
4.110 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 12 Ağustos'ta alıyoruz. Tren Topik'e başladığımızdan bu yana 300'den fazla Tren Topik bölümü yapmışız. Bu 300 küsür bölüm aynı zamanda son 4 yılın bir tür gündem arşivine de dönüştü. Fakat kendimi de eleştirdiğim iki konuyu atladık. Yani bir biçimde benim basiretim bağlandı ve son dört yılda gündem olup da üzerine konuşamadığımız iki konu oldu. İlki Dilan Polat, Engin Polat meselesiydi, evet. Tren Topik'te hiç ama hiç konuşmadık Dilan Polat'ı, siz de hiç sesini duyamadınız. Herkese tekrar günaydın. Enerji. Bunu bekliyordunuz. Enerji. Günaydın. Gününüz güzel geçsin. Dilan Polat, Türkiye'deki yoksul kesimlerin sınıf atlama umudunu diri tutan, bu sınıf atlayıp köşeyi döndüğü için hapse düştüğüne üzünülen bir fenomen.
Evet, gerçekten öyle. Bu lanet düzen bir kader değildir dedikten sonra bu düzenden kurtulabilme umududur Dilan Polat. Ona bakıp hayaller kurulur. YouTube'da, Twitter'da falan büyük büyük analizler yapın dilediğiniz için. Dilan Polat ve kara para aklama iddialarına ilişkin konuşun hatta kara para akladığını ispat edin. Hepsi halkımızın zihninin duvarına çarpacaktır. Çekemiyorsunuz Dilan Polat diyecektir halkımızın önemli bir kısmı. Görüyorum. Çünkü Dilan Polat bu bitli mahalleden kurtulabilmiş bir kimsedir. Sür şoför! Sür de şu bitli mahalleden bir an önce kurtulalım.
Dedim ki 300 küsur Tren Topik bölümünde Dilan Polat'ı atladığım için üzgünüm. Bir de ayağıma kadar gelen Tren Topik bölümünü geçen hafta kaçırdım. Bu sahte diploma meselesi. Dört dörtlük bir Tren Topik konusuydu halbuki. Yine basiretim bağlandı. Önemini farkında değil miydim? Yoo tam tersi oldukça farkındaydım ama dedim ki zaten olay tüm çırplaklığıyla halkın gündeminde. Ben de bilinen şeyleri yarım saat tekrar etmeyeyim.
Ha derseniz ki, sahte diploma meselesini kaçırdın, kaçırdın da ne konuştun? Ante Erdoğancılığın trombosona stres bozukluğunu konuştun. Yine yüksek kanaatlerini bildirdin. Sizinlerin de kafasını ütüledim ben. Canım konuyu kaçırdık da, zaten haber kaynağınız ben olsam bile sadece, bu meseleyi hiç duymamış olamazsınız. Pazarcılar bile vaziyeti T'yi alıp sokaklarda sahte diploma satışına başlamışlar.
Hadi diplomacı geldi, diplomacı! Hadi diplomacı geldi hanım! Teyze bir diploma ister misin teyze? Teyze sana avukatlık. Yani öyle apaçık bir olay ki her şey gözünüzün önünde yaşandığı yaşanıyor. Ölüsüyle dirisiyle Cumhurbaşkanı, MİT Başkanı dahil 101 milyon insanın kimlik bilgileri zaten 2022'de ele geçirilmişti. Anlaşılan o ki bu bilgiler çeteler için bir havuza dönüşmüş. Bu bilgiler kullanılarak suç sektörleri oluşmuş.
Bu sahte diploma meselesi de bu sektörlerden bir diğeriymiş. Çete üyeleri tutuklandı, hapse gönderildi. Ama kimlik bilgilerimiz hala ortalıkta dolaşıyor. Haliyle bunlar biter, bir diğer yenisi başlar. Diye düşünüyorum en azından. Bakın bu sahte diploma çetesi üyeleri gözaltına alınırken kameralara neler diyorlar. Allah devletimizi başımızdan eksik etmesin. Devletimiz var olsun.
Bu kutsal devlet anlatısının halkın sırtına bir sopa gibi inmesiyle dolandırıcılar için, çeteciler için nasıl da rahat ürünebilecek bir ortam oluşuyor değil mi? Atmosferle ilgilidir bu suçların tümü. Kendi adıma bu atmosferin dağıtılması, devletin değil halkın çıkarlarının baş tacı edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'nin en önemli meselelerinden biridir bu. Devletin tek adam düzeniyle organizasyonu halkın çıkarlarıyla çatışıyor.
Türkiye'de maalesef devlet çok büyük ama bu öyle bir büyüklük ki halk çok küçülüyor. Halbuki devletin halk için olduğu öğretilmişti bizlere. Son yıllarda bu değişti. Artık halk devlet için. Peki bu zokayı nasıl yuttuk? Ne oldu da halk ekonomik ve sosyal krizlerle boğuşurken devletimiz var olsun da biz ağaç kabuğu da yeriz diyebildi vatandaş?
