
4.718 kelime · ~24 dk okuma
Efendim. Bakıcaz'dan tekrar herkese merhabalar. Gösterdiğiniz ilgi için minnettarız. PodB Media'nın sunduğu Bakıcaz podcastinde yine güzel ve tatliş bir sohbetle bu sıcak yaz günlerinde bir nebzede olsa bir ferahlık verebiliyorsak ne mutlu bize. Ben Serdar Aliçerikler, Bakıcaz'dan size sesleniyorum. Dostum ve partnerim ve yayındaki ortağım Korhan Yılmaz'la beraber sizinle yeniden birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Korhancığım merhaba kardeşim. Merhaba abi, nasılsın?
İyiyim, sen nasılsın? Biz böyle Koran'la yüz yüze sadece şeyde karşılaşıyoruz da. Podcast çekerken karşılaşıyoruz. Yoksa hani arada konuşuyoruz, mesajlaşıyoruz da. Bu arada bana çok güzel bir film önermiştin. Benim de bilmediğim bir filmdi. Onu seyrettim. 2007 yapımı. Noise. Noise diye bir film. Gürültü Tim Robbins'in oynadığı hani Shawshank Redemption. Evet. Dünyanın en iyi filmi sayılan kimilerince. O filmin başrol bölümcüsü Tim Robbins oynadığı. Noise adlı bir filmi izledim. O zaman tabii 2007 yılında çok yaygındı. Türkiye'de de öyleydi. Bu otomobil koronada ve alarmlarından çıldıran ve otomobillere zarar verip daha sonra işte kitle toplayan aslında şehir gürültüsünün bir saldırı olduğunu anlatan bir filmdi. Hakikaten bunu bu filmi izledikten sonra hasbelkader işte bir ay Londra'da yaşamış bir zamanlar 2022 yazında efendim işte şimdilik belli bir dönem İspanya'da, Varsonya'da bir süre geçiren birisi olarak hakikaten şunu fark ettim. Gerçekten
gürültülü bir yer belki şeyde vardır. Asya'da falan. Doğu'da Asya'da işte Vietnam'da işte Bangok'ta yani böyle Japonya'da falan olabilir diye düşünüyorum. Gerçekten gürültünün bir şehircilik ve insana saldırı suçu olarak tanımlanması gerektiğine de inanıyorum. Kesinlikle. Bugün de sana o filmi bana tavsiye ettiğin için teşekkür ediyorum. Biraz şehir, yazda gelmişken kırsal hayat, sahil kesimi, şu bu falan diye bir şeyler konuşalım istiyorum. Acun'da hazır firara çıkmışken, biz de firara yapacakken. Adalara gitmişken. Hangi adalara gidelim? Adalara mı gidelim? Tarla mı alalım? Takka mı alalım? Efendim diyorlar ki şehirden kaçın, şey yapın biraz böyle. Uzaklaşın. Doğaya karışın falan. Ne yapalım onu konuşalım istiyorum. Pod B medyada bakacağız da siz efendim. Hepiniz hoş geldiniz. Ne diyorsun Korhan? O filmi ilk izlediğimde ben de aynı hislere bürünmüştüm. Filmdeki o en basit sahnelerden bir tanesi artık adam o araba alarmlarına dayanamayıp artık çıkıp camlarını, baseball sopası tabi Amerikalı olduğu için, baseball sopası orada otomatik gelen bir item, onlarla parçalıyordu. Tabi bizim devlete karşı öyle bir başkaldırımız yok. Kimsenin arabasını parçalayıp başımızı belaya sokacak halimiz yok ama
Şehir gerçekten hiç gürültüsü kesilmeyen bir ortam abi. Neredeyse artık özellikle son zamanlarda da vücut bulmuş halde. Yani toplu taşımada hoparlörle müzik dinleyenler, işte sahile gidiyorsun ayrı orada bir gürültü, evinde 7-24 sanki tadilat var. Yani şehir hayatının en kötü taraflarından birisi o. Yaz gelince daha bir sanki insanın gözüne batıyor. Sen ne taraf dersin mesela abi? Metropolde yaşamak mı yoksa daha kırsala gitmek yönünde şeyin var mı? Şimdi bu konuda sanıyorum benim birazcık nisbi deneyimlerim var. Çünkü ben 6,5 yıl Bodrum'da yaşadım. Ama orası da ufak metropol gibi değil mi abi? Ben 2017'de taşındığımda öyle değildi. 2017 Mart ayında ayrıca Bodrum'a taşındık. Benim işlerim İstanbul'da olmasına rağmen ben işte hafta sonları maç yayınları için İstanbul'a gelen, pazartesi, salıda Bodrum'a dönen bir yaşam biçimiyle yaşıyordum. Ve dolayısıyla biraz kır hayatına, sahil kesimi hayatına
Metropolden uzak hayata açıkçası orada deneyimleyebildim. Bu ne zamana kadar sürdü? Önce pandemiye kadar, akabinde Maraş depremine kadar. Bu her iki unsur da Bodrum'a göçü çok arttırdı. Pandemide uzaktan çalışma sistemi benimsenince ve bunu bazı holdingler kalıcı hale getirince özellikle çocuğu küçük olanlar veya çocuksuz aileler veya bekarlar
