Podcast

şımarık çocuklara tahammül etmeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bazı ebeveynler çocukları ağlamasın, üzülmesin, travma yaşamasın istiyor. Bu sebeple da çocuklarının bir dediğini iki etmiyor. İşte bu da ortaya her gün markette, otobüste, orada burada görmeye alıştığımız "şımarık" çocukları çıkarıyor. İyi de biz mecbur muyuz bu şımarık çocuklara tahammül etmeye?





Yararlanılan Kaynak:

Pleux, Didier. De l’enfant roi à l’enfant tyran : Essai de psychologie éducative. Paris: Odile Jacob, 2011





Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.366 kelime · ~17 dk okuma

Merhabalar, bugün Mecbur Muyum'un yeni bölümünde yine can alıcı bir soruyu konuşacağız. Şımarık çocuklara tahammül etmeye mecbur muyuz? Bu konunun ilhamını bana bir TikTok videosu verdi. TikTok'ta bir anne çocuğunu nasıl çocuk kabul etmeyen bir otele çeşitli katakullilerle soktuğunu anlatıyordu. Videonun altında da birçok yorum işte bu kadına sitem etmiş.

sizin şımarık çocuklarınıza tahammül etmemek için çuval doğrusu para veriyoruz, yine de allem ediyorsunuz, kallem ediyorsunuz, çocuğunuzu burnunuzun dibine getiriyorsunuz gibi yorumlarla hani haklı olarak sitem ediyordu. Ben bu kadının yaptığı kazakulliği doğru bulmamakla beraber toplumsal olarak kamusal alanlarda çocuklara tahammül seviyesinin giderek azaldığını gözlemliyorum. İnsanların işte çocuksuz otel, çocuksuz uçak, çocuksuz otobüs gibi talepleri giderek artmakta. Burada bu sistemi eden insanlara da biraz sempati duyuyorum aslında. Çünkü hayırdan anlamayan, yapmadan anlamayan çocuklar ve çocuklarına hiçbir laf söyleyemeyen, söylemeyen ve kimseye de söyletmeyen ebeveynlerle doldu her yer. Bu konuda da hem bir eğitimci olarak hem bir ebeveyn olarak hem de bazen bu çocukların tavırlarından rahatsız olan sade bir vatandaş olarak söyleyecek çok şeyim var. Ancak şımarık çocuklara tahammül etmeye mecbur muyum sorusunu sormadan önce bence şu sorudan başlamamız gerekiyor. Çocuklar neden şımarık? Ve bu şımarıklık nasıl oluyor da masum bir talepkârlıktan çevresine zarar veren bir tiranlığa dönüşebiliyor?

Didier Pilon'un De l'enfant roi à l'enfant tiran, yani Çocuk Kral'dan Çocuk Tiran'a adlı kitabı tam da bu dönüşümü anlatıyor. Ben bu kitabı keşfettiğimde hani o Rihanna'nın Where Have You Been All My Life şarkısını söyledim içimden. Çünkü gerçekten bütün zihnimdeki sorulara cevap veren, hani bir eğitimci olarak cevap veren, zihnimde zaten böyle dağınık bir şekilde düşündüğüm şeyleri toparlayan bir kitap oldu. Üstelik bunu yalnızca çocuğun davranışları üzerinden değil, modern ebeveynliğin yapısal sorunları ve toplumsal dinamikleri üzerinden analiz ediyor yazar. Bu arada Fransızca telaffuzum için tüm Fransızca bilen dinleyicilerden özür diliyorum. Umarım çok fazla kulak tırmalamaz ama bu yazarın ismini bol bol söyleyeceğim. Playa göre günümüzde birçok çocuk psikolojik anlamda omnipotent, yani her şeye gücü yettiğine inanan bireyler olarak yetişiyorlar. Bu omnipotans gelişimsel bir evlilikte sınırlanmazsa tiranlığa dönüşüyor. Çocuk sınır tanımıyor çünkü ona sınır konulmamış. Hayır kelimesiyle karşılaşmamış, duygusal talepleri bir yetişkininki kadar ciddiye alınmış ama sorumlulukları hiç olmamış. Bu noktada çocuk merkezi ebeveynlik dediğimiz, niyet olarak aslında sevgi dolu, iyi niyetli ama sonuçları açısından çocuğu güçsüzleştiren bir anlayış karşımıza çıkıyor.

