
2.783 kelime · ~14 dk okuma
Bugün bir yere gitmekten, yola çıkmaktan bahsedeceğim ve bunu birkaç film üstünden yapacağım ve kendi bir iki hikayemi de anlatacağım tabii. Teknik olarak her evden çıktığımızda bir yolculuğa çıkıyoruz. Nereye yürürsek yürüyelim, nereye gidersek gidelim, bunların hepsi bir yolculuk. İnsanların en çok çıktığı yolculuk evden işe, işten eve oluyor genelde. Ve aynı yolculuğu birçok kez yapmak enteresan bir şey. Ben lisede şeyi hatırlıyorum, son sene okul devam ederken bir gün o seneki kız arkadaşımla kalmaya gitmiştim, Galata'ya. Ve sonraki gün okulum vardı. Uyandım ve sonra metroya bindim. Çünkü servis beni her gün olduğu gibi ailemle yaşadığım apartmanın önünden alacaktı.
Ve o metro yolculuğu çok keyifliydi. Baya özgür hissetmiştim. Böyle hayat olasılıklarla dolu gibi gelmişti. O gün servise her zamanki gibi evin önünden sabah 7'de bindim. Ama her şey çok farklıydı. O yüzden yolculuk da farklı gelmişti. Böyle serviste triplerdeydim. Bindikten sonra servise ayağa kalkıp, aslında bugün beni evimden aldığınızı düşünüyorsunuz değil mi? Ama ben aslında evde değildim dün akşam demiştim. Sonra herkes beni alkışlamıştı ve sarılmıştı. Ben de ağlamıştım.
Bu arada çok derin konuşmam gerekirse, umarım hazırsınızdır, aşırı derin konuşacağım. Aslında hayatımız da bir yolculuk. Daha önce bunu düşünmüş müydünüz? Ben düşünmüştüm. Çünkü bazen diğer insanlar düşünmüyor ve hayatı sürekli yaşıyorlar. Ama benim gibi bazı insanlar bazen oturup düşünüyorlar ve böyle çıkarımlarda bulunuyorlar. Hayat da aslında bir yolculuk ve hayatımızda zamanın bir noktasından başka bir noktasına yolculuk yapıyoruz.
Sadece zamanın nereye gittiğini belirleyemiyoruz. Zaman ileri gidiyor. Bugün ilk bahsetmek istediğim film Straight Story. Ama adamın adı Straight yani şey. Straight Story anlamında değil İngilizce. İlk aklınıza gelecek. Bu film gerçek bir hikayeden uyarlama. 73 yaşında ve yetişkin kızıyla yaşayan Amerika'da küçük bir kasabada yaşayan bir adamın hikayesini anlatıyor Alvin diye.
Bu adam yaşlı, yürümekte, hareket etmekte ve görmekte zorlanıyor. Filmin ilk sahnesinde adamı yerde yatarken buluyorlar ama meditasyon yapmak için yere yatmamış, düşmüş. Sonra bir gün telefon geliyor, kardeşin kalp krizi geçirdi diye ama kardeşi uzak bir yerde yaşıyor ve kardeşiyle yıllardır konuşmamış ve bu adamın arabası yok. Çok parası yok. Yaşadığı yerden kardeşinin olduğu yerde otobüs yok. Kızı araba süremiyor ve adam bir karar veriyor. Ben evimdeki çim biçme makinesiyle kalp krizi geçiren kardeşimi ziyaret etmeye gideceğim, diyor. Azim, kararlılık ve manyaklık. Yani gerçekten bu filmi böyle özetleyebilirim. Film boyunca Erwin farklı değişik insanlarla tanışıyor. Mesela bir gün... Bu arada çim biçme makinesi saatte 8 km ile gidiyor.
Yani saatte sekiz kilometre orta tempo, hatta yavaşa yakın tempo koşu gibi bir şey. Bu hızda gidiyor. Zaten hani iki aya yakın sürüyor sanırım yolculuk. Sonunda ulaşıyor mu? Onun için filmi izlemeniz lazım. Ve tabii ki bu film bize şeyi hatırlatıyor. Yolculuk sadece gittiğimiz yer için değil yani. Yolculuğun kendisi bir yolculuk. Ve bu filmde adam saatte sekiz kilometre gittiği için, hani çok yavaş sürdüğü için bunu hissediyorsunuz.