Bodrum'a taşınmaya başladılar. Ve Bodrum birdenbire trafiği olan, gürültüsü olan, bildiğin rush hour'ları olan, yoğun saatleri olan küçük bir şehre dönüştü. Suyu az olan. Aynen öyle. Dolayısıyla orası da keyifli bir yer olmaktan çıktı. Ama 2017'de taşındığımda, kırsal hayat, zamanın daha çok sana kalması falan. Şimdi bir kere,
biz hani bir de böyle tarla alan zeytinlik alan onun içinde efendim bungalow yapan küçük bir tane ev yapan arkadaşlarım da var benim tanıdığım mesela cem dizler var ama tam o işi yapacak bir adam şarköyde şarköyde bir tane böyle zeytinlik alıp üzüm bağı alıp onun içine bir küçük de bir yapı yapıp orada zaman geçiren birisi. Başka bir arkadaşım var Özgür diye, o da Çanakkale'de benzer bir yaşam formuna geçmeye çalışıyor. Sonuçta bağla bahçeyle hani böyle el işçiliğiyle, toprağa elle oynayacak bir şeyi ben deneyimlemedim. Ama sahilde yaşama, küçük kasabada yaşama, küçük kasaba hayatıyla ilgili deneyimim açıkçası 2017 ile 2020 arasında pandemiye kadar Bodrum'da bunu deneyimledim. İnsan bir yerden sonra ne olur olsun, ben en azından öyleyim, öyle oldu bende, şehir hayatını özlüyor. Bir yerden sonra özlüyor. Bunun galiba dengesini bulmak lazım. Ama Türkiye'de özellikle İstanbul'da korkunç bir gürültü kirliliği var. Ve senin dediğin gibi, yani bunu Zülfü Livaneli'nin bir cümlesinde de duymuştum, bir yerde konuşuyordu. Zülfü Livaneli. Ya biz sessiz bir toplumduk, mahallelerde ses çıkmazdı. Evet. Şimdi çok gürültülü bir toplum haline geldik. Yani biz aslında sesimizi yükselten bir toplum haline geldik. En büyük bozulmalardan biri bu demişti. Gerçekten katılıyorum. Yani ben iş yerlerimden bir tanesi Mecidiyeköy'de. Abi ambulans sesinden, siren sesinden, korona sesinden geçilmiyor yani. Korkunç bir yer yani. İnsanların orada mutlu, huzurlu yaşama ihtimali sıfır.
Tabii canım. Yani yeryüzündeki cehennem gibi bir şey. Mecidiyeköy'ün o meydanı. Abi yani inanılmaz yani. Bir de senin söylediğin şey, bak ben onu düşünmemiştim. Sadece şehir gürültüsü değil, yani insanlarda da bir ses saygısızlığı başladı. Yüksek sesle operörle dinleme dediğin, milletin birbiriyle bağırarak konuşması dediğin yani bütün bunlar... TikTok kaydırma, bağıra çağıra... Ya bunlar öyle bir standart haline geldi. Son derece üzücü bir şey yani. Türkiye niye bağırıyor abi? Bence bu bölümümüzün başlığı bu olsun. Türkiye niye bağırarak konuşuyor?
Neden değil mi? Mizahımız falan da mesela televizyonlarda izlediğim mizah programları da... O kişi bağırdığı zaman falan gülünüyor. Çok doğru tespit. Türk komedi filmlerini izleyin lütfen.
Lütfen Türk komedi filmlerini izleyin. Bu son dönem yapılanları. Devamlı bir bağırma ve koşuşturma var. Devamlı birileri bağırıyor. Bir kere standart olarak Türk komedi filmlerinin tamamında. Ama bu son dönemde yapılan ve artık Türk cinemasını bitiren, saçma sapan, aptalca, sabun köpüğünden de öte kötü filmlerin, komedi, tırnak içerisinde komedi filmlerinin tamamında mafya var. Kötü adamlar. Ve kötü adamlara karşı mücadele eden saf veya korunaz çocuklar var. Veya birileri var, bir aile var falan. Devamlı bir bağırış çağırış, devamlı bir koşuşturma var. Ve buna da komedi diyoruz. Yani her alanda, her alana sirayet etmiş durumda. Atıyorum isim vereyim mi bilmiyorum. Yorumcuların bazıları da mesela spor yorumcuları. Özellikle Batuhan Karadeniz mesela açtığım an, ne zaman açsam abi. Yani çığırtkan gibi böyle köy meydanına gelmiş, işte ya da padişah fermanı okurmuş gibi. Neredeyse boğazın yazılacak. Sürekli bağırıyoruz. Yani Türkiye niye bağırıyor abi? Neden bağırarak konuşuyor? Bunu gerçekten sorgulamamız lazım. Herkes birbirine bağırıyor. Komedi filmi diyoruz. Hani biraz insan gülmek istiyor değil mi? Yoruluyorum abi. Sürekli bir bağırış var.