Bu mesele üzerine uzun düşünmeye değer. Bu bölümde de komisyon meselesi üzerinden atmosferi konuşacağız. Ama önce Tren Topik bölümlerine ya da benim Twitter'daki iletilerime çok sık gelen bir eleştiriyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Humanist bulunuyorum sevgili dostlar. Önceki bölüme genç olduğunu düşündüğüm bir dinleyicimiz şöyle yazmış. Sadece şu podcast dizisinde savunduğun kadar aziz Türk şehitlerimizin ve Türk milletinin hakkını savunabilsen keşke.
Öfke değil de bu kadar hümanizm ve hatta herhangi bir seviyede hümanizm maalesef aklın katili. Hümanizmi de gidin diğer dünya ülkelerinde yapın lütfen. Aslında hümanist olan ben değilim, bunu yazan dinleyicimizdir. Ben toplumcu gerçekçi bir bakış açısından besleniyorum. Bu bölümde tam da dinleyicimizin dediğini yapacak ve Türk milletinin hakkını savunacağım. Zaten hümanist olmadığım için hümazimden de beslenmeyeceğim. Bu haftaki önemli gündemlerin başında Süreç Komisyonu'nun ya da artık resmi adıyla Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun gizli toplantısı geliyordu.
Biz de bu hafta beraber komisyonu konuşalım. Bu iş nereye varacak? Nereden başladı? Nereye doğru gidiyor? Bu komisyon etrafında kim neler tartışıyor? Bu konuyu eğrisiyle doğrusuyla masaya yatıralım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Temmuz ayının ikinci yarısına damga vuran süreç komisyonu, 5 Ağustos 2025'te ilk toplantısını yaptı. Fakat, Temmuz ayının ikinci yarısı, CHP'nin bu komisyona üye verip vermemesi gerektiğine ilişkin tartışmalarla geçti. Haliyle, trendlerin önemli topiklerinin başında da, Özgür Özel'e dönük komisyona katılma çağrıları geliyordu. Bu çağrılar sadece Twitter'dan değil, bizzat Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ tarafından da Bursa'daki İyi Parti ve Zafer Partisi'nin ortak mitinginde dillendirildi. Şimdi mecliste bir komisyon kuruluyor. Bu komisyon adını ne koyarlarsa koyun, Öcalan'ı muhatap alma komisyonudur ve Öcalan'ın programını tartışma komisyonudur. Buradan bu komisyona katılmama kararı alan İyi Parti'yi tebrik ediyorum ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin Sayın Genel Başkanı Özgür Özel'e de sesleniyorum. Sayın Özgür Özel, Cumhuriyet Halk Partisi bu komisyona katılarak
Ben kendi adıma Temmuz'un ikinci yarısında başlayan tartışmaları şaşkınlıkla izledim. CHP'nin bizzat kendi önerisiydi komisyon önerisi. Önceki çözüm sürecinde de CHP'nin temel tartışması bu işin çözümü meclistir çizgisiydi. Ve işte yeni bir süreç yaşanıyordu ve bu sefer CHP'nin bu zamana dek önerdiği biçimde mecliste bir komisyon kuruluyordu. CHP'nin de bu komisyona katılması değil, katılmaması sürpriz olurdu.
Bakın bazen hafızaları tazelemekte fayda var. Tarih 22 Ekim 2024, saat 12 suları. Devlet Bahçeli, çiviyi arşu alaya çakmış, ağzımızdaki çayın püskürmesi neden olmuş, o tarihi açıklamayı yapmış. Bu açıklamayı dinleyip yola çıktım kanala gittim. Merak edilen pek çok şeyden biri de bu açıklamadan bir saat sonra konuşacak olan CHP lideri Özgür Özel'in ne diyeceğiydi.
Bakın, 22 Ekim günü CHP'nin Bahçeli'nin çıkışına ilk tepkisi nasıldı? Evvela Bahçeli istemedi Özgür Özel. Açlığına, yoksulluğuna, işsizliğine rağmen, aman CHP gelirse vatanı mı öldürecekler? Çünkü bunlar Dem Parti'yle görüşüyorlar diye korkuyla kandırdığı bütün vatandaşlara söylüyorum. Devlet Bahçeli'nin geldiği yer, geçmişte söylediği her lafın ne kadar yalan, Ne kadar boş, ne kadar haksız ve ne kadar hakaret dolu olduğunu siz gördünüz. Ben sadece bunu hepinizin vicdanlarına havale ediyorum. Hepinizin vicdanlarına havale ediyorum.