Adam yol boyunca değişik insanlarla tanışıyor. Mesela ailesinden kaçıp otostop çeken bir kız var. Onunla konuşuyor. Aile hakkında, aileyi reddetmek hakkında konuşuyor. Ve bu eski Amerikan filmlerinde çok fazla otostop çekiliyor. Bu da ilginç yani. Çünkü günümüzde otostop diye bir şey kalmadı galiba. Eğlenceliymiş yani o dönem.
Bu arada bu filmin yönetmeni David Lynch. Normalde kendisi çok daha uçuk ve garip filmler yapıyor ama bu film son derece düz, tatlı bir aile filmi yani. Ve gerçekten 70 yaşında inatçı bir adamın çimbiçme makinesiyle bir yerden bir yere gitmesini anlatıyor ve bunun gerçek olması da gerçekten ilginç. Yani film umut, sevgi ve kararlı olmak üstüne ve siz de gerçekten bir şeyi aklınıza koyarsanız her şeyi yapabilirsiniz.
Yolculuk demişken, geçen iki sene önce falan şöyle bir terim öğrendim ya da iki kelime öğrendim. Liminal space diye bir şey. Bu liminal space şey demek. İki yer arasında tam mekan olmayan mekanlar sanırım. Mesela at geçit bir liminal space. Bir yerden bir yere gitmek için kullanıyorsunuz.
Ama yani liminal space'lerin yol olması gerekmiyor. Mesela şöyle de düşünebilirsiniz. Akşam okula giriyorsunuz bir tane. Okul o sırada liminal space. Çünkü aslında hala okul ama normalde okul olarak kullanılıyor ya. Siz akşam girdiğinizde okul olarak kullanılmıyor. O sırada arada bir yerde yani. Ve bu.
Ya da tekrar derin düşünmek gerekirse, hazırsanız biraz daha derin konuşacağım. Hayat da bir liminal space. Olabilir mi sizce? Bir yerden bir yere gidiyoruz. O yüzden yolculuğun tadını çıkarmak. Bu arada şey, ben yolculuk yaparken bir şeyler yapmayı çok seviyorum. Mesela normalde evde kitap okumak bazen zor geliyor ama metroda kitap okumak ya da böyle bir yerden bir yere giderken sürekli yanımda kitap taşıyıp ona bakmak, uçakta ya da işte. Uçağa binerken, inerken falan daha rahat oluyorum. Böyle evde bazen dikkatimi dağıtacak daha çok şey oluyor. Hatta arada kafayı sıyırdığımda yürürken kitap okumayı seviyorum. Bende böyle elektronik kitap var, Kindle. Onun fontunu büyütebiliyorsunuz. Biraz büyütüyorum çünkü bilmiyorum, yürürken yani çok küçük kelimeler okumak zor. Bir de yani aşırı derin kitaplar okumuyorum tabii ki yürürken. Ama çok güzel oluyor. Hatta bir kere şey oldu. Arkadaşıma gidiyordum ve yürüyerek kitap okuyordum. O yüzden çok etrafıma bakmıyordum ama etrafımda dikenli sarmaşıklar varmış. Sonra kulağım takıldı ve kulağım kanamaya başladı kitap okuduğum için yolda yürüyerek.
Ve fark etmedim. Arkadaşıma gittiğimde arkadaşım dedi ki, kulağın kanıyor. Ben dedim ki, kitap okuyordum. O da dedi ki, gerizekalı. Sonra kapıyı kapadı. Sonra ben kansızlıktan bayıldım. Şu an hala yerde yatıyorum, yardım edin.
Bu arada şey de ilginç. Bir yerden bir yere giderken dikkatinizi ne yapıyorsunuz? Mesela ben bazen bir şeyler düşünürken yere bakmayı seviyorum. Ama geçen yaşadığım mahallede biriyle karşılaştım. Yani o benimle karşılaştı. Çünkü ben onu görmüyordum. Yere bakıyordum. Sonra bana dedi ki, merhaba Cem. Neden yere bakarak yürüyorsun? Kaldır kafanı. Şimdi
konuşmak istediğim film Sideways. Side, yan, ways, yollar demek. Bu filmin olayı şöyle, ortaokulda İngilizce dersi veren bir tane öğretmen var. Ana karakterimiz bu adam. Kendisi yazar olmak istiyor. Bir kitap yazmış, onu yayınlamaya çalışıyor ama zorlanıyor yani.