Transkriptin tamamını oku

Plus, bu tür ebeveynliği permisif izin veren, yani fazla hoşgörülü, sınır koymaktan korkan bir ebeveynlik biçimi olarak tanımlıyor. Bu çocuklar kötü niyetli oldukları için tiran olmuyorlar, tiranlaşıyorlar çünkü onların isteme hakları hiçbir zaman sınırlandırılmamış. Yani sistem şöyle çalışıyor, önce çocuk gönüllü diktatör oluyor. Her şey onun isteğine göre düzenleniyor. Sonra bir noktada bu istekler karşılanmaz, karşılanamaz hale gelince çatışmalar başlıyor ebeveynle çocuk arasında ve çocuk saldırganlaşıyor. Ebeveynin temel korkusu çocuğun sevgisini kaybetmek. Bu da onların birer duygusal rehineye dönüşmesine neden oluyor.

Plö bu durumu şöyle açıklıyor. Ebeveynler çocuklarına hayır demekten korktukça çocukların mutluluğunu değil, anlık memnuniyetini hedefliyorlar uzun vadeli mutluluk yerine. Ancak bu çocuğun uzun vadeli duygusal dayanıklılığını sekteye uğratıyor. Bir örnek üzerinden anlatalım. Kitapta bir vaka çalışmasından bahsediyor yazar. Beş yaşında bir çocuğun markette istediği oyuncağı almadığı için kendini yere atıp annesine bağırdığı bir sahne anlatıyor. Bunu hepimiz görmüşüzdür benzer sahneleri. Anne ise önce direnç gösteriyor ama sonunda utanç ve çevrenin yargısından çekinerek o oyuncağı satın alıyor. İşte bu an otorite boşluğunun kristalleştiği an oluyor. Bu örnek bize şunu gösteriyor. Modern toplumda çocuğun duygu dünyası neredeyse kutsal hale gelmiş durumda. Çocuğun üzülmemesi, kırılmaması, zorlanmaması hedefleniyor.

Oysa Plö şöyle diyor, eğitim sevgiyle birlikte hayal kırıklığı da içermelidir. Çünkü gerçek hayat her zaman tatmin etmez, takdir edersiniz ki. Yani ebeveynliğin temelinde aslında şu yatmalı, gerçeklikle tanıştırmak. Çocuğun tüm arzularının karşılanmayacağını, bazı şeylerin çabayla elde edileceğini ona göstermek.

Pouleux burada principe de réalité yani gerçeklik ilkesi kavramını kullanıyor. Bu Freud'dan ödünç alınmış bir terim ve çocuk gelişiminde temel bir adaptasyon mekanizması. Gerçeklik ilkesine alıştırılmayan bir çocuk büyüdüğünde de aynı taleplerle çevresini kontrol etmeye çalışır. Bölüm 1 Haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçemeyen nesil.

Didier Pilon'un temel argümanlarından biri, şımarıklığın temelinde bir gelişimsel duraksama olduğu. Bu duraksamanın Freud'la doğrudan bağlantısı var. Fizikolojide her şeyin olduğu gibi her şey Freud'a çıkıyor. Freud'a göre her bire yaşamının ilk döneminde haz ilkesiyle yönlendiriliyor. Bu ilke, organizmanın acıdan kaçma ve hazlı maksimuma çıkarma eğilimini ifade ediyor.

Bebek acıktığında ağlar, doyunca susar, arzularının karşılanması için beklemesi gerekmez. Ama Freud'un bir diğer kavramı da gerçeklik ilkesi, bireyin dış dünyanın kurallarını kabul ederek arzusunu ertelemesini, doyumu geciktirmeyi öğrenmesini mümkün kılıyor. Bu ilke gelişmediğinde birey hep istediğim olsun diyen bir çocuk olarak kalıyor aslında. Didier Pilo işte tam bu noktada uyarıyor. Günümüz çocuklarının büyük kısmı haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçemiyor. Çünkü onları bu geçişe zorlayan bir sosyal çerçeve kalmadı. Eskiden bu geçiş toplumsal olarak doğal kabul edilen bir eğitim süreciyle sağlanıyordu. Çocuk beklerdi, çocuk sırasını bilirdi, çocuk hayır cevabını duymaya öyle ya da böyle alışırdı. Ama artık moderne bebeğinlik anlayışı çocuğun arzularını önceliklendirmeyi sevgiyle eşdeğer görüyor. Bu da çok tehlikeli bir eşdeğerlik. Çocuk büyüyor ama haz ilkesiyle yaşamaya devam ediyor. İstediği oyuncağı hemen istiyor. Sabah kahvaltıda ne yiyeceğini o karar veriyor.

