri gelmesiyle göre proje. ...nin ölüşü, denemenin ölüşüne şahit oluyoruz. Bu da hani üniversitede aslında çok önemli bir şey. Tez yazma, deneme yazma, o fikirlerini bir deneme formatında, akademik... ...formatta ortaya koyma. Üniversite sence bu cenderadan nasıl çıkacak? Yani bu yapay zekanın... Ben senin kadar karamsar değilim. Mesela yüz sene önce hesap makinesi icat edildiğinde şunları insanlar söylememiş midir?
Kardeşim matematik bilmiyorsunuz ve bu kadar büyük işlemleri nasıl yapıyorsunuz? Bana bu matematik işlemleri yapabildiğini göster. Biraz buna benziyor bence. Yani bir teknoloji gelişti. Bu teknoloji normalde şimdiye kadar yapılmış işleri önemli ölçüde kolaylaştırdı ve onları belli bir metodik hale getirdi. O zaman biz başka bir şekilde bu insanların becerilerini ölçmemiz gerekiyor.
Bence akademik metin yazma da aslında çok sistematik bir işte. Yani öyle yaratıcıya, zekaya ihtiyaç duymayan öyle aman aman bir iş değildi. Bir takım metinleri okuyorsun, o metinler arasında bir takım paralellikler buluyorsun. Metinleri özetledikten sonra kendi fikirleri yansıtıyorsun. Bir öğrenci gelse ve dese ki ya ben... Bu metni şöyle şöyle yazmayı düşünüyorum. Önce bu kaynaklara bakacağım. Bu kaynaklara baktıktan sonra şöyle bir özet yapacağım. Sonra bunları bu açıdan değerlendireceğim ve sonuçta şöyle bir metne ulaşacağım demesiyle bunu bir yapay zeka yazdırması arasında bir fark yok bence. O yüzden ihtiyaç duyulan şey, teknolojiyi yavaşlatmak veya teknolojiyi reddetmek değil. Buna göre kendimizi adapte etmek. Nasıl ki hesap makinesi icat edildikten sonra tam o zaman gidiş yolunu görelim demeye başladık. Sonucu görmek yerine. O zaman da şu an insanlara son çıktığı istemek yerine eseyin kendisi, makalenin kendisi. Bu son çıktığı nasıl gidersin? Hangi kitapları okurdun? Bu kitapları neden okumayı tercih ettin? Neden o kitap değil de bu kitap diye sorular sorabiliriz gibime geliyor. Yani basitinden düşünüyorum. Dolayısıyla biraz... Çok optimist gördüm. Optimist değil. Ben şeye inanıyorum. Teknoloji bize hükmediyor. Biz teknolojiye hükmetmiyoruz. Teknoloji değiştiyse o zaman ona adapte olmak zorundayız. Çünkü buna adapte olmayanlar yarışın dışında kalıyor.
Kesinlikle adapte olma konusunda seninle hemfikirim ama ne şekilde adapte olacağımızı bende şu an akademi çözebilmiş değil. Belki şuna katılırım. İlk defa düşünebiliyormuş gibi yapabilen bir teknolojiyle karşı karşıyayız. Yani şimdiye kadarki teknolojilerde günün sonunda bir insan... müdahalesi var ve o insan müdahalesi neticesinde onlar bir şeyleri hızlandırıyor. Arabayı kullanırken gaza basıyorsun ve gidiyor ve hesap makinesine girerken tuşlara sen giriyorsun. Artık bilgisayar kendi kendini besleyebilen ve kendi kendine aksiyon alabilen bir noktaya geldi. Elbette onu ilk startı sen verdikten sonra bu farklı bunu anlıyorum ya da işte zihinsel bir takım işleri yapıyor ama bu bizi şeye zorlamalı. Ya biz bunun hayatına nasıl entegre edebiliriz? Dedin ya Çince bilmeyen bir adam var ve Çince iletişim kuruyor. Bugün de işte yine bu yapay zeka, bu bilgiye kolay erişebilme imkanları sayesinde insanlar hiç bilmediği bir konu hakkında bir iki saatte bilgi edinebiliyor, makale yazıyor, o konuya da bir sunum yapabilecek hale geldi. Belki de biz böyle bir dünyaya gidiyoruz.