Sürekli bağırarak bir güldürmeye çaba var. Belki işte bunun aksi örnekleri gibi gibi yani zorlamayan, komedi yapmış gibi gözükmek de istemeyen, absürt bir takım şeylere belki de gülmemizi isteyen, karakterlerin gülmediği bu çok önemli. Evet. Abartılı hiçbir... Tepkinli olmadığı. Tepkinli olmadığı şeyler biraz anti durumda yani anti bir örnekler. Onun dışındakilerin tamamında sürekli belaltı ve bağırış çağrış var. Türkiye'nin bu bağırma işini bırakması lazım. Bağırmayın abi, yeter yani. Kafa dinleyelim. Bağırma kararı uyuyoruz. Devamlı bağırıyorlar ya. Aynen abi. Mesela ben şey, bilmiyorum abi senin bir köyün var mı? Genelde ben eskiden... Yok. Benim mesela var bir köyüm. Köy, anneannemlerde bana bakmışlardı kısa bir süre köyde. Sonrasında yıllar sonra köye gittim. Çocuk aklımla değil, daha yetişkin aklımla.
Mesela uzun zaman sonra orada ilk kez bir mutlak sessizlik şeyine hakim oldum. Yani biraz izole bir köydü. Ve düşün yani gece trafik, bağırış çağırış yok, herkes erken yatıyor. O acayip bir deneyim oldu benim için yani. Ulan diyorum hiç ses yok yani burada.
gökyüzünü görüyorsun falan yani insanların ben çoğunun o sessizlik anını hayatı boyunca uykusu dışında, kendi bilincini kaybettiği o uykusu dışında yaşadığını düşünmüyorum şehirde yaşayıp. Peki abi bu durum köyün yok, köyden aynı Cem Dizdar gibi bir arsa almayı düşündün mü ya da sen bu işi dijitalleştirip NFT'yi arsa ama öyle bir şey duydum çünkü o bana biraz komik geldi özür diliyorum. Yok canım, bizi de tokatladılar. Özür dilerim abi de bu arada Cem Rıza'yı ben... Yok yok, niye özür diliyorsun canım? Cem Rıza'yı çok severim, bir ara onu konuk edelim bence abi. Olur, Cem abiyi konuk ederiz. Seviniriz, iyi olur. Şimdi şöyle, benim bir arsa alma isteğim yok ama hakikaten bir zeytinliktir. Ne bileyim, bir işte bağdır küçük böyle hani iki yüz ağaçlık, dört sıra asmalık falan hani minik bir toprak, bir şey alma hayalim var.
NFT'ye geleceğim. Yani nasıl NFT'den bizi nasıl Sünni Osman yaptılar? Onu anlatacağım ama öncelikle o ilk soruya cevap vereyim. Şimdi benim de böyle bir bağım, zeytinliğim, şuyum buyum olsun ve bunun içinde bazen gideyim zaman geçireyim, bazen gideyim efendim orada hani bir arkadaşlarımla ya da eşimle, dostumla oturup sakince şöyle bir yeşilliğe bakayım falan gibi bir takım isteklerim var. Bu isteklerimin yanı sıra yeni dünya düzeninde şehirlerin toksik olacağı, şehirlerden artık hiç kimsenin yaşamayacağı ve şehirlerin aslında yok edileceği ve imarsız arsaların değerleneceğine falan dair bir takım artık fütüristik mi dersin, komplo tüelisi mi dersin? Muhakkak ben öyle olacağını düşünüyorum, evet. Bir takım şeyler söylüyorlar.
Ben de tam aksine şehir devletlerinin olacağını düşünüyorum. Öyle mi diyorsun? Yani nasıl da eskiden şehir devletleri varmış, eski Yunan'da falan, eski Mısır'da falan, İskenderiye, Babil vs. vs. Şimdi ben daha çok şehir devletlerinde dönüşüleceğini, yani ulus devletlerde şehir devletlerinde dönüşüleceğini atıyorum. İstanbul Cumhuriyeti gibi düşünün, Londra Cumhuriyeti gibi düşünün. Ya da işte Paris Cumhuriyeti gibi bir takım, bunu söyleyeyim 100 sene sonra mesela. Tabii tabii. Böyle şeylerin olacağını düşünüyorum. Ama bazı komplo teorisyenleri de ve bazı füturistikler de şey diyor, tam aksine şehirler bitecek ve şehirler sadece robotların veya siti sanayinin şu gün olduğu yerler olacak. Çalışma kamplarına dönecek. Hah, kamp bravo. Böyle hani Orwell'ın kitaplarındaki ütopik hallere dönecek. Siz işte dönün abi köye, hatta imar da yani, imarsız arsalarında falan yaşayın. falan gibi bir takım önerileri var. Ben biraz ondansa, bu öngörülerdense hakikaten gideyim toprağa basayım. O senin demin tarif ettiğim mutlak sessizliğe zaman zaman kavuşayım diye böyle bir şey düşünüyorum. NFT'de de arsaya gelelim. Efendim benim bahsediyorum zaman zaman çok bu NFT, kripto işlerini çok iyi bilen. Türkiye'de bu işten 10 kişi anlıyorsa bir tanesi odur. Çok yakın bir dostum var. O zaman da bana bir arsa aldırdı. Arsa da böyle iyi yer dedi. Konser alanının köşesindeydi. Yol falan geçer diye aldık.
Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi Bizi sordular. Bizi Bizi sordular. Bizi sordular. sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi sordular. Bizi Ben sordular. de sana şimdi şey yapmayayım, param olsaydı ben de Salacak'tan Kız Kulesi manzaralı bir yer baktım NFT'de ama almışlardı yani o kadar kapatmışlardı yani Bizi sordular. o zaman. Bizi Ne oldu acaba yani bu hem o paralar hem o arsalar? Abi bak bu dolandırılma işi de böyledir.