Ders çalışmak istemeyince buna zorlanmıyor. Freud'un sisteminde ego bu iki ilkeyi dengelemekle görevli. Süper Ego ve İd arasındaki bir denge bu. Ama Ploy'e göre bugünün çocukları ego gelişimini tamamlama fırsatı bulamadan büyüyor. Yani gerçeklik ilkesiyle tanışamadan ergenliğe hatta yetişkinliğe geçiyorlar.

Kitabın başlarında Plo bidon nişanını anlatıyor. Sekiz yaşında bir çocuk okulda her eleştiride öfkeleniyor. İşte ödevlerinde başarısız olduğunda öğretmenini suçluyor. İşte neden bana karışıyorsunuz? Bu benim hayatım diyerek sınıfta bağırıyor. Bu çocuk evde her talebi sorgusuz karşılanmış, hiçbir hayal kırıklığı yaşatılmamış bir çocuk. Annesi şöyle diyor ama o kadar hassas ki üzülmesin diye hayır diyemedim.

Plo burada şu soruyu soruyor. Çocuğun duygusal dünyasını korumak adına onun gerçeklikle bağını mı kesiyoruz? Bölüm 2 Ebeveynliğin Yanılgısı Arzunun Karşılanması Değil Dengelenmesidir Freud'un kuramıyla Plön'ün pratiği arasında şöyle bir bağlantı kurabiliriz aslında. Freud, bireyin gelişiminde gerçeklikle yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Plön ise bugünün çocuklarının bu yüzleşmeden korunduğunu, hatta kaçırıldığını savunuyor. Plön'ün dikkat çektiği kavramlardan biri de eğitsel yoksunluk.

Bu, çocuğun sevgi eksikliği değil, çerçeve eksikliği yaşamasıdır. Sınır, kural, hayal kırıklığı, sabır... Bunlar olmadan çocuk psikolojik olarak gelişemez. Ebeveynler bu boşluğu pozitif ebeveynlik ya da duyarlı ebeveynlik adı altında aslında çocuğun gerçeklikle karşılaşmasını erteleyerek doldurmaya çalışıyorlar. Ama bu yaklaşım plöyü göre çocuğu güçlendirmiyor ya da özgüvenini geliştirmiyor, tersine onu kırılgan hale getiriyor.

Özellikle modern tüketim toplumunda çocuk mutluluğuyla ürün pazarlaması arasında bağı artık koparılamaz durumda. Bir başka örnekte Plö şunu söylüyor, çocukların her doğum gününde yeni teknolojik aletler, tatil vaatleri, oyun konsolları beklentisinin sıradanlaştığını vurguluyor ve şunu soruyor, bir çocuk için beklentinin kendisi ne zaman değer haline geldi? Eğer her şey zaten veriliyorsa neyin kıymeti kalır? Plö burada tatmin doyumsuzluğundan bahsediyor. Bu da Freud'la uyumlu bir şekilde arzu nesnesinin ulaşılabildiğinin değeriyle ters olantılı olduğunu söylüyor. Her şeye kolayca ulaşılabilen çocuk hiçbir şeyden tatmin alamaz hale geliyor. Buraya kadar iki bölümü detaylıca işledik. Haz ve gerçeklik ilkesi arasındaki fark ve modern ebeveynliğin bu gelişim sürecini nasıl engellediği. Üçüncü bölüm, tüketim toplumunun çocukla kurduğu patolojik ilişki.

Didier Pillaud kitabında şımarıklığın sadece ebeveynin bireysel bir hatası ya da yetersizliği olmadığını net bir biçimde ortaya koyuyor. Ona göre günümüzde çocuk eğitimi bireysel pedagojik kararlardan ziyade kültürel bir iklimin etkisi altında. Bu iklimin temel özelliği ise hemen tatmin olma kültürü. Burada önemli bir kavram devreye sokuyor yazarımız. Ani tüketim toplumu diye bir kavram ortaya atıyor.

