
2.316 kelime · ~12 dk okuma
Bak, kuleler bugün daha da yükselmiş. Sanki kök yüzüne değecekler. Çünkü biz büyüdük. Dördüncü dünya da bizimle büyüyor. Sence bir gün burada kalabilir miyiz? Yani hep burada, geri dönmeden. Buraya gerçek yapabiliriz. Yeter ki ikimiz isteyelim. Burası sadece hayal değil, canlı kanlı bir dünya. Ve biz bu dünyanın kraliçeleriyiz. Hiç de ayrılmayacağız, Debra. Söz veriyorum, hiç ayrılmayacağız. Ne olursa olsun birlikte kalacağız. Herkes yolumuzdan çekilecek. Herkes.
Yeni Zelanda'da birbirine çok bağlı iki genç kız vardı. Pauline Parker ve Juliet Hume. Bu bağ öyle güçlüydü ki bir gün kırıldığında tüm şehri kana bulayacaktı. Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Ne dersiniz? Filmlere konu olan Parker ve Hume'un hayatlarını nasıl geri dönülmez bir noktaya sürüklediğini dinlemeye hazırsanız başlayalım mı?
1954 yılında Yeni Zelanda'nın Christchurch şehri sessiz ve sıradandı. Okyanus esintisi dar sokaklarda dolaşır, parklar kuş cıvıltılarıyla dolar, insanlar günlerini kendi küçük hayatlarının düzeniyle geçirirdi. Her şey yerli yerinde gibi görünürdü. İnsanlar iyi komşu, iyi aile, iyi evlat olmaya çalışırdı. Ama aslında herkes birbirini izlerdi.
Perdeler çoğu zaman kapalı dururdu. Fısıltılar bazen bir çay sohbetinde, bazen kilise çıkışında yayılırdı. Küçük sırlar kısa sürede büyük ayıplara dönüşebilirdi. O yıllarda evlenmeden birlikte yaşamak utanç sebebiydi. Pauline Parker'ın annesi ve babası tam 25 yıl boyunca evlenmeden bir arada yaşamışlardı.
ve bu durum aile hayatlarının üstünde saklı bir gölge gibi duruyordu. Christchurch'te hayat pürüzsüz bir cam gibiydi. Kimse o camın altında çatlaklar oluşmaya başladığının ve ne kadar derine inebileceğinin farkında değildi. Bu sessizlik ve kurallar şehrinde iki genç kızın yolları kesişmişti.
Pauline Parker ve Juliet Hume. Bu tanışıklıkla beraber Christchurch'ün o pürüzsüz camı paramparça olacaktı. Pauline Yvonne Parker, 16 yaşında, sessiz bir kızdı. Çoğu zaman kendi içine kapanır, düşüncelerinde kaybolurdu. Çocukken osteomyelit geçirmişti. Bu hastalık yürüyüşünde kalıcı bir iz bırakmıştı.
Gerçek dünyayla arasında sanki ince, görünmez bir duvar vardı. O duvarın ardında kendi hayalleri ve gizli düşünceleriyle yaşardı. Pauline'in annesi Honora Mary Parker, çevresi tarafından disiplinli, güçlü ve çalışkan bir kadın olarak tanınıyordu. Evin düzenini sıkı tutar, hayatı kontrol etmeye çalışırdı. Babası Herbert Reaper ise daha sessiz, geri planda kalan bir adamdı.
Aile tam 25 yıl boyunca evlenmeden birlikte yaşamıştı. Kimse bunun nedenini tam olarak bilmiyordu. Ama bu gerçek 1950'lerin Christchurch'ünde gizlenmesi gereken bir utançtı. Juliette Marion Hill, 15 yaşında kendi dünyasında yaşayan bir kızdı.
Parlak zekası çevresindeki yetişkinlerin dikkatini çekerdi. Ama küçük yaşta geçirdiği tüberküloz, onu uzun süre yataklara bağlamış, farklı ülkelere gönderilmişti. O yabancı şehirler, farklı iklimler, Juliet'e sanki bu dünyaya tam ait değilmiş gibi bir his bırakmıştı. Sıradan insanlara, sıradan hayatlara camın ardından bakar gibiydi.
Juliet'in babası Dr. Henry Rainsford Hume, Canterbury Üniversitesi Kolejinin rektörüydü. Akademik dünyada saygın bir isimdi. Juliet'in annesi Hilda Hume sosyal, canlı ve dışa dönük bir kadındı. Fakat evlilikleri gergin ve mesafeliydi. Hilda'nın başka bir adamla yakınlığı olduğuna dair söylentiler evin duvarlarını iyice aşındırmıştı.