Donandırılma işi de şöyledir yani, adam kimseye zorla parasını çalmıyor yani. Diyor ki, baba bende böyle bir şey var ister misin diyor. Rıza inşa ediyor. Rıza inşa ediyor bravo, Rıza'nın imalatı, çok doğru. Rıza'nın imalatını yapıyor, sen de diyorsun ki ya bende de biraz para var bakayım bu olur mu, aklıma yattı falan diyorsun. En akıllı benim diyorsun. Gidiyorsun NFT'den alıyorsun. Ya da Boğaz Köprüsü'nü satın aldım diyorsun, tapu da var. Önünde var işte tapusu.
Ama para gidiyor abi işte. Yani bazı büyük dolandırıcıların hani şeyi var, ne derler? Adam güzel oyun kuruyor. Ya kardeş bak böyle bir iş var burada, gel istersen gir diyor. Seni ikna ediyor, önce biraz para veriyor falan. Evet. Hani bu yani şey, hakikaten Rıza'nın imalatı orada büyük bir başarı da var aslında bir taraftan. Hani bunu övmüyorum suçu da. Kimsenin parasını zorla çalmıyor adamlar yani. Sonuçta orada bize işte demiş ki NFTC adam, kardeş biz sana... Arsa verelim mi buradan? Bak burada böyle bir şehir kurduk falan. Bir pikselimiz var, bunu alır mısın? Bu kadar piksellik yer satayım sana demiş, biz de gitmişiz. Gönül rızasıyla almışız abi. Şimdi ne diyeceksin? Saygı duyacaksın adama. Ne diyeceksin yani? Bununla ilgili... Ama abi bak ben sana bir şey söyleyeyim mi? Hakikaten ortaya bir tane konser alını yapmış, burada bilmem kime konser de vereceğim diyor adam. Şimdi o durum da şöyle oldu abi. Meta, istenilen aşamayı kaydedemedi yani. Yapay zeka bunun önünü kesti.
Yani Metaverse orada başka bir çıkış yolu bulamadığı için dijital arsada herkesin VR gözlüklerle girip konser alanına katıldığı gerçeklik, alternatif yol şimdilik iptal olduğu gibi olduğu için tabii bu arsalar da boşta kaldı. Gidip bambaşka bir şekilde gezebilirsin. Aynen senin dediğin gibi zaten bunu pazarlarken bizim böyle suretlerimiz şeyde gezdi, hani meta dünyada, öbür dünyada, yani diğer evrende küçük karikatür, anime çizimlerimiz gezdi şeyde. Öbür dünyada. Yaratılmış evrende diyelim. Evet. Öbür dünyada da demeyelim doğru. Biz de gittik evrene baktık şeye baktık evrenimizdeki arsaya baktık. Bir anda adidas mağazası vardı. Yok efendim konser havanı vardı. Vallahi bilmem. Kfc mefc hepsi vardı abi. Biz de güvendik Allah aşkına. Doğru diyorsun, yol geçirmişler etmişler. Aslında şöyle bir şey var, ben lafı değiştireceğim şimdi. Genelde senin... Özetle evet bir arsaya ihtiyacım var ama sanal alemde değil. Aynen öyle abi. Aslında şöyle bir şey var, senin bu yaptığınla tezat olabilecek bir şey. Senin videolarının çoğunun altında şöyle bir yorum var. Çok azı bunun espri barındırsa da...
Bir çoğunluğu bunu içten gelerek söylüyor. Hatta konuştuğum insanlar da söylüyor. Bir laf var. Bu adam her şeyi biliyor ama her şeyi. Bu yorum senin markan gibi bir şey. Yani aslında sen biraz öngörüsü yüksek birisin. Bu NFT olayında ilginç bir şekilde patlamışsın olabilir. Ama Acun Ulucalı konusunda yarılmadın. Neredeyse bir sene öncesinde söylemiştin. İstersen oraya gelelim ya da gelmeyelim mi? Ya Acun'u tanıdığım için... Şimdi öngörülerimi tutma sebebi şu.
ağırlıklı olarak tutma sebebi. Ben tanıyorum insanları. Öngörü yaptığım kişilerle ilgili bir şeyim var, bir bilgim var. Bu acıları ben tanıyorum. Ali Bey'i de 6-7 senedir görmüşüz, fikir edinmişiz başkanlığı süresince Ali Kurçu'da. Bu ikisinin birlikte çalışma ihtimali yok.
Bu bir sene olur, altı ay olur, belki bir buçuk sene olur ama olmaz yani. Uzun vadeleri sürmez. Ali Bey'in beklentileriyle Acun'un talepleri arasında çok ciddi şeyler var. Çok ciddi aykırıklar var. Dolayısıyla bunların çalışması bir yılı geçemez diyorum mesela.