Plö modern kapitalist sistemin çocukları nasıl yönlendirdiğini ve onları birer mikro tüketici haline getirdiğini şu şekilde örneklendiriyor. Çocuk artık sadece büyümekte olan bir birey değil, aynı zamanda potansiyel bir pazar payı. Çikolata reklamları, dijital oyunlar, sosyal medya uygulamaları, kıyafet markaları her şey çocuğun ilgisine yönelik ve daha da önemlisi onun arzusuna hitap ediyor. Bu noktada Plö'nün şöyle çarpıcı bir tespiti var. Bugünün çocuğu artık arzu eden değil, arzusu kışkırtılan bir varlık. Bu ne anlama geliyor? Freud'un arzuyu bireyin içsel dinamiklerinden kaynaklanan, yani eksikten doğan bir yapı olarak konumlandırdığını hatırlayalım. Ancak modern tüketim kültüründe arzunun kaynağı dışsal. Yani çocuk bir şey istemez, ona ne istemesi gerektiği gösterilir. Plö buna arzu mühendisliği diyor.

Bu kültürel yapı çocuğun gerçeklik ilkesiyle tanışmasını daha da zorlaştırıyor. Çünkü bu sistemde her istek hak gibi sunuluyor, her arzu hemen gerçekleşmeli, hayal kırıklığı ise sistemsel olarak arızalı kabul ediliyor. Dolayısıyla çocuk bekleme, erteleme, boş kalma gibi duygularla tanışamadan büyüyor. Flora göre bu çocuklar içsel motivasyon değil, dışsal doyumla yönlendiriliyorlar. Ve bu çocuklar büyüdükçe daha da doyumsuzlaşıyorlar. Çünkü haz eşiği sürekli yükseltilmiş.

Plön'ün, kendisi de bir psikolog, klinik bir gözlemi kitabında bahsettiği, on bir yaşında bir çocuğun vakasını aktarıyor. Bu çocuk en yedi telefon modeline sahip olduğu halde birkaç hafta içinde yetersiz olduğunu, arkadaşlarının bir üst modele geçtiğini söyleyerek sinir krizleri geçirmeye başlıyor. Annesi ise şu cümleyi kuruyor. Ama biz elimizden geleni yapıyoruz. Sürekli mutlu olsun istiyoruz.

Plön'ün bu duruma getirdiği açıklama ise çok net. Mutlu çocuk yetiştirmek ile hemen tatmin olan çocuk yetiştirmek arasındaki farkı ayırt edemediğimiz sürece bu çocuklar gerçek hayatla her temas ettiklerinde hayal kırıklığı ve öfke yaşayacaklar. ...pedagogik dilin dağılmasına da dikkat çekiyor. Çünkü tüketim toplumunun en sinsiyonlarından biri, bunu da çok konuştuk... ...bu podcast'te, duygusal bir dil inşa ediyor. Mesela işte şöyle sloganlar duyuyoruz değil mi? Çocuğunu özgür bırak, kendini ifade etmesine izin ver, onu kısıtlamak... ...onun özgüvenli bir birey olmasını engelliyor gibi ifadeler, sloganlar duyuyoruz. Ve bu ifadeler hoşumuza gidiyor. İlk bakışta bunlar liberal, özgürlükçü ve insancıl görünüyor bize ama Plovudil'i sorguluyor ve diyor ki, birey olmayı arzularını sorgulamadan tatmin etmekle karıştırıyoruz. Burada aslında yazar postmodern psikolojiye de bir eleştiri getiriyor.

Çünkü postmodern psikolojide her duygu meşru, her duygu geçerli ve çocuğun tüm davranışlarına psikolojik bir gerekçe sunan bir yaklaşım var. Sınır koymayı, travmatik olarak görme eğilimini plö problemli buluyor. Çünkü ona göre sınır koymak, ve ben de katılıyorum, travmatik bir şey değil zaten. Bu kadar kolay travmatize olmuyoruz ne yetişkinler, ne çocuklar olarak. Aksine çocuğun kendini regüle etmesi, dış dünyayla sağlıklı ilişkiler kurmasını sağlıyor sınır koymak.

Tüketim kültürü ise bu sınırları kısıtlama gibi sunarak ebeveynleri edilgenleştiriyor aslında. Buna yapay özgürlük diyor Plö. Çocuğun sürekli kendi kararlarını vermesini yapay bir özgürlük olarak tanımlıyor. Çünkü bu sözde özgürlük, yani tırnak içinde özgürlük. Aslında çocuğun sadece tüketim nesneleri arasında seçim yapma hakkıdır. Gerçek özgürlük ise arzunun kölesi olmamakla başlar. Bu nedenle Proe şöyle iddia ediyor, tüketimin çocuğa sunduğu özgürlük onu birey değil, müşteri yapar. Bu bölümde şunları ele aldık hatırlayacak olursak, arzunun doğasının dışsallaşması, çocuğun tüketici kimliğiyle tanımlanması ve tatminin merkezde olduğu ebeveynlik anlayışının nasıl doyumsuzluk ve duygusal kırılganlık yarattığı.

Yapay özgürlük kavramı ve sınır koymanın yeniden düşünülmesi gerekliliğinden bahsettik. Bir sonraki bölümde de şuna odaklanacağız. Toplumu şımarık çocuklara neden ses çıkaramadığı, onları neden toler etmek zorundaymış gibi davrandığı ve Plön'ün bu kolektif sessizlikle ilgili tespitleri. Dördüncü bölüm, şımarık çocuklarla yaşamak.

Didier Poulet'e göre günümüzde şımarık çocuklarla yaşamak neredeyse bir norm haline gelmiş. Sınıfta öğretmenin sözünü kesen, markette rafları tekmeleyen, restoranda garsonu terörize eden çocuklarla hepimiz karşılaşıyoruz ve bunlara çoğu zaman hiçbir yetişkin müdahale etmiyor artık. Bu artık unuttuğumuz bir değerimiz haline geldi. Çünkü toplum artık çocuklara karşı korkaklaşmış halde.

Plö bu durumu şu kavramla açıklıyor, istifa etmiş toplum. Yani sorumluluktan geri çekilmiş, otoritesini kaybetmiş, çocuk karşısında geri adım atan bir yetişkinler topluluğuna dönüştük aslında. Peki toplum olarak neden çocuklara müdahale etmekten korkuyoruz? Bunu dört sebeple sıralıyor yazarımız. Birinci sebep pedagoji korkusu. Yanlış bir şey söylersem travma olur gibi bir travma sanki çok kolay olan bir şeymiş gibi bir algı yerleşti. Modern toplumda pedagojik bilinç arttıkça birçok yetişkin çocuğa müdahale etmekten de çekinir hale geldi. Yazara göre bu bilinçli bir hassasiyet değil, çoğu zaman bilinç dışı bir korku aslında. Çünkü özellikle 1980 sonrasında yayılan çocuk merkezli pedagojik devrim çocukla çatışmayı pedagojik olarak, sakıncalı olarak konumlandırıyor.

Ve toplumda şu yanlış denklem yaygınlaşıyor. Çocukla çatışmak eşittir, onu kırmak eşittir, travma yaratmak. Yazarımız ise bunu ciddi bir yanılgı olarak tanımlıyor. Diyor ki, duygusal kırganlıkla pedagojik sınır koymayı karıştırdığımız sürece otoritenin yerini pasif izleyicilik alır. İkinci sebep ise toplumsal izleyicilik ve banane kültürü.

Plö, ebeveyn olmayan yetişkinlerin de çocuk terbiyesi konusuna karışmaktan çekinmesini kültürel bir gerileme olarak yorumluyor ve ben de ona katılıyorum. Şöyle bir sahneden bahsediyor mesela. Metroda bağıran bir çocuk, annesi çaresiz ama etraftaki kimse müdahale etmiyor. Sadece rahatsız oluyorlar ve içlerinden belki söyleniyorlar, şikayet ediyorlar. Ama bu bir saygı değil aslında bu insanların müdahale etmeyi. Bu bir geri çekilme biçimi. Çünkü artık şu kanaat topluma zerk olmuş halde. Benim çocuğum değilse karışamam. Oysa Plö'ye göre sağlıklı bir toplum, çocuğun sadece ailesine değil, kolektif sosyal yapıya da ait olduğu fikriyle hareket etmeli. Toplumun tüm üyeleri, işte öğretmenler, komşular, amcalar, teyzeler, otobüs şoförleri de bu yapının parçası aslında.

Ve bire bir bu çocuklardan hepimiz sorumluyuz. Üçüncü sebep küçük masum imgesi ve çocuğun eleştiriden muhaflaştırılması. Yani çocuklarla çalışan herhangi biri söyleyecektir bunu. Çocuklar hiç o kadar masum değiller. Plö de buna katılıyor ve masum çocuk mitinin aslında bize nasıl zarar verdiğinin toplumsal olarak altını çiziyor. Modern kültürde çocuk temiz, kirlenmemiş, doğal, masum olarak kodlanıyor.

Bu ta Jean-Jacques Rousseau'dan çocuk doğası, insan doğası iyidir anlayışından türeyerek bugüne kadar geldi. Ama yazar bu mitin pedagojik olarak tehlikeli olduğunu savunuyor. Çünkü bu imge çocuğun yaptığı her davranışı niyetinden arındırıyor. Sınıfta mesela birine hakaret etmiş bir çocuk ama o daha çocuk deyip geçiyoruz ya da evde bir eşyaya zarar vermiş. sınırları öğreniyor falan. Ya da öğretmene küsmüş falan, duyguları çok yoğun, baş edemiyor falan. Bu ifadelerin hepsi çocuğu sorumluluktan azade kılıyor, özgür kılıyor ve çocuğun empati, özdenetim, sosyal farkındalık gibi becerileri öğrenmesini engelliyor aslında. Plön'ün ifadesiyle çocuğu masumlaştırdıkça davranışın etik değerini analiz etme kapasitesini de elinden alıyoruz. Çocuk kendisini ahlaki bir birey olarak göremiyor.

Dördüncü sebep de pasif ebeveynlik, onay bekleyen yetişkinler. Toplumun sessizliği yalnızca sosyal aktörlerin geri çekilmesiyle sınırlı değil. Ebeveynin kendisi de çocuğun sevgisine bağımlı hale gelmiş. Yazar burada ebeveynin onay arayan konumuna dikkat çekiyor ve bu yeni bir konum. Eskiden ebeveynlerde olmayan yeni bir trend. Artık ebeveyn çocuğun sevgisini kaybetmekten korkar halde ve bu korku da her şeye evet deme eğilimini pekiştiriyor maalesef. Plö şöyle bir kavram ortaya atıyor, duygusal olarak asimetrik ebeveynlik yani duygusal bağ kurmak adına güç ilişkisini çarpıtan, çocukla eşit olma arzusuyla sorumluluk dağılımını bozan bir ilişki biçimi. Bu ebeveynler çocuğun kırılmasından korkuyorlar.

...disiplin ortaya koyduklarında da otoriter olarak suçlanmaktan çekiniyorlar... ...ve arkadaş ebeveyn olmaya çalışıyorlar. Ama hani birçok pedagoğun da söyleyeceği, altını çizeceği şekilde çocukların bir arkadaşa değil... ...netlik sağlayan rehber figürlere ihtiyacı var. Buna ek olarak ben mesela velilerle sohbetlerimde şunu da gözlemliyorum. Özellikle maddi imkansızlıklar içinde... Büyümüş ailelerin çocuklarında işte bizim olmadığı, biz sahip olamadık bunlara, çocuklarımızın olsun, onlar bizim çektiğimiz yoklukları çekmesinler, iyi niyeti aslında çocuğun gelişimini sekteye uğratan bir başka sebep oluyor. İşte bizi ezdiler, bize hayır dediler ama sen zaten bu sayede bu olduğun yere gelebildin. Bu duyguları yönetebildiğin için, o hayırı duyabildiğin için bu başarılı olduğun, bu başarılı pozisyona geldin. Ama veliler zannediyorlar ki bu engellemelere rağmen oldukları yere gelebilirler. Aslında hayır, bu engellemeler sayesinde bu olduğun insan olabildin. Kitaptan şöyle bir örnek veriyor, bir öğretmen vakısı aktarıyor yazar. Bir öğrenci kendisine sınavdan düşük not veren öğretmene beni sevmiyorsunuz diyerek bağırıyor. Ailesi okula geliyor, öğretmeni suçluyor falan işte. Zaten bizim çocuk çok hassas. Sınav kaldırabilecek biri değil gibi ifadelerle çocuğu savunuyor ve yazar şunu anlatıyor bu örnek üzerinden, bu duygusal narinlik pedagoji kılavuzu devre dışı bırakmak için kullanılmamalı ve bu toplumun sessizliği sorunun parçası haline geldi.

Bu bölümde şunları gördük. Çocuklara sınır koymanın toplumda nasıl kültürel bir tabu haline geldiğini, sessiz kalmanın saygı değil, sorumluluktan kaçış olduğu fikrini aşılamaya çalıştım ben sizlere. Ebeveynlerin duygusal bağı korumak adına pedagojik görevlerinden geri çekildiğini ve masum çocuk mitinin nasıl eleştirellikten uzaklaştırıcı bir rol oynadığını. Beşinci bölüm. Çözüm ne?

Eğitsel çatışma ve yeniden inşa edilen ebeveyn otoritesi. Plö kitabının sonunda bize karamsar bir tablo bırakmıyor. Aksine oldukça net ve uygulanabilir çözüm önerileri sunuyor. Bu çözümlerin merkezinde ise şu kavram yer alıyor. Eğitsel çatışma. Biz aslında çatışmayı olumsuz bir şey olarak düşünüyoruz değil mi? Yani hani çocuğumla çatışmam ilişkimize zarar veren bir şeydir.

ama aslında plot diyor ki aslında tam tersi. Otoriteyi geri getirmek için bir araç değil, çocuğun gelişimine katkıda bulunan sağlıklı sınırlar çerçevesi eğitsel çatışma. Yani çatışma burada yıkıcı değil, kurucu bir işlev taşıyor. Çocuğun istekleriyle dış dünyanın kuralları çarpıştığında ortaya çıkan bu gerilim, eğer doğru yönetilirse çocuğun özdenetim, sabır, empati gibi temel duygusal becerilerinin gelişmesine ön ayak oluyor.

Bu şu değil, yani eğitsel çatışma şu değil, işte yasaklar listesi koymak, ceza sistemi oluşturmak, çocuğu kırmak, bastırmak, susturmak değil. Bu kavram çocuğun arzularıyla gerçeklik arasında müzakere edebilme becerisini geliştirmesiyle ilgili. Yani her çocuk, her isteğim olmuyor ama bu dünyanın sonu değil diyebilmeyi öğrenmeli bu eğitim sürecinde. Yine kitaptan yazarın verdiği bir örnek, bir anne Plöy'e şunu anlatıyor, işte kızım okul gezisine gitmek istiyor ama notları çok düşük, gitmeyeceksin dedik ama günlerce ağladı, yemek yemedi. Sonunda biz de işte koy verdik, izin verdik gitmesine.

yazar bu olayı şöyle değerlendiriyor, ebeveynler burada eğitimsel çatışmadan korkuyorlar. Oysa ağlaması, kendisini kötü hissetmesi çatışmanın bir parçası ve bu duygularla baş etmeyi öğrenmesi gerekiyor. Yani duygusal rahatsızlık pedagojik başarısızlık değil. Aksine bu rahatsızlık gelişimin doğal bir parçası. Siz çocuğunuzu sürekli mutlu hissettirerek gelişimine engel oluyorsunuz aslında.

Peki otorite ve şefkat birlikte var olabilir mi? Bence yazara göre de bana göre de evet. Zaten olması gereken de bu. Otorite illa böyle katı bir otoriterlik değil. Çocuğun duygularını tanıyan ama bu duygulara teslim olmayan bir yaklaşım mümkün. Mesela çocuğunuza seni seviyorum ama bu konuda kararı ben veriyorum ya da hayal kırıklığına uğradığını görüyorum ama bu sınırı değiştiremeyeceğim. Bu kurallar böyle. Burada kuralları ben koyarım diyebilen bir ebeveyn hem sınır koyuyor hem de duygusal bir bağ

İyi niyetli otorite diye bir kavram kullanıyor burada yazar. Bu da benim hoşuma gitti. Bu otorite şeklinde çocuğun birey olmasına engel olunmuyor. Aksine bireyliğini şekillendirecek sosyal ve duygusal bir çerçeve sunuyor. Çocuğun ihtiyaç duyduğu bir çerçeve bu arada.

Bu bu arada hani teoride güzel gözükebilir ama uygulamada bir dirençle karşılaşıp duygusal olarak yorulabilir ya da zorlanabilirsiniz. Çünkü çocuk ağlayacak, küsecek, direnç gösterecek. Ama bu direncin kendisi pedagojik açıdan çok değerli ve Plö diyor ki hani asla geri adım atmayın, koşullar ne olursa olsun sınırın anlamını koruyun. Krizler pedagojik bozulma değil, aslında dönüşüm anları, bir doğum anları gibi düşünebiliriz.

Bu eğitsel çatışmayla büyüyen çocuklar duygularını regüle edebilirler, hayal kırıklığıyla baş etmeyi öğrenirler, başkalarının sınırlarını tanıyabilirler ve otoriteyle değil, otoritesizlikle mücadele ederler. Planın bu arada çözüm önerisi sadece ailenin tavrını düzeltmekten ibaret değil. Eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması, çocuk medyasının denetlenmesi, park ve oyun olanlarının fiziksel değil, sosyal anlamda yeniden düzenlenmesi. ...ve öğretmenlere pedagoji yetki tanınmasının gerektiğini sunuyor. Şu anda mesela öğretmenler asla çocuğu eğitmekle ilgili bir sorumluluk almama eğilimi içindeler. Yani işte bir çocukta bir sorun olduğu zaman hemen topu işte bir çocuk psikologuna götürün. diye delege ediyorlar başka yerlere. Ama aslında çocukların dönüşümünden sorumlu oldukları fikrini yeniden öğretmenlere belki de aşılamak ve bu ehliyeti onlara vermek gerekiyor. Bu podcast bölümü boyunca şunları konuştuk. Çocuklar neden haz ilkesine saplanıyorlar? Neden gerçeklik ilkesiyle tanışamıyorlar? Ve bu onları nasıl kırılganlaştırıyor büyüdükçe? tüketim kültürünün bu kırılganlığı nasıl teşvik ettiği ve toplumun neden bu çocuklara karşı etkisiz eleman pozisyonda kaldığı ve en önemlisi ne yapabileceğimizi konuştuk.

Ve asıl sorumuza geri dönelim. Şımarık çocuklara tahammül etmeye mecbur muyum? Tahammül, aslında şımarık çocuklara tahammül değil, bir ortak sorumluluk olarak görmeyi tavsiye ediyorum ben. Çünkü bugün birlikte aslında şunları gördük. Şımarıklık sadece bir çocukluk özelliği değil. Modern toplumun ebeveynliği ve tüketim kültürünün iç içe geçmiş krizlerinden biri ve burada ebeveynler dışında herkes aslında bir rol alabilir ve almalı. Çocukların her istediği olsun diye şekillenen bir dünyada onların hayal kırıklığıyla baş etme becerileri zayıflıyor ve biz yetişkinler olarak bazen işte bir ebeveyn olarak, bir öğretmen, komşu ya da sade bir vatandaş olarak çoğu zaman sessiz kalıyoruz.

Belki işte benim çocuğum değil bana ne diyerek, belki de karışırsam zarar verebilir miyim ya da ne bileyim annesiyle şimdi yüz göz olmayayım diyerek geri çekiliyoruz. Ama şunu unutuyoruz bence çocuklara sınır koymak yalnızca ailelerin değil tüm toplumun etik bir sorumluluğu. Flöde diyor bunu aslında eğitim sevgi içerdiği kadar hayal kırıklığı da. ...içermeli. Çünkü hayat sonsuz tatmin değil, belirsizlik, çaba ve direnç gerektirir. Bu yüzden tahammül değil, bir dönüşüm gerekiyor. Ve bu dönüşüm önce biz yetişkinlerle başlamalı. Burada hepimiz sorumluluk almalıyız. Çünkü biz değişirsek çocuklar da... ...güçlenir ve o tahammül etmemiz, şu anda tahammül olarak gördüğümüz o şımarıklıkları da... ...dönüşür ve daha tatlı, daha yanında zaman geçirmesi mümkün olan bireyler haline... ...dönüşürler büyüdükçe. O yüzden ben buradan bütün hem vedilere, hem sade vatandaşlara çağırım. Başkasından gelen, toplumdan gelen feedbacklere açık olalım, carlamayalım diyeyim yani.

Ve hep beraber bu çocukları, hepimizin çocukları olduğunu hatırlayalım ve her birimiz çocukları eğitirken sorumlu kalalım. Elimizi taşın altına koymaktan çekinmeyelim. Mecbur muyum? Bir sonraki bölümünde görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)