Bu siteminde de hakkı vardı CHP liderinin. Zira Dem parti üzerine bıçağını bileyleyen bu düzen, aynı bıçakla CHP'yi de hizaya soktu yıllarca. İnsanların CHP'den uzak durmasının en önemli nedeni, CHP'nin HDP ve Dem parti ile AKP-MHP gibi ilişki kurmamasıydı. CHP'ye göre HDP de, ardından gelen DEM Parti de meşru, yasal, siyasal partilerdi ve diğer partiler gibi DEM ile ilişki kurmakta da sorun yoktu. CHP, DEM Parti ile bu şekilde ilişki kurarken, çok değil, 22 Ekim'den henüz 6 ay önce, 16 Nisan 2024'te MHP lideri Devlet Bahçeli ise şu çizgideydi. Tavsiyen ve kasten uzatılan HDP'nin kapatma davası sonuçlanmalı. Arkasında sıra deme gelmeli. Niçekim bölücü partilerin kapısı kilitlenmeli. Başka isimlerle açılmaları anayasal çerçevede engellenmelidir. Bu çizgiden yani Nisan 2024'teki bu çizgiden Öcalan çıksın Dem parti grubunda konuşsun çizgisine gelene dek neler yaşandı sorusu hele bir cebimizde dursun. Ama HDP kapatılsın sonra da sıra Dem'e gelsin diyen Bahçeli her ne olmuşsa olmuş 22 Ekim'de bambaşka bir çizgiye savrulmuştu. Şimdi 22 Ekim 2024'e geri dönelim. Bahçeli'nin o meşhur konuşmasının olduğu gün Özgür Özel de grup konuşması yapıyordu.
Önce bahçeli esnemlerini bildirdi, biraz önce dinlediniz ve ardından sözlerine şöyle devam etti. Devlet Bey bunu dedi diye, bu lafı söyleyen Devlet Bey, o zaten çok sık döner. O döndü diye onunla bir biz de dönüp doğru bildiğimizi söylemekten geri durmayacağız. Ve şu kadarını söyleyeceğiz. Devlet Bey'in bugünkü açıklaması ap açık olarak geçmişteki bir hatanın tekrarıdır. Çünkü yine meclisi dışlamaktadır. Biz geçmişte de dedik. Bir, ne yapılacaksa Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılacak.
CHP bu sürecin başından bu yana çözüm adresi olarak meclisi gösteriyor. Önceki çözüm sürecine de temel eleştirisi buydu. CHP'nin tavrı buyken, CHP'nin bu mesele üzerine oluşturulmuş bir meclis komisyonuna üye vermemesi sürpriz olurdu. İşte bu yüzden tartışmaları şaşkınlıkla izledim. CHP komisyona üye verecekti, bu çok belliydi. Buna rağmen milliyetçi muhalefet tarafından CHP'nin komisyona üye verip vermeyeceği önce belirsizleştirildi, ardından
komisyona üye veren CHP, işbirlikçilikte suçlanmaya başlandı. Halbuki, bu sürece dair halkın menfaatine olan tek şey, bu komisyon meselesiydi. Bu zamana dek tümüyle kapalı kapılar ardında süren ve kimsenin halkı umursamadığı bir süreç, nihayetinde meclise geliyordu. Artık halk önemseniyor muydu? Hayır. Ama hiç değilse halkın önemsenebileceği, halkın aktörleşebileceği bir klik, bir mecra oluşmuştu. Peki, bu komisyon neyin nesiydi? Ne işe yarayacaktı?
Açıkçası bu düzende hiçbir meclis komisyonunun layıkıyla çalışabileceğini düşünmüyorum. 15 Temmuz komisyonunu hatırlayın. Oradan ne çıktı da şimdiki süreç komisyonundan o çıksın. Komisyon üzerindeki tartışmalar, bu komisyon anayasayı değiştirecek şeklinde ürütüldü. Lozan'ı lağvedecek, hilafeti getirecek, anayasanın 42. ve 66. maddeleri bu komisyonda değiştirilecekti. CHP ve TİP, anayasa tartışılırsa komisyondan çekiliriz diyordu ama onlar da ihanetin bir parçasıydı. Anlatılan buydu en azından.
Türkiye çok yakın bir zamanda bölünecek, Türklük bitecek, anayasa laf edilecekti. Bu ihanet sürecini meşrulaştırmak için CHP komisyona giriyordu. O da işbirlikçiydi. İşte bu iddiaların yüküyle ilk kez 5 Ağustos'ta toplandı komisyon. Açış konuşmasında Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş açıkça şunları söyledi. Burada asli meselemiz hiç şüphesiz anayasa yazmak. hukuk reformu yapmak ya da tüm meseleleri bir anda çözmek değildir. Meclisin halkın sesi olmanın yanında toplumsal barışın taşıyıcısı, kardeşliğin teminatı, çözümün meşru adresi olduğunu hatırlatma iradesidir." Komisyonda anayasada tartışılmayacak. Aslında olacak olan çok belli. Bu komisyon PKK'nın silah bırakma sürecini takip edecek ve gerekiyorsa bir yasal düzenleme için tavsiye metinler oluşturacak.
Ha bu komisyonun en çok tartışılacağı mesele komisyonun İmralı'ya gidip gitmemesi olacak ki, bence komisyon içinden bir temsilci heyeti İmralı'ya da gidecek. Komisyonun ya tamamı ya da bir grup temsilci İmralı'ya gidip Öcalan'la görüşecek. Bakın, Öcalan'la DEM heyetinin, İmralı heyetinin Mayıs sonunda yaptığı görüşme notları geçen günlerde 32 sayfa şeklinde internete düştü. Orada bu komisyon meselesine Öcalan'ın ne dediğine ilişkinde bir konuşması var.