10 tane öngörümüzün 7 tanesi, 8 tanesi de tutunca işte her şeyi biliyor oluyoruz yani. Bazıları her şeyi bildiğimiz falan yok, tutmayanlar da var yani. Değil mi? Ama tanıdığım insanlarla ilgili öngörülerim genellikle şey yapıyor, doğru çıkıyor. Forel etkisi diye bir şey var. 1948 yılında Forel öğrencilerine ayrı ayrı birer kişilik analizi dağıttığını söylüyor. Bütün öğrencileri de evet diyor, bu benim. Hepsi diyor ki bu kağıttaki yazanlar benim. Ama öğrencilerin hepsi şunu biliyor, hepimize ayrı ayrı kağıtlar geldi. Halbuki 30 öğrencinin 30'una da aynı kağıdı vermiş. Aynı analizleri yazmış. Herkese diyor ki aynı benim. Bu formal etkisi de öyle genel geçer. Özellikler var ki insan bunları hep üstüne alınıyor. Burçlar gibi, astroloji gibi, vesaire gibi. -"Ben yay burcuyum, o yüzden böyleyim." falan. Aynen yani ben işte neşeliyimdir. Ama halbuki her insan biraz neşelidir. Siz yaylar çok neşelisiniz. Yani ben de bazen neşeliyim ama akrebim. Halbuki yayı okusam yine bana ortak bir özellik bulacağım. Acaba bu her şeyi biliyor şeyi buradan da çıkıyor olabilir mi? Bu insanları iyi okuma mı? Yoksa söyleyeceğin sözleri çok da iyi mi biliyorsun? Ne diyorsun?
Şey mi? Forer? Ne etkisi? Bu güzelmiş. Forer etkisi. Forer. Evet. Forer. Forer bir şey. Bilim insanı mı? Evet abi. Güzel. Öğrenmiş oldum ben de. Akademisyen. Yani aslında insanlar aynı şeyleri öğreniyor. Söylemeyen şeyleri kendi özellikleri olarak almaya meyillidirler. İyi şeylerden mi söz ediyor acaba bir tek? Sen şusun, busun. En kötü özelliğin çok iyi birisi olman falan gibisin. Yani o kadar spesifik değil ama genel geçer. Yani o aslında söylediği şey herkese uyabilir. Yani hırslı bir insandır. Herkes yeri gelir, hırslı olur gibi düşün. Yani biraz bu futbol okumalarında da ben onu görüyorum.
bizim takıma hakemler kötü davranıyor. Bunu Gağız Saraylı da söyleyebilir, Fenerbahçeli de söyleyebilir, Beşiktaşlı da. Aslında meselenin özüne pek bakamıyoruz. Bu noktada mesela baktığın zaman, alakasız da olabilir, tam toparlayamadım ama... Fark ettim. Yani Fenerbahçe çok mu umutsuz durumda? Söylenen her kötü şeyi üstüne almak durumunda mı? Ne diyorsun?
Fenerbahçe şimdi depresyon yaşıyor. Biraz daha iyi bir şeyler duymak istiyor mesela Fenerbahçe'nin tarafında. Daha doğrusu kulüpleri şöyle analiz etmek lazım. Mesela Fenerbahçe şu an bir ruh halinde. Bu ruh hali nedir? Bu ruh hali depresyon şu an. Çaresizlik. Desperate yani. Desperate var ya kelimesi. Tam o yani.
Nerede var bu despırıklık hali? Taraftar da var, işte kongre üyesinin en büyük bir kısmında var, camia da var falan. Yönetimin de bir kısmında depresyon var çünkü onlar da fena var şimdi bir kısmında. Şimdi Beşiktaş'ta ne var? Bir bekleyiş var mesela şimdi bir bekleyiş, çok da ümitli olmayan. Bir bekleyiş var, bir kabullenme diyelim belki. Nerede var? Bu işte taraftarlar da var. Kongre üyelerinin bir kısmında var. Ya bu Sertal'dan asla beceremeyecek biz geliriz diye bir kenarda bekleyen alternatif muhalifler de var. Yönetimin de belli kısmında bu var. Galatasaray'da şu anda ne var? Ya işler yolunda gidiyor.
Değil mi? Her şey işte iyi gidiyor, gözüküyor falan. Hani çok görünen bir şey yok, problem yok. Onlarda da işte şu anda da yaşanan hissiyat, kısmi endişeyle birlikte gelen mutluluğun keyifli dönem. Kısmi endişede ne? Ya bir gün bu mutluluğumu çok üzülüyorum. Filiz Akın Edison filmlerinde Filiz Akın Edison'a diyor ya, korkuyorum işte, izzet ya da neyse. Murat, korkuyorum Murat. Çok mutluyuz bir gün acaba bozulur mu falan. Hani öyle bir saçma sapan aksiyeteye giriyorlar. Ki elbette ki bozulur yani bu arada ne olacak ki? Aksiyeteye giriyorlar ya Türk filmlerine standart olarak. Trime giriyorlar doğru. O yüzden bir küçük endişeyle mutluluk var. Nerede var? Taraftarında var, camiasında var. Yönetiminde de var. Küçük aksiyetelerde işte. Ya bunlar çok harcadılar acaba kulübü batırıyorlar mı diyen de vardır yani mutlaka içinde. Halbuki sana ne abi yani.
Dolayısıyla bu sadece yönetimin kim olduğuyla, yönetimdeki adamların ruh haliyle değil, bütün bir camianın ruh haliyle bakmak lazım. Fenerbahçe'deki yaşanan konu tam anlamıyla bir depresyondur. Tam anlamıyla bir psikolojik çöküştür ve bir debelenmedir. Ali Koç'u şimdi söylüyorum. Debelenme halinde buradan daha da batar yüksek olasılıkta. Ya da orada bir dalmal bulup tutunursa kendini yukarı çekmeye çalışır falan. Şimdi biz buraya nereden geldik? Bu forer etkisine hiçbir ilgisi yok bu konunun.