İkisi de Christchurch gibi düzenli, kurallarla örülü bir şehirde, kendi hayal dünyalarına sığınan iki yalnız kızdı. Ve bir gün, bu iki kızın yolları kesişti. Artık yalnız hayal kurmayacak, hayallerini birlikte inşa edeceklerdi. Pauline ve Juliet birlikte uzun saatler geçirip, hikayeler, romanlar, hatta oyunlar yazmaya, hayali karakterler yaratmaya başlamışlardı.
O kadar ki Hristiyanlığı reddedip kendi dinlerini kurmuş, kendi azizlerine inanmışlardı. Dördüncü Dünya adını verdikleri yalnızca kendilerine ait bir hayal ülkesi yarattılar. O dünyanın kapıları onların gözünde gerçek dünyanınkinden daha parlaktı. Çünkü orada ne yetişkinler vardı ne de ayrılıklar. Hawley'nin günlüğünde bu arkadaşlığa dair sayısız satır vardı.
Ondan Deborah adıyla bahsediyordu. Deborah'ın bugün bana bir bakışı vardı. Anlatmak istediği her şeyi anladım. Sanki ikimiz bir dil biliyoruz başkalarının hiç duymadığı. O anlarda her şey çok daha aydınlık oluyor. Dördüncü dünyaya gittik bugün yine birlikte. Orası bazen buradan daha gerçek geliyor. Belki bir gün tamamen oraya yerleşiriz.
Zamanla gerçek dünya onların gözünde silikleşmeye başladı. Oyunları, hayalleri, hikayeleri... Artık ikisi içinde nefes almak kadar gerekliydi. Ve Pauline ve Juliet artık yalnızca dost değil, dünyaya karşı birlikte duran iki kişiydiler. Zaman geçtikçe Pauline ve Juliet'in arkadaşlığı etraflarındaki herkesin dikkatini çekmeye başlamıştı.
Çünkü kızlar neredeyse yalnızca birbirleriyle vakit geçirir olmuştu. Pauline ailesiyle daha az konuşuyor, evde daha dalgın ve içine kapanık görünüyordu. Juliette ise Pauline olmadan bir yerlere gitmek istemiyor, ondan ayrı kaldığında kendini kötü hissediyordu. Pauline'in annesi Onora, kızının Juliette'e bu kadar bağlanmasından rahatsızdı. Ona göre bu kadar yoğun bir dostluk sağlıklı değildi.
Juliet'in ailesi ise tam tersine Pauline'in Juliet'i daha içine kapanık hale getirdiğini düşünüyordu. İki ailede kızlarının bu kadar iç içe olmasından endişe duyuyordu. Çünkü Christchurch gibi bir şehirde iki genç kızın bu kadar yakın olması ayıplayan fısıltılarla dilden dile yayılıyordu. Fakat o sırada Hume ailesinin evinin içinde çığlıklar kopuyordu.
Annesi Hilda'nın başka bir adamla ilişkisi açığa çıkmış, babası ise üniversitedeki görevinden istifa etmişti. Ve Hume ailesi İngiltere'ye dönmeye hazırlanıyordu. Juliet için bu yalnızca başka bir ülkeye gitmek değildi. Pauline'den kopmak demekti. Çünkü Juliet, Pauline olmadan kendini eksik hissediyordu. Pauline ise onsuz bir dünyayı düşünmek bile istemiyordu.
Kızlar Güney Afrika'da yeniden bir araya gelmenin hayalini kurmaya başladılar. Çünkü Hume ailesi, Juliet'i önce sağlığı için Güney Afrika'ya göndermeyi planlıyordu. Bu plana Pauline de dahil olmak istiyordu. Oradan Hollywood'a ya da New York'a gidip birlikte yazdıkları hikayeleri yayınlayacaklarına inanıyorlardı. Fakat Pauline biliyordu. Annesi buna asla izin vermezdi.
onu Juliet'le aralarındaki bir engel olarak görüyordu. Bu duygusal çalkantılarla beraber, Pauline geceleri günlüğüne daha çok şey yazmaya başlamıştı. Sayfalar karanlık düşüncelerle doluyordu. Annem her şeyin önünde duran tek kişi. Eğer o olmasa, Deborah'la gidebilirdim. Ve hiçbir şey bizi durduramazdı. O cümle, fırtınanın yaklaştığının ilk işaretiydi.