Ve bu adamın bir üniversiteden arkadaşı var. Biraz hıyar bir adam. Kendisi de oyuncu. Bu oyuncu adam evlenecek ve bunlar da adam evlenmeden önce Kaliforniya'da böyle bağı bağı gezelim, şarap içelim, tatil yapalım modundalar. Çok tatlı değil mi? Yani iki arkadaş beraber şarap içecekler falan. Ve bu arada film şarap tadımı ile ilgili gerçekten, gerçekten tadıyorlar şarap. Yani sürekli şarap içiyorlar, şu tatlar alınıyor, bu tatlar alınıyor diyorlar ve bu yazar olan adam çok iyi anlıyor şaraptan. Öbür oyuncu adam çok anlamıyor. Ama bu filmin olayı şu, bu iki karakter de bayağı üzücü karakterler aslında ve ben bu filmi izlediğimde bayağı gülmüştüm ne kadar sefil olduklarında. Ama bu podcastı kaydetmeden önce tekrar izledim filmi ve biraz üzüldüm açıkçası.
Çünkü çok sefillerdi yani. Şöyle sefilliklerini anlatabilirim. Bunlar işte arabayla yola çıkıyorlar. Bu evlenecek adam hemen ilk gittikleri restorandaki garsonu beğeniyor. İşte ne kadar güzel kız işte konuşayım falan diyor işte falan filan. Sonra diyor ki bak kanka... Biliyorsun ben evleneceğim. Evlendikten sonra sadece bir kişiyle beraber olacağım. O yüzden bu tatil bana hiçbir şey diyemezsin diyor. Tamam mı diyor. Bana hiçbir şey diyemezsin. Ben gördüğüm herkese yürüyeceğim diyor. Bizim İngilizce öğretmeni de karısından yeni boşanmış. Öyle diyor ama aslında iki sene olmuş ve atlatamamış boşanmayı.
Ama aslında bizim İngilizce öğretmeni de kendi aldatmış kadını falan böyle ve kendini çok ezik olarak görüyor bu İngilizce öğretmeni ve biraz da ezik açıkçası. Ve şeyi görüyorsunuz, özellikle bana ikinci izlediğimde daha net geldi. Adam kendini öyle geriyor ki ve öyle ezik durumlara sokuyor ki zaten yani adamı suçluyor muyum? Yani onları görüyorsunuz. Kendini ezik durumlara soktuğu anları ve üzücü yani birinin sürekli bunları yapması ve sizin de buna tanık olmanız. Ve şey üzücü, bu iki insan aslında çok ortak noktaları sefil olmaları. Ama arkadaşlıkları açısından bazen böyle saçma insanlarla arkadaş oluyorsunuz ya okulda falan. Ve sonra o insanlarla arkadaşlığınıza devam ediyorsunuz. Ve toplum için o arkadaşlarınıza çıktığınızda biraz bazen utanıyorsunuz. Bazen bu böyle abartılı bir utanma oluyor. Çünkü aslında arkadaşlarınız sadece komik değişik insanlar oluyor. Ama bazen de gerçekten rezil insanlar oluyorlar. Bu biraz daha böyle rezil tarafından.