PKK bir isyan hareketi mi? Kendini feshetti mi? Bu somut bir olgu mu? Bunların hepsinin cevabı evet. Peki bütün sorunları, yani Türkiye Devleti ile sorunları ortadan kaldırmak istiyor muyuz? Evet öyle. Gerçek basittir. Kongre kararlarını getirdiler. Bana karşı da söz söyleme cesaretine sahipler mi? Evet. Peki çözüm nedir? Bu Parlamento Komisyonu buraya gelecek. Çok bir şekilde bu olguya dayalı, PKK'nın feshi ve silahsızlanmasına dair kanun taslağı öneriyorum diyeceğim.
Koçkırı isyanı oluyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanıp böyle yapmıştı. Dün bir yasa çıkarmışlar. Namus düşmanları, hırsızlar faydalanıyor, biz faydalanamayalım diye alçakça bir şekil vermişler. Bu notlar 30 Mayıs 2025'e ait. O tarihte gündemi işgal eden konu, yeni infaz düzenlemesiydi. İnfaz düzenlemesinde de amaç, belli bir yılın üzerinde yatan PKK mensuplarının bir infaz düzenlemesiyle salıverilmesiydi. Ama o beklenti karşılanmadı.
FETÖ'cüler de çıkacak diye bir bahane uyduruldu, bu terör kapsamında içeride tutulanlara herhangi bir düzenleme yapılmadı. O dönem DEM Parti'den de infaz yasasının bir takım PKK'lıları kapsamaması üzerine bir kriz çıkmıştı. DEM Parti ve AK Parti grupları mecliste burun buruna gelmişti. Hiçbir şey diyemiyorum. Pes doğrusu. Siyasi tuztakların istisna tutulmasını ortadan kaldırın demişiz diye yani kırk bin kişinin cezaevinden çıkma meselesini paketten çıkarmalarını da getirmişler bize bağlıyorlar. Bakın çok sarih bir gerçek var. PKK silah bırakıyor. Devlet de PKK'lıları affediyor. Bahçeli zaten bunu vaat ediyor devlet adına.
Bu süreç bir Kürt sorununun çözümü süreci değil, bir Kürt isyanının bitirilmesi süreci. Ne demek yani bu? Yani Kürt sorununun anayasal düzlemde 42. ve 66. maddeleri değiştirerek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yeni bir formasyon kazandırarak hallolması değil, bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan 1978'den bu yana yaşadığımız PKK meselesinin hallolması. Yani çerçevemiz an itibariyle oldukça dar. Bahçeli'nin vaadi çok açık. Diyor ki 22 Ekim'de,
O her şeyi başlatan konuşmasında. Dem parti meşru bir parti olsun. Öcalan da onun lideri olarak tanınsın. Madem muhatap Öcalan'dır, onu da kabul ediyoruz. Ama bundan sonra PKK diye bir şey olmayacak. Ha PKK olmaz, başka bir şey olur. O yüzden apocu siyaset diyorum. Apocu siyaset Türkiye'ye silah doğrultmayacak. Şimdi burada bir ara verelim. Döndüğümüzde PKK'nın silah bırakma meselesinden devam edeceğiz.
PKK diyor ki, biz silah bırakıyoruz. Kürt sorunun bundan sonraki aşamasında silaha gerek yok. ÖCA'nın 27 Şubat'taki Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla beyan ettiği de o. Yani, Bahçeli'nin silahları bırakın, örgütü feshedin, biz de sizi affedelim çağrısına ÖCA'nın cevabı 27 Şubat'ta geldi. Çağrıyı yaptıktan sonra rahmetli Sırrı Süreyya Önder, metinde olmayan ama
Öcalan'la beraber hazırlanmış bir enstantanede eklemişti. Hatırlayın, metin okundu ve ardından sırrı Süreyya Önder şöyle dedi. İmralı'da 3 saat süren görüşmeden ayrılırken, kendisinin bir notunu da paylaşmak istiyoruz. Bu perspektifi ortaya koyarken, şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK'nın kendini fessi Demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir notunu da bizlere iletti. Onu da sizinle paylaşmış olalım. Çok açık. Bahçeli diyor ki silahları bırakın. Öcalan dahil affetmeye hazırız. Öcalan da diyor ki bırakıyoruz. Bırakıyoruz dedikten sonra Taüd'ü de hatırlatarak ama diyor, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınması gerekir.
Bu sürecin mütemmim cüzü bu. Yani silahları bırakın affedelim, tamam bırakıyoruz affedin. Burada affedin ifadesinin yüklendiği duygular biraz bizi zorlayabilir. Yani affedin de onurumuzu da koruyoruz, çok pişmanız, nedamet getiriyoruz affedin değil. Biz bir siyasi hareket olarak bugün ne savunuyorsak bunu demokratik alanda söylemek istiyoruz.