Ayrılık Pauline ve Juliet'in aklına düştüğünden beri sanki her şey bulanıklaşmıştı. Artık hiçbir şey eski basit halinde görünmüyordu. Günler geçtikçe ikisinin sohbetleri daha gizli, daha fısıltılı olmaya başladı. Pauline her zamanki gibi günlüğüne dönüyordu. Ama bu kez kelimeler başka türlü dökülüyordu kağıda.
Artık satırlarında bir çözüm arayışı vardı. Kimi zaman bir cümle kalemi duraklatıyordu. Bir yol var. Her şeyin düze çıkacağı bir yol. Bazen o yolu yürürken görüyorum kendimi. Ve o yolun sonunda Debra var. Pauline o yolu düşündükçe kalbinde bir tür sakinlik buluyordu. Ve yol Pauline'in zihninde kök salmaya başlamıştı. Burada kısa bir ara verelim.
Ardından davamıza kaldığımız yerden devam edeceğiz. Günler birbirini kovalarken Pauline'in zihninde o karanlık fikir yavaş yavaş bir plana dönüştü. Annesini ortadan kaldırmaktan başka bir çözümü yoktu. Ve bir sabah odasında tek başına otururken kalbinde garip bir huzurla kararını verdi.
Bu işi yapmanın tek yolu annesini dışarıya çıkarmaktı. Victoria Park. Christchurch'ün yükseklerinde rüzgârla dans eden ağaçları, yürüyüş yolları ve sessiz kuytu köşeleriyle bilinen bir yerde. Pauline annesini oraya götürmeye ikna edecekti. Ve yanlarında Juliette olacaktı. Üç kişilik bir gezi. Güya masum, güya keyifli bir gün gibi.
Ama Pauline için o gün çok daha büyük bir anlam taşıyordu. Kızlar planı en ince detayına kadar konuştular. Juliet her zamanki gibi Pauline güveniyordu. her şeyin yolunda gideceğine inanmak istiyordu. Pauline ise hem heyecanlı hem de tuhaf bir şekilde sakindi. O gece Pauline defterini açtı. Elini kağıda götürürken kalemi biraz titredi ama sonra hızla yazmaya başladı. Satırlar, kelimeler... Sanki kendi kendini döküyordu kağıda.
Dün gece Noel arifesi gibiydi. İçimde ışıklar yanıp yanıp söndü. Bazen bunun gerçek olduğuna inanamıyorum. Sanki hâlâ bir oyunmuş gibi geliyor. Ama Deborah'la birlikteyim. Ve başka hiçbir şey umurumda değil. Ve o gece Christchurch'un üzerindeki yıldızlar, Pauline'in gözünde sanki daha parlak yanıyordu. Sanki hepsi yarın olacakları izlemek için gökyüzünde toplanmıştı.
Onora kızların teklifini geri çevirmemişti. Belki de güzel bir yürüyüşün üzerindeki sıkıntıyı dağıtacağını düşünmüştü. Üçü birlikte patikada yürürken kızların bakışları sürekli birbirine gidip geliyordu. Her adımda Pauline'in kalbindeki ses daha da yükseliyordu. O an geldiğinde Juliet plan gereği küçük pembe bir taşı yere düşürdü. Onora'nın dikkatini dağıtmak için.
Onora eğildi. Tam o sırada Pauline arkasından sessizce yaklaştı. Ve çorap içine yerleştirilmiş yarım tuğlayı bütün gücüyle annesinin başına indirdi. Onora ilk darbede yere yıkıldı. Ama Pauline durmadı. Darbeler tekrar etti. Juliet de saldırıya katıldı.
O ana kadar sanki sadece seyirciymiş gibi duran Juliet, Pauline yardım etmeye başladı. Victoria Park'ı birkaç dakika içinde kuş cıvıltıları yerine etrafa yankılanan et parçalanma seslerine teslim olmuştu. Patolog Dr. Colin Pearson'ın raporuna göre, onara Parker'ın vücudunda tam 45 dış yaralanma vardı. Yüzünde ve saçlı derisinde 24 kesik ve ezik, kafa tasında kırıklar,
Boğazındaki morluklar onun saldırı sırasında tutulduğunu gösteriyordu. Parmaklarındaki yaralarsa son bir çabayla kendini savunmaya çalıştığını. Kızların ayakları, elleri, giysileri kana bulanmıştı. Ama buna rağmen Victoria Park'ın kuytu patikasından hızla koşup yakındaki çay kulübesine girdiler.