Senin soruna cevap olarak verdim. Yok, mutlak sessizlik diyebiliriz. Buna ihtiyacı var mı acaba? Yok. Yani şu anda Fenerbahçe bir süre sakinleşemez. Yani öyle bir şeysi yok şu an. Görünürde, ufukta öyle bir durum yok. Yani Fenerbahçe imtiyazlarını kaybetmiş bir camiye. Yani Türkiye'nin belli bir döneminde, diyebilirim ki 90'larına kadar, 90'ların Türkiye'sine kadar... O dönem Türkiye'sinin resmi ideolojisinin en sevdiği takım belki de Fenerbahçe'ydi. Özellikle 70'lerde ve 80'lerde bu kesindir. Evet ya bu bir dönemdir aslında, çağ. Yani 70'lerde ve 80'lerde bu kesindir. 60'ları gerçekten bilmiyorum ama 70'lerde ve 80'lerde bu bir kesin gerçekliktir. Yani resmi ideolojinin en sevdiği takım Fenerbahçe'ydi. 90'lara kadar. 92 bin arası zaten bir resmi ideoloji çalkantısı var Türkiye'de.
İşte şimdi kiminle göre İkiz Cumhuriyeti, kiminle göre Yeni Türkiye falan denilen yeni döneminde en sevdiği takım Galatasaray. Evet, bir dönem olarak bakabiliriz buna. Dolayısıyla bu dönemde ya kendi imtiyazlarını kaybetmiş ve bu kaybetmenin vermiş olduğu da kabullenmeyi birazcık geç yapmış bir camianın yaşadığı sorunları yaşıyor Fenerbahçe. Bu Ali Koç'un kendisine ait ve Ali Koç dönemine ait başarısızlıklardan bağımsız oluyor.
Dolayısıyla imtiyazlarını eskiye göre her işi çözülen işte şöyle bir parmak ışıklatmasıyla birçok işi hallolan. Sofrası kurulan. Kulüp değil artık yani zamanında dönemin hava kuvvetleri komutanı özel jetle efendim futbolcunun lisansını Ankara'dan İstanbul'a yetiştirmiş yani. Bu bir yaşanmış bir şey. Ya bir de abi dönem ya. Yani 70'lerde bir tane hava kuvvetleri komutanı Fenerbahçe Kulübü futbolcuyu satın alıyor. Efendim işte lisansı Ankara'ya yetiştirmek için. İstanbul'dan Ankara'ya mı, Ankara'dan İstanbul'dan mı tam bilmiyorum. Jet kaldırıyor ya bildiğin. F5'ler, F16'lar. Ne işte şimdi F16 yok o zaman da işte F4'ler neyse. Jetle götürüyorlar yani lisansı. Evet yani bu tarihsel bir şey abi bence ya. Dediğin doğru ya. Yani şimdi tabii artık eski haberi, şimdi hava kuvvetleri komutanı falan öyle bir şey yapmaz da, şimdi de Galatasaray için mesela Türksel herkesten fazla para verecek. Anlatabildim mi? Devlet koruması için konuşuyorum. Yani yeni dönemin en sevdiği takım Galatasaray. Doğru. Eski dönemin en sevdiği takım Fenerbahçe. Dediğim gibi bu dönem ama bu imtiyazları kaybettiği için Fenerbahçe bunun belli bir dönem bulanımını yaşıyor. Bunu kabullenmekte de zorlanıyor.
Belki de o yüzden güçlü bir figür arıyor. Yani biz imtiyazlarımızı kaybettik. O yüzden güçlü Ali Koç, en zengin adam gelsin. Veya bir tane ağa gelsin, Aziz Ağa falan. Gene gelsin geriye. Alışkanlıkla da alakalı bir şey. Belki de yapılması gereken çok daha basittir. Belki de önce kabullenmektir. Sakinleşmektir. Ve bunun bir dönem olduğunu bilmektir. İmtiyazsız da belli şeylerin başarılabileceğini keşfetmektir. Çünkü Gağ Sarayı'da
Fenerbahçe'nin en sevilen takım olduğu dönemde başarıları var. Kupaları falan var yani. Belki Avrupa ile daha çok ilgilenmektir. Bir sürü yöntemi var. Birazcık bu debelenmeden çıkması lazım. Fenerbahçe camiasının bunu kabul ederek çıkması lazım. Ve güçlü ve zengin başkan arayışından çıkması lazım diye düşünüyorum ben. Tabii Förel etkisinden buraya nasıl geldik onu da hakikaten bilmiyorum. Bakıcaz'ın da özelliği bu. Bir mola verelim geri gelelim.
Evet efendim, geri geldik. Ne diyorduk? Sen bir şey diyordun. Alakası spor aletkisi bilgisi verdik. Ben ne diyordum? Evet, dediğin gibi abi bir durup dışarıdan bakmak lazım. Fenerbahçe üzerinde söylüyorum. Çok da orada kalmayalım da. Bu bir dönem, geçecektir elbette. Sonuçta Galatasaray'ın bu yaptığı şeyin de ben... ...uzun vadede çok çok sürdürülebilir bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu yaşadığımız bir dönem. Hani şeye de katılmıyorum. Ben Galatasaray açısından değerlendireyim. İşte görüyorum bazen. Dediğin gibi battık, ettik. Bu kulüp ne olacak falan.