bir film ve bayağı komik aslında. Komik ve sefil. İzlemenizi öneririm. En sevilen yol filmlerinden biri de Little Miss Sunshine. Büyük ihtimalle izlemişsinizdir. İzlemediyseniz de film. Çok sıkıntılı bir aileyi anlatıyor yani. Gerçekten her yerinden ayrıca sıkıntılar çıkıyor. Bağımlılığı olan bir dede. Bir tane böyle her şeyi çözebileceğini düşünen bir baba. Böyle şey diyor, 9 adımda mükemmellik diyor. Saçma sapan böyle şeyler var ya, arkadaşlarınız da vardır belki. Kişisel gelişim şeylerine inanan, seven. Öyle bir adam. İşte kızına diyor ki ben yenilenleri sevmem, her zaman çalışırsak kazanırız. Ki yani bir yere kadar bunlar çalışmak falan evet yani güzel şeyler de. Anladınız adamın mentalitesini. Hatta böyle bir 9 Adım diye bir kitap yazmış. İşte 9 Adım'da harika olabilirsiniz diye bir kitap yazmış. O kitabı yayınlamaya çalışıyor ama kimse yayınlamak da istemiyor çünkü adam popüler de değil. Hani hem böyle bir kitap yazmış hem de acayip parasal sıkıntıları olan bir baba yani. Bir de kızı var. Küçük bir kız var filmde. Bu film bir aileyi anlatıyor biraz önce söylediğim gibi. Ve küçük kız tatlı. Sıkıntısı olmayan tek kişi küçük kız. O da böyle güzellik yarışmalarını izleyip onları çok seviyor. Kendisi de güzellik yarışmalarına katılmak istiyor. Babası da kızına şey diyor. Kız dondurma istiyor mesela. Yalnız dondurma yersen kilo alırsın, yağın olur falan diyor. Küçücük kıza böyle şeyler söylüyor. Hatta kız böyle güzellik yarışmasına katılacak işte. Ondan bir gün önce ağlıyor. Çünkü şey diyor, ben bu güzellik yarışmasını kazanamazsam ne olacak?
Babam çünkü kaybedenleri sevmiyor diye ağlamaya başlıyor. Bu gerçekten şeyi iyi anlatıyor yani. Aileniz size bir şey söylüyor ve siz bunu takıntı haline getiriyorsunuz. Yani doğru bir şey söylemedilerse ve çok etkileniyorsunuz. Burada da küçük kız çok etkileniyor. Neyse bu film şey anlatıyor. Bu filmin karakterleri çok iyi ya. Bir de Paul Dano'nun oynadığı ailenin ergen çocuk karakteri var. O çocuk da Nietzsche okuyup konuşmaktan vazgeçmiş.
Böyle kağıda şey yazıyor ailesine, hepinizden nefret ediyorum. Bu arada bu insanlara olan bir şey, böyle konuşmayacağım. İnsanların hepsi sinir falan. Özellikle ergenlikte böyle Nietzsche falan gibi şeylere girince ki yani girmeyin demiyorum ama böyle şeyler olabiliyor insanlara. Bu filmde şöyle bir şey oluyor. Bu küçük kız bir tane güzellik yarışmasına katılmak istiyor. başka bir şehirdeki. Bu ailenin de çok parası yok böyle. Ama bir karavan tutup gidelim diyorlar. Ve bu aşırı problemli aile bir yolculuğa çıkıyor. Ve bu yolculukta bir sürü şey oluyor yani gerçekten. Benim filmde en aklımda kalan şeylerden biri şuydu. Yolculukta arabada gidiyorlar beraber. Bazen kavga ediyorlar. Bazen gülüyorlar, eğleniyorlar. Ama sürekli arabada beraberler. Karavandalar hatta. Karavanda beraberler. Ya da minibüsteler. Ve bir gün motele gidiyorlar işte akşam uyumaya. Filmin başında herkesin böyle biraz problemlerini görüyoruz.
Ve burada da motele gittiklerinde o tüm gün beraberler işte konuşuyorlar, sohbet ediyorlar. Ama motelde hepsinin problemi tekrar böyle odalarda kaldıklarında, ayrı ayrı kendileriyle olduklarında ortaya çıkıyor. Bilmiyorum, bu sahne bayağı hoşuma gitti. Çünkü gezmek ya da yolculuğa çıkmak insana yeni bir perspektif katıyor. Ama bazen de o perspektifi kazandıktan sonra hemen o kendi eski alışkanlıklarımıza geri dönmek istiyoruz.
Ama tabii ki öbürünü de yapmayı deneyebiliriz. Yani o yeni kazandığımız perspektifle hayatımızda değiştirmek istediğimiz şeyleri değiştirmeye de çalışabiliriz tabii ki. Filmdeki komik şeylerden biri de bizimkilerin kullandığı karavanın freni çalışmıyor. Freni değil, vitesinde problem var. O yüzden duramıyorlar çünkü araba her durduğunda arabayı iterek çalıştırmaları gerekiyor ve koşarak sonra binmeleri gerekiyor ve hani 5 yaşında mı, 7 yaşında bir çocuk, dede, öbür insanlar, bu çok kolay olmuyor. O yüzden istedikleri yerlerde duramıyorlar. Hatta bir ara böyle bir benzin istasyonunda 7 yaşında kızı unutuyorlar.