Ya annem düştü, başını taşa çarptı. Çok kan var, ne olur yardım edin. Baygın durumdayım şu anda, konuşamıyor. Çok korkuyoruz, lütfen yardım edin. Çay kulübesindekiler önce dona kaldı. Çünkü kızların yüzlerinde bir tür tuhaf ifade vardı. Ne tamamen panik, ne tamamen korku. Sanki ikisinin de aklında başka bir dünya var gibiydi.
Ama kısa süre sonra Onora Parker'ın düşerek ölmediği anlaşılacaktı. Zira o yaraların düşmeyle açıklanacak bir tarafı yoktu. Victoria Park'taki sessizlik çok uzun sürmedi. Çünkü Onora Parker'ın bedeni öyle bir halde bulunmuştu ki kimse buna basit bir düşme diyemezdi. Polis kızların hikayesindeki boşlukları hemen fark etti.
Düşme dedikleri şey nasıl olur da kafa tasını kırar, vücudu baştan aşağı yaralardı? Olay yerinde bulunan kanlı tuğla, çorap, kızların elbiselerindeki ve yüzlerindeki kan izleri hepsi birer sessiz tanıktı. Sorgulama odasında Pauline önce hala yalanını sürdürmeye çalışıyor, annesinin düştüğünü söylüyordu. Polislerse sabırlıydı. Sorular tekrarlandı. Detaylar çelişmeye başlayınca Pauline'in bakışları yere kaydı ve sonunda itiraf etti.
Juliette en başta Pauline'i korumaya çalıştı. Ama polis karşısında o da çözülmeye başladı. Ve o da itiraf etti. Onora Parker'ın ölümü bir kaza değildi. O sırada polislerin eline başka bir kanıt geçti. Pauline'in odasında buldukları küçük, sıradan bir defter. Pauline'in günlüğü. O defterin sayfalarını çevirdikçe polislerin gözleri büyüyordu.
Çünkü satır aralarında sıradan iki genç kızın hikayesinden çok daha karanlık bir şey vardı. Pauline cinayeti murder yerine alaycı bir şekilde moider diye yazmıştı. Ve bu tek kelime her şeyi ele veriyordu. Moider. Ne tuhaf bir kelime. Kulağı neredeyse böyle şarkı gibi geliyor. Sanki gerçek değilmiş gibi. Ama gerçek.
Christchurch'un dar sokaklarında artık herkes aynı şeyi konuşuyordu. İki genç kız ve bir kelime, Moydur. Christchurch Yüksek Mahkemesi daha önce belki de hiç bu kadar kalabalık olmamıştı. Salon tıklım tıklımdı. Gazeteciler, avukatlar, sıradan vatandaşlar... Herkes bu iki genç kızı görmek istiyordu. Pauline ve Juliet duruşmada başlarını eğmiş, sessizce oturuyorlardı. Kimi zaman birbirlerine bakıyor, kimi zaman uzaklara dalıyorlardı. Savcılık kürsüye çıktığında salonun üzerindeki hava daha da ağırlaştı.
Savcı Alan Brown sesini yükselterek konuştu. Bu, soğukkanlılıkla planlanmış bir cinayettir. Pauline Parker ve Juliet Holm plan kurmuş ve önlerindeki tek engel, Honora Parker'ı ortadan kaldırmaya karar vermişlerdir. Savcılığın en büyük silahı Pauline'in günlüğüydü.
Orada Moider kelimesiyle alaycı bir şekilde yazılan satırlar cinayetin tesadüf olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Ama savunmanın da söyleyecekleri vardı. Avukatlar Pauline ve Juliet'in akıllarının yerinde olmadığını savundu. Savunmanın psikiyatristi Dr. Reginald Medleycott mahkeme kürsüsünde uzun uzun konuştu.
Sayın savcım, bu iki genç kız, gerçeklikten kopmuş, kendilerine ait bir evren yaratmışlar. Adı bile var, bakın yazıyor. Dördüncü dünya. Ortak bir delüzyon içindeler. Bu durum, literatürde folie a deux olarak geçer. Yani, paylaşılan delilik.
Doktor, kızların ahlaki değerlerinde bir tersine dönüş yaşadığını, kötülüğü yücelttiklerini ve iyi olan her şeyi reddettiklerini iddia etmişti. Ancak savcılık buna karşı çıktı. Mahkeme salonunda yankılanan cümleler arasında belki de en çarpıcı olanı Doktor Stalworthy'nin sözleriydi. Yanlış yaptıklarını biliyorlardı ve yakalanmamak için plan yaptılar. Akılları yerindeydi.