Siz de böyle bir tavize karşılık, bu zamana dek eline silah almış olsun ya da olmasın PKK'lı her kim varsa bırakın. Devlet Bahçeli'nin 22 Ekim'deki çağrısına Erdoğan da grup toplantısı yaptı ve hemen ertesi gün Erdoğan da diyordu ki, bu zaten bizim ortak projemiz, bizim vizyonumuzu yansıttı Sayın Bahçeli ve varım dedi Erdoğan. Silahları bırakın, gelin siyaset yapın. Silahları gömeceksiniz. Silahları gömdüğünüz anda
Bizim için her şey, sizlerin önünü açmaktır. Yani bu komisyonda anayasa falan görüşülmeyecek, PKK'lılar affedilecek, PKK'da silah bırakacak. Fakat sürecin bir de toplumsal ayağı var. Eğer toplum bunu kabul etmezse, siyaset bir süre sonra toplumun peşinden gidecektir.
Bahçeli de diyor ki, Cumhurbaşkanı olarak toplumu ikna etme sorumluluğu senin sırtında. Bu bir devlet politikasıdır, yani senin parti politikandan ibaret değildir, bu bir devlet politikasıdır ve devletin başı da bu politikayı sürdürmekle mükelleftir. Terörsüz Türkiye artık bir devlet politikası haline gelmiştir. Dolayısıyla devletin başı terörsüz Türkiye'yi gerçekleştirmekle mükelleftir. O sebepten dolayı Sayın Cumhurbaşkanımızın bu çabalarında her daim yanında ve arkasında olacağız. Erdoğan'a bu süreçte düşen görev, tabanını bu süreci ikna etmektir. Fakat bu konuda esaslı bir adım atıldığını görmüyoruz. AKP'li kalemşörler bu koduyu yazmak istemiyor. AKP'li milletvekilleri konuya ilişkili açıklamalar yapmıyor. Süreç, AKP tabanında da yeterli karşılığı bulmuyor. Sürecin karşılık bulmadığı artık iktidar ekranlarında da dile getiriliyor. Cem Küçüğü dinleyelim. Ama burada şöyleyim, ben kendimden eminim, millet
Süreç başarısız olsun demiyor ama desteklemiyor. Bir de Erdoğan'ın tavrı bak Aydın'ın Alın Duyası'nın içeriği de o. Sevgili Fatih belki o yazıyı okumasını rica ederim eğer okumadıysa. Erdoğan'ın tavrına biraz hani millet Erdoğan ne diyor?
Bir şevksizlik, bir isteksizlik var AKP iktidarın tarafında. Süreç toplum bariyerine çarpıyor. Bunu da aşmakla sorumlu makam, Bahtiyar'ın ifadesiyle bu politikayı sürdürmekle mükellef makam olan devletin başı olan Erdoğan. Öyle ya, bu bir devlet projesi ama devletin başı, milleti ikna etmekle uğraşmıyor. Temel zorluk toplumun düşman algısındaki statikleşmedir. Eşitsizlik içindeki toplumlar, Bu eşitsizlikleri görmezden gelip bir milli danışma sağlayabilmek için kendilerine bir düşman yaratmak zorundadır. Bunu, Nazilerin ünlü siyaset sosyoloğu Carl Schmitt, hostis kavramıyla açıklıyor. Bu düzeni anlamak için bu hostis ifadesi çok işlevsel arkadaşlar.
Bizde düşman kelimesi politik ya da bireysel olarak algılanıyor. Yani düşman düşmandır Türkçe'de. Ama mesela Latince'de bir inimicus var. Bu öyle özel düşmanlarınız için kullanılıyor. Mesela iş yerinde gıcık olduğunuz amiriniz mesela bir inimicus. Yani düşmanınız ama o bireysel düşman. Ama bir de devletin düşmanı var. Halkın, milletin düşmanı var.
Bir arada durmamızın temel gerekçesi olan düşman var. Ona da hostis diyorlar Latince'de. Carl Schmitt de diyor ki, yönetmek istiyorsan o hostise ihtiyacın var. Daha kitabi bir tanımla hostis şu demek. Siyasi düşman, yani hostis, sizin şahsınıza değil, içinde bulunduğunuz siyasi topluluğa karşı dolandır. Ona duyulan nefret kişisel değil, kolektif ve siyasal niteliktedir.
Hostis, düzen için kaçınılmayacak bir gerekliliktir. Her eşitsiz toplumun bir hostisi olmak zorundadır zira bu hostis sayesinde düzen, siyasi alanı, tanımlar, çerçeveler dokunulmaz, girilmez alanlar oluşturabilir o hostis sayesinde. Güzel bir örnek komisyonun ikinci toplantısının basına kapalı yapılması ardından yaşandı. İkinci toplantı basına kapalıydı çünkü MİT Başkanı, İçişleri Bakanı ve Milli Savunma Bakanı soruları cevaplayacak ve bir sunum yapacaktı.