Bunu ben çok güvencesiz buluyorum bir yandan. Bunu bir yandan çok endişeli buluyorum. Birçok insanın kaybedeceği bir yarış olarak görüyorum. Ama bence 21. yüzyılın dünyası böyle bir dünya. Yani flexible, belirsiz ve insanların sürekli bir adeta su gibi girdiği kabın şeklini almaya zorlayan bir dünya. Yani aynı işi kırk sene boyunca yapma işi bitti. Aynı yeteneği sahiplenip onu kimseyle paylaşmayıp otuz sene boyunca onun ekmeğini yeme dönemi bitti bence. Daha çok sürekli ve sürekli. Asimetrik bir şekilde şartlara adapte olduğun, yeni şeyler öğrendiğin, bilmiyorum cevabının kabul olmadığı bir dönemdeyiz. En azından özel sektör böyle bir yere gidecek. Yani şunu yapabilir misin? Ya da yapamıyorum. Yani evet, bu yapamıyorum diyemezsin. Çünkü yapabileceğini herkes biliyor veya iki tıkla bunu öğrenebileceğini biliyor. İşte ses editi değil mi? YouTube'da buna dair belki binlerce video var. İlkinde elbette profesyonel gibi olmazsın ama öğrenebilirsin. Öğrenebileceğin kaynak biliyorsun. Bunun yanında, bunun yanında geleceğe dair diğer öngörüm şu. Bu çok rekabetçi bir özel sektör bu arada. Bence özel sektör bu açıdan albenisini kaybedecek. Çünkü senden her daim şunu bekleyecek. Daha iyi ol, hep kendini geliştir ve bu rekabeti sırtında hisset. Bir yerde de kamu var, memurluk, bir güvence. Yani orada böyle bir rekabet yok. Devletin şefkatli kolları ve bu şefkatli kollar büyüyecek bence. Çünkü demografik ve demokratik bir burada kriz var. İnsanları sürekli özel sektörün acımasızlığına terk edemezsin.
Evet, ben ama şey, bir tane Cemil Maki diye bir komedyen var, o memur olarak çalışıyormuş. Cemil Maki'nin nickname'i bu arada. O stand-up'unda şey diyordu işte, benimle göz göze... PTT'de mi? Öyle bir yerde memurdu, hatırladın mı? Gerçek memur. Benimle iş yaptırmak için göz teması kurduğunuzda bana mobbing yapmışsınız. Seni mobbing algılayışı bu galiba bu arada. Hayır, hani şey yani memurlar çalışmıyor yani büyük bir çoğunluğu ve bunu yapacağını hani Mertçe, universal basic income getir, herkese belli bir asgari maaş dağıt, çıldıracaksın gibi. Ama enflasyon. Hayır, bence memuriyet gerçekten UBS gibi olacak. Evet, abi de yani niye insanları gidip hani şov olarak, bir vitrin olarak işe götürüyorsun, direkt ver yani parasını. Zaten çalışır gibi yapacağını evinden alsın maaşını.
çalışıyor olmak, orada her gün bir işe gidiyor olmak belli bir disiplin edici bir güç ya. Ama ben şuna katılıyorum. Disiplin edici gidiyor bak, sabah kalkıp sigara çay yapmaya gitmek yani. Eyvallah ama aksi halde insanlar evinde obez oluyor falan. Amerikan perspektifinden düşün. Ben gerçekten kamunun büyüyeceğini ve işsiz olup işte iş bulamayıp sisteme yük olmaktansa kamunun, devletlerin bu yükü çekeceğini düşünüyorum. O yüzden memuriyet giderek albesini kazanacak. On sene önce, sen daha iyi hatırlarsın, memur olmak çok...
Sen niye benim yaşımdan vuruyorsun bugün? Ben de sana şey yapacağım, sen bilmezsin o zamanlar, 90'larda falan. Memur olmak 10 sene önce uncool bir şeydi. Şu an insanlar memur olmak istiyor. Yani abi memuriyet var canım, çalışmıyorsun, işte iş güvencen var. Yine bak bu şeyle ilgili programın başında demiştim ya, bir güzel havalar var, bir de fırtınalı havalar var. Fırtınalı havalarda herkes o güvenceye sığınmak istiyor. Memuriyet bir sığınacak liman olacak, devlet de öyle.