Jury uzun sürmeyen bir müzakerenin ardından geri döndü ve kararını açıkladı. Pauline Parker ve Juliet Hume suçlu bulunmuştu. Ancak yaşları idam cezasını mümkün kılmıyordu. Bunun yerine her ikisi de majestelerinin takdirine bağlı olarak hapse mahkum edildi. Yani ne kadar yatacaklarına hükümet karar verecekti.
O mahkeme salonundan çıkarken Pauline ve Juliet hala iki genç kızdı. Ama artık Christchurch'ün ve belki de dünyanın en meşhur iki suçlusu olmuşlardı. Hapishane ikisi için de bambaşka bir dünyaydı. Pauline başlangıçta içine kapanık ve asebi günler geçirdi.
Ama zamanla eğitimine devam etmesine izin verildi. Kütüphanecilik okudu, sınavlara girdi, hapishane duvarları arasında bile kitaplara tutunmaya çalıştı. Juliet ise kendine daha hızlı bir kabuk ördü. İçine kapandı, çok az konuştu. O da eğitimine devam etti. Ama ikisini hapiste bile birbirlerinden uzak tuttular. Aynı hapishanede olsalar bile birbirlerini hiç görmediler. Onlar için belki de en ağır ceza birbirlerinden koparılmalarıydı. 1959 yılına gelindiğinde beklenmeyen bir haber yayıldı.
Pauline ve Juliet serbest bırakılmışlardı. Beş yıl sürmüştü özgürlüklerinden çalınan zaman. Pauline adını Hilary Nathan olarak değiştirip İngiltere'ye taşındı. Gözlerden uzak, sessiz bir hayat sürmeyi seçti. Ne evlendi, ne de çocuğu oldu. Ve yıllar sonra çok kısa bir açıklama yaptı. Annesini öldürdüğü için pişman olduğunu ve bu gerçeğin yükünü her gün sırtında taşıdığını söyledi.
Juliet ise Anne Perry adını alıp İskoçya'ya yerleşti. Ve belki de en şaşırtıcı olanı, dünyanın tanınmış tarihi polisiye yazarlarından biri haline geldi. Kitapları milyonlar sattı. Ama 1994'te Heavenly Creatures filmiyle gerçek kimliği ortaya çıkınca, dünya bir kez daha o karanlık hikayeyi hatırladı. Pauline Parker ve Juliet Hume,
Bir zamanlar birlikte nefes alan iki genç kız, sonunda bambaşka hayatlara savruldular. Ama ne kadar kaçsalar da Christchurch'te dökülen o kan ikisinin isimleriyle sonsuza dek yan yana anılacaktı. Parker Hume davası yalnızca bir cinayet hikayesi değildi. Olaydan birkaç ay sonra Yeni Zelanda'da toplumsal bir fırtına kopmuştu.
Maison Garbe raporu adı verilen belge, gençlerdeki ahlaki bozulmanın kanıtı olarak bu davayı gösterdi. Rapor genç kızları ahlaksızlığa sürükleyen modern hayatı, çalışan anneleri, hatta kolay bulunan doğum kontrolünü suçluyordu. Ve o rapor ülkedeki sansür yasalarını sertleştirdi. Kitaplar yasaklandı, filmler engellendi ve en çok da iki genç kızın arasındaki ilişki hedef tahtasına oturtuldu. Çünkü bu dava, Yeni Zelanda'da eşcinsellik algısını kökten sarsan bir dönüm noktasıydı. Pauline ve Juliet'in ilişkisi, mahkemede ve gazetelerde doğal olmayan bir yakınlık olarak tanımlandı. Medya, lezbiyenliği, delilik ve tehlikeyle eş tuttu.
Sıradan insanlar ilk kez lezbiyen kelimesini bu kadar büyük bir skandalın merkezinde duymuştu. Ve o skandal eşcinselliği ahlakın çöküşüyle eş anlamlı hale getirdi. Oysa Juliette Hume, yıllar sonra bile Pauline'le cinsel bir ilişkisi olduğunu reddedecekti. Ama fark etmezdi. Çünkü toplum bu iki kızın isimlerini yasak bir aşk ve kanlı bir suç arasında sıkışmış olarak hatırlayacaktı. Belki de en büyük trajedi, iki genç kızın ruhsal fırtınasının koskoca bir ülkenin korkularını tetiklemesiydi.
Bu olay Parker-Hume vakasının bir suç dosyasından çıkıp modern kültürün karanlık bir mitine dönüşmesini sağlamıştı. Çünkü hala tam bir cevap yok. İki genç kız. Dostluk mu? Takıntı mı? Cinayet mi? Delilik mi? Christchurch'tan yükselen bu karanlık sorular hala cevapsız.
Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.