2015'ten bu yana, yani son 10 yıldır, 30 kez kapalı oturum ya da komisyon görüşmesi yapılmıştı. Her birinde de gizlilik kararının gerekçesi meclisin bilgilendirilmesi olmuştu. Bu 30 gizli oturumun tamamında HDP ya da dem milletvekilleri de oturumda hazır bulunmuştu. Tıpkı son komisyon toplantısında olduğu gibi. Yani son 10 yıldır yaşanan bütün kapalı oturumlarda Dem-HDP heyetleri de vardı, bugün de var. Fakat bugünkü toplantı çok tartışıldı. Aslında sürpriz bir gelişme yoktu. Bizde MİT başkanının meclisi bilgilendirdiği her toplantı olduğu gibi son komisyon toplantısı da sürpriz olmayan biçimde basına kapalı yapılmıştı. Şimdi değerli arkadaşlar, usul gereği bu toplantının tam kapalılık ilkesi çerçevesinde gerçekleştirilmesi için konuyu oylarınıza arz ediyorum. Toplantının tam kapalılık ilkesiyle yapılmasını isteyenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul etmeyenler, ittifakla toplantının tam kapalılık ilkesiyle gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Bu toplantının kapalı yapılması üzerine, PKK'lardan saklanmayıp Türk milletinden ne saklanıyor şeklinde bir milliyetçi öfke açığa çıktı sosyal medyada. Peki soralım, önceki 30 gizli oturumda aynı öfke neden açığa çıkmamıştı? Öyle ya, önceki gizli toplantılarda da HDP'li ya da Dem Partili vekiller gizlenen oturumda koltuklarında oturuyordu.
Neden ona ses çıkarılmazken buna ses çıkarılıyor? Çünkü HDP-DEM düzenin o dönem hostisiyken bir milli güvenlik endişemiz oluşmuyordu. Arkamıza rahat yaslanıyorduk. Zaten düzen de bu hostisi dövüyordu. Zaten düzen de biliyordu HDP-DEM'in düşman olduğunu. Düzen HDP-DEM'in üzerine zaten yeterince gidiyor, ona zaten yeterince vuruyordu. Dolayısıyla demlilerin orada olması bizi rahatsız etmiyordu kapalı oturumlarda.
Ama sadece bu değil, önceki 30 kapalı oturuma ses çıkarmak yürek isteyen bir işti. Dedim ya, hostis siyasal alanı çerçeveler. Bu çerçevenin dışına çıkılamayacağını yönetilenler bilirler, hissederler. Önceki kapalı oturumlarda hiç şeffaflık, demokrasi gibi meseleleri tartışmayan çevreler, Hostis'in değişmesiyle bu meseleleri tartışma konforuna eriştiler. Eski hostisler aldıkları güçle yeni dönemi eleştirmeye başladılar. Demokrasi yok mu ya? Nasıl yani? Nasıl kapalı oturur? Milletten neyi gizliyorsunuz? diyenler, önceki 30 toplantıda hiç böyle bir dertleri olmayan çevrelerdi. Çünkü Dem Parti hostis olmaktan artık çıktı. Ve onun hostis olmasına devam etmesini isteyen ya da buna alışmış çevreler, bir anda komisyonun gizli toplantısını sorgulamaya başladı.
Bir takipçim şöyle yazmış. Bakın, önceki yıllardaki kapalı oturumlar tepki çekmezken bu tepki çekiyor. Neden? Çünkü DemParty Hostis değilken yapılan ilk kapalı toplantı bu. Kimileri de daha soldan bir ilke belirliyor. Diyorlar ki, mecliste hiçbir oturum kapalı olamaz. Meclis halkın meclisi ise ilke olarak, ilke olarak yani, şartlara göre değişmez bu durum, ilke olarak kapalı oturumlara karşı çıkmalıyız.
Bu sol çevrelerin de aklı şimdi başına geldi. Son 10 yılda gerçekleşen 30 kapalı toplantıda böyle bir ilkeyi hatırlamayan sol çevreler bu sefer bu ilkeyi hatırladılar. Halbuki Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruluşu itibariyle gazidir. Yani savaş yönetmiş bir meclistir ve gizli toplantılarla kurulmuştur. Milli güvenliğe ilişkin meselelerde hele ki meclis bilgilendirilecekse toplantının kapalı olması şaşılacak şey değildir. Bizim geleneğimizdir bu. Meclis tarihimizden bir örnek, başkomutanlık kanunun üç ay daha uzatılmasının teklif edildiği oturumda yaşanıyor. Şükrü Efendi, milletten neyi gizliyorsunuz diye feryat ediyor. Yeniden başkomutanlığa gerek var mı, yok mu? Meclis birini başkomutan yapacaksa bu Mustafa Kemal Paşa mı olur, yoksa başka biri mi? Yaparsa ne yetki verir? Bunları ileride konuşuruz. Ama böyle gizli oturumlarda değil, milletin gözü önünde
Açıkça konuşuruz. Memlekette hakikatleri milletten saklamadan. Yani bu gizli oturum meselesi hep tartışılagelmiştir. Son 10 yıldaki 30 kapalı toplantıya ses etmeyip 31.ye ses çıkarmak, zihnimizdeki hostis algısının değişmemesinden ileri gelmektedir.