Hiçbir şey olmaz, batmaz. Yani senelerdir zaten ben şey duymadım yani. Kurtulduk, işte bu sene çok kar ettik, bu parayı nereye harcayacağımızı bilmiyoruz gibi bir şey duymadım. Hep böyleydi. En azından yakışıklı bir şekilde batarız gibi geliyor bana böyle olursa. En azından böyle anılarımız falan olur. Şampiyon oluyoruz, acayip oyuncular izliyoruz. İnsanlar hala o seneler evvelki neydi o Trabzon'a gelen? İngiliz? Yok şey Ferdinand, Beşiktaş'a gelen Ferdinand. Hala onu konuşuyorlar yani. Osman bundan 20 sene sonra da konuşulacak büyük ihtimalle de. O yüzden bu futbolun üzerindeki... Bir de Ali Koç'ta şöyle bir durum oluştu abi. Ne yaparsa yapsın artık. Yani o şeyi doğru da yapsa, laf yiyecek gibi bir duruma geldi yani artık. O biraz öyle yani. İktidarda kalınca belli bir süre, zaten ister istemez karşıt grubun büyüyor. Doğal olarak büyüyor yani. Bu iktidarda kalmanın şeyi.
ne diyeyim, cilvesi. Yani senin karşıt grubun sürekli büyüyor. Üstelik bunun ortada da bir başarı olmayınca daha da büyüyor. Biraz Ali Bey gibi böyle kibirli bir yapınız varsa, küçük dağları ben yarattım halindeyseniz, o daha da fazla büyüyor. Dolayısıyla da hani eninde sonunda siz de bir debelenme, bir bataklık içerisinde çırpınma noktasına gidiyorsunuz. Ali Koç'un yaşadığı da budur.
Fenerbahçe'nin genel az evvel anlattığım şeyi hariç, genel problemleri hariç. O yüzden bir çırpınma hali oluşuyor. Fenerbahçe'nin demin anlattığım, az evvel anlattığım o genel imtiyazlarını yitirme durumundan bağımsız olarak. Yani çırpına çırpına bir yere varır mı? Bakalım. Göreceğiz. Zor. Bir şey olur mu peki abi? Yunanistan gibi basketbollu ülkesi olur mu Türkiye bu gelişmelerden sonra? Olmaz. O uzak bir ihtimal mi? Olmaz.
Olmaz. Çünkü Beşiktaş da şu sıralar bir baş gösterdi. Olmaz. Olmaz. Olmaz. Anladım abi. Olmaz. Mümkün değil. Olmaz. Böyle bir altyapımız yok. Futboldur. Ha basketbol, Türkiye'de şöyle. Şimdi özel okullara git, %95'inde futbol yok. Öyle mi? Tabii. Özel kolejlerde futbol yok. Beden eğitimi dersi var. İşte physical education filan hani böyle.
Daha üst düzey, şu yüksek pahalı okullarda ismi de o. Physical education derslerinde falan şey yok abi. Allah Allah. Physical education neymiş abi? Beden eğitimi işte. İşte ha. Yani bunların hiçbirinde futbol yok abi. Ya basketbol var, ya da işte daha böyle bideysel sporlar. Tenistir.
Yüzümedir. Bu tip şeyler var. Biraz daha işte bizim çocuk spor yapıyor. Tabii. Bir de tabii şeye yönelik o yani işte Amerika'da burs kazanacaksa spor yapması lazım falan. Eskilim dersi falan var tamam mı? Eskilim kursu almak ister misiniz? Şimdi dolayısıyla futbolun kitleselleşmesi düştüğü için ve belli bir seviyenin altına belli bir ekonomik gelir grubunun üstünde hiç hitap etmediği için futboldan söz ediyorum. Daha ileriki aşamalarda belki bir 15 sene sonra futbola para harcayan insan sayısı düşecek. Belki o zaman basketbola, tenise, şuna buna onu izlemek için para harcayan insan sayısı da bir artış olacak 10-15 yıl sonra. Ama bugün mümkün değil. Yani evet. Bir de bu ülkedeki potansiyeli ben çok değerlendiremiyor olmaktan çok şeyim abi ya. Bu mesela Amerika'da bir... Tabii ki bu ekonomik durumlarla da alakalı da. Yani bir basketbol, NBA, NFL ya da buz okeyi seçmeleri olduğu zaman kolejlerden sıra sıra gençler geliyor. Hepsi sağlıklı, atletik. Yani Türkiye'de bu kadar nüfusla bunu ayarlayamamak bana şey üzücü geliyor. Tabii Amerika'daki eğitim sistemleri. Adam yüzden sporcu olduğu için o eğitimi alıyor. O okula kabul ediliyor yani. Burada da olması lazım yani. O okula ondan kabul ediliyor yani. Sporcu olduğu için kabul ediliyor. Orada da sporcu olduğu için de o okul, o üniversite ona burs veriyor. Peki o üniversite bunun parasını nasıl karşılıyor? Sponsorluktan karşılıyor veya bağıştan karşılıyor.