Ve sonra tekrar U dönüşü yapıp hiç durmadan kızı tekrar arabanın içine almaları gerekiyor yani. Ve bunu başarıyorlar. Evet, bazı insanların arabalarının vitesi çalışmıyor. O yüzden fren yapıp duramıyorlar. Ama eğer sizin arabanızın freni çalışıyorsa, uzun bir yolculuktaysanız veya şehir içinde kısa bir yolculuktaysanız ve küçük bir mola vermek istiyorsanız, Opeti stasyonlarındaki Fastin'in lezzetli ürünleri sizi bekliyor. İnsanların uzun yolculuklarda en çok karşılaştığı sıkıntılardan biri de iyi kahve içmek.
İyi kahve arıyorsanız Opet Festy'nin soğuk kahve ailesi gerçekten sizi mutlu edecek. Ya da Churchill içmek istiyorsanız Festy Churchill diye bir şeyleri var. Direkt yani yolda serinleyebilirsiniz. Ya da böyle ağır bir şey yediyseniz sonrasında Churchill şey yapabilirsiniz.
Taze sıkım meyve suları var. Kötü beslenip sonra detoks içip çok iyi beslenmişim gibi yapmayı çok seviyorum. Ya da yani cidden bir şey yemek istiyorsanız da gerçekten fastilerde yiyebilirsiniz. Çok iyi soğuk sandviçleri var böyle klasik üçgenlerden. O yüzden yolda gidiyorken hani nerede duracağımı bilmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum, nereden iyi kahve içeceğimi bilmiyorum, nerede mola verip böyle sakinleşeceğimi bilmiyorum diyorsanız artık bunu diyemezsiniz. Çünkü Opet Fasti sizlerle. Şimdi size gerçekten ilginç bir filmden bahsedeceğim. Easy Rider. Bu film 1969'da çekilmiş ve bir bağımsız Amerikan filmi. İki motosikletli hippinin hikayesini anlatıyor. Bu iki insan toplumun uçlarında yaşıyorlar. Yani toplumun içinde yaşıyorlar diyebilir miyiz? Emin değilim. Toplumu biraz reddetmişler. Savaş karşılıklı insanlar ve kuryelik yaparak yaşıyorlar. Bu film de onların bir yerden bir yere gidişini anlatıyor. Los Angeles'tan New Orleans'a gidiyorlar.
Ve yine her yol filminde olduğu gibi, yolda insanlarla karşılaşıyorlar. Bu filmin en ilginç yanlarından biri, sahnelerin geçişleri. Çünkü şöyle oluyor, görüntü olsa direkt anlayacaktınız ama bunu şimdi size sesle anlatacağım. Ve yine anlayacaksınız çünkü akıllı insanlarsınız. Bu podcastı dinleyen insanların IQ'su çok yüksek çünkü. Tıpkı Riken Mort izleyenlerin IQ'sunun çok yüksek olduğu gibi. Bu filmde bir sahneden öbür sahneye geçerken şöyle bir şey oluyor. Diyelim, bir sahnede bunlar akşam işte ateş yakmışlar yol kenarında. Sonraki sahnede sabah olmuş.
etrafa bakıyorlar sabah olduktan sonra sahne geçişi şöyle olur ya normalde bir görüntü biter öbür görüntü başlar burada akşam ateş yakarken bir anda araya böyle mesela bir saniye bir saniye sonra gündüz vaktindeki görüntüler geliyor ama böyle bir saniye geliyor sonra tekrar akşam görüntüsünü görüyoruz sonra tekrar gündüz görüntüsünü görüyoruz sonra tekrar akşam görüntüsünü görüyoruz sonra gündüz görüntüsü tamamen olmaya başlıyor anladınız mı bilmiyorum anladınız tabii ki çünkü akıllı insanlarsınız ve bu da şeyi anlatıyor Yani sahne geçişleri de aslında bir yolculuk, bir geçiş. Ve burada da bu geçişler çok net gösterilmeyerek hani zaman biraz karışıyormuş gibi ya da ne önce yaşanıyor, ne sonra yaşanıyor, insan tam algılamıyormuş gibi biraz gösteriliyor. Bu Easy Rider şeyi de çok iyi anlatıyor. İşte günümüzde böyle herkes ilginç giyiniyor ya, herkes hipster gibi giyiniyor ya, Herkes alternatif giyiniyor. Ama eskiden bu alternatif giyinmenin bir anlamı varmış. Gerçekten hipsterler ve hippiler giyinilmiş. Ve bu hippiler de counterculture denen, yani işte normal ana akım kültüre karşı insanlar. Ve bunu giyinerek belli ediyorlar. Ve aynı zamanda savaş karşıtları, aynı zamanda tüketim karşıtları, yani bir sürü şeye karşılar.