Dem Parti veya PKK hostistir ve bizi bir arada tutan işlevsel bir değeri vardır. Biz kimiz, biz PKK'lı olmayanlarız. Birisi Türklük'ten nasıl aforuz edilir, PKK'ya yamayarak aforuz edilir. Bir insan PKK'dan yeterince nefret etmiyorsa, Türklük'ten aforuz edilme tehdidiyle karşı karşıyadır düzen tarafında. İşte bu hostist siyasal alanı böyle çerçeveler.
Ancak bu sürecin bir amacı da, bölümün başından bu yana anlattığım üzere, Dem Parti'nin hostis olmaktan çıkarılmasıdır. Peki bu iyi bir şey midir? Güzel soru değil mi? Bu iyi bir şey midir? Dem Parti artık hostis olmasın. Bu iyi bir şey midir? Dem Parti'nin politik düşman olarak kodlandığı son 10 yıl, Türkiye'de tek adam rejiminin kurumsallaşması için kullanılmadı mı? Dem partiyi döve döve yükselmedi mi bu düzen? Bu düzen Dem parti üzerinde bilelediği kılıcını tüm muhaliflere göstererek büyümedi mi? İBB'ye kayyumu, CHP'ye kayyumu tartışıyorduk bundan 3-4 ay önce ve belki de önümüzdeki dönemde tekrar tartışacağız.
Kayyum sözcüğünün kendisini bile HDP'li belediyeler sayesinde öğrenmedik mi? Yani HDP hostis olmasaydı biz bugün İBB'ye, CHP'ye kayyumu konuşabilecek miydik? Onlarla dayak atarken öğrenilen şimdi CHP'ye dayak atarken uygulanıyor. O halde onlara dayağın meşruluğunun altını boşaltmak herkes için iyidir. HDP üzerinde bileğlenen kılıç bugün CHP üzerinde sallanıyorsa o kılıcı direkt çöpe atmak gerekir.
Yani o kılıcın HDP'ye geri dönmesini sağlamak hayırlı bir gelişme değil, o kılıç HDP'nin üzerindeyken zaten biz de dayak yiyorduk. Çok ama çok açık ki, Dem partinin şeytanlaştırıldığı bir atmosferde, geri kalan muhalefet de çok rahat biçimde şeytanla iş birliğiyle suçlanabiliyor. Öyleyse, Dem partinin hostisliğinin düşmesi, demokratlar için, bu otoriter hoyratlıktan rahatsız olanlar için hayırlı bir gelişmedir. Buna sevinmek yerine, Dem partinin yeniden şeytanlaştırılmasını istemek, muhaliflerin menfaatine değil, iktidarın işine gelen bir şeydir bu. Ben bu süreçte AKP ile MHP arasında çelişkiler görüyorum. Dem parti ile AKP arasında da çelişkiler var. Bu çelişkiler, CHP için de büyük fırsatlar sunuyor. Şunu anlamak zorundayız. Türkiye'de bir düzen değişimi olacaksa, bu değişimin bir yerinde MHP tavır değiştirecek. MHP'nin tavır değiştirmediği,
Tüm gücüyle Erdoğan'ın arkasında durduğu bir senaryoda, Erdoğan'ın gitmesi sanıldığı gibi kolay değil. Erdoğan'ın da görevi, PKK'nın silah bırakması ve PKK'ların affedilmesi sürecinin toplum kesimlerini onaylatmasıdır. Fakat teröristler affedilirken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın CHP'ye dönük operasyonlarına devam etmesi hem CHP'yi hem de MHP'yi sürecin dışına itiyor. Zaten çelişkiler de bu yargı operasyonlarından yükseliyor. Görünen o ki Bahçeli de operasyonlardan rahatsız. 11 Ağustos'ta yaptığı yazılı açıklamada 19 Mart sürecine ilişkinde enteresan şeyler söylüyor Devlet Bahçeli. Adli tatilin bitimiyle beraber yargıyı saran mesnetsiz tartışma ve sürtüşmelerin kesin kez sonlandırılması, süregelen soruşturma ve kovuşturmaların bir an evvel tamamlanması, demokrasi ve hukuk güvenliği bakımından önceliğimiz olmalıdır." Çok açık ki MHP-CHP'ye dönük operasyonların tamamlanmasını ve Türkiye'nin tüm siyasi yelpazesinin bu sürece odaklanmasını istiyor.