Bağışı veya sponsorluğu kim yapıyor? O üniversiteden mezun olanlar. Veya o üniversitenin diğer bilimsel adamlarından yararlanan iş adamları. Peki bunlar nereli ki? Eyalet sisteminde var. Aynen böyle. Yani adam, Georgia Eyaleti'nin bilmem ne şehrinde yaşıyor. O üniversiteye... Atlanta. Atlanta'da yaşıyor, mesela Georgia'da yaşıyor. O üniversitenin laboratuvarından yer alıyor kendi işi için. Küçük bir bağışla yapıyor abi. Doğru. Oradaki seçim kıymetli. Adam Georgia'daki iş adamı gidip New York'taki bir yere yatırım yapmıyor yani. Doğru. O yüzden de Amerikayla Türkiye'yi kıyaslaması çok mümkün değil olması yani. Maksimal çapta da olsa memleketçilik var yani orada. Tabii, tabii, tabii.
Tamam, eyalet dedin o zaten abi. Yani adam hiç eyalet... Bak, Amerikan toplumunun hiç eyaletinden, bırak ülkeden, eyaletinden çıkmayan oranı %70'lerin üstündeydi bir ara. Değil mi? Haberleri yok ya dış dünyadan. Yani adam New York'a gitmemiş ya. Bıraktım Paris'e gelmeyi falan. Kanada'ya gitmemiş yani. Şimdi, o Alabama'lı herif mesela, ya da işte Ada Aydohalı, Wyomingli falan işte, herif çıkmamış, şeyden çıkmamış abi, eyaletinden çıkmamış adam. Dünyayı oradan da ibaret anlıyor. Şimdi, bu adam o zaman
Nerede kaldı? New York veya Maryland'i tanısın, bilsin. Oradaki bir yere yardımcı olsun yani. Doğru. Onlar da kendi şeylerine yardımcı oluyor. O yüzden oranın valisi işte Los Angeles, California valisi Trump'a gider yapabiliyor ya. Ben ayrı statesim diyor. Ayrı statesim falan.
O trik var ya... Boston valisi ulusal muhafızları almam demişti ya. Eyaletin sınırlarını kapattı yani. Orduya... Kendi eyalet sınırları içerisindeki orduyla karşı... İlginç bir sistem var orada yani. Ve şu anda ayaklandı biliyorsunuz. Amerika ile ilgili kıyaslamaların tamamı yanlış abi. Çünkü bambaşka bir yer orası. Değil mi? Kuruluşuna itibaren bambaşka bir yapısı olan bir yer. Aynen öyle. Ama Trump politikaları bir süre daha rivites arttırdıkça bunlar çok yaşanacak.
Doğru söylüyorsun abi. Neyse bize ne ya Amerika'dan. Değil mi? Ama yani bir şekilde bizi etkiliyor ya sonucunu yaparlarsa yaparlarsa. Bir zamanlar öyle derlerdi, Amerika grip olsa Türkiye mezl olur filan gibisinden. Öyle şeyler söylerlerdi eskiden benim gençliğimde hatırlıyorum. Şimdi öyle o kadar da değil yani bakmasak. Tabii ki etkiler ama biz de böyle hafif bir kırgınlıkla atlatırız yani. Nezle olmadan atlatırız. Doğru, doğru. Eskisi kadar... Ya bilmiyorum abi. Çok da anlamıyorum açıkçası ne yapmaya çalışıyorlar, ne istiyorlar. Yani küresel haberleri ya da durumları ne kadar takip edersen et günlük değişimler çok fazla bu özellikle bulunduğumuz coğrafyada yani. Maalesef, maalesef. O yüzden en iyisi bir tane arısı alıp gitmek abi. Küçük ayaklar, küçük tarlalar. Akçay'dan falan. Küçük tarlalar, küçük evler, küçük yaşamlar. Minimalize olup rahatlamak en doğrusu.
Bağını, bahçeni ekip diyorsun. Yani ekmeği bilenler için harika bir hayat. Harika bir hayat. Domatesini, biberini... Benim Bodrum'daki evimin arka bahçesinde küçük bir deneyimim oldu. Biber, salatalık ve domates yetiştirdim ama o çok lezzetli oluyor gerçekten. Kendi şeyinden, toprağından yetişmiş bir şey yemekler falan ama bunu becermek, sürekli ilgilenmek lazım. Bahçeyi ona bırakmadan kendin yapabiliyorsan gerçekten çok zevkli. Aynen çünkü artık gıda konusunda da sıkıntılı günlerdeyiz bence.
Sürekli mideni astıkları yaşıyorum abi sana o kadar laf ettik o gün. Ama gerçekten yediğim her şeyde bir sıkıntı var gibi geliyor bana artık yani. Dediğin gibi kendin yetiştireceksin. Abi ne yazık ki Türkiye bir çok bağırıyor, iki çok pahalı, üç bu pahalılığa rağmen çok kötü günler veriyor. Ve bütün bunların Forer etkisiyle hiçbir alakası yok. Sıfır, sıfır alaka. Forer etkisini arada öyle bir gereksiz bilgi olarak vermiş olduk.
Ya yok çok güzel bağlamıştım kafana da burada kafa durdu abi sıcaktan. Gerçi sıcak değil ya klimayı açlar Allah razı olsun. İyi o zaman hadi gidelim mi? Olur abi. Efendim bakacağız da bizimle birlikte olduğunuz için çok teşekkür ediyoruz. İnşallah yeniden birlikte olmak dileğiyle hoşçakalın diyoruz. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.