Son olarak bir şeyden bahsedeceğim. Bu World Economic Forum'un mesleklerin geleceği raporu var. 2025 yılından 2030 yılına meslek trendleri makro ekonomik olarak işte iklim krizi falan filan bütün bu teknolojik gelişmeler falan filanı hesaba kadarak 2025'den 2030'da meslekler nasıl değişecek? Hangi meslekler ölecek? Hangi meslekler yükselecek? Ona dair bir rapor yayınladı. World Economic Forum Davos.
Bizim ülkemiz için özel bir değeri olan bir yerdir. Ve şöyle diyor, ben şaşırdım şahsen. Yüz yetmiş milyon yeni iş alanının ortaya çıkacağına ve doksan iki milyon işin de öleceğine dair, iş pozisyonunu yani öleceğine dair bir şeyleri var, öngörüleri var. En çok, en hızlı büyüyecek olan işler işte AI ve makine öğrenmesi, Big Data, işte Software Development, Fintech falan filan.
Çevre mühendisliğini şey yapıyor. En hızlı ölecek işlere de kasiyerlik, banka sekreterliği, telefonla satış, grafik tasarımcılar. Bunların hızlı öleceğini söylüyor ve burada hani upskilling ve reskilling diye bir şeyden bahsediyordu. Benim hoşuma gitti. Aslında çoğu işveren şunu planlıyor, mevcut ya ölen işlerde çalışan elemanlarının yüzde ellisini tutup onları yeni bu çıkan ihtiyaçlara onları adapte etmek, yeniden öğretmek yani işten çıkarmalardansa mevcut elemanlarını aslında o rollere adapte etmeye, o beceleri kazandırmayı işverenlerin yüzde ellisi düşünüyormuş.
Bir tek bu raporlarda şeye dikkat çekmek istiyorum. Genelde gelişmekte olan ülkelerle gelişmiş ülkelerin teknoloji yatırımları aynı olmadığı için işçi maliyetleri de aynı olmuyor. Mesela Türkiye'de belki bir robota kasiyerlik yapmak gerçekten kasiyer tutmaktan daha pahalı olabilir. O yüzden belki beş sene sonra Avrupa'da veya Amerika'da hiç kasiyer görmezken Türkiye'de kasiyer görmeye devam edebiliriz. Birazcık şeye de bağlı bu sermaye yatırımı. Ne kadar işçi yatırımını karşılıyor? Onu da merak ediyorum. Yani Türkiye ne zaman tam otomatize bir ülke olur? İnsanların değeri daha fazla olduğu zaman. Ve üniversitelerde bu şeye nasıl otomatizasyona ve yapay zekaya nasıl şey olur? Önemli bir soru, aktif bir soru bence.
Mecbur muyum'un bu bölümünde üniversiteye gitmeye mecbur muyum konusunu konuştuk. Belki YKS için tercih yapacak öğrencilere biraz bir vizyon açacak. Yol göstermez ama belki bir kafalarına çeşitli doğru soruları uyandıracak bir şey oldu. Bölüm oldu diye inanıyorum. Ben cevap vermekten çok insanlara soru sordurmayı değerli buluyorum bu arada ve o sorular onları nasıl yönlendirirse artık bir cevap aramaya çalışmaya teşvik etmeyi.
Ne diyelim, son mesaj olarak Yaşar. Ben hani kendi mesajım, işverenlere üniversite diplomasını bu kadar önemsememeye ve meslek liselerini ya çeşitli ya da lise sonrası daha kısa süren, çeşitli hani meslek... ...formasyonu veren kısa fakültelere doğru yönlendirmek daha iyi olabilir. Dört yıllık hiçbir işe yaramayacak en sonunda bölümler okumaktansa. Biraz idealizme belki davet ettik öğrencilere. Ben davet etmedim. Ben ediyorum. Etmiyorum. Kardeşim heybetsizsen, imtiyazsızsan, kimsesizsen... Tamam ben imtiyazlıları davet ediyorum o zaman. Şöyle heybetsizsen, imtiyazsızsan, kimsesizsen üniversite oku ama sadece üniversite okuma. Öyle diyeyim ben. Sadece üniversite okuma derken? Yani onun dışında bir şeyler de yapma. Peki güzel bir tartışma oldu Yaşar'cığım. Çok teşekkürler. Gün geldiğin için. Mecbur muyum? Bir sonraki bölümünde görüşmek üzere. Hoşçakalın, bizi dinlemeye devam edin.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.