Buna karşın Erdoğan veya devlet içinde bir klik, bu sürecin bir demokratikleşmeyle sürdürülmesini istemiyor. Düşünün lütfen, 22 Ekim'de Bahçeli, o tarihi çıkışı yaptıktan 8 gün sonra, 30 Ekim'de Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'i aldılar. Kasım'ın başında Ahmet Türk'e kaygım atadılar. Sonra Beşiktaş Operasyonu ve 19 Mart'ta İmamoğlu Operasyonu geldi. Sizce bu operasyonları yürütenler süreci mi önemsiyor, Erdoğan'ın iktidarını mı? Çok açık şekilde bu süreç olmasa da olur bakış açısında olanlar otoriter hoyratlığın dozunu arttırıyor. Fakat süreç devam ettiğinde bu hoyratlık giderek derinleşen bir çelişki yaratacaktır.
Bu süreç öyle ya da böyle sürecek. Zira başlama momenti, önceki bölümlerde de bahsettiğim gibi, iç nedenlerden değil, dış faktörlerden kaynaklanıyor. 22 Ekim'den bir buçuk ay sonra Esad devrildi. Ondan bir buçuk ay sonra İsrail-İran savaşı başladı.
Kuzey Suriye'deki SDG güçlerinin yeni düzendeki statüsü tartışılar hale geldi. Bahçeli veya devletin bir kanadı Kuzey Suriye'deki Kürt güçleriyle savaşmayı istemiyor. Bu güçlerle savaşmanın İsrail orada dururken rasyonel olmadığını düşünüyorlar ve haksız değiller, çok haklılar. Kuzey Suriye'ye dönük bir askeri operasyon, Türkiye'nin menfaatine değil, Türk milletinin menfaatine de değil. Türkiye daha önce SDG ile hiç gerçekten savaşmadı. Kuzeybatı Suriye'ye yapılan operasyonlar, ABD gözetiminde YPG'nin boşalttığı alanlara yapıldı. Yani biz o İdlib'e, Afrin'e vs. oralara savaşarak değil, böyle sert bir savaşla değil, aslında geri çekilen bir gücün oluşturduğu boşluğu doldurmak üzere gittik.
Bölgedeki Kürt güçleri silahlarını hiç Türkiye'ye çevirmedi. Ama bu süreç akamete uğrarsa başımıza gelecek olan budur. Bu da bölümün başında bir kere de Türk milletini savun diyen milliyetçi dinleyicimize cevaptır. Türk milletini savunmak, Suriye'nin kuzeyine askeri operasyonu mu yoksa barışı mı gerektiriyor sence?
Böyle bir askeri operasyonun maliyetini hiç düşündük mü? Böyle bir askeri operasyonun Şam'ı ve İsrail'i ve ABD'yi ve İran'ı, Rusya'yı düşündükten sonra bedelinin ne olacağını hiç düşündük mü? Türk milletini savunmak sadece savaşla mı olur? O bölgede Kuzey Suriye'de girişilecek bir savaşın Diyarbakır'a etkisi ne olur? Bunları hiç düşündük mü? Ben objektif biçimde Türk milletini savunduğumu düşünüyorum. Türk milletinin çıkarları Kürtlerle savaşmaktan değil, barışmaktan geçiyor. Sadece bu da değil. Türk milletinin çıkarları, tek adam düzeninin tasfiyesinden ve yeniden demokratikleşmeden geçiyor. Erdoğan demokratikleşmek istemiyor. Çünkü Türkiye'nin demokratikleşmesi demek, Erdoğan'ın koltuğuna veda etmesi demektir. Bu dönemin temel meselesi, otoriter hoyratlığa karşı demokrasiyi savunmaktan geçiyor.
Bu sürece temelden karşı çıkıp, Dem'in hostisliğine geri dönmeyi arzulamak yerine, Dem'in hostisliğine son verip, Dem'le, hatta MHP'yle birlikte tek adam düzenini geriletmeye çabalamak evladır. Bakalım başarılı olunabilecek mi? Deyin ki başarısız olundu ve bu süreç akamete uğradı. Bu sanıldığının aksine Türk milletinin tek adamın boyunduruğuna bir daha çıkmamak üzere girmesi ve bir Orta Doğu savaşına çekilmemiz anlamına gelebilir. Bu da Türk milletinin hayrına falan değildir. Öyle ya da böyle barışın hayati bir öneme haiz olduğu bir süreçteyiz. CHP'yi de, diğer muhalif partileri de komisyona dahil oldukları için tebrik ederim. Hatta daha ileri gideyim, bence Mustafa Kemal Atatürk de olsa böyle yapardı. Bu tutumun daha fazla cesarete ihtiyacı var.
unutulmuş bir sloganın yeniden sahiplenilmeye ihtiyaç var. Herkese direnme gücü dilerim. Sürecin en azından PKK'nın silahsızlandırılması, bu meselenin silahtan Irak konuşulabilmesi Türk milletine de iyi gelir. Demokratlara da, bu ülkenin otoriter hoyraflığından bıkan kesimlerine de iyi gelir. Kendiliğinden olmaz. Aklımız kötümser olsun bakın. Aklımızı asla imser tutmayalım. Ama sürecin bu minvalde ilerlemesi için irade koyarsak eğer irademiz imser olabilir.
Tren Topi pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar demokrasinin bir milli güvenlik meselesi olduğunun bilinciyle yaşayın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.