ve bunu bir şekilde belli ediyorlar. Ama günümüzde çok ilginç bir şekilde her şey kapitalizmin içine girdiği için bu insanların kıyafetleri de aynı şekilde reklamlaştırıldı yani. Çok değişik. Çünkü bu filmde şey sahneleri var. Mesela bu iki bisikletli adam bir restorana gidiyor ve orada şey yapıyorlar. Kim bunlar diye dalga geçiyor hemen o kasabadaki erkekler falan hani. Iyi falan diyorlar ve ilk başta zararsız dalga geçme gibi gözüküyor. Belki ya da öyle düşünüyorsunuz. Ama sonra insanların başkalarını yabancı olarak görmesinin giyiminden, kuşamından dolayı yargılamasının ne kadar zor olabileceğini görüyorsunuz. Ve bu filmin başka ilginç noktalarından biri de hikayesinin aşırı detaylı olmaması. Yani kuriyelik yapıyorlar ama normalde hani filmlerde hep detaylar olur ya, şunu yapacağız, bunu yapacağız, öyle yapacağız, böyle yapacağız diye. Bu filmi ilk kurgulamışlar ve 4 saat falan olmuş. Böyle bir hikayesi de varmış. Ama sonra o hikayeyi kesmişler ve böyle sadece vibe olmuş film. Ve filmin bir noktasında Jack Nicholson çıkıyor. Bu Jack Nicholson bir avukatı canlandırıyor ama bu avukat da yani toplumun içinde yaşamasına rağmen toplumun içinde yaşarken toplumla sürekli aynı şeyleri hissetmeyen bir insan.
Ve hippilerle şey diye konuşurken, hani o öbür iki motosikletli adamla konuşurken şey diyor, hani biraz önce restorandalardı, böyle restoranda diğer insanlar dalga geçti. Jack Nicholson da şöyle diyor. Jack Nicholson da şöyle diyor. Jack Nicholson da şöyle diyor. Sürekli Jack Nicholson şöyle diyor dediğim için, onu fark ettiğimi söylemek için dört kere Jack Nicholson da şöyle diyor dedim. Ama şöyle diyor gerçekten. Bisikletli adamlarla önceden yemek yemişler, motosiklet... Neyse, yeter. Şöyle diyor.
Senden korkmuyorlar, senin represent ettiğin şeyden korkuyorlar diyor. Yani senin temsil ettiğin şeyden korkuyorlar diyor. Ve sonra açıklıyor biraz. Motosikletli hipster adama diyor ki, sen onlara gerçekten özgür geliyorsun. Onlar özgürlükle ilgili konuşmayı biliyorlar. Toplum içinde yaşarken özgür olduklarını söylemeyi seviyorlar. Ama gerçekten özgür bir şekilde yaşamak o ayrı bir şey. Ve sen bu insanları onu temsil ediyorsun. O yüzden senden korkuyorlar diyor. çünkü onlar için her şey alıp satılabilir bir şey normal toplumda yaşayan insanlar için ama sen bunun öyle olmadığını gösteriyorsun ve gerçekten özgürsün ve bu yüzden senden korkuyorlar diyor ve bence böyle bir şey var yani insanlar farklı şeyler yaptıklarında toplumun dışına çıktıklarında
Yani tabii ki bazen saçma şeyler yapabiliyorlar ama bazen de çok doğru yerlerden yapıyorlar. Ama insanlar bu insanları sadece farklı oldukları için yargılıyor ve kendileri öyle özgür olamadığı için şu şöyle olamaz, bu böyle olamaz falan diyor. Ama yani hepimiz insanızı, her şey tabii ki iyi şekillerde, her şekilde olabilir gibi genel bir cümle kurup bu bölümü dinlediğiniz için sizlere teşekkür